Çok Çirkin Doğdu, Ailesi Tarafından Terk Edildi… 20 Yıl Sonra Kız Artık…

Çok Çirkin Doğdu, Ailesi Tarafından Terk Edildi… 20 Yıl Sonra Kız Artık…

.
.

Zamanında “çok çirkin” diye doğar doğmaz ailesi tarafından terk edilen o kız, yirmi yıl sonra adını dünyanın en parlak salonlarında duyuracaktı. Ama o hikâye alkışlarla değil, bir doğum odasındaki çığlıkla başlamıştı.

İstanbul’un en lüks özel hastanelerinden birinde, geniş ve ışıl ışıl bir doğum odasında zayıf bir bebek ağlaması yankılanıyordu. Nermin Demiray, köklü ve zengin bir ailenin gelini olarak yıllarca beklediği çocuğu nihayet dünyaya getirmişti. Alnındaki terler ışıkta parıldıyor, gözleri umutla bebeğini görmek için kapıya çevriliyordu.

Kocası Muzaffer Demiray ise yatağın yanında dimdik duruyordu. Onun için çocuk demek, soyadının devamı demekti. Duygudan çok, gurur meselesiydi bu.

Genç hemşire Serap bebeği annesine uzattığında, Nermin’in yüzünde beliren gülümseme bir anda dondu.

“Allah’ım…” diye çığlık attı.

Bebeğin alnından sol yanağına kadar uzanan koyu kırmızı bir doğum lekesi vardı. Nermin bebeği sanki eline bir yabancı verilmiş gibi geri itti.

“Bunu… bunu benden uzaklaştırın!”

Muzaffer kaşlarını çatarak bebeğe baktı. Yüzü sertleşti.

“Bu kadar çirkin bir çocuk bizim soyadımızı taşıyamaz.”

Serap’ın elleri titredi. “Ama efendim… bu sizin kızınız.”

Muzaffer hemşireye buz gibi baktı. “Sen işini yap. Fazla konuşma.”

O gece karar verildi. Küçük kız bebek, ailesinin gözünde hiç doğmamış sayılacaktı.

Sadık adındaki eski uşak, bebeği bir yün battaniyeye sardı. İstanbul’un sert kış gecesinde yalının kapısından sessizce çıktı. Emir açıktı: Bebeğin varlığı sonsuza dek yok olmalıydı.

Ormanın kıyısına geldiğinde durdu. Küçük beden soğuktan morarmıştı. Bebek zayıf bir sesle ağlıyordu.

“Allah beni affetsin…” diye fısıldadı Sadık.

Bebeği büyük bir kayanın üzerine bıraktı ve arkasını dönüp yürüdü.

Ama kader bazen en karanlık gecelerde bile bir ışık bırakır.

Ormanın kenarındaki küçük ahşap evde yaşayan Süheyla, o gece ağlamayı duydu. Elindeki sepeti bırakıp sesin geldiği yere koştu. Battaniyeye sarılı minik bedeni gördüğünde gözleri doldu.

“Kim böyle bir günah işler?” diye mırıldandı.

Bebeği kucağına aldı. Minik gözler açıldı. Ağlama kesildi.

“Kimse seni istemedi mi yavrum?” dedi Süheyla. “O zaman ben isterim.”

O gece küçük kızın adı kondu: Belinay. “Işık” demekti. Süheyla, karanlıkta bulunan bu bebeğin adının ışık olmasını istedi.

Köy küçük ve dardı. Dedikodular hızla yayıldı. Süheyla’nın ormanda bir bebek bulduğu, çocuğun yüzünde tuhaf bir leke olduğu konuşuluyordu.

“Lanetlidir o çocuk,” dedi biri.

“Uğursuzluk getirir,” diye ekledi bir başkası.

Belinay büyürken bu fısıltılar hiç susmadı. Çarşıya her inişlerinde bakışlar üzerlerine çevrilirdi. Çocuklar parmakla gösterirdi.

“Canavar!” diye bağıranlar olurdu.

Belinay altı yaşına geldiğinde okumaya merak saldı. Süheyla’nın sakladığı eski kitapları karıştırıyor, harfleri kendi kendine çözmeye çalışıyordu.

“Büyükanne,” dedi bir gün, “çok çalışırsam insanlar beni sever mi?”

Süheyla’nın kalbi sızladı. “Herkes sevmez yavrum. Ama bilgi, kimseye eğilmeyecek kadar güçlü yapar insanı.”

Sekiz yaşında okula gitmek istedi. Süheyla onu köy okuluna götürdü. Ama kapıda veliler toplandı.

“Biz sınıfımızda lanetli çocuk istemiyoruz.”

Okul müdürü başını eğdi. “Elimden bir şey gelmiyor.”

Belinay o gün eve dönerken gözyaşlarını tutamadı. İlk kez kendini gerçekten fazlalık hissetti.

Aynı yıllarda Demiray ailesi bir erkek çocuk sahibi olmuştu: Yekta.

Yakışıklı, özgüvenli, herkesin hayran olduğu bir çocuktu. Köyde her gelişinde övgüyle karşılanırdı.

Bir gün pazarda yolları kesişti. Yekta alaycı bir bakışla Belinay’a baktı.

“Sen o lanetli kız mısın?”

Belinay başını eğdi. Yekta kahkaha attı.

“Gerçekten korkunç görünüyorsun.”

Çocuklar güldü. O günden sonra Yekta ve arkadaşları için Belinay bir eğlenceye dönüştü.

Yıllar geçti. Belinay on bir yaşına geldiğinde Süheyla hastalandı. Öksürük geceleri artıyor, mendiline kan geliyordu.

Belinay köyde iş aradı. Kapı kapı dolaştı.

“Ne iş olsa yaparım,” dedi.

Ama cevap hep aynıydı:

“Uğursuzluk istemiyoruz.”

Süheyla bir kış gecesi Belinay’ın elini tutarak son nefesini verdi.

“Sen hayatımdaki en güzel ışıksın,” dedi.

Belinay o gece yalnız kaldı.

Köy onu tamamen dışladı. Pazar yerinde, soğuk taşların üzerinde uyumaya başladı. Aç kaldı. Çöpe atılmış ekmek kırıntılarıyla yaşadı.

Yekta ve arkadaşları aşağılamayı sürdürdü.

“Bir gün buradan gideceğim,” dedi Belinay kendi kendine.

O gece birkaç parça eşyasını topladı. Yırtık atkısını, küçük bir çakıyı ve Süheyla’nın anısını.

Köyü terk etti.

Ormanda Yekta ve iki arkadaşı önünü kesti.

“Kaçabileceğini mi sandın?” dedi Yekta.

Belinay yere düşürüldü, tokatlandı. Ama bu kez ağlamadı. Yerden aldığı toprağı Yekta’nın yüzüne fırlattı ve koştu.

Ormanın çıkışında yaşlı bir arabacı, Arif, onu gördü.

“Bin çabuk!” dedi.

Belinay arabaya atladı. Atlar karanlığı yararak ilerledi.

Sabah olduğunda İstanbul’un kıyısındaydılar.

Belinay ilk kez bu kadar büyük bir şehri görüyordu. Kalbi korku ve umut arasında gidip geliyordu.

Ucuz bir pansiyonda kaldı. Okul temizleyerek okumaya başladı. Gündüz ders, sabah temizlik.

Hiç pes etmedi.

Yıllar içinde zekâsıyla öne çıktı. Burs kazandı. Tıp fakültesine girdi. Rekonstrüktif cerrahi alanında uzmanlaştı.

Yüzlerdeki deformasyonları düzeltiyor, insanların hayatını değiştiriyordu.

Bir gün “Altın Eller” töreninde adı anons edildi:

“Amerika kıtasının en başarılı rekonstrüktif cerrahı: Doktor Belinay Arseven.”

Salondan alkış koptu.

Köydeki kahvehanede televizyon açıktı.

“Bu o mu?” diye fısıldadı biri.

Demiray ailesinin serveti ise çökmüştü. Yanlış yatırımlar, iflas, itibar kaybı…

Yekta nadir bir cilt hastalığına yakalanmıştı. Yüzü yara izleriyle dolmuştu.

Sonunda çaresizlikle Belinay’ın hastanesine gitti.

“Ben… senin kardeşinim,” dedi titreyerek.

Belinay beyaz önlüğüyle karşısında durdu.

“Sana neden yardım edeyim?” diye sordu.

Yekta başını eğdi. “Hatalıydım.”

Belinay uzun süre sustu. Sonra dedi ki:

“Seni tedavi edeceğim. Affettiğim için değil. Senin gibi olmamak için.”

Ameliyat başarılı geçti.

Yekta iyileşti. Ama Belinay artık ona ne kin duyuyordu ne merhamet. Sadece bir hastaydı.

Köy pişman olmuştu. Ama Belinay geri dönmedi.

Bir zamanlar “çirkin” diye terk edilen kız, en güzel şeyin yüz değil, irade olduğunu kanıtlamıştı.

O artık lanetli çocuk değildi.

O, kendi kaderini yazan bir kadındı.

Ve en büyük zaferi, intikam değil; kendisinin en güçlü hâline dönüşmekti.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News