Hayalet Plaka: Bordo Berelilerin Vuramadığı Hedefi, Alay Edilen O Kadın Tek Mermide Vurdu!
.
.
Bolu dağlarındaki Demirkazık özel harekât eğitim alanına kar, gökyüzünden dökülen bir öfke gibi yağıyordu. Rüzgâr, vadinin içini bıçakla oyuyormuşçasına keskinleşiyor, savrulan beyaz perdeler görüşü sıfıra indirirken insanın nefesi bile kendi sesine ihanet edecek kadar duyulur oluyordu. Sahanın en uzak noktasında, 1800 metre ötede, neredeyse yirmi yıldır tek bir iz taşımayan çelik bir siluet duruyordu; sanki insanı değil, insanın kendinden şüphelerini hedef alıyordu. Ona “Hayalet Plaka” diyorlardı. Efsaneye göre onu vuran son nişancı bir daha geri dönmemişti; kimine göre bu, kışın ve mesafenin lanetiydi, kimine göre ise bazı rekorlar kırılmak için değil, insanların kibirlerini kırmak için vardı.
Bordo bereliler, ülkenin en seçkin keskin nişancıları, özel yapım tüfeklerinin arkasına sinmiş, art arda denemeler yapıyordu. Her atış, fırtınanın beyaz boşluğunda kayboluyor; ne metalin o ince, tartışmasız “çın” sesi duyuluyor ne de uzaktaki plakanın ışığı yanıyordu. Atış hattı boyunca homurtular dolaşıyor, omuzlar düşüyor, sinirler sertleşiyordu. Hava, insanın gururunu bile donduracak kadar soğuktu.
Üsteğmen Altangürsoy sonunda herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle güldü. Bu gülüş, sadece karın üstünde yankılanmadı; insanların içindeki sabrı da tırmaladı.
“Boşuna uğraşmayın beyler,” dedi. “O rekor şehir efsanesi. Kimse bu havada, bu mesafeden o hayaleti vuramadı. Vuramayacak.”

Tam o anda rüzgârdan korunmak için yapılmış küçük barınaktan ufak tefek bir siluet çıktı. Kapüşonunu rüzgâr acımasızca çekiştiriyor, kirpiklerinin ucunda kırağı birikiyordu. Elif Kara, göğsüne bastırdığı ince bir klasörle atış hattının kenarına kadar yürüdü. Üzerindeki sivil sözleşmeli personel arması, onu “buraya ait” ama askerlerin anladığı şekilde “ait olmayan” biri gibi damgalıyordu. Rütbesi yoktu, üniforması yoktu, omzunda bir arma taşımıyordu; sadece yaka kartı, küçük bir sensör çantası ve gün boyu hiç durmadan rüzgârı okuyan gözleri vardı.
Altan, onu görür görmez küçümseyen bir sırıtışla seslendi: “Meteoroloji mühendisi hanım yolunu kaybetmiş galiba.”
Atış hattında bir anlık sessizlik oldu. Bu sessizlik saygıdan değil; havada asılı kalan soğuk bir yargıdan doğuyordu. Elif, sanki rüzgârın gürültüsünü değil de insanların niyetini ölçüyormuş gibi bir an durdu, sonra sakin bir sesle konuştu:
“Rüzgârın yarısını hesaba katmıyorsunuz.”
Kahkahalar yeniden patladı. Kıdemli bir ses, Subaybaşçavuş Kenan Demir’in o sert ama babacan tınısı, araya girdi. “Hanımefendi, geri çekilin lütfen. Atış alanı tehlikelidir.”
Elif başını eğmedi. Bir meydan okuma da değildi bu; daha çok bir gerçeklikti. “Havadaki kaymaları takip ediyordum komutanım,” dedi.
O cümleyle kahkahalar bıçak gibi kesildi. Çünkü herkes, bir an için, atış hattındaki bütün o “ben bilirim” gürültüsünün altında gizlenen rahatsız edici ihtimali hissetti: Ya gerçekten bir şey kaçırıyorlarsa?
Elif’in elleri çıplaktı. Eldiveni olmadığı için değil; çantasında vardı. Ama o havayı doğrudan hissetmeyi tercih ederdi. Aletlerin okuyamadığı şeyleri, insanın teni bazen daha önce anlardı. Parmaklarının iç kenarında, yıllar önce bir kabzanın baskısından doğmuş solgun bir iz vardı; belirgin değildi, gösterişli hiç değildi ama şekli yanılmazdı. Bir zamanlar bir tüfeğin arkasında uzun süre durmuş birinin derisine kazınmış bir hatıra gibi.
Ne var ki kimse o kadar yakından bakmıyordu. Varsayımda bulunmak daha kolaydı: “Hava durumu personeli. Evrak işi. Arka plan gürültüsü.”
Elif varsayımların gölgesinde yaşamayı erken öğrenmişti. Demirkazık’tan çok önce, bilgisayar çıktılarından da önce, rüzgârı okumanın içgüdüyle başladığı bir yerde büyümüştü. Babası, Kaçkarlar’ın yamaçlarında karın bel hizasına çıktığı günlerde, onu yaşayan bir sınıf gibi dağa götürürdü. Yüzbaşı Selim Kara, karın üstünde diz çöker, avucuna biraz toz kar alır ve havaya bırakırdı. “Bu ne diyor kızım?” diye sorardı. Toz kar düz düşmezdi; kıvrılır, bükülür, kaybolur, sonra birkaç metre ötede yeniden görünürdü. Ağaçların eğimi başka bir dersti; rüzgârın görünmez katmanları dalları farklı şekillerde bükerdi. Elif o ilk kışlarda, babasının hiç “ders anlatmadığını”, sadece “göstermeyi” bildiğini anlamıştı. Ona izin verirdi: yanılmasına, tekrar bakmasına, tekrar yanılmasına… Ta ki bir gün Elif, rüzgârın tek bir şey olmadığını, göğün mermiyi bile kıvırabileceğini içten içe kavrayana kadar.
Babası onu en çok şu cümleyle uyarmıştı: “Rüzgâr asla tek katman değildir.”
Elif on altı yaşındayken babası, zor arazide sıkışıp kalmış bir kurtarma ekibi için “basit bir destek görevine” gitmişti. “Birkaç gün içinde dönerim,” demişti. Kapılarının çalınması ise birkaç gün sonra değil, üç gün sonra olmuştu. Elif kapıda üniformalı yabancıları gördüğünde, henüz bir şey anlamamıştı. Sonra katlanmış bayrak geldi, cümleler yavaşladı, sesler kalınlaştı. Babası, kendisi için güvenli olmayan ama başkaları için güvenli olan bir karar almıştı. Elif o gerçeği kimseyle uzun uzun konuşmadı; içine gömdü. İçine gömerken de kendine sessiz bir söz verdi: Bir daha asla bir tüfeğe hayat almak için dokunmayacaktı. Eğer bir gün dokunursa, bu sadece korumak için olacaktı.
Yıllar onu diplomalardan, sertifikalardan, modelleme sistemlerinden geçirdi. Tahmini rüzgâr analizi konusunda iyi olduğu için, sahada ve eğitim alanlarında sözleşmeli personel olarak çalışmaya başladı. Resmi görevi; atışların güvenli yapılması, koşulların stabil tutulması, programların doğru planlanmasıydı. İnsanların hayatını korumak için rakamlarla konuşuyordu. Fakat kimse, o rakamların arkasındaki dünyanın, dürbünün arkasındaki dünyayla akraba olabileceğini düşünmüyordu.
O gün Demirkazık’ta herkes sinirliydi. Çünkü hiçbir şey “yerinde” durmuyordu. Kar bazen sağa, bazen sola kesiyor; bazen havada bir perde gibi yükselip görüşü boğuyor; bazen bir an için açılıyor, sonra yeniden kapanıyordu. Çelik siluet uzakta duruyor, sanki “gelin” demeden çağırıyordu.
Altan bir deneme daha yaptı, mermi kayboldu. Bu kez küfrünü saklamadı. Tüfeği minderden itip ayağa kalktı, gösterişli bir homurtuyla kenara çekildi. Sonra Elif’e döndü; öfkesini bulacak bir hedef arar gibi.
“Balistik uygulaması olan bir acemi bile bu rüzgârı hesaplar,” dedi. “Bazı insanların rüzgâr okumak için para alıp hâlâ çözememesi inanılır gibi değil.”
Bu, doğrudan söylenmemiş olsa bile herkesin duyduğu bir tokattı. Elif, ekrandan gözünü kaldırdı. Sesi savunmacı değildi, meydan okuyan hiç değildi. Sadece netti.
“Bugün iki katman yok,” dedi. “Üç katman var. Orta mesafede bir kırılma var… fark etmiyorsunuz.”
Altan gözlerini devirdi. “Elbette… mistik üçüncü rüzgâr. Belki mermiyi tek boynuzlu atlar itiyordur.”
Kahkahalar çıktı, ama önceki gibi rahat değildi. Sanki gülüşlerin içine küçük bir tedirginlik karışmıştı.
Elif cevap vermedi. Klasörünü yanına alıp birkaç adım öne çıktı, rüzgâra dönük durdu. Gözlerini kısarak karın hareketine baktı. Birilerinin yaptığı taklit sesler havada asılı kaldı, sonra karın hışırtısına karışıp kayboldu. Elif, sanki dünyayı dinleyen bir insan gibi uzun bir nefes aldı.
Altan sonunda patladı: “Madem bu kadar biliyorsun, al sen yap atışı. Hadi. Göster bize marifetini.”
Sahada bir an daha sessizlik oldu. Bu sefer kahkaha gelmedi. Subaybaşçavuş Kenan öne çıktı; sesi kurala benziyordu. “Hayır,” dedi. “Siviller bu koşullarda atış denemesi yapmaz.”
Altan, “Ne kadar da kullanışlı,” diye mırıldandı. “Rekor kırılınca birileri çıkıp ‘kural’ diyecek.”
Kenan gözünü kırpmadı. “Kural, kuraldır.”
Ama rüzgâr, o tartışmanın üzerine daha sert vurdu. Atış hattı yine denemelere döndü. Yine sonuç yoktu. Sonra bir noktada, Elif çok sakin bir şey söyledi; sanki bir sırrı bağırarak değil, sadece gerektiği kadar açarak:
“Bir pencere var.”
Kimse anlamadı. Zeynep Aksoy, atış hattının kenarında duran kıdemli çavuş, Elif’i başından beri farklı bir gözle izliyordu. Şüpheyle değil, merakla. Çünkü Zeynep, bazı insanların yeteneklerini sessizliğin içine sakladığını görmüştü. Elif’in dinginliğinde çekingenlik değil, disiplin vardı. Zeynep bir adım yaklaştı ve fısıldadı:
“Ne penceresi?”
Elif gözünü uzaktaki kar dalgasından ayırmadan, “Rüzgârın hizalandığı bir an,” dedi. “Çok kısa. Ama var.”
Zeynep’in bakışı değişti. Bu, “duyduğunu” gösteren bakıştı. Çünkü kimi cümleler, ancak aynı dili konuşan biri tarafından anlaşılır.
Altan ise sabırsızdı. “Peki,” dedi. “Ortaya bir şey koyalım. Bugün o plakayı vuranın adı şehit Yüzbaşı Selim Kara’nın yanına yazılacak. Mazeret yok, matematik yok… sadece sonuç.”
Bu meydan okuma, hat boyunca yayıldı. İnsanların damarına işledi. Rekor, bir an için bir “gurur” meselesine dönüştü. Elif o sırada, herkesin beklemediği bir cümle kurdu:
“Tek mermi.”
Bu iki kelime, alanın içindeki havayı değiştirdi. Çünkü “tek mermi” demek, “ikinci şans istemiyorum” demekti. “Benim için ayrıcalık istemiyorum” demekti. “Ben sizin kurallarınızla konuşacağım” demekti.
Kenan tereddüt etti. Kurallar vardı. Ama bir şey daha vardı: Gerçeğin ağırlığı. O ağırlık bazen kuralları çiğnetmez; kuralları yeni bir yere taşır.
“Tamam,” dedi Kenan sonunda. “Tek atış. Kalibrasyon yok. İkinci deneme yok. Iskalarsan bu konu kapanır.”
Elif başını salladı. “Anlaşıldı komutanım.”
Ertesi sabah, herkes Elif’in elinde bir tüfekle döneceğini beklemiyordu. Elif, yıpranmış bir kılıfla geldi. Kılıf yeni değildi. Kenarları sürtünmeden aşınmış, kayışı eski bir modeldi; o kayışta “asker işi” bir sadelik vardı. Kılıfı masaya koyduğunda Kenan’ın gözü önce kayışa takıldı. Bazı şeyler ilk bakışta konuşur. Bu kayış, dekor için taşınmazdı. Bu kayış, uzun yolun ve ağır yükün kayışıydı.
Elif kılıfı açtı. İçindeki tüfek, resmi envanterin parlak “yeni” tüfeği gibi değildi. Kullanımdan doğan küçük izler taşıyordu. Mekanizma kolu, parmakların binlerce kez dokunduğu yerden pürüzsüzleşmişti. Kundağın dibinde küçük bir isim plakası vardı; soluk ama inatçı: “YZB Selim Kara.”
Zeynep nefesini tuttu. Kenan’ın yüzünde o an beliren ifade, bir emir ifadesi değildi; bir hatırlayış ifadesiydi. Bu sadece bir ekipman değildi. Bu bir mirastı. Ve miras, yanlış ellerde ağırdır; doğru ellerde sessiz bir sorumluluk olur.
Elif mindere geçti. Tüfeğin arkasına yerleştiğinde gösteriş yoktu. Ne dramatik bir duruş, ne zafer kokan bir tavır. Sadece “tanıdık” bir yerleşme vardı. Sanki yıllardır elini sürmediği bir kapıyı, anahtarı bulur gibi açıyordu. Nefesi düzenliydi. Omuzları titremiyordu. Hava, yüzünü keserken bile gözleri karın hareketine kilitliydi.
Altan kollarını kavuşturmuş izliyordu. İçindeki kibir, “imkânsız” diye fısıldamaya devam ediyordu. Çünkü bazı insanlar, kendi yapamadığı şeyi başkasının yapabileceğine inanmak istemez; inansa bile önce onu küçültmeye çalışır.
Kenan yüksek sesle alanı susturdu. “Tek atış,” dedi. “Kimse hareket etmeyecek.”
Elif bekledi. Dakikalar gibi gelen birkaç uzun nefes… Sonra bir an, rüzgâr sanki yön değiştirmedi ama “yerine oturdu.” Kar taneleri, bir anlığına daha düzenli bir akış çizdi. Elif’in parmağı, tetiğe doğru kaydı. Yüzündeki ifade, “vuracağım” ifadesi değildi; “şimdi” ifadesiydi.
Tüfek patladı. Ses, soğuğun içinde çatladı ve hemen dağıldı. Kimse mermiyi görmedi. Kimse o mesafede “oldu” diye anlayamazdı. Sonra… çok uzaklardan, ince ama inkâr edilemez bir metal sesi geldi. Hayalet Plaka çınladı. Ardından plakanın ışığı yandı.
Bir kalp atımı boyunca kimse kıpırdamadı.
Kahkaha yoktu. Tezahürat yoktu. Sadece insanların, kendi inatlarına ve önyargılarına yakalanmış gibi donup kaldığı bir sessizlik vardı. Altan’ın yüzünden kan çekildi. Zeynep’in gözleri doldu ama bunu kimseye göstermedi. Kenan, uzaktaki çeliğe baktı, sonra Elif’e.
“Sen… Yüzbaşı Selim Kara’nın kızı mısın?” diye sordu.
Elif tüfeğin üzerinden başını kaldırmadan, “Evet,” dedi.
O tek hece, alandaki bütün sözlerden daha ağır düştü. Birden herkes geçmişe bakan bir kapının aralandığını hissetti. Elif’in sivil arması, artık “ait değil” demiyordu; başka bir şey diyordu: “Siz bakmayı bilmediniz.”
Elif tüfeği toparladı. Kimseye bakarak zafer kazanmadı. Çünkü o, bir şey kanıtlamak için ateş etmemişti. Sadece doğru anı gördüğü için ateş etmişti. Ve belki de en önemlisi, bu atış onun yıllardır içinde taşıdığı sözle uyumluydu: Tüfek, gösteriş için değil; gerektiğinde korunmak için vardı.
İşin bittiğini sananlar yanıldı. Kenan’ın telefonu titredi. Birkaç kelime duyuldu: “pusu… kar… görünmüyor… yaralı…” Kenan kapattığında yüzündeki ifade sertleşmişti. Elif’in yanına geldi.
“Karargâh seni istiyor,” dedi. “Yakında bir birlik sıkışmış. Havada görüş yok. Bir nişancı var… yerini bulamıyorlar.”
Altan öne atıldı. “Komutanım, bu saçmalık! O asker bile değil!”
Kenan sesini yükseltmedi. “Az önce hepimizin vuramadığını tek atışta vurdu,” dedi. “Şu an ihtiyaç duyulan şey rütbe değil, doğru göz.”
Elif hiçbir şey söylemedi. Çünkü konuşmak, kararını büyütmezdi. Sadece kılıfını aldı. Gözlerinde korku yoktu; yalnızca ağır bir kabulleniş vardı. “Bir daha dokunursam, korumak için” diye verdiği söz, şimdi gerçek bir sınav olacaktı.
Ağrı’ya vardıklarında hava daha da sertti. Kar, far ışıklarının önünde dönen bir toz gibi savruluyor, sirenler boğuk kırmızı yanıp sönüyordu. Yaralılar, araçların arkasında siper almış ekipler, boşluğa bakan gözler… Herkes bir “görünmez”le savaşıyordu. Binbaşı Hakan Çelik, Elif’e bakıp bir an duraksadı; şaşkınlık değil, ihtiyat. “Gönderdiğiniz kişi bu mu?” dedi.
Kenan “Evet,” dedi.
Elif, konuşmadan çevreye baktı. Nehri, sırt hattını, karın yüzeydeki akışını… Sanki yerin üstündeki bütün işaretler tek bir cümleye dönüşüyordu: “Nerede olduğunu söyle.”
“Bu bir atış meselesi değil,” dedi sonunda Elif. “Bu bir rüzgâr meselesi.”
Hakan Çelik’in yüzü gerildi. “Biz rüzgârla savaşmıyoruz,” dedi. “Bir nişancıyla savaşıyoruz.”
Elif gözünü uzak sırt hattından ayırmadan cevap verdi: “Nişancı rüzgârı kullanıyor. Siz rüzgârı görmüyorsunuz.”
Kimse o an Elif’in nasıl gördüğünü sormadı. Çünkü bazen sorular, vakit kaybıdır. Bazen yalnızca denemek gerekir.
Birkaç dakika sonra her şey, “an”lara bölündü. Elif, rüzgârın kısa bir sakinleşme ânını bekledi. Bir ekip, Elif’in işaret ettiği ritimde kısa bir hareket yaptı. Ardından sessizlik… sonra bir atış… sonra Elif’in tek, kararlı karşılığı… Bu kısım bir film sahnesi gibi görünürdü belki dışarıdan ama içerideki insanlar için yalnızca şuydu: “Yaşamak.”
Sırt hattından bir daha atış gelmediğinde kimse sevinç çığlığı atmadı. Sadece derin bir nefes alındı. O nefes, bazen bütün bir günün ödülüdür.
Günler sonra Demirkazık’taki rekor panosu değişti. Eski efsaneler, yeni bir anlam kazandı. Şehit Yüzbaşı Selim Kara’nın adı, bir yanına Elif Kara’nın adı eklendiğinde, bu bir “gurur listesi” değil, bir “kapanış çizgisi” gibi durdu. Elif panonun önünde uzun süre kalmadı. Babasının ismine bakıp parmağını üstünde gezdirdi, sonra kendi adına dokunmadan geri çekildi. Çünkü o, alkış aramıyordu.
Altangürsoy bir gün yaklaştı. Elinde küçük bir kutu vardı. Kutunun içinde iki boş kovan ve altında ince bir yazı: “Can alan değil, can kurtaran.”
Elif kutuya baktı. Ne gülümsedi ne de dramatik bir söz söyledi. Sadece başını bir kez salladı. Bu, “Anladım” demekti. Ve belki de “Geç kaldınız” demekti.
O günden sonra poligonda rüzgâr esmeye devam etti. Kar yağdı, sis indi, mesafe yine aynı mesafeydi. Ama insanların bakışı değişmişti. Çünkü o gün, bir kadın alay edildiği yerde bağırmamış, kendini savunmamış, kimseyi aşağılamamıştı. Sadece bir kez, doğru anda, doğru şeyi yapmıştı. Hayalet Plaka’yı vuran mermi, çeliğe değil, insanların önyargılarına çarpmıştı.
Ve bazı dersler, en iyi böyle öğrenilirdi:
Gürültüyle değil, tek bir sessiz isabetle.