Zengin Çiftlik Sahibiydi, Herkes Saygı Duyuyordu – Hizmetçisi Gerçeği Öğrenince Her Şey Yıkıldı!

Lanetli Çitlerin Ardında
Sakarya Ovası’nda Bir Sır, Bir Günlük ve Bir Hesaplaşma (1895)
Bölüm I — Ova Sır Tutmaz
Sakarya’nın bereketli ovası, insanı hem doyuran hem de ele veren cinsten bir yerdi. Toprak burada cömertti; su yolları, sazlıklar ve dere yataklarıyla sürekli bir fısıltı hâlinde akardı. Ama aynı ova, sırları saklamaya elverişli değildi. Çünkü rüzgâr her şeyi taşır, komşu komşunun nefesini bile duyar, geceleri köpeklerin havlaması bile “kim geçti?” diye sorardı.
1895 yazı, ovaya alışılmadık bir sıcaklıkla çökmüştü. Kuraklık köylünün belini büküyor; buğday başakları erken sararıyor; hayvanlar su içmek için daha uzaklara götürülüyordu. Ne var ki, bu sıcaklık herkesin kapısını aynı şiddetle çalmıyordu.
Kaya Çiftliği’nin beyaz çitleri, yakıcı güneşin altında sanki parıldıyordu. Çiftliğin üç katlı evi, ovada tek başına yükselen bir gurur gibi duruyordu: geniş balkonlar, bakımlı bahçe yolları, ahırların önünde düzenli sıralanmış yem çuvalları, çalışanların sabah-akşam koşuşturması… Kuraklığa rağmen burada işler yürüyordu.
Çiftliğin sahibi Mehmet Kaya, çalışma odasının penceresinden mülküne bakarken yüzü kolay kolay yumuşamayan bir adam gibi görünürdü. Kırk yaşlarındaydı; güneşten bronzlaşmış yüzünde sert çizgiler vardı. Birinin bakışından çekinmesine gerek duymayacak kadar güçlü, ama birinin bakışına fazlasıyla önem verecek kadar tetikte… O türden.
Kasabada Mehmet Kaya’nın on yıl önce ovaya nasıl geldiği hâlâ konuşulurdu.
“İki atla geldi,” diyenler vardı. “Yanında da bir sandık.”
“Bir şeyden kaçtı,” diye fısıldayanlar da.
Kimileri “İstanbul görmüş adam” der, kimileri “Eski defterleri var” diye gözlerini kısardı. Fakat Mehmet Kaya, söylentilerle değil, parayla ve disiplinle konuşurdu. İşçilerine vaktinde yevmiye verirdi. Muhtarla iyi geçinirdi. Kıtlık konuşulurken bile ambarında un eksik olmazdı.
Ona saygı duymak kolaydı.
Ondan korkmak ise daha kolay.
Bölüm II — Gaz Lambası ve Defterler
O akşam Mehmet, çalışma odasında gaz lambasının ışığında muhasebe defterlerini inceliyordu. Rakamları severdi; rakamlar yalan söylemezdi. Bir insan konuşurken gizler, susarken saklar, gülümserken bile plan yapardı. Ama rakamlar… rakamlar itaatkârdı.
Geçen yıla göre gelir yüzde yirmi beş artmıştı. Yeni alınan iki sürü, komşu ilçeye satılan et, kıştan kalma arpa stoğu… Her satır, onun doğru bir düzen kurduğunu söylüyordu.
Mehmet deri koltuğuna yaslandı, piposundan ağır bir duman üfledi. Tam o sırada kapı çalındı.
“Gir.”
Fatma içeri girdi. Elinde gümüş bir tepsi vardı; porselen fincanlar tepside hafifçe tıkırdadı. Kadın otuzlarında, koyu saçlarını her zaman sıkı bir topuzla toplardı. Yüzü “güzel” diye tarif edilecek türden değildi belki, ama bakışlarında insanın aklına takılan bir yoğunluk vardı. Sanki suskunluğunun altında ayrı bir dil konuşuyordu.
Altı ay önce Mehmet, kasabaya aşçı ve hizmetçi aradığını duyuran bir ilan verdirmişti. Fatma, İstanbul’dan gelmiş; “en seçkin konaklarda çalıştığını” belirten tavsiye mektupları getirmişti. İşini kusursuz yapıyordu. Evin düzenini sanki yıllardır buradaymış gibi biliyor; Mehmet’in en sevdiği çay demleme oranını bile ezberliyordu.
Bazen fazla iyi biliyordu.
Fatma tepsiyi masaya koydu. “Çayı burada mı istersiniz efendim, yoksa terasta mı?” diye sordu.
“Burada iyi,” dedi Mehmet, defterlerden başını kaldırmadan.
Fatma çayı koyarken Mehmet kadının ellerinin hafifçe titrediğini fark etti. Elbisesinin kol altında ter damlaları parlıyordu. Sıcaktandı belki… ama Mehmet içgüdüleriyle yaşayan bir adamdı; titremenin yalnızca sıcaktan olmadığını anlardı.
“Bir şey mi var?” diye soracak oldu, vazgeçti. Evde soru sormak bazen kapı açardı, bazen de savaş başlatırdı.
“Başka bir şey ister misiniz efendim?” dedi Fatma.
“Hayır. Dinlen. Yarın işimiz var. Yılmaz Bey ailesiyle yemeğe geliyor.”
Fatma başını salladı, çıktı.
Mehmet bir an, kadının arkasından bakakaldı. “Beni izliyor gibi,” diye düşündü. “Yok… herkes efendisine bakar.”
Kendi kendine güldü. Sonra defterlere döndü.
Bölüm III — Gecenin Mezarlığa Düşen Adımları
Saatler sonra Mehmet işi bitirip maun merdivenlerden yatak odasına çıkarken arka kapının gıcırtısını duydu. Bir kapı sesi, çoğu insana sıradan gelir. Mehmet’e gelmezdi.
Döndü.
Karanlıkta Fatma’nın aceleyle dışarı çıktığını gördü. Hizmetçilerin normalde yattığı saatin çok sonrasındaydı. Fatma dakikti; ev kurallarına uyuyordu. Bu saatte nereye gidiyordu?
Merak, Mehmet’in en eski hastalığıydı. Kendisini koruyan da oydu, mahveden de.
Paltosunu ve şapkasını aldı. Sessizce çıktı. Kadını güvenli bir mesafeden takip etmeye başladı.
Fatma tozlu ana caddeye doğru hızlı adımlarla yürüyordu. Yıldızlı gökyüzünün altında Mehmet, gölgeden gölgeye süzülüyordu. Kasabanın kenarındaki beyaz caminin ötesinde Fatma birden, çalılıklarla çevrili eski mezarlığa giden dar patikaya döndü.
Mehmet durdu.
Mezarlık.
Gece.
Tek başına.
İçine kötü bir his çöktü. Ama merak, kötünün bile üstüne basıp yürüyen bir şeydi.
Mezarlığın paslı demir kapısında Fatma etrafına bakındı; sonra içeri süzüldü. Mehmet birkaç dakika bekledi, sonra o da kapıdan geçti.
Ay ışığı, eğilmiş mezar taşlarını gümüş bir parlaklıkla aydınlatıyordu. Mehmet yaprakları hışırdatmamaya çalışarak ilerledi. Çok geçmeden Fatma’yı taze bir mezarın önünde diz çökmüş gördü.
Kadın mezara bir demet taze çiçek bırakmıştı. Dudakları kıpırdıyordu; sessizce konuşuyordu. Omuzları hıçkırıklarla titriyordu.
Mehmet onu böyle görmemişti hiç. Disiplinli hizmetçi gitmiş; yerine kırılgan bir yas kalmıştı.
Mehmet büyük bir meşe ağacının arkasına saklandı ve ay ışığında mezar taşındaki ismi okudu:
Kemal Yıldız
1850 – 1877
Huzur içinde yat.
Mehmet’in alnında bir çizgi belirdi. Bu isim kasabada tanınmıyordu. Peki Fatma neden böyle gizli gizli geliyordu? Ve mezar neden tazeydi?
Kadın ayağa kalktı, ayrılmaya yöneldi. Mehmet hızla daha büyük bir taşın arkasına saklandı. Kalbi güm güm atıyordu. Fatma yanından geçince onu yeniden takip etti.
Ama bu kez Fatma çiftliğe dönmedi.
Kasabanın kenarındaki terk edilmiş eski maden barakalarına doğru yürüdü.
Orası muhtarın bile sevmediği bir yerdi; çünkü boşluklar, suçluları severdi.
Bölüm IV — Barakadaki Toplantı
Fatma harap tahta evlerden birinin önünde durdu. Etrafına baktı, kapıyı çaldı. Yaşlı bir adam kapıyı açtı; Mehmet karanlıkta yüzünü seçemedi. Fatma içeri girdi. Kapı kapandı.
Mehmet eve yaklaşarak çatlamış bir pencereden içeri baktı.
İçerisi fakir döşenmişti: üç sandalye, bir masa, köşede eski bir soba. Masada üç kişi vardı: Fatma, yaşlı adam ve kasabanın muhtarı Ali Bey.
Muhtar burada ne arıyordu?
Hâl tavırlarından gergin bir konuşma olduğu belliydi. Fatma hararetli jestler yapıyor, muhtar başını sallıyor, yaşlı adam kadının elini teselli eder gibi tutuyordu.
Mehmet sözleri seçemiyordu; pencereler kapalıydı. Ama “tehlike” kelimesi sanki duvardan sızmış gibi kulağına çarptı. Bir süre sonra Fatma elbisesinden bir kâğıt çıkardı, muhtara verdi. Ali Bey kâğıdı uzun uzun inceledi, sonra iç cebine koydu.
Mehmet’in boğazı kurudu.
Bir şeyler oluyordu.
Konuşma bitince Fatma ve muhtar dışarı çıktı. Alçak sesle konuşuyorlardı.
Mehmet kulak kabarttı.
Ali Bey’in sesi duyuldu: “Emin misin Fatma? Bu çok tehlikeli bir oyun.”
Fatma net cevapladı: “Eminim Muhtar Bey. Babam da onu tanıdı. Unutmayın… üç gün sonra Kurtboğazı’nda.”
Muhtar başını salladı. Sonra ayrıldılar.
Mehmet bir dakika bekledi. Ardından yaşlı adamın evine koştu. Kapıyı çaldı.
Kapı aralandı. Gri saçlı, kırışık yüzlü bir adam Mehmet’e kuşkuyla baktı. Bakışı keskin ve tuhaf şekilde tanıdıktı; Mehmet bundan rahatsız oldu. Tanımadığı birini tanıyor gibi olmak, insanın içine soğuk su döker.
“İyi akşamlar,” dedi Mehmet. “Hizmetçimin sizde olduğunu gördüm. Burada ne oluyor bilmek istiyorum.”
Yaşlı adam uzun uzun baktı. Sonra kapıyı açtı.
“Gir,” dedi. “Belli ki zaten çoktan girdin.”
Bölüm V — Hüseyin Arslan’ın Anlattıkları
Kulübenin içi basit ama temizdi. Masanın üzerinde eski bir fotoğraf duruyordu. Mehmet oturdu, kendini tanıttı.
“Ben Mehmet Kaya.”
Yaşlı adam acı bir gülümsemeyle başını salladı. “Kim olduğunu biliyorum,” dedi. “Ben Hüseyin Arslan. Belki ismimi duymuşsundur.”
Mehmet başını salladı. “Sanmıyorum.”
“Duymazsın,” dedi Arslan. “Kasabaya yıllardır inmem. İnsan kaybettiği yere geri dönmek istemez.”
Sonra doğrudan konuştu: “Fatma benim kızım.”
Mehmet irkildi. “Ama soyadı… Yıldız.”
“Eşinin soyadı,” dedi Arslan. “Kemal Yıldız. Mezarını gördün.”
Mehmet’in zihni hızla çalışıyordu. “Neden muhtarla gizli buluşuyorsunuz?”
Arslan, gaz lambasının ışığında Mehmet’in yüzünü süzdü. “Arslan Geçidi katliamını duydun mu?”
Mehmet yavaşça başını salladı. “Kim duymadı? Sekiz yıl önce… bir gecede on iki kişi. Suçlu bulunamadı.”
“O çiftlik benimdi,” dedi Arslan.
Mehmet’in boğazında bir düğüm oluştu.
Arslan devam etti: “Herkes Çerkeslerin intikamı sandı. Kolay bir masal. Ama gerçek öyle değildi. Eşkıyalar… Yusuf çetesi.”
Mehmet’in eli dizinde kasıldı.
Arslan sandıktan sararmış bir gazete kupürü çıkardı ve Mehmet’e uzattı. Kupürde katliamdan bahsediliyordu. Altında bir fotoğraf vardı: çiftliğin eski hâli, kenarda genç bir kadın… Mehmet o kadını hemen tanıdı: Fatma.
Kupürün yanında başka bir görüntü vardı: mahkeme salonundan bir fotoğraf. Sanık sandalyesinde sert bakışlı genç bir adam; yanında da bir başka genç. Mehmet’in yüzüne tıpatıp benzeyen bir yüz.
Mehmet’in içinden bir ses “kaç” dedi. Ama ayakları yerinden kalkmadı.
“Bu… nereden?” dedi.
Arslan’ın sesi ağırlaştı. “Kızım yıllardır iz sürdü. Çünkü o çete sadece çiftliğimi değil… damadımı da aldı benden. Kemal’i.”
Mehmet, mezarlıktaki taze toprağı hatırladı.
“Bir yıl önce,” dedi Arslan, “Kemal bu kasabaya geldi. Çete liderinin burada saklandığını duydu. Kanıt aradı. Bulamadan bıçaklandı. Sözde soygun. Ama kızım tesadüf olmadığını biliyor.”
Mehmet’in bakışları kaçtı.
Arslan masaya eğildi. “Şimdi söyle bana… Mehmet Kaya… sen kimdin önce?”
Mehmet’in dudakları kurudu. “Ne ima ediyorsun?”
Arslan gözlerini Mehmet’in gözlerine dikti: “Sen Mehmet Kaya değilsin.”
Bir an sessizlik oldu. Gaz lambası cızırdadı.
“Sen,” dedi Arslan, “Ahmet Yusuf’sun.”
Mehmet’in omurgasından buz gibi bir ürperti geçti. Sanki vücudu değil de geçmişi üşümüştü.
“Saçmalık,” dedi Mehmet. Sesini sertleştirmeye çalıştı. “On yıldır burada dürüst bir adamım.”
Arslan başını salladı. “Yeni isim, yeni yüz, yeni lehçe… Ama kanıt var. Kızım tavan arasında senin eski günlüğünü buldu. Her şeyi yazmışsın: intikam planını, katliamı, kimleri paraya bağladığını… Bugün muhtara verdiği kâğıt oydu.”
Mehmet’in kalbi hızla attı.
Günlük.
Onu yok ettiğini sanıyordu. Nasıl… nasıl bu kadar dikkatsiz olabilmişti?
“Şimdi ne olacak?” dedi Mehmet, sesindeki sakinlik zoraki bir ince kaplamaydı.
Arslan pencereye yaklaştı. “Üç gün sonra Kurtboğazı’nda valilik müfettişiyle buluşacaklar. Kanıtları verecekler. Seni tutuklayacaklar. Suçlu bulunursan…”
Cümleyi bitirmedi. Ama Mehmet sonunu biliyordu.
Mehmet başını ellerinin arasına aldı. “Hapishaneye dönemem,” diye fısıldadı. “Çok şey kurdum.”
Arslan yumuşamadı. “Kurdukların benim kaybettiklerimin üstüne kuruldu.”
Bölüm VI — Üç Gün ve Bir Kurşun
Mehmet başını kaldırdı. Yüzünde bir gülümseme belirdi; sıcak değil, bir avcının gülümsemesi gibi.
“Üç gün,” dedi. “O zamana kadar çok şey olabilir, yaşlı adam.”
Arslan’ın yüzü değişti. “Mehmet—”
Cümlesini bitiremedi.
Mehmet ceketinin içinden gizlediği silahı çıkardı. Tereddüt etmedi. Tek kurşun sesi kulübeyi doldurdu. Ardından bir sessizlik.
Mehmet çömeldi, nabzını kontrol etti. Arslan’ın eli soğumaya başlamıştı bile.
Mehmet etrafına baktı. Panik yapmadı; panik, amatörlerin lüksüydü. Gazete kupürlerini, fotoğrafları topladı. Ne bulduysa aldı. Sonra kulübeden çıktı.
Geceyi yutar gibi yürüdü.
Çiftliğe döndüğünde Fatma çoktan odasına çekilmişti. Mehmet sessizce eve girdi, çalışma odasına geçti. Kasadan nakit para ve değerli evrak içeren deri çantayı çıkardı.
Ama kaçmanın kolay olmayacağını biliyordu. Muhtar gözetim aldırdıysa, yollar tutulurdu.
“Üç gün,” diye düşündü. “Müfettiş gelmeden önce izleri sileceğim. Ve Fatma…”
Fatma yaşarsa, her şey çökerdi.
Bölüm VII — Zehirli Nezaket
Ertesi sabah Fatma her zamanki gibi davrandı. Mehmet için kahvaltı hazırladı. Evin içindeki düzeni bozacak en ufak bir telaş göstermedi. Ama Mehmet kadının gözlerinde bir şey gördü: uyanmış bir dikkat.
Fatma babasının ölümünden haberdar mıydı? Henüz değilse bile, bir şeylerin ters gittiğini seziyor olmalıydı.
Mehmet gün boyu onu gözledi. Kadının hareketleri ölçülüydü; gereksiz konuşmuyor, gereksiz bakmıyordu. Sanki bir fırtınanın geleceğini bilip de eşyaları devrilmesin diye ağır ağır yürüyen biri gibiydi.
Öğleden sonra Mehmet onu çalışma odasına çağırdı.
“Yarın,” dedi, “Yılmaz Bey’in çiftliğine önemli bir mesaj götüreceksin. Bizzat kendisine teslim edeceksin.”
Bu bir tuzaktı. Yılmaz çiftliği, orman içinden geçen, tenha bir yoldaydı. Mehmet orayı bilirdi. Ses duyulmazdı. İz kaybolurdu.
Fatma ifadesizce başını salladı. “Tabii efendim. Sabah erkenden çıkarım.”
Mehmet kadının yüzünde korku aradı. Bulamadı.
O akşam Mehmet bekledi. Fatma odasına çekilsin, uyusun, sabah yola çıksın… Plan böyleydi.
Ama gece yarısı oldu, Fatma dönmedi.
Mehmet’in içi öfkeyle doldu. Hizmetçinin odasına baktı: eşyaları yoktu. Kıyafetleri, küçük bohçası… hepsi gitmişti.
“Sezdi,” dedi Mehmet. “Ya da zaten hep biliyordu.”
Bir anda anladı: Fatma sadece hizmetçi değildi. O evde çalışan bir gölgeydi. Ve gölgeler en çok ışığın nereden geldiğini bilir.
Bölüm VIII — Kapıdaki Kelepçeler
Ertesi sabah kapı çalındı. Bu kez ritim farklıydı: acele değil, kararlı.
Mehmet kapıyı açtığında muhtar Ali Bey’i gördü. Yanında iki adam, arkada birkaç kasaba ileri geleni… ve Fatma.
Fatma’nın yüzünde gece uykusuzluğunun izi vardı. Gözleri kızarmıştı ama bakışı çelik gibiydi.
Ali Bey, Mehmet’e doğru bir adım attı. “Mehmet Kaya,” dedi, “Hüseyin Arslan’ı öldürmek ve komplo kurmaktan seni tutukluyorum.”
Mehmet’in bakışları Fatma’ya kaydı. “Nereden bildin?” dedi, sesi dişlerinin arasından çıktı.
Fatma’nın sesi titremedi: “Dün gece eve dönmedim. İçime kötü bir his doğdu. Babamın yanına gittim. Onu… ölü buldum.”
Bir an durdu. Gözlerinde yaş parladı. “Bunun sadece sen olabileceğini biliyordum.”
Mehmet alaycı bir kahkaha atmak istedi, boğazı izin vermedi. “Kanıtın var mı?”
Fatma cebinden küçük bir şey çıkardı. Mehmet’in monogramı işlenmiş altın bir düğme.
“Bunu babamın kulübesinde buldum,” dedi. “Onu vurduğunda paltondan kopmuş. Muhtarın adamları da kulübenin çevresinde ayak izlerini buldu. Çizmelerinin deseni… herkes bilir.”
Mehmet geri çekildi. Kaçmaya yeltendi. Ama ev çevrilmişti. Çitlerin ardında adamlar vardı.
Bu çiftlik, onu yıllarca saklamıştı.
Şimdi onu teslim ediyordu.
Bölüm IX — Günlüğün Açtığı Kapı
Mahkeme günleri, kasaba için bir şenlik gibi konuşuldu; çünkü insanlar başkasının felaketini izlerken kendi hayatının sağlam olduğuna inanır. Fakat bu davada izlenen şey, sadece bir adamın çöküşü değildi. Kasabanın “saygı” dediği şeyin ne kadar kolay satın alınabildiğiydi.
Günlük ortaya çıkarıldı.
Fatma’nın tavan arasında bulduğu defter, Mehmet’in kendi el yazısıyla doluydu: isimler, tarihler, planlar… Arslan Geçidi katliamının ayrıntıları, hangi evin ne zaman gözetlendiği, kimlerin korkutulduğu…
Ve bir satır, herkesi buz gibi etti: “Bundan sonra Mehmet Kaya olacağım.”
Mahkemede Mehmet’in gerçek adı söylendi:
Ahmet Yusuf.
Yusuf çetesinin lideri.
Sadece eski suçlar değil; Hüseyin Arslan’ın öldürülmesi ve Kemal Yıldız cinayeti de dosyaya eklendi. Kemal’in “soygun” gibi gösterilen ölümü, birdenbire başka bir anlam kazandı.
Mehmet (Ahmet Yusuf) ölüme mahkûm edildi.
Kasabanın ileri gelenleri, bir zamanlar aynı sofraya oturdukları adamın yüzüne bakamadı. Bazıları “Biz bilmezdik” dedi. Bazıları “İnsan değişir sanmıştık.” Bazıları da sadece sustu.
Sustular, çünkü susmak da bir çeşit ortaklıktı.
Bölüm X — İntikamın Boşluğu
İnfaz günü ovaya ağır bir sis çökmüştü. Sakarya’nın sabahları bazen böyle olurdu: sanki toprak, gördüklerini saklamak istermiş gibi.
Fatma oradaydı.
İnsanlar onun “intikam”la ayakta durduğunu sanıyordu. Oysa Fatma’nın yüzündeki ifade intikamın tadını taşımıyordu. Daha çok, uzun süre taşıdığı bir yükü yere bırakınca avuçlarının boş kalmasına benziyordu.
Mehmet’in son bakışı, kibirle korku arasında gidip geldi. Hayatı boyunca kaçmış bir adamın, sonunda kaçacak yer bulamayınca yüzüne yerleşen o ifade…
İp gerildi. Kalabalık nefesini tuttu. Sonra her şey bitti.
Fatma ağlamadı.
Çünkü bazı gözyaşları, insanın içinde kurur.
İnfazdan sonra Fatma kasabadan ayrıldı. Nereye gittiğini kimse kesin bilmedi. İstanbul’a döndü diyenler oldu. İzmir’e gitti diyenler oldu. Hatta “adı değişti, başka biri oldu” diye konuşanlar bile çıktı.
Kendi hayatını yeniden kurmak… belki de Fatma’nın gerçek sınavı buydu.
Çünkü düşmanını yok etmek, kaybettiklerini geri getirmez.
Epilog — Lanetli Çiftlik ve Gece Çiçekleri
Mehmet’in çiftliği hâlâ ovada duruyordu. Mülk el değiştirdi. Çitler boyandı. Ahırlar yenilendi. Ama kasabalı, oraya artık “Kaya Çiftliği” demiyordu.
“Lanetli Çiftlik,” diyorlardı.
Geceleri mezarlığa siyahlar içinde bir kadının gittiğini söyleyenler oldu. Elinde çiçek demetiyle taze toprağın başında bir süre durur, sonra sisin içinde kaybolurmuş.
Kimi bunun Fatma olduğunu söylerdi.
Kimi de “Ova insanın gölgesini bile saklamaz,” der, başını sallar, evine dönerdi.
Sakarya Ovası çok değişti. Eski çiftliklerin yerinde yeni binalar yükseldi. Ama halk, bu hikâyeyi anlatmayı bırakmadı.
Çünkü bazı hikâyeler, bir uyarı gibi yaşar:
Ne kadar derine gömersen göm, gerçek bir gün toprağı yarar.
Ve intikam, yarayı kapatmaz; sadece şekil değiştirir.