IRON CREEK’İN FIRTINASI – GENİŞLETİLMİŞ EN UZUN TÜRKÇE SÜRÜM

IRON CREEK’İN FIRTINASI – GENİŞLETİLMİŞ EN UZUN TÜRKÇE SÜRÜM

Wyoming’in Iron Creek kasabasında kış, her yıl kendini ağır ağır duyururdu; fakat o yıl kasaba, alıştığından çok daha karanlık ve çok daha keskin bir soğukla sınanıyordu. Gökyüzü, güneşin son nefesini verdiği anlarda solgun sarıya çalıyordu; ışığın o kısacık titrek hâli, sanki Tanrı’nın bile bu diyarlardan elini çekmek üzere olduğunu fısıldar gibiydi.

Eski tren istasyonunun etrafında gezinen rüzgâr, rayların üzerinde yürüyor, taş zemine çarpıp uğultulu bir inilti şeklinde geri dönüyordu. Raylar artık yıllardır tren görmemişti. Kasabanın büyükleri, “O istasyon hayalet taşır,” diye konuşur, çocuklar ise o bölgeye akşamüstünden sonra yaklaşmazdı.

Ama o akşam, iki küçük kız—Laya ve June Walker—korkudan değil, hayatta kalmaktan dolayı oradaydı.

İki ince bedenleri, üzerlerine büyük gelen yamalı montlarla sarılmış hâlde, karın kıyısında şişe topluyorlardı. Kırık camların çıkardığı hafif tıngırtılar, rüzgâra karışıp sessizliği bölüyordu. Laya, her zamanki gibi önde yürüyordu; omuzlarına düşen dağınık bal rengi saçları kar taneleriyle beyazlamıştı. June ise ablasının eteğine takılmış gibi adım adım onu takip ediyordu.

Babaları Wade Walker’ın evde olduğunu biliyorlardı, ama adam o hâliyle bir babadan çok, boş bir sandalye gibiydi. Alkol, onu insanlığından koparmış, geride yorgun bir gölge bırakmıştı. İki yıldır yasını tutuyor, ama artık yas ile hayattan kaçış arasındaki çizgi tamamen silinmiş görünüyordu.

Laya, June’un soğuktan kızaran yanaklarına baktı.
“Biraz daha sabret,” dedi. “Yeni bulduğumuz şişeler iyi para eder.”

June başını salladı. “Keşke anne hayatta olsaydı…”

Laya’nın gözleri karanlığın içinde kısa bir an parladı. “O olsa, buraya gelmemize izin vermezdi,” dedi hüzünle. “Ama biz güçlüyüz. Dayanacağız.”

İstasyona vardıklarında rüzgâr daha sert esmeye başlamıştı. Düşen ilk kar taneleri, sanki kötü bir haberi önceden duyuran haberciler gibi havada ağır ağır dönüyordu. Platformun bordo tabelası, rüzgârın her vuruşunda zangırdıyor, eski harfler yıldızsız geceye çırpınarak sesleniyordu.

Kızlar, her zamanki gibi istasyonun kenarından dolanırken, beklenmedik bir şey oldu.

Erkek sesleri duyuldu.

Laya bir anda June’u kolundan çekti. “Saklan!”

Paslı bir bagaj arabasının arkasına çömeldiler. Tahta boşluğundan dışarı baktıklarında üç adamı gördüler. Ateş gibi yanan sigaralar karanlığı deliyor, turuncu parıltılar yüzlerini ürkütücü bir şekilde ortaya çıkarıyordu.

Birincisi Clint Murphy’ydi.
Yüzü çatlak taş gibi sert, gözleri sürekli tetikteydi. Yenilmiş bir adamın bakışlarını taşıyordu; borç, kayıp, pişmanlık… Hepsi çenesindeki kısa sakalda birikmiş gibiydi.

İkinci adam Ray Duffy, sarhoşluğun sisli bakışlarıyla çevresine bakan, kendinden geçmiş biriydi.

Üçüncüsü ise genç olan Tommy Hail.
Korku her hareketine işlemişti. Elleri donmuş gibi titriyordu.

Konuşmaları rüzgârın arasından parça parça duyuldu:

“Bu gece olacak… tanık istemiyorum… Marston’ların kasası… kimse bizi görmemeli…”

Bu kelimeler iki küçük kızın kanını dondurdu.

Laya’nın kalbi göğsünde çarpmıyor, adeta çığlık atıyordu. “Gidelim,” diye fısıldadı, ama hareket edemediler. Çünkü o anda talih yine onlara sırt çevirdi.

Ayağı bir kutuya çarptı.

Metal sesi boş istasyonu doldurdu.

Clint’in başı anında döndü.
Fener ışığı karanlığı yardı…
Sonra kızların küçük ayakkabılarına takıldı.

Bir çığlık atmalarına bile izin verilmeden iki adam onları yakalayıp sürükledi. Kızlar ağlıyor, çırpınıyor, ama ipler hızla kollarına doluyordu.

Clint’in sesi rüzgâr kadar soğuktu:
“Kimse sizi sabaha kadar bulamaz.”


O sırada Iron Creek karakolunun kuzey devriyesine hazırlanan memur Ethan Cole, masasındaki raporu dolduruyordu. Yanındaki K9 köpeği Valor, kulaklarını dikmiş, dışarıdaki karanlığı dikkatle dinliyordu.

Bir anda köpek doğruldu.
Kulakları ileri fırladı.
Boğazından derin bir hırlama yükseldi.

Ethan gözlerini köpeğe çevirdi.
“Bir şey var…”

Dışarı çıkıp devriye aracına bindiklerinde storm çoktan başlamıştı. Kar fırtınası, sanki yolları yutmak için hazırlanıyordu. Değil bir çocuk, bir yetişkin bile böyle bir havada dakikalar içinde donabilirdi.

Tren istasyonuna yaklaştıklarında Valor aniden havladı, pençeleriyle kapıyı tırmalamaya başladı.

Ethan daha kapıyı açarken bağırdı:
“Ne buldun oğlum?!”

Köpek ileri fırladı, karı yararak koştu. Ethan ışığını takip etti ve direğin dibinde yattıklarını gördü.

Laya.
June.
İkisi de kar içinde küçücük titreyen buza dönüşmüş bedenler…

Ethan dizlerinin üzerine çöktü, eliyle ipleri kesti. Sesindeki panik, soğuk havaya buhar olup karıştı:

“Dayanın kızlar… ne olur dayan…”

Valor, June’un yanağını yalayarak inledi.
Ethan nabız kontrol etti—çok zayıf ama vardı.

Onları kaldırdı.
Sıcacık montunu çıkardı, ikisini birden sardı.
Arabaya taşıdı.
Isıyı sonuna kadar açtı.

Ama fırtına acımasızdı.

Aracı yoldan savurdu.
Tahoe hendekte kaldı.

Ethan’ın tek seçeneği yürümekti.


İkizleri kucağında taşıyarak karanlığa daldı.
Valor her adımda önden gidiyor, rüzgârın içinden bir şeyleri koklayarak en güvenli yolu buluyordu. Adamın titreyen adımlarının arkasında sadece iz değil, kararlılık da bırakıyordu.

Sonunda eski bir depo buldular. Ethan ateş yaktı, çocuklara su verdi, battaniyelere sardı. Laya zorlukla gözlerini açtı:

“June… çok üşüyor…”

Ethan diz çöktü. “Onu bırakmayacağım. İkinizi de bırakmam.”

Ama tehlike burada bitmedi.

Kapı gürültüyle açıldı.
Bir silah patladı.
Kurşun çelik sütuna çarptı.

Tommy Hail, korkudan deliye dönmüş hâlde içeri dalmıştı.
Valor yıldırım gibi saldırdı.
Genç adamı yere yıktı.
Ethan onu etkisiz hale getirdi.

Sonunda Tommy konuştu:

“Clint ve Ray… Marston’lara gidiyor… para için… ikisini de öldürebilirler…”

Ethan’ın yüzüne sert bir kararlılık çöktü.
Omzundaki yaraya aldırmadan kalktı.

Valor’un başına dokundu.
“Gitmemiz lazım.”

Ama o anda Laya konuştu:

“Köpek… gitsin. Ona yardım etsin…”

Ethan’ın kalbi sıkıştı.
Çocuğun gözleri hâlâ yaşlıydı ama cesaretle parlıyordu.

Ethan fısıldadı:
“Valor… benimle!”

Ve ikisi karanlığa doğru kayboldu.


Marston evi fırtına içinde yalnız bir kale gibi parlıyordu.
Kapısı açıktı.
İçeriden bağırışlar geliyordu.

George diz çökmüş, Ray silahı beline bastırıyordu.
Elellanar köşede dua ediyordu.
Clint kasayı arıyor, evi darmadağın ediyordu.

Ethan bağırdı:
“POLİS!”

Silahlar patladı.
Camlar kırıldı.
Rüzgâr içeri doldu.
Valor pencerenin kırık kenarından içeri atladı—Ray’i yere serdi.

Clint arka kapıya kaçtı.
Ethan peşinden koştu.
Kar içinde boğuşarak yere düştüler.

Sonunda Ethan onu etkisiz hale getirdi.

“Bitti…” diye hırıldadı.


Sabah olduğunda fırtına durdu.

Marston ailesi kurtulmuştu.
Suçlular gözaltına alınmıştı.
Ethan ve Valor kahraman ilan edilmişti.
Laya ve June güvenle hastanedeydi.

Ve en önemlisi…

Marston çifti kızları evlat edinmek istedi.

Yargıç onayladı.
O ev, artık onların yeni yuvasıydı.


Bahar geldiğinde Iron Creek istasyonunda büyük bir tören düzenlendi. Güneş karı eritiyor, çocuklar kahkahalarla koşturuyor, insanlar Ethan’ı ve Valor’u alkışlıyordu.

Valor’a onur madalyası takıldı.
Köpek gururla oturdu.

Sonra Laya kürsüye çıktı.
Titrek bir nefes aldı.
Ve dedi ki:

“O gece dünyanın bittiğini sandık… ama Tanrı bir adam ve bir köpek gönderdi. Biz artık yalnız değiliz.”

Kalabalık gözyaşlarını saklayamadı.

Ethan gözlerini yere indirdi, dudakları titredi.
Valor sessizce ona yaslandı.

Ve Iron Creek’in üzerine hafif bir rüzgâr esti.

Bu rüzgâr artık korkunun değil…
Umudun sesiydi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News