2008’de Mardin’de kaybolan mirasçının gerçeğini kimse bilmiyordu… yazdıkları ortaya çıkana dek
.
.
Mardin’de Kayıp Bir Çocuğun Sırrı: Serhat’ın Defteri
2008 yılının bir yaz gecesi, Mardin’in Artuklu ilçesinde, köyün en zengin ailesinin tek oğlu Serhat aniden kayboldu. O zamandan beri köyde herkes bir şeyler konuştu, dedikodular yayıldı, ama kimse gerçeği bilmedi. 17 yıl boyunca Serhat’ın adı sadece bir efsane olarak kaldı. Ta ki eski okul binasının duvarı yıkıldığında işçiler bir defter bulana kadar.
Defteri bulan Nermin, sıradan bir temizlikçi kadındı. Hayatında hiç kahraman olmamıştı, ama o gün eline geçen şey, bir köyün vicdanını uyandıracak kadar güçlüydü. Defterin kapağında titrek bir el yazısıyla “Serhat” yazıyordu. Nermin defteri açtığında, bir çocuğun son sözleriyle karşılaştı. “Eğer kaybolursam bu kaçış değildi.” Bu cümle, köyün yıllardır inandığı yalanı yerle bir ediyordu.
Serhat, köyün mirasçısıydı. Ailesi, bölgede toprak sahibi, iş yerleri olan, güçlü insanlardı. Serhat’ın kaybolduğu gece, köyde kimse bir çocuk aramadı; herkes bir soyadı aradı. Aile, olayı utanç meselesi olarak gördü. Annesi Şebnem, oğlunu aramak için herkese yalvardı. Ama köy, “Bir mirasçı sebepsiz kaybolmaz,” diyerek konuyu kapattı. Sessizlik, suçluluğun ve korkunun perdesi oldu.
Nermin, yıllar önce Serhat’ı arka bahçede korkmuş bir şekilde gördüğünü polise anlatmaya çalıştı. Ama polisler onu dinlemedi. “Temizlikçiler çok şey görür,” diyerek küçümsediler. O günden sonra Nermin susmayı seçti. Çünkü köyde güçsüz olanlar için adalet bir lüks değil, bir riskti. Konuşmak, kaybedecek bir şeyi olmayanların işiydi.
Günler geçti, aramalar azaldı. İlk hafta onlarca kişi aradı, ikinci hafta sadece aile ve birkaç yakın, üçüncü hafta ise yalnızca Şebnem. Bir gün Şebnem de sormayı bıraktı, evine kapandı. Köy ise acıyı unutmanın rahatlığına sığındı.
Yıllar sonra, okul tadilata girdiğinde Nermin defteri buldu. Defterin içindeki kelimeler, köyün gömmeye çalıştığı vicdanı uyandırdı. Defteri yetkililere teslim etmek istedi, ama karşısına takım elbiseli adamlar çıktı. “Bazı şeyler gün yüzüne çıkmamalı, köyün huzuru için,” dediler. Nermin’in kalbi korkuyla çarptı. Ama Serhat’ın defterindeki ses ona cesaret verdi. “Lütfen susma.”

Defterde Serhat, korkularını, evdeki sessizliği, üzerindeki baskıyı yazmıştı. En çok kimden korktuğunu söylemiyordu. Bir yerde “Bahadır amca” adını gördü Nermin. “Benim bildiklerimin herkesi mahvedeceğini söyledi,” yazmıştı Serhat. Bahadır, köyde saygı gören, güvenilir biri olarak biliniyordu. Ama Serhat’ın defterinde başka bir yüzü vardı.
Serhat, bir gece Bahadır’ın ona önemli bir kağıt gösterdiğini, birine söylerse annesine zarar geleceğini söylediğini yazmıştı. “Ben sadece 12 yaşındayım. Nasıl böyle bir sırrı taşıyabilirim?” diyordu. Sonraki sayfalarda Serhat’ın ruh hali daha da kötüleşiyordu. “Artık uyuyamıyorum. Gece kapı seslerini duyuyorum ya da duymadığımı sanıyorum. Belki de çıldırıyorum. Belki de herkes haklı ve ben sadece zayıf bir çocuğum.”
Defterin sonuna yakın bir yerde en çarpıcı cümle vardı: “Bugün annem bana sordu. Mutlu musun? Gülümsedim ve evet dedim. Ama o gözlerime baktı ve bildiğini anladım. Biliyor ki yalan söylüyorum ve yine de hiçbir şey yapmayacağını biliyorum. Çünkü o da korkuyor. Belki de benden bile daha çok.”
Nermin defteri kapattı. Bu sadece bir kayıp değildi, bir ihanetti. Bir ailenin, bir toplumun, bir sistemin bir çocuğa ihaneti. O gece defteri saklamaya çalıştı, ama birileri peşindeydi. Komşular, “Bunu teslim et ve unut,” dedi. Ama Nermin susamadı. Genç öğretmen Aslı ile konuştu. Aslı defterin sayfalarını fotoğrafladı. “Bu sadece bir kayıp çocuk değil, bir sistemin nasıl çocuklarını yuttuğunun kanıtı,” dedi.
Ertesi sabah Nermin’in gündeliği kesildi. Pazarda bir adam, “Para istiyor. Hep böyleydi zaten,” dedi. Nermin eve döndüğünde defterin kaybolduğunu fark etti. Ellerini yüzüne gömdü, ağladı. Ama Aslı fotoğrafları saklamıştı. Defter gitmişti ama içindekiler hâlâ vardı.
Fotoğraflardan birinde bir harita vardı. Midyat yakınlarındaki eski bir binayı işaret ediyordu. Serhat’ın “kimsenin aramadığı yer” dediği bir yer. Orada aceleyle yazılmış bir cümle: “Konuşursan annen öder.” Serhat’ın kaybolması sadece onunla ilgili değildi, korumaya çalıştığı biriyle ilgiliydi.
Nermin ve Aslı haritadaki yere gittiler. Eski bir bina, taş duvarlar, molozlar arasında eski bir battaniye, kırık bir bardak ve duvardaki bir yarıkta sıkışmış küçük bir kağıt buldular. Serhat’ın son mektubuydu. “Ben mirasçı değildim. Ben kanıttım.” Serhat bir şeyin tanığıydı; belki bir belge, belki bir hırsızlık, belki bir yalan. Tanıklık onu öldürmüştü; fiziksel olarak değilse de ruhen.
Köye döndüklerinde fotoğrafları gösterdiler. İlk tepki saldırganlıktı. “Saygın insanların adını lekelemek istiyorsun,” dediler. Ama yaşlı bir adam, yıllarca yükünü taşımış bir bahçıvan, “Gördüm ve sustum,” dedi. O gece Serhat’ın bahçede bir adamla tartıştığını, adamın “Sus yoksa annen acı çeker,” dediğini anlattı. Toplum, aynada kendini gördü. Güçlü aile anlatıyı kontrol etmeye çalıştı, ama artık sessizliğin bedeli anlaşılmıştı.
Nermin işini, huzurunu, arkadaşlarını kaybetti ama hiç sahip olmadığı bir şeyi kazandı: Dinlenme hakkı. Aslı, fotoğrafları doğru makamlara götürdü. Yerel yetkililer soruşturma başlattı. Serhat’ın tanık olduğu şey bir mülk hırsızlığı, sahte belgeler, güvenilir bir adamın kirli işleri ortaya çıktı. Bahadır artık saklanamayacak kadar açığa çıktı.
Şebnem, oğlunun sözlerini nihayet gerçek bir veda olarak okudu. Yıllarca taşıdığı suçluluk biraz hafifledi. Oğlu cesurdu, sadece çok genç, çok yalnız ve çok korkmuştu. Bir gün Şebnem Nermin’e teşekkür etti. “Sen oğlumun sesini getirdin. Herkes susarken sen konuştun.” Nermin, “Keşke o zaman cesur olabilseydim,” dedi. Şebnem, “Cesaret zamanında olmak demek değil. Cesaret sonunda olsa bile doğruyu seçmek demek,” dedi.
Okulun yenilemesi tamamlandığında küçük bir köşeye camla korunan bir defter kondu. Büyük bir anıt değil, sessiz bir uyarı olarak. Bir toplum bir çocuğu dinlememeye karar verdiğinde sadece bir mirasçıyı kaybetmez, kendi ruhunu kaybeder.
Yıllar geçti, köy değişti. Ama o okuma köşesi kaldı ve her yeni nesil Serhat’ın hikayesini öğrendi. Bir efsane olarak değil, bir ders olarak. Ve belki bir gün başka bir çocuk korktuğunda biri dinleyecek, biri inanacak, biri için savaşacak. Çünkü Serhat’ın sesi artık tek değildi. Nermin’in, Aslı’nın, o yaşlı adamın, Şebnem’in sesleriyle birleşmişti ve artık susturulamazdı.
Mardin’in taşları yüzyıllardır çok şey gördü. Ama belki en önemlisi, bir kadının cesaretle ayağa kalkıp “Hayır!” demesiydi. Bir öğretmenin gerçeğin yanında durmasıydı. Bir annenin sevgisini korumasıydı. O defter artık bir nesne değil, bir vaat ve bir umut oldu. Her ses önemli, her çocuk değerli ve her toplum en zayıf üyesine nasıl davrandığıyla ölçülür.
Nermin bazen o köşenin önünde durur, camdan içeri bakar ve içinden Serhat’a söylerdi: “Duyuldun. Nihayet duyuldun.”
Son: