1984’te Mısır Çarşısı’nda kaybolan iki kuzen… 30 yıl sonra Trabzon’daki fotoğraflar acı gerçeği açtı
.
.
1984’te, Temmuz güneşi Mısır Çarşısı’nın kubbelerine vururken, baharatların kokusu İstanbul’un en kalabalık günlerinden birine karışıyordu. Tarçın, kimyon, karabiber; her adımda başka bir koku, başka bir ses, başka bir renk…
Yedi yaşındaki Elif, sarı elbisesinin eteğini sallaya sallaya yürüyordu. Elini sıkı sıkı tuttuğu kuzeni Meryem ise on yaşına rağmen ciddi bakışlı, korumacı bir çocuktu.
“Bak, bak Meryem, lokumlar!” diye fısıldadı Elif, şekerci tezgâhına büyülenmiş gibi bakarken.
Onların birkaç adım ardında yürüyen anneleri Ayşe ve Zeynep, çarşının kalabalığına karışmıştı bile. Ayşe aslında Mısır Çarşısı’na uğramayı düşünmemişti o gün; Kapalıçarşı’dan sonra eve döneceklerdi. Ama Zeynep, “Çocuklar biraz daha gezsin, hem safran alacağım,” deyince rota değişmişti.
Kalabalık, dar koridorlarda dalga dalga akıyordu. Turistler, alışveriş yapan kadınlar, elinde koca çuvallarla koşturan çıraklar…
“Çocuklar, elinizi sakın bırakmayın,” diye seslendi Ayşe.
“Tamam teyzeciğim,” dedi Meryem, Elif’in elini biraz daha sıkarken.
Şekerci Cemil’in tezgâhına geldiklerinde, renkli akideler, pudra şekerine bulanmış lokumlar Elif’in gözlerini kamaştırdı. Ayşe çantasından cüzdanını çıkarmak için başını eğdi. Belki beş, belki on saniyelik bir dalgınlık…
Başını kaldırdığında, iki küçük elin artık yerinde olmadığını fark etti.
Önce anlamadı. Gözleri refleksle sağa sola kaydı, tezgâhın arkasına, aradan geçen kalabalığa baktı.
“Elif?”
“Meryem?”
Sesindeki ton, daha ikinci çağrıda panik rengine bürünmüştü.
“Kızlar!”
Kalabalık uğultusu içinde annelerin yükselen sesi, satıcıları da tedirgin etmeye başladı. Zeynep pazarlığı yarıda bırakıp koşarak geldi.
“Ne oldu Ayşe?”
“Kızlar yok! Az önce yanımdaydılar!”
İlk on dakika, rasyonel açıklamalarla geçti: Belki tuvalete gitmişlerdir, belki şu köşeyi döndüler… Sonraki yirmi dakika, çığlıklarla.
Polis çağrıldı, çarşının kapıları tutuldu, çıkışlar kontrol edildi. 1984’ün İstanbul’unda güvenlik kamerası sayılı yerdeydi; Mısır Çarşısı’nın çoğu kör noktaydı.

Akşam ezanı okunurken çarşı normalde kapanmış olurdu. O gün kimse evine gitmedi.
Bir anne dizlerinin üstüne çökmüş, “Benim kızım… benim Elif’im…” diye ağlıyordu. Diğeri, Zeynep, yerinde duramıyor, her dükkâna bakıp, “Meryem, yavrum!” diye bağırıyordu. Babalar geldiğinde, acı suçlamaya dönüştü.
“Nasıl gözünü üzerinden ayırırsın?” diye haykırdı Mehmet, eşi Ayşe’ye.
“Benim çocuğum da kayıp!” diye karşılık verdi Zeynep, hıçkırıklar arasında.
O gece, iki küçük kızın izi bulunamadı. Sonraki gün de. Sonraki ay da.
Yıllar geçti. İstanbul değişti. Mısır Çarşısı restore edildi, duvarlar boyandı, tabelalar yenilendi. Ama ailelerin içinde kalan boşluk, olduğu gibi kaldı. Baba Mehmet alkole sığındı, dayı İsmail işini kaybetti, her gün çarşıya gidip dolaşmayı bırakmadı. Ayşe bir daha tam anlamıyla gülümseyemedi.
En çok da babaanne Fatma çöktü. Seksenine yaklaşan kadın, her sabah pencere kenarındaki sandalyeye oturur, sokağı seyrederdi. Mutfakta, Elif ile Meryem’in en sevdiği cevizli kurabiyelerin piştiği bakır tencere, otuz yıl boyunca asla rafın arkasına kaldırılmadı.
“Gelecekler,” diyordu. “Aç gelirler, pişiririm.”
Trabzon’da Tozlu Bir Cami
2014 yılının Kasım ayında, Karadeniz’in dağ köylerinden birinde, rüzgârın uğuldadığı terk edilmiş bir camide üç üniversite öğrencisi dolaşıyordu. Tarih bölümünden Kerem, sosyolojiden Sinem ve fotoğrafçılıktan Ahmet… Osmanlı döneminden kalma yapıların izini sürmek için gelmişlerdi.
Mihrabın yanındaki eski dolabı çekince, duvarda küçük bir oyuk ortaya çıktı. İçinde pas tutmuş, ağır bir metal kutu duruyordu.
“Açalım mı?” diye sordu Sinem, ürkek bir sesle.
Ahmet kutunun kapağını zorladı. İçinden, sararmış kâğıt ve fotoğraflar döküldü yere. Onlarca, belki yüzlerce eski baskı fotoğraf…
En üstteki fotoğrafta, sarı elbiseli küçük bir kız ile mavi elbiseli biraz daha büyük bir kız duruyordu. Gülümsemeye çalışıyorlardı, ama gözleri gülmüyordu. O bakışlarda donuk bir korku, sessiz bir “yardım et” vardı.
Arkasında el yazısıyla iki isim:
“Elif ve Meryem – 1984, ilk gün.”
Kerem’in eli titredi. “Bu… Mısır Çarşısı’nda kaybolan kızlar olabilir mi?”
Diğer fotoğraflara baktıkça korku büyüdü. Farklı elbiseler, farklı mekânlar, ama aynı gözler. Hepsinin arkasında tarihler, yer isimleri ve bir imza:
Kara Fotoğrafçı.
Eski Dosyanın Açılması
Fotoğraflar kısa sürede İstanbul Emniyeti Kayıp Kişiler Bürosu’na ulaştı. 1984 tarihli “Mısır Çarşısı Kayıp Kız Çocukları” dosyasının üzerine yıllar içinde toz, dosyayı hazırlayanların üzerine emeklilik çökmüştü.
Komiser Deniz, masasına yayılan fotoğraflara baktı.
“Bu kesinlikle onlar,” dedi yardımcısı Ali. “Ben, saç çizgisi, her şey aynı.”
Fotoğrafların bir detay daha vardı: Kızlar bakımlıydı. Saçlar taranmış, elbiseler ütülü, ayakkabılar temiz… Sanki özellikle fotoğraf için hazırlanmışlar.
“Normal kaçırılma vakası gibi görünmüyor,” dedi Deniz. “Birileri bu çocukları belgelemiş. Belki de… katalog gibi.”
Tırnaklarının arasına dolan öfkeyi bastırarak arşive indi. 80’li yılların kayıtları arasında, “Kara Fotoğrafçı” lakabına takıldı gözü.
Asıl adı Selim Kartal. Galata’da küçük bir stüdyosu olan bir sokak fotoğrafçısı. Özellikle çocuk portreleriyle tanınmış. 1991’de stüdyosunda çıkan yangında öldüğü rapor edilmişti.
Ama bir not dikkat çekiyordu:
1985’te bir anne, kızının, Kartal’ın fotoğrafını çektirdikten sonra kaybolduğunu söylemiş, ama delil yetersizliği nedeniyle dosya kapanmıştı.
Deniz, sararmış gazeteleri karıştırdı. Birkaç yıl arayla kaybolan çocuklar… son görüldükleri yerler, hep bir fotoğrafçı tezgâhının yanı.
Parçalar yavaş yavaş yerini buluyordu.
Tanıklar, Haritalar ve Kayıp Ev
Selim’in eski stüdyosunun bulunduğu sokakta hâlâ oturan yaşlı komşu Fuat, isteksiz de olsa konuştu sonunda.
“Geceleri çocuk ağlamaları duyardık,” dedi, gözlerini kaçırarak. “Ama kimse karışamazdı. Gelen giden arabalar… lüks arabalar. Yanında takım elbiseli adamlar olurdu. Polis sanırdık ama daha çok… koruyucu gibiydiler.”
Bir kış günü pencereye bakarken içeride iki kız gördüğünü anlattı.
“Biri sarı saçlı, küçüktü; diğeri daha irice, esmer. Küçük olan cama vuruyordu. Sanki ‘yardım et’ der gibi.”
Deniz fotoğrafı masaya koydu.
“Bu kızlar mıydı?”
Fuat, titreyen parmağıyla fotoğraftaki yüzleri işaret etti. “Evet… Aynı.”
Sonra ekledi:
“Bir hafta sonra sadece büyüğünü gördüm. Bir siyah Mercedes’e bindiriliyordu. Yanında zengin kılıklı bir adam. Kız ağlıyordu. Selim ise para dolu zarf alıyordu.”
Küçük olan—Elif—bir daha görünmemişti.
Trabzon’daki konak kayıtları incelendiğinde, konağın son sahibinin adı Selim Yılmaz çıktı. Satın alma tarihi, Selim Kartal’ın ortadan kaybolduğu yıllara denk geliyordu.
Soyad değişmiş, ama ad aynı kalmıştı.
“Kurtar Bizi”
Ahmet, Sinem ve Kerem tekrar konağa döndüklerinde, artık sadece merak değil, bir çeşit vicdan borcu da taşıyorlardı.
Üst kattaki odalardan birinde, fotoğraftaki pencereyi buldular. Manzara, taş korkuluk, denizin uzaktan görünen çizgisi—hepsi aynıydı.
Ahşap zeminde renk farkı olan bir yere dikkat eden Ahmet, paneli kaldırdığında küçük bir boşluk ortaya çıktı. İçinde sararmış bir kâğıt…
Çocuksu bir el yazısıyla iki kelime:
“Kurtar bizi.”
O anda Trabzon Emniyeti’ne haber verdiler. Not, fotoğraflar, konak, hepsi İstanbul’daki soruşturma dosyasına eklendi.
Meryem’in İki Adı
Tapu kayıtlarında geçen “oğul” Mert Yılmaz, Rize’de yaşayan bir terzi olarak görünüyordu. Ama nüfus kayıtlarındaki fotoğraf, açıkça bir kadına aitti.
Koyu saçlı, kırkına yaklaşmış, bakışları donuk bir kadın.
Yanık izli sol kolu, aileyi sarsan detayı getirdi: Meryem, küçükken sıcak çaydanlığa yaslanıp aynı yerden yanmıştı.
Rize’deki terzihaneye giden polisler, kadının bir gün önce apar topar işten ayrıldığını öğrendiler. Evine bakıldığında eşyalarının büyük kısmı yerindeydi, kendisi yoktu.
Saklanıyordu.
Bir tepenin yamacındaki çay bahçesinde, denizi uzaktan gören bir masada oturan kadın, aşağıdaki hareketliliği izliyordu. Tanıdık bir siluet—yaşlı bir kadın—evinin önünde dolaşıyor, kapıya dokunuyor, sanki ona sesleniyordu.
Elleriyle bardağını kavradı, yıllardır sakladığı eski fotoğrafa baktı: Sarışın küçük bir kız ve onun yanında duran kendisi, yani Meryem. Mısır Çarşısı’nda kaybolmadan bir hafta önce çekilmiş bir kare.
Selim’in elinden gizlice aldığı, yıllar boyu sakladığı tek gerçek.
Telefonunu çıkardı. İlk kez, kendisinden kaçmayan bir numarayı çevirdi.
“Ben… Mert Yılmaz,” dedi, sonra cümleyi düzeltti. “Belki de Meryem.”
Hakikatin Bedeli
Rize’de küçük bir lokantada, karşılıklı oturan üç kişi vardı: Komiser Deniz, Fatma Hanım ve hayatının kimliğini yeniden öğrenmeye çalışan bir kadın: Meryem.
Fatma Hanım’ın elinde, yanından hiç ayırmadığı bakır tencere duruyordu.
“Sen bunu hatırlıyor musun?” diye sordu.
Meryem önce tencereye, sonra yaşlı kadının gözlerine baktı. Pas kokusu, ceviz, hamur ve çocuk kahkahaları… Tencerenin sesi, kaşığın kenara vurması, Elif’in “Babaanne, pişti mi?” diye sabırsızlanışı…
Bir şey göğsünde düğümlendi.
“Hatırlıyorum,” dedi, tencereyi kucaklayıp ağlarken.
Sonraki saatlerde Meryem konuştu; 30 yıllık sessizliğin kilidini tek tek açtı: Mısır Çarşısı’ndan zorla götürülüşlerini, Selim’in stüdyosundaki günleri, Trabzon’daki konağı, satılan çocukları, yalanları, tehditleri…
“Elif… bir gece hastalandı,” dedi, sesi titrerken. “Ateşi çok yüksekti. Ona su vermeye çalıştım ama… Selim doktora götürmedi. Sonra bir sabah… uyanmadı.”
O yangında bulunan kimliği belirsiz çocuk cesedinin kime ait olduğu artık sadece bir prosedürdü. DNA testi, Elif’in çoktan öldüğünü doğruladığında, aile yıkıldı ama en azından belirsizlik sona erdi.
Elif, nihayet bir mezara kavuştu.
Mezartaşına, ailesinin istediği cümle yazıldı:
“Kaybolmadın. Seni bulmak 30 yıl sürdü.”
Meryem, artık sahte bir isimle değil, gerçek adıyla yaşamaya karar verdi. Hem kendi çocukluğunu, hem Elif’i, hem de Trabzon’daki fotoğraflarda donup kalmış diğer çocukları temsilen ifadeler verdi, duruşmalara katıldı, adalet için konuştu.
Fatma Hanım, yıllar boyunca boş duran bakır tencereyi yeniden ocağa koydu.
Bu kez kurabiyeler, sadece kayıp torunlar için değil; hakikati geç de olsa bulan herkes için pişti.
Ve Mısır Çarşısı’nın kalabalığında, bugün hâlâ bir yerlerde, sarı elbiseli ve mavi elbiseli iki küçük kızın gölgeleri dolaşıyor gibi… Ama artık, hikâyeleri kayıp değil. Anlatılıyorlar. Dinleniyorlar.
Ve unutulmuyorlar.