Kimse Milyonerin helikopterini çalıştıramadı. Geçen tamirci: “Motoru dinleyebilir miyim?”

Kara Kuğu’nun Susuşu
Kar fırtınasının ortasında duran bir helikopter, bir milyarderin içine gömdüğü boşluğu ve bir köylünün cebindeki paslı çekicin bilgece sakinliğini aynı anda açığa çıkarınca… geriye kaçacak yer kalmaz.
Aşağıdaki hikâye, verdiğin sahnenin ruhunu ve karakterlerini koruyarak çok bölümlü, uzun bir anlatı halinde ilerler.
BÖLÜM I — Motoru Kapatmak
Motorun gürültüsü, hangarın camlarını titretiyordu. O gürültünün içinde bile Volkov’un sesi kesindi:
“Kapat.”
Sergey, kokpitin camından dışarı baktı; sanki patronunun yüzünde bir şaka arıyordu. Orada şaka yoktu. Ne öfke vardı ne zafer. Sadece… bir tür yorgun uyanış.
“Efendim,” dedi Sergey, “Moskova…”
“Moskova,” diye tekrarladı Volkov, kelimeyi ağzında çevirip tadına bakar gibi. “Orada beni bekleyen şey, burada duyduğum bir cümlenin yanında… cılız kalıyor.”
Pervaneler yavaşladı. Hangar, bir canlının nefesi kesilmiş gibi ağır bir sessizliğe gömüldü. Ardından dışarıdaki fırtına sesini geri aldı: uğultu, ıslık, karın metal duvara vuran taneleri.
Mühendisler, az önceki küçük düşmüşlüklerini unutturmak istercesine hemen toparlandı. Başmühendis bir adım attı; “Efendim, uçuş güvenliği açısından—”
Volkov elini kaldırdı. Bu hareket, hangarda yıllardır öğrenilmiş bir refleksi tetikledi: herkes sustu.
“Şimdi gidin,” dedi. “Raporlarınızı yazın, grafikleri kaydedin, istediğiniz masalı kendinize anlatın.”
Başmühendis dudaklarını büzdü. “O köylünün müdahalesi, sistem garantisini—”
“Garantiyi de al, evine götür,” dedi Volkov. “Ben bugün başka bir şey satın aldım.”
Mühendisler çıktı. Kapı aralanınca bir anlık soğuk içeri girdi; Volkov yine ürperdi. Ama bu sefer üşüyen yeri kemikleri değildi. Sanki içindeki bir odaya uzun zaman sonra ilk kez hava girmişti; o hava keskin, acı, ama gerçekti.
Volkov, Sergey’e döndü:
“Çay.”
Sergey tereddüt etti. “Kristal bardakta mı—”
“Hayır,” dedi Volkov. “Cam bardakta.”
BÖLÜM II — Çayın Buharı ve İhalenin Çöküşü
Çay geldiğinde Volkov bardağı eline aldı. Camın sıcaklığı avuçlarına oturdu; bir şeye tutunmak gibi.
Telefonu tekrar çekmedi. Sekreterin aramaları, ortakların mesajları, Moskova’daki avukatın panik cümleleri… Hepsi uzak bir şehirde çırpınan gölgeler gibiydi.
Yine de gölgeler kapıyı çalmayı sürdürdü.
İki saat sonra, malikanenin ana binasından gelen güvenlik amiri hangara girdi; nefesi aceleden değil soğuktan buhar oluyordu.
“Efendim,” dedi, “Moskova’dan Bay Karpov hattı düşürdü. Çok ısrarcı.”
Karpov… Volkov’un yıllardır “yakın dostum” dediği, ama aslında sadece aynı masada daha büyük pay kavgası veren bir ortak. Karpov’un sesi Volkov’un kulağında, bir kapının menteşesi gibi gıcırdadı:
“Alexey! İhaleyi bıraktığın doğru mu? Bu delilik. Rakiplerimiz…”
Volkov, cam bardağın kenarını parmağıyla gezdirdi.
“Karpov,” dedi, “sen hiç motor dinledin mi?”
“Ne?”
“Hiçbir şey. Boş ver. İhaleye girmiyorum.”
“Bu karar şirketi sarsar! Sen—”
“Ben,” dedi Volkov, kelimeyi ağırlaştırarak, “o şirket değilim.”
Telefonu kapattı. Bu hareket, bir cümleden çok bir kopuştu.
Bir dakika sonra içeriye döndü, hangarın ortasındaki helikoptere baktı. Siyah gövde parlıyordu; az önceki güç gösterisi hâlâ üstündeydi. Ama Volkov artık o parıltıda kendi tanrılığını değil, kendi aczini görüyordu.
Kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
“Ben onun tanrısıyım demiştim… Meğer ben, kendi açlığımın kuluyum.”
O sırada, hangarın küçük personel kapısına baktı. Pyotr’un çıkıp kaybolduğu yer. Dışarıda fırtına izleri yutmuş olmalıydı. Ama Volkov’un zihninde o izler daha yeni başlıyordu.
BÖLÜM III — İz Peşinde: Pyotr’un Evi
Ertesi sabah fırtına hafifledi. Kar, gökyüzünden artık bir perde gibi değil, yorgun bir adamın omuzlarından dökülen toz gibi yağıyordu.
Volkov, kaşmir paltoyu giymedi. Dolaptan kalın, sıradan bir mont aldı. Bu “tevazu gösterisi” değildi; sadece kaşmirin burada yalan söylediğini anlamıştı. Sıcak tutuyordu belki, ama insanı yaşama bağlamıyordu.
Güvenlik amiri şaşkınlıkla izledi:
“Efendim araç hazırlayalım mı? Şoför—”
“Hayır. Yürüyerek.”
“Bu havada…?”
“İşte bu havada,” dedi Volkov.
Köy yoluna vardığında kar diz boyuydu. Malikanenin sınırlarını geçtikçe hava değişti: betonun kokusu azaldı, odun dumanı arttı. Daha önce fark etmediği bir şey vardı: İnsanların hayatı, Volkov’un hayatından farklı bir hızda akıyordu. Burada “beklemek” lanet değil, mevsimin parçasıydı.
Bir kulübeyi sordu. “Pyotr,” dedi. “Oduncu… yaşlı…”
Köylüler önce tedirgin oldu. Zenginlerin gelişi, çoğu zaman bir sorunun habercisiydi. Ama Volkov’un yüzünde alıştıkları kibir yoktu; daha çok yanlış yola sapmış bir adamın mahcubiyeti vardı.
Pyotr’un evi, köyün kenarında, rüzgârın en çok dövdüğü yerdeydi. Kapının önünde odun yığını, kapıda kırık bir çan, pencerenin kenarında buz tutmuş bir sardunya saksısı.
Volkov kapıyı çaldı.
İçeriden ayak sesi geldi. Kapı açıldığında Pyotr’un yüzünde şaşkınlık belirdi ama korku belirmedi. Korku, daha çok efendilere aitti.
“Efendi?” dedi Pyotr. “Bu saatte… bu yolda…”
Volkov içeri adım attı. Ev küçüktü ama sıcak. Soba yanıyordu. Duvarlarda eski ikonalar, bir köşede çocuk çizimleri, masanın üzerinde siyah ekmek, turşu, bir kap patates.
Volkov, bu manzaraya bakınca hangardaki kristal bardakların ne kadar “soğuk” olduğunu anladı.
“Çay içmeye geldim,” dedi.
Pyotr güldü. “Dün verdin ya.”
“Dün borçlu kaldım,” dedi Volkov. “Bugün… konuşmaya geldim.”
Pyotr başını yana eğdi. “Konuşmak için para gerekmez.”
“Bende başka bir şey yok,” dedi Volkov.
Pyotr sobanın yanına işaret etti.
“O zaman otur. Belki vardır.”
BÖLÜM IV — Dinlemek Nedir?
Pyotr çayı koydu. Bu sefer çay, hangarın steril camında değil, evin çatlak porseleninde buharlandı.
Volkov bir süre konuşmadı. Konuşmak için gelmişti ama dilinin üstünde yılların pası vardı. İçindeki boşluk konuşarak dolmuyordu; konuşmak bazen o boşluğu daha da büyütüyordu.
Pyotr, Volkov’u sıkıştırmadı. Sadece bekledi. Beklemek, onun bildiği en eski sanattı.
En sonunda Volkov sordu:
“Sen… neden parayı almadın?”
Pyotr bardağı masaya bıraktı. “Parayı almak kolaydır.”
“Kolaysa niye almadın?”
“Çünkü kolay olan her şey iyi değildir.”
Volkov, bu cümlenin basitliğine kızmak istedi; ama kızamadı. Cümle, bir çivinin tahtaya girişi gibi sessizdi ve geri çıkmıyordu.
“Ben,” dedi Volkov, “hayatım boyunca kolay olanı iyi sandım.”
Pyotr başını salladı. “Senin kolayın, başkasının yükü olmuş.”
Volkov irkildi.
“Beni suçluyor musun?” diye sordu, istemsiz bir savunmayla.
Pyotr gözlerini kısarak baktı. “Suç, mahkemelik iştir. Ben mahkeme değilim. Ben sobayım. Sobaya odun atarsın. O da ısıtır. Odun ıslaksa, duman yapar. Bu kadar.”
Volkov, ilk kez biri tarafından “yargılanmadan” görülüyordu. Yargılanmamak, tuhaf bir özgürlüktü.
“Dün,” dedi Volkov, “makineyi dinledin. Ben dinleyemedim. Ben… insanları da dinleyemiyorum.”
Pyotr eğildi, sobanın kapağını açtı. İçeride korlar parlıyordu.
“Dinlemek,” dedi, “sadece ses değildir. Kendini susturmaktır.”
Volkov acı acı güldü.
“Ben kendimi susturursam,” dedi, “içimde bir şey bağırıyor.”
Pyotr kapağı kapattı. “O bağıran şey, uzun zamandır aç.”
Volkov bu sözü bir süre taşıdı. Sonra sordu:
“Ne aç?”
Pyotr omuz silkti. “Sevgi. Anlam. Korkunun azı. Sessizliğin çoğu.”
Volkov, bu kelimelerin “satın alınamaz” olduğunu biliyordu. Bu bilgi, zengin bir adam için ağırdı.
BÖLÜM V — Ortakların Ziyareti: Hangarda Mahkeme
Volkov köyden döndüğünde akşam olmuştu. Malikanenin ana girişinde iki siyah araç duruyordu. İçeride lüks paltolar, pahalı yüzler.
Karpov gelmişti. Yanında iki avukat ve bir PR danışmanı; sanki bir cenazeye değil de bir basın toplantısına gelmiş gibi.
Hangara girdiler. Karpov, helikopteri görünce kendine güven buldu.
“Bak,” dedi, “çalışıyormuş. O halde niye iptal ettin? Senin bir sorumluluğun var.”
Volkov, Sergey’e döndü. “Bize çay.”
Karpov kaşlarını çattı. “Şaka yapma Alexey. Borsa—”
Volkov, Karpov’un sözünü kesti.
“Borsa,” dedi, “benim ruhumdan daha mı önemli?”
Avukatlar birbirine baktı. Bu cümle, sözleşmelere sığmazdı.
Karpov alaycı bir gülümseme takındı. “Ruh mu? Sen mi?”
Volkov yaklaştı. Aralarındaki mesafe daraldı. Volkov’un bakışında tehdit yoktu; daha tehlikeli bir şey vardı: umursamazlık. Karpov’un tüm gücü, Volkov’un umursamazlığı karşısında eriyebilirdi.
“Ben dün,” dedi Volkov, “bir köylüden bir cümle duydum. ‘Huzur satılık değil.’ O cümle, senin tüm hisselerinden daha sağlam.”
Karpov’un yüzü gerildi. “Senin aklın kar fırtınasında donmuş.”
Volkov, sakince başını salladı. “Benim aklım donmamış. Benim aklım ilk kez çözülüyor.”
PR danışmanı araya girdi. “Bu tür söylemler piyasaya yansımasın. Basına—”
Volkov elini kaldırdı. “Basına konuşmayacağım. Size de konuşmayacağım.”
Avukatlardan biri dosya uzattı. “Yönetim kurulu sizi görevden—”
Volkov dosyaya bakmadı bile. “Grev yapın,” dedi. “Savaş açın. Dava açın. Ben artık sizin oyununuzda oynamıyorum.”
Karpov öfkelendi. “Senin gibi bir adam, böyle bir lüksü kendine nasıl görür?”
Volkov’un yanıtı, hangarın metal duvarında yankılandı:
“Lüks, istediğini yapabilmek değilmiş. Lüks, istemediğini yapmamakmış.”
Kapıya yöneldiler; giderken Karpov son bir ok fırlattı:
“Bunu pişman olacaksın.”
Volkov arkasından seslenmedi. Çünkü ilk kez “pişmanlık” kelimesinden korkmuyordu.
BÖLÜM VI — Kara Kuğu’yla Uçuş (Ama Moskova’ya Değil)
Bir hafta geçti. Volkov toplantılara gitmedi. Şirketin krizini yönetmedi. Evde oturup kendini seyretmedi de. İlk kez, kendinden kaçmadan dolaştı.
Bir sabah Sergey’e dedi ki:
“Helikopteri hazırla.”
Sergey’in gözleri parladı. “Moskova mı?”
Volkov başını iki yana salladı. “Hayır. Köyler.”
Sergey ne diyeceğini bilemedi. Volkov’un helikopteri, yıllardır şehirlerin üstünden geçmek için vardı; köylerin üstüne inmek için değil.
Kara Kuğu havalandı. Bulutlar aşağıda kaldı. Rus ovası beyaz bir sessizlikte uzanıyordu. Volkov, gökyüzünden bakınca eskiden kendini “kartal” sanırdı. Şimdi kendini daha çok “kaçak” gibi hissediyordu; ama ilk kez kaçtığı yer kendi içiydi.
Volkov, birkaç köye iniş yaptı. Birinde bir okulun çatısı çökmek üzereydi. Birinde sağlık ocağında ilaç yoktu. Birinde yol kapanmış, insanlar günlerdir dış dünyadan kopuktu.
Eskiden Volkov bu sorunları “devletin işi” sayardı; şimdi, “insanın işi” saydı.
Ama para dağıtmadı. Garip bir şekilde, Pyotr’un reddedişi ona bir ahlak çizgisi çizmişti: Para, çözüm olabilirdi ama ilk refleks olmamalıydı.
Köy muhtarına sordu:
“Ne lazım?”
Muhtar şaşırdı. “Efendim… siz kimsiniz?”
Volkov cevap verdi: “Bir adam.”
Sonra, malikanesine döndü ve depoları açtırdı. İnşaat malzemelerini gönderdi. Jeneratörleri gönderdi. Tedarik zincirini kurdu. Kendi şirketinden, kendi ağından, kendi “gücünden” ilk kez kendine tapmak için değil, bir şey onarmak için yararlandı.
Bu bir “kahramanlık” değildi. Daha çok bir borç ödeme çabasıydı.
Ve o borç, bankaya değildi.
BÖLÜM VII — Pyotr’un Çekici ve Volkov’un Günahı
Volkov, ikinci kez Pyotr’un evine gittiğinde yanında bir hediye götürmedi. Hediye götürmemek bile bir öğrenmeydi.
Pyotr sobanın yanında oturuyordu. Volkov içeri girince yer açtı.
“Efendi,” dedi, “karlı yol seni yine getirdi.”
Volkov başını eğdi. “Ben kendim geldim.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Volkov konuştu:
“Ben iyi biri değilim, Pyotr.”
Pyotr şaşırmadı. “İyi olmak, niyetle başlar. Ama niyet yetmez.”
Volkov nefes aldı. Sanki yıllardır tutuyordu.
“Ben,” dedi, “insanları kullandım. İsimlerini bile bilmedim. Kendi açlığımı büyüttüm. Biri bana ‘doy’ demedi. Diyenleri de susturdum.”
Pyotr masaya baktı. Sonra Volkov’a:
“Şimdi doydun mu?” dedi.
Volkov, ilk kez kendine dürüst davrandı.
“Hayır.”
Pyotr başını salladı. “İyi. Çünkü doymak bazen ölüm gibi gelir. Doyan adam hareket etmez.”
“Peki ne yapacağım?”
Pyotr, sobanın yanındaki odunları gösterdi. “İnsan, önce kendi içini ısıtır. Ama bunu tek başına yapamaz. Isı, paylaşınca çoğalır.”
Volkov, bu cümlenin altındaki gerçekliği anladı: Yalnızlık, servetin en pahalı yan etkisiydi.
Sonra Volkov cebinden bir kâğıt çıkardı. Bir liste. Üzerinde isimler vardı: malikanedeki çalışanlar, güvenlik görevlileri, aşçılar, temizlikçiler, teknisyenler… İlk kez hepsinin isimlerini öğrenmişti.
“Bunlar,” dedi Volkov, “benim etrafımda yaşayan insanlar. Ben onları ‘işlev’ sanmışım.”
Pyotr kısık bir gülüşle başını salladı. “İşlevsan, yalnız kalırsın.”
Volkov listeyi kapattı. “Ben… onları çağıracağım. Sofra kuracağım.”
Pyotr kaşını kaldırdı. “Sofra, iyi fikirdir. Sofra, insanı eşitler.”
Volkov hafifçe gülümsedi. “Bunu bana sen mi söylüyorsun?”
Pyotr’un gözleri parladı. “Ben söylemiyorum. Ekmek söylüyor.”
BÖLÜM VIII — Sofra
Malikanede büyük bir sofra kuruldu. Ama bu sofra, Volkov’un daha önce verdiği davetlere benzemiyordu. Ne ithal şaraplar vardı ne gümüş çatal bıçakların gösterisi.
Sade yemekler: çorba, ekmek, patates, turşu. Ve sıcak çay.
İnsanlar önce tedirgindi. Patronun bir “oyunu” olabilir diye korktular. Çünkü güç sahipleri çoğu zaman iyiliği bile kontrol etmek için yapardı.
Volkov ayağa kalktı. Konuşmak onun için yeni bir işkenceydi; ama sustukça da eski hayatına dönmekten korkuyordu.
“Ben,” dedi, “bugün sizi bir şey için çağırdım: Özür dilemek için.”
Hangarda bile bu kadar sessizlik olmamıştı. İnsanlar birbirine baktı.
“Ben,” dedi Volkov, “bugüne kadar sizi görmedim. Sizi duymadım. Sizin emeğinizi ‘zaten olması gereken’ sandım. Bu… hırsızlık gibi.”
Güvenlik amiri başını eğdi. Aşçı gözlerini sildi. Bir teknisyen, elindeki bardağı sıkıca tuttu; sanki düşerse bir şey kırılacaktı.
Volkov devam etti:
“Ben, bir helikopteri çalıştırmak için mühendisleri çağırdım. Ama helikopteri bir köylü çalıştırdı. O gün şunu anladım: Ben, en pahalı şeylere sahibim ama en basit şeylerden yoksunum: doğru söz, gerçek temas, sıcaklık.”
Sonra bir an durdu.
“Bugün buradayız,” dedi. “Çünkü ben artık ‘efendi’ olmak istemiyorum. İnsan olmak istiyorum.”
Bu cümlenin iddiası büyüktü. Volkov bunu biliyordu. İnsan olmak, bir karar değil; her gün yeniden seçilen bir yoldu. Ama ilk adımı atmamak, her gün yeniden kaçmaktı.
O akşam, malikanede ilk kez gerçek bir gülüş duyuldu. Şaka değildi, nezaket değildi, zoraki tebessüm değildi. Bir insan gülüşüydü.
BÖLÜM IX — Karpov’un Hamlesi ve Volkov’un Kırılması
İki gün sonra mahkeme tebligatı geldi. Karpov, yönetim kurulunu toplamış, Volkov’un yetkilerini dondurmuş, hisselerini hedef almıştı.
Volkov, kâğıdı eline aldı. Bir zamanlar böyle bir belge, onun sinirlerini yakardı. Şimdi yaktı mı? Evet. Ama farklı bir yerini yaktı: gururunu değil, korkusunu.
Sergey hangara geldi. “Efendim, bu iş kötüye gidiyor.”
Volkov cam duvara baktı. Dışarıda kar yağıyordu. Kar, her şeyi eşitliyordu. Zenginliğin izini de örtüyordu, fakirliğin izini de.
“Ben kırılacağım,” dedi Volkov, sanki bir gerçeği itiraf eder gibi.
Sergey panikledi. “Hayır efendim, siz… güçlüsünüz.”
Volkov başını salladı. “Güçlü değilim. Sadece uzun süre güçlü rolü yaptım.”
O gece Volkov uyuyamadı. Yatağında dönüp durdu. Karpov’un tehditleri, basının açlığı, ortakların ihaneti… Hepsi geri gelmişti.
Ve daha kötüsü: Volkov, eski Volkov’a dönmek için içinden bir sesin fısıldadığını duydu. “Savaş,” diyordu ses. “Ez,” diyordu. “Kazanın tadı…”
Sabaha karşı kalktı. Üzerine montunu aldı, hangara yürüdü. Kara Kuğu oradaydı; parlak, sessiz, güçlü.
Volkov helikoptere elini koydu. Metal soğuktu.
“Sen,” dedi, “beni hep yukarı taşıdın.”
Sonra fısıldadı:
“Ben kendimi yukarıda sanmışım.”
BÖLÜM X — Son Dokunuş: Pyotr’un Sözünün Yeri
Volkov, son kez Pyotr’un evine gitti. Bu sefer yanında mahkeme kâğıdı vardı. Sanki bir doktora röntgen gösterir gibi.
“Bak,” dedi, “dünya geri geldi.”
Pyotr kâğıda baktı, okumadı. Volkov’u okudu.
“Dünya hiç gitmedi,” dedi Pyotr. “Sen bir an sustun, dünya sesi duyuldu.”
Volkov boğazını temizledi. “Benden her şeyi alabilirler.”
Pyotr çayı koydu.
“Her şeyi alırlarsa,” dedi, “ne kalır?”
Volkov düşündü. Eskiden bu soru onu çıldırtırdı. Şimdi cevap aradı.
“Belki… içimde bir yer.”
Pyotr başını salladı. “İşte o yer, senin gerçek malikanen. Orayı satamazlar.”
Volkov gözlerini kapattı. “Ben orayı yıllardır kilitlemişim.”
Pyotr sobayı işaret etti. “Anahtar, bazen çekicindir. Bazen çay. Bazen de özür.”
Volkov gözlerini açtı. “Peki Karpov?”
Pyotr omuz silkti. “Karpov da aç. Ama açlığı başka.”
Volkov acı bir gülümseme takındı. “Ben de açım.”
Pyotr’un sesi yumuşadı: “Senin açlığın, doyabilir. Çünkü sen utanmayı öğrendin. Utanmayan adamın açlığı sonsuzdur.”
Volkov, o cümlenin içinde kendi eski hayatının teşhisini duydu. Sonra ayağa kalktı.
“Ben mahkemeye gideceğim,” dedi. “Ama savaşmaya değil.”
Pyotr kaşlarını kaldırdı. “Ne yapacaksın?”
Volkov pencereden dışarı baktı. Kar yağıyordu, yine. Her şey yeniden örtülüyordu. Ama bu sefer Volkov, örtünün altında kalan izi biliyordu.
“Gerçeği söyleyeceğim,” dedi. “Ve kaybedersem… kaybedeceğim.”
Pyotr, başını eğdi. “İnsan bazen kaybederek kazanır.”
Volkov kapıya yürüdü. Çıkarken durdu.
“Pyotr,” dedi, “o gün motoru dinledin. Ben… hayatı dinlemeyi öğreniyorum.”
Pyotr gülümsedi. “Öğreniyorsun ya. Bu bile büyük iştir.”
Kapı kapandı. Volkov, beyaz dünyanın içine yürüdü. Kar ayak izlerini örtecekti. Ama bazı izler, karın altında da yol gösterirdi.
Ve hangarda, Kara Kuğu bekliyordu: artık bir kibir anıtı değil, bir hatırlatma gibi. İnsanın göğe çıkabilmesi için önce yere, içindeki toprağa basması gerektiğini hatırlatan bir şey gibi.