234 TÜRK ESİRLERİN SADECE BİRİ ÖLMEDİ! AMERİKALILARIN YARISI ÖLDÜ — SIRLAR NELER?

KAYIP VERMEYENLER: 234 TÜRK ESİRİN ONUR MÜCADELESİ
GİRİŞ: 1953 Yazının Sessiz Mucizesi
1953 yılının kavurucu Temmuz ayında, Kore Yarımadası’nın kuzeyindeki esir kamplarında ağır bir sessizlik hakimdi. Ateşkes imzalanmış, esir değişimleri için hazırlıklar başlamıştı. Birleşmiş Milletler komutanlığı, esir kamplarından gelecek askerlerin listesini incelediğinde gözlerine inanamadı.
Amerikan ve İngiliz askerlerinin tutulduğu kamplarda durum bir felaketti. Yüzlerce genç adam açlıktan, hastalıktan ve en acısı “umutsuzluktan” can vermişti. Amerikan Kara Kuvvetlerine ait esirlerin neredeyse yarısı bu kamplardan sağ çıkamamıştı. Ancak aynı şartlarda, aynı derme çatma barakalarda yaşayan bir grup vardı ki, onların listesinde tek bir çizik dahi yoktu.
234 Türk askeri. Üç yıla yakın süren esaret, işkence ve yokluğa rağmen, tamamı hayattaydı. Bu bir istatistik hatası değil, bir insanlık mucizesiydi. Amerikan istihbaratı ve George Washington Üniversitesi, yıllar sürecek bir araştırmanın fitilini işte o gün ateşledi: “Türkler nasıl başardı?”
I. BÖLÜM: Kunuri’nin Kanlı Gecesi
Her şey 1950 yılının Kasım ayında, dondurucu bir rüzgarın estiği Kunuri bölgesinde başladı. Türk Tugayı, tarihinin en büyük sınavlarından birine girmek üzereydi. 60.000 kişilik Çin ordusu, 5.000 kişilik Türk birliğini dört bir yandan kuşatmıştı.
Mermiler bittiğinde süngüler takıldı. Tarihin son büyük süngü hücumlarından biri o gece gerçekleşti. Çatışmalar dindiğinde geride 721 şehit ve 2147 yaralı kalmıştı. 234 asker ise, çoğu ağır yaralı halde düşman eline esir düştü.
Aralarında Yüzbaşı İhsan Serim de vardı. 1929 doğumlu, henüz 21-22 yaşlarındaki Anadolu çocuklarının başındaydı. Bu askerlerin %57’si okuma yazma bilmiyordu; Zonguldak’ın madenlerinden, Ankara’nın bozkırlarından, Ege’nin köylerinden gelmişlerdi. Ama o gece, hepsinin tek bir kimliği vardı: Türk Askeri.
II. BÖLÜM: Ölüm Yürüyüşü ve Sırtlanan Kardeşlik
Esaretin ilk sınavı, kamplara doğru başlayan ve tarihçilerin “Ölüm Yürüyüşü” dediği süreçti. -20 derecenin altında, dondurucu dağ yollarında günlerce yürüdüler. Yiyecek yoktu, kıyafetler incecikti.
Yol kenarları, gücü tükenen Amerikalı ve İngiliz esirlerin cesetleriyle doluydu. Batılı esirler arasında “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışı hakim olmuştu; düşen bir arkadaşını kaldırmak, kendi enerjini tüketmek ve ölümü davet etmek demekti.
Ancak Türk grubunda tablo bambaşkaydı. Amerikan istihbarat raporları o günleri şöyle not edecekti: “Türk esirlerden biri yorulduğunda, hemen iki arkadaşı fırlıyor ve onu sırtlarına alıyordu. Kendileri de yaralı ve açtı, ama arkadaşlarını ölüme terk etmeyi reddediyorlardı.”
Yüzbaşı İhsan Serim, ağır yaralı bir askerini bırakmamak için Çinli muhafızlara kafa tuttu. Dört asker, derme çatma bir sedye ile arkadaşlarını tam 40 gün boyunca, 1 Haziran’a kadar sırtlarında taşıdı. Teymen Kazım Ünlü dizanteri olduğunda, askerleri onu bir an bile yere bırakmadı. Kampa ulaştıklarında, Türk grubu tam kadroydu.
III. BÖLÜM: Üniformasız Ordu ve Gizli Hiyerarşi
Esir kampına ulaşıldığında Çinlilerin ilk hamlesi, esirlerin üzerindeki üniformaları ve rütbe işaretlerini almak oldu. Herkese tek tip, kimliksiz kıyafetler giydirdiler. Amaç; düzeni bozmak, hiyerarşiyi yıkmak ve bireyleri yalnızlaştırmaktı.
Amerikan ve İngiliz gruplarında bu taktik işe yaradı. Rütbe işaretleri gidince, subaylar otoritelerini kaybetti. Ama Türklerin barakasına giren Çinli subaylar şaşkına döndü. Üniformalar yoktu ama Yüzbaşı hâlâ Yüzbaşıydı. Onbaşı hâlâ Onbaşıydı.
Her sabah ve akşam, sanki Ankara’daki bir kışladalarmış gibi yoklama alınıyor, tekmil veriliyordu. Hastalar ayrılıyor, başlarına bir sağlık ekibi atanıyor, temizlik nöbetleri belirleniyordu. Türk askeri, fiziksel olarak esir olsa da zihnen hâlâ bir orduydu.
Çinliler bu bağı kırmak için Yüzbaşı İhsan Serim’i alıp buz gibi bir hücreye kapattılar. “Başlarını alırsak dağılırlar” dediler. Yüzbaşı, sorgu odasında onlara unutulmaz bir cevap verdi: “Beni hapse attınız diye dağılacağımızı mı sanıyorsunuz? Ben yoksam Teymen devralır. Onu alırsanız Başçavuş. En son iki er kalana kadar bu düzen sürer. O iki erden biri, diğerinin emrine girer. Boşuna uğraşmayın.”
IV. BÖLÜM: Vazgeçme Hastalığına Karşı Anadolu Direnci
Kamplardaki en büyük katil mermiler değil, açlık ve “Give-up-itis” (Vazgeçme Hastalığı) idi. Çinliler günde sadece bir avuç pirinç ve biraz lahana veriyordu. Amerikalı askerlerin bir kısmı yaşama iradesini kaybediyor, bir köşeye çekilip yemek yemeyi reddediyor ve birkaç gün içinde ölüyordu.
Türk esirler arasında ise bu hastalığın tek bir vakasına bile rastlanmadı. Bunun iki büyük sırrı vardı: İman ve Doğa Bilgisi.
Türk askerleri derme çatma şartlarda namazlarını toplu kılıyor, dualarını ediyorlardı. Bu rutin onlara bir zaman algısı ve moral veriyordu. Ayrıca, Batılı şehirli askerlerin aksine, Anadolu köylüsü olan bu gençler doğayı tanıyordu. Kamp çevresindeki yenilebilir otları, kökleri ve tohumları topluyorlar, küçük hayvanları avlayıp gıda stoklarını artırıyorlardı.
Okuma yazma bilmeyen o “Mehmetçikler”, West Point mezunu Amerikalı subayların yapamadığını yapıyor; doğadan hayat devşiriyorlardı.
V. BÖLÜM: Sıhhiye Onbaşı Veli ve Karantina Mucizesi
Kamp hastanesi aslında bir “ölüm evi”ydi; giden geri gelmiyordu. Sıhhiye Onbaşı Veli Atasoy, bu durumu fark edince arkadaşlarını hastaneye göndermeyi yasakladı. Kendi revirini kurdu.
Kampta bit salgını başladığında, Veli Onbaşı bir karantina sistemi kurarak salgını durdurdu. Sadece Türklerin değil, pek çok İngiliz ve Amerikalı esirin de hayatını kurtardı. Onbaşı Veli, üç arkadaşıyla birlikte kamptan kaçmaya bile yeltendi. Yakalanıp ağır işkenceler görseler de başlarını hiç eğmediler. Veli Atasoy, bu üstün çabalarından dolayı Amerikan Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirilen tek er olacaktı.
VI. BÖLÜM: Beyin Yıkama ve İhanetin Bedeli
Çinliler, esirlerin zihnini ele geçirmek için yoğun bir propaganda yürütüyordu. Bazı Amerikalı ve İngiliz esirler, daha fazla yemek uğruna düşmanla işbirliği yapmaya başlamıştı. Ancak Türkler arasında sadece bir er ve bir çavuş bu yola saptı.
Ancak Türk esirlerin adaleti, Çin toprağında bile işliyordu. Kendi aralarında bir “Divan-ı Harp” (Askeri Mahkeme) kurdular. İşbirlikçileri yargıladılar ve cezalandırdılar. Savaş bittiğinde, o iki asker Türk arkadaşlarının korkusundan Amerikan ordusuna sığınıp iltica etmek zorunda kaldı.
Kurban Bayramı geldiğinde ise kampın en unutulmaz anı yaşandı. Bin bir güçlükle bulunan tek bir keçi kurban edildi. Normalde üç beş kişiyi doyuracak o et, tam 234 parçaya bölündü. Herkese birer lokma düştü. Kimse arkadaşından fazlasını yemedi.
VII. BÖLÜM: Dönüş ve Büyük Miras
Eylül 1953’te esir takası başladığında, dünya şaşkınlık içindeydi. Dağınık, perişan ve bir kısmı düşman tarafına geçmiş Batılı esirlerin aksine; Türkler, Yüzbaşılarının komutasında, sanki bir törendeymişçesine düzenli adımlarla sınırı geçtiler.
234 kişi gitmişlerdi, 234 kişi döndüler.
Pentagon bu durumu “Türklerin Sırrı” olarak adlandırıp derinlemesine inceledi. 1955 yılında Amerikan ordusu, tüm eğitim müfredatını değiştiren “Davranış İlkeleri Rehberi”ni yayınladı. Bugün Amerikan askerlerine verilen “Hayatı İdame” ve “Sorguya Mukavemet” derslerinin temelinde, okuma yazma bilmeyen ama birbirini asla bırakmayan Anadolu çocuklarının hikayesi yatar.
SONUÇ: “Ben Türk”
Kore dağlarında ağır yaralı bir Türk askeri, kendisini ameliyat eden Amerikalı doktora acı duyup duymadığını sorduğunda sadece iki kelime söylemişti: “Ben Türk.”
Bu iki kelime; çaresizliği, gururu, imanı ve sarsılmaz bir dayanışmayı özetliyordu. Onlar, en karanlık zindanlarda bile “devlet” olmayı, en büyük açlıkta “kardeş” kalmayı başardılar. 234 Türk esirin hikayesi, insanlık tarihine kazınmış bir onur vesikası olarak kalmaya devam edecek.
“Kimseyi geride bırakma!”