Kimse Japon milyarderi anlamamıştı; ta ki zavallı bir tamirci Japonca konuşup herkesi şok edene kadar.

Toyota’nın Hatırası: Lizbon’da Kesişen Kaderler
Miguel Herrera, Lizbon’un kenar mahallelerinden birinde, tozlu ve eski bir tamirhanede çalışıyordu. 32 yaşında, hayatı boyunca motor yağı ve lastik kokusuyla büyümüş, elleri nasırlı, gözleri derin bir bilgelik taşıyan bir adamdı. Çoğu insan onu sıradan bir tamirci olarak görürdü; ayda 1000 euro kazanıyor, küçük bir dairenin üstünde yaşıyor, eski bir van sürüyor ve hayatını tamirhanede geçiriyordu. Fakat Miguel’in kimsenin bilmediği bir sırrı vardı; annesi Keiko, Japonya’dan gelmiş, ona hem Portekizce hem Japonca öğretmiş, iki kültürün güzelliklerini bir arada yaşatmıştı.
Miguel, annesiyle geçirdiği çocukluk yıllarında Japonya’nın hikayelerini, geleneklerini ve dilini öğrenmişti. Her kış gecesi, Keiko ona Japonca kitaplar okur, eski fotoğrafları gösterir, ona kanji yazmayı öğretirdi. Fakat Miguel 15 yaşındayken annesi, hasta kız kardeşine bakmak için Japonya’ya dönmek zorunda kaldı ve bir daha geri dönemedi. Kyoto yakınlarında bir dağ yolunda geçirdiği trafik kazası, Miguel’in hayatında kapanmayan bir yara bıraktı. Babası Antonio, acısını işine gömerek unutmaya çalıştı, Miguel ise annesinin hatıralarını, kitaplarını ve Japonca konuştuğu anları kalbinin en derin köşesine sakladı.
Kimse Miguel’in Japonca bildiğini, Murakami’yi orijinal dilinde okuduğunu, Kurosawa filmlerini altyazısız izlediğini bilmiyordu. Her yıl annesinin ölüm yıldönümünde, onun en sevdiği yemeği pişirip sessizce yerdi; bu, acısını ve sevgisini yaşatma biçimiydi. Tamirhanede ise sıradan bir adam olarak görülüyor, hatta çoğu kişi onun hayatını boşa harcadığını düşünüyordu. Büyük otomobil galerilerinden gelen iş tekliflerini reddetmiş, babasından kalan tamirhaneyi satmamış, mahalle sakinlerinin ucuz ve dürüst tamirci ihtiyacını karşılamayı seçmişti.
Bir Ekim sabahı, her şeyin değişeceğinden habersiz, tamirhaneyi saat yedide açtı, kahvesini yudumladı, iş listesini gözden geçirdi. İş arkadaşları Lucas ve Paulo, her zamanki gibi geç geldiler, gün sıradan sohbetler ve rutin tamirlerle geçti. Saat 11:37’de ise hayatı sonsuza dek değişti. Siyah bir Mercedes Maybach, tamirhanenin önünde durdu. Limuzin, gri binalar ve çukurlu sokakların arasında adeta başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Şoför, telaşlı ve utangaç bir ifadeyle arka kapıyı açtı; içinden yaşlı, zarif bir kadın ve genç, gösterişli bir kadın çıktı.
Yaşlı kadın, 75 yaşındaki Yuk Tanaka’ydı; Japonya’nın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin başkanı, milyarlarca euroluk servetin sahibi. Genç kadın ise torunu Akemi, imparatorluğun tek varisi. Kırmızı elbisesiyle, soğuk ve mesafeli bir tavırla çevresine bakıyor, tamirhaneyi adeta küçümsüyordu. Fakat Miguel’in dikkatini çeken şey, limuzinin arkasındaki çekiciyle getirilen 1967 model Toyota 2000 GT oldu. Bu, dünyanın en nadir ve değerli otomobillerinden biriydi; Miguel’in annesinin ona verdiği Japonca otomobil kitaplarında hayranlıkla okuduğu, bir efsane.
Şoför, bozuk bir Portekizceyle durumu anlattı: Senora Tanaka, iş için Portekiz’deydi, eski arabasıyla ülkeyi gezmek istemişti ama Cintra’dan Lizbon’a gelirken bir arıza olmuştu. Toyota bayileri arabayı tamir edememiş, klasik araba uzmanları ise ancak birkaç gün sonra gelebileceklerini söylemişti. Fakat Senora Tanaka’nın arabasını ertesi gün önemli bir etkinlikte kullanması gerekiyordu. Miguel, arabaya hayranlıkla baktı; motorunu incelemek için yaklaşmak istediğinde, Akemi elini sertçe kaldırıp onu durdurdu. İngilizce, sert ve küçümseyici bir tonla, “Bu araba senin hayatının değerinden daha fazlasına sahip. Ellerini sürmeye hakkın yok. Biz kalifiye bir uzman bekliyoruz,” dedi.
Miguel, alışık olduğu gibi sessiz kaldı. Fakat yaşlı kadın, Akemi’nin itirazlarına aldırmadan ona yaklaştı, gözlerinin içine baktı ve Japonca konuşmaya başladı. Sesi nazik ama kararlıydı; arabasını tamir edip edemeyeceğini, bu modelden anladığını, arabaya saygı gösterip göstermeyeceğini sordu. Miguel, annesinin ona öğrettiği Kyoto aksanıyla, kusursuz Japonca cevap verdi: “Sizin için bir onur olur. Bu modeli iyi tanıyorum. Annem Japondu, bana özen ve hassasiyetin değerini öğretti.”
Tamirhanede derin bir sessizlik oldu. Akemi şaşkınlıkla bakıyordu; ne Japonca biliyordu ne de yaşlı kadının Miguel’e neden bu kadar yakın davrandığını anlayabiliyordu. Senora Tanaka ise birden duygulandı; Miguel’e annesinin adını, memleketini sordu. Miguel, “Keiko Yamamoto, Kyoto, Riga Mahallesi,” dediğinde, yaşlı kadın neredeyse bayılacak gibi oldu. Çünkü Keiko, onun çocukluk arkadaşıydı; birlikte büyümüş, hayaller kurmuş, sonra yolları ayrılmıştı. Yuki Tanaka, yıllarca Keiko’yu aramış, onun ölüm haberini aldığında büyük bir boşluğa düşmüştü.
Miguel, annesinin hikayesini, Lizbon’a gelişini, babasıyla evliliğini, ölümünü ilk kez birine anlatıyordu. Senora Tanaka, gözyaşlarıyla Miguel’in ellerini tuttu, “Keiko, hayatımda tanıdığım en özel insandı. Onun ölümü, içimde onarılmaz bir boşluk bıraktı. Seni bulmak, bana kaderin hala biraz iyiliği olduğunu gösteriyor,” dedi.
O gece, Senora Tanaka, Miguel’i ertesi gün akşam yemeğine davet etti; arabasını tamir etmesini istediği kadar, Keiko’nun hikayelerini dinlemek, eski fotoğraflara bakmak, geçmişi bir nebze olsun geri getirmek istiyordu. Miguel, bu daveti kabul etti. O gece, tamirhanenin kapısında uzun süre gökyüzüne bakarak annesini düşündü; ilk kez acısını paylaşabildiğini hissetti.
Lüks bir oteldeki akşam yemeği, iki farklı dünyanın buluşmasıydı. Miguel, babasının cenazesinde giydiği eski takım elbisesiyle kendini yabancı hissetse de, Senora Tanaka ona bir aile üyesi gibi davrandı; bütün gece Japonca konuştular, Keiko’nun fotoğraflarına birlikte ağladılar, eski günleri yad ettiler. Akemi ise rahatsızdı; miras korkusu, şirket dedikoduları, büyükannesinin bu kadar yakınlık göstermesinden huzursuzdu. Birkaç gün sonra özel dedektifler tuttu; Miguel’i araştırdı, annesinin hikayesini doğruladı. Her şey gerçekti.
Akemi, bir akşam tamirhaneye geldi. Miguel, bir Volkswagen’in altında çalışırken kırmızı topuklu ayakkabılarını gördü. Yüzünde beklenmedik bir kırılganlık vardı. Saatlerce konuştular; Akemi, imparatorluğun varisi olmanın baskısını, yalnızlığını anlattı. Miguel ise annesinin sevgisiyle büyümüş, mütevazı hayatını, insanların değerinin parayla ölçülmemesi gerektiğini söyledi. O gece Akemi, ilk kez biriyle gerçek anlamda bağ kurduğunu hissetti.
Sonraki haftalarda, Akemi ve Miguel’in arası yakınlaştı. Senora Tanaka, Portekiz’deki işlerini uzattı, tamirhaneye sık sık uğradı. Miguel, annesinin eski eşyalarını, Japonca mektupları, küçük bir Budist altarını Akemi’ye gösterdi. Akemi, Miguel’in hiçbir çıkarı olmadığını, sadece annesinin hatırasına, geçmişine ve sevgisine bağlı olduğunu anladı. Bu, aralarında gerçek bir aşkın doğmasına neden oldu.
Fakat Japonya’dan gelen haberler işleri karıştırdı. Tabloid gazeteler, Senora Tanaka’nın Miguel’i kucakladığı fotoğrafları yayımladı; “Milyarlar risk altında, şirket varisi bir tamirciye aşık oldu” gibi başlıklar çıktı. Şirketin hisseleri düştü, tamirhaneye gazeteciler akın etti, müşteri kaybı yaşandı. Yönetim kurulu, Senora Tanaka’nın görevden alınmasını tartıştı; Akemi ise ya ilişkisini bitirmesi ya da mirastan vazgeçmesi için baskı gördü.
Miguel, Akemi’nin geleceğini mahvetmek istemedi; ayrılmayı teklif etti. Ama Akemi, “Benim için bir imparatorluğun anlamı yok, eğer sevdiğim insanı kaybedeceksem,” diyerek Japonya’ya döndü ve mirası reddetti. Senora Tanaka ise, yönetimi bağımsız bir komiteye devredeceğini açıkladı. Akemi özgürleşti ve Lizbon’a döndü; tamirhanenin önünde Miguel’i öptü, “Seni seçtim, hep seni seçeceğim,” dedi.
Bir yıl sonra, Miguel ve Akemi, Kyoto’da, Senora Tanaka’nın bahçesindeki eski bir kiraz ağacının altında, sade bir düğünle evlendiler. Akemi, Miguel’in annesinin yıllarca sakladığı geleneksel kimono ile gelin oldu. Miguel, Japonca bir aşk şiiri ezberleyip okudu; herkes gözyaşlarına boğuldu. Akemi, Lizbon’daki küçük dairede yaşamayı seçti; eski hayatındaki lüksü bırakıp, kendi tasarım stüdyosunu açtı. Artık servet sahibi değildi ama kendi emeğiyle kazandığı parayla mutlu ve özgürdü.
Senora Tanaka, her üç ayda bir Portekiz’e gelip onlara Japon tatlıları ve eski hikayeler getiriyordu. Sağlığı giderek bozulsa da, Miguel ve Akemi’yi bir arada gördüğünde gözleri parlıyordu. “Keiko, oğlunun mutlu olduğunu bilseydi çok sevinirdi. Bizim yıllar önce ayırdığımız iki dünya, sonunda birleşti,” diyordu.
Miguel’in tamirhanesi, Japonca bilen, tutkuyla çalışan bir tamircinin hikayesiyle uluslararası üne kavuştu. Klasik araba koleksiyoncuları, arabalarını ona emanet etmeye başladılar. Miguel, her arabaya annesinden öğrendiği özen ve saygı ile yaklaşıyor, tamirhanesi bir efsaneye dönüşüyordu.
İki yıl sonra, küçük Keiko doğdu. Babasının gözlerini, annesinin gülüşünü taşıyordu. Senora Tanaka, torununu kollarında tutarken, “Sanki Keiko’yu yeniden kucaklıyorum; dostluk ve sevgi nesiller boyunca sürüyor,” dedi. Bir yıl sonra, Senora Tanaka huzur içinde hayata veda etti; Miguel’e Toyota 2000 GT’yi miras bıraktı. Bu araba, onların hikayesinin ve dostluğunun sembolü oldu.
Bugün, Lizbon’da Miguel’in tamirhanesinin köşesinde bordo bir Toyota 2000 GT parlıyor. Üzerindeki plakada şu yazılı: “Keiko ve Yuk anısına, iki dost, bir kader.” Miguel, her akşam ailesiyle birlikte küçük dairesine çıkıyor, Japonca ve Portekizce karışımı bir dilde sohbet ediyor, eski fotoğraflara bakıyor. Artık o oda bir sır değil, evlerinin kalbi.
Bu hikaye, zenginlik ve yoksulluk, Japonya ve Portekiz arasında değil; kaybolduğunu sandığımız bağların, sevginin ve dostluğun yeniden nasıl örülebileceği üzerine. Gerçek hazinenin banka hesabında değil, kalpte olduğunu anlatıyor. Miguel, “Mutluluğun sırrı, bize hiçbir şeye mal olmayanı paylaşmak ve koşulsuz seven insanlara sahip olmaktır,” diyor. Çünkü dünya değişir, para gelir gider, ama gerçek sevgi ve anılar, bir Toyota’nın köşede parlaması gibi, zamana meydan okur.
Son