6 YIL ESİR TUTTULAR, TAM KURTARILACAKKEN ŞEHİT ETTİLER! 💔 41 F-16 Gara’yı Vurdu | 13 Kahramanımız
.
.
Gecenin en soğuk saati, insanın içine işleyen o ıssız “iki buçuk”tu. Türkiye’nin dört bir yanındaki üslerde pist ışıkları birer birer yanarken, gökyüzü aynı anda uyanıyordu. Motorların uğultusu, uzak şehirlerin uykusuna bir çizik atıp geçiyor; karanlık, bir anlığına metalin ve ateşin nefesiyle yer değiştiriyordu. O an kimse ekranda gördüğü koordinatların gerçek bir yer olduğuna inanmak istemezdi. Çünkü hedef, bir haritadaki işaret olmaktan çok daha fazlasıydı: Gara’nın dağları. Ve o dağların içinde, kimsenin görmek istemediği kadar derin, nemli ve kapalı bir karanlığın içinde, altı yıldır bekleyen on üç insan vardı.
Ankara’da, kapısı ağır bir anahtarla açılan odalarda monitörler ışıldıyordu. Analistler, hiç kimsenin kimseye yüksek sesle sormadığı bir soruyu yıllardır içlerinde taşıyordu: “Ya geç kalırsak?” Bu soru, bir dosyanın kenarına yazılamazdı. Bir rapora cümle olarak giremezdi. Ama gece uykunun en keskin yerinde, bir annenin yüzünde, bir çocuğun boşluğa bakan gözlerinde, bir memurun masasında yarım kalan çay bardağında yaşardı.
Altı yıl… İnsan hayatında sayıyla ölçüldüğünde basit bir süre gibi görünür. Oysa bekleyenin ömründen kesilir, arayanın kalbinde bir yumruya dönüşür. Vedat’ın annesi, her sabah kapının sesini bir gün “oğlum geldi” sanarak açtı. Sedat’ın çocukları, babalarını fotoğrafların içindeki gülümsemeden tanıdı; en küçüğü, babasının yüzünü büyüdükçe değişmeyen bir çerçeveden öğrendi. Semih’in babası, her gün aynı duayı aynı kelimelerle okudu; kelimeler eskidi ama inancı eskimedi. Çünkü bazen bir insan, umudunu kaybederse kendini kaybedeceğini bilir. Ve kendini kaybetmek, ölümden daha uzun sürer.

O on üç kişi, başka başka günlerde, başka başka yolların üzerinde, aynı karanlığın içine çekilmişti. Kimi izinliydi, kimi görev dönüşüydü, kimi bir otobüs koltuğunda başını cama yaslayıp memlekete yetişmeye çalışıyordu. Yol kesildiğinde, kimlikler birer birer istendiğinde, geride kalan yolcuların dehşetle birbirine baktığı o anlar, yıllar sonra bile insanların dilinde bir cümle gibi dolaştı: “Kimse bir şey yapamadı.” Çünkü orada, o an, insanın aklı önce kendini kurtarmaya çalışır. Sonra vicdanı yetişir. Ama vicdan, çoğu zaman geç kalır.
Onları dağlara götürdüler. Yer değiştirdiler. Saklandılar. Sık sık taşındılar. Güneşin doğduğu günleri bile saymayı bırakanlar oldu; çünkü karanlığın içinde günler birbirinin aynısıdır. Rutubetin kokusu her sabah aynı; kapının gıcırtısı her gece aynı. Bazen bir gardiyanın sesi, bazen bir su kabının boşalması, bazen “bugün de geçmedi” hissi… İnsan o noktada “yaşamak” ile “hayatta kalmak” arasındaki farkı öğrenir. Yaşamak, bir hayal ister. Hayatta kalmaksa bazen sadece inat ister.
2018’de yayımlanan o görüntüler, dışarıdaki dünyaya bir anlık nefes verdi. Ekranda yorgun yüzler, uzamış saçlar, gözlerde derin bir hüzün… ama hâlâ hayattaydılar. Aileler o görüntüleri izlerken aynı anda iki şeyi yaşadı: Sevindikleri için suçluluk ve ağladıkları için utanma. Çünkü sevinç, “en azından yaşıyor” dediğinde; acı, “ama hâlâ orada” diye cevap veriyordu. Yıllardır sesini duyamadıkları birinin “Bizi unutmayın” deyişi, bir yandan güç verdi, bir yandan dünyayı daha da ağırlaştırdı. O günden sonra bazı aileler daha çok konuştu, daha çok kapı aşındırdı, daha çok “sesimizi duyun” dedi. Ama her kapı aynı cümleyle kapandı: “Çalışmalar sürüyor.”
Sonra 2020’nin sonlarına doğru, karanlığın içine düşen küçük bir ışık gibi bir bilgi geldi. Esirlerin dağınık tutulduğu yerlerden tek bir noktaya taşınmaya başlandığı anlaşıldı. Gara’daki bir mağara kompleksi… Tek yerde olmaları, kurtarma için bir fırsat gibi görünüyordu. Aynı zamanda bir tehdit gibi. Çünkü örgüt de “tek yerde” olmanın anlamını biliyordu: Ya kurtarma gelecek ya da pazarlık büyüyecek. Bu iki ihtimalin arasına, insanın aklına gelmeyecek kadar zalim bir üçüncü ihtimal sıkıştırıldı: “Operasyon olursa infaz edin.”
O emri, o anda içeridekiler bilmiyordu. Onlar, dışarıdan gelen her patlamayı “belki bugün” diye dinleyecek kadar insan kalmıştı. Belki bu yüzden, dünyanın en acı ironisi şuydu: Umut, çoğu zaman tehlikeyi çağırır. Çünkü umut, bir hareket bekler. Hareket, karşı tarafın da karşılık vermesini sağlar. Ve karanlıkta, karşılığın ne olacağını kimse bilemez.
Gara’ya dönük hazırlıklar, bir dosyadan ibaret değildi. Birçok yerde model kuruldu, eğitim yapıldı, her kapı, her koridor, her olası dönüş ezberlendi. Ama insanın ezberleyemediği tek şey vardır: Karşı tarafın insanlıktan ne kadar uzaklaşabileceği. Bir mağaranın içinde, demir kapıların ardında, “rehine” kelimesinin bile yetersiz kaldığı bir düzen kurulmuştu. Dışarıdan bakınca taş; içeriden bakınca bir yeraltı kalesi. Bu tür yerler, yalnızca saklanmak için değil, birilerini “çaresiz” bırakmak için yapılır. Ve çaresizlik, silah kadar keskindir.
10 Şubat gecesi, gökyüzü bir anda kalabalıklaştı. Hava araçlarının sesleri, başka başka şehirlerin üstünden geçip aynı karanlığın üstüne yığıldı. Uzakta, dağların üzerinde patlamalar oldu; gecenin rengi değişti, gökyüzü kızıl bir anı yaşadı. Bu, dışarıdan bakanlar için “harekât”tı. İçeridekiler içinse yalnızca “ses”ti. On üç kişi, o sesin altında birbirine bakmış olabilir. Ya da belki hiç bakamamışlardır; çünkü karanlıkta bakmak bile cesaret ister.
Yerde, dağın içine doğru ilerleyen ekipler vardı. Soğuk, yamaçlar, dar geçitler… Ama asıl ağırlık, hedefin anlamındaydı: “Onları çıkaracağız.” Bu cümle bir emir gibi söylenir; fakat her askerin içinde bir dua gibi yaşar. Çünkü rehineler söz konusu olduğunda, savaşın dili değişir. Orada “başarı” kelimesi, kimse ölmeden bitirmek demektir. Ve “bitirmek”, sadece ateşin kesilmesi değil, ailelerin yıllardır taşıdığı taşın yere bırakılması demektir.
İlk temaslar oldu. Kayalık bir yerde, karanlığın içinden gelen ateş, bazı hayatları aldı. İsimler, daha sonra birer birer duyuldu. Üniformalarının içine sığmayan, kelimelerin taşıyamadığı bir kayıptı bu. Bir komutanın son nefesinde bile “ilerleyin” demesi, acının en sert tarafıdır: İnsan giderken bile geride kalana yol bırakır. Çünkü orada bir hedef vardır ve o hedefin içinde başka canlar vardır.
Ama dağın içine girildikçe, beklenen “kurtuluş” görüntüsü gelmedi. Mağaraya yaklaşıldığında, içeride başka bir hareket başladı. Bunu dışarıdaki hiç kimse o an tam olarak bilemezdi. Çünkü bir mağaranın içindeki birkaç dakikayı, dışarıdaki binlerce göz asla aynı anda göremez. Karanlığın içindeki karar, çoğu zaman yalnız verilir. Ve bazı kararlar, insanlığın sınırından çıkınca bir daha geri dönmez.
Sonradan öğrenildiği söylenen şey, gerçeğin en çıplak hâliydi: Operasyon başlarsa esirleri öldürün. Bu cümle, bir emrin cümlesi gibi durur; ama aslında bir toplumun yüreğine kazınan bir çığlıktır. Çünkü orada silahsız, savunmasız insanlar vardı. Altı yıldır bir gün kapı açılır diye bekleyen insanlar. Belki “kurtarıldık” diye birbirine sarılmayı hayal eden insanlar. Ve o hayalin, birkaç dakika içinde paramparça edilmesi, insanın dilini bile susturur.
Mağaranın içine girildiğinde, karşılaşılan manzara bir raporun soğuk satırlarına sığmadı. Profesyonellik, bazen duyguyu bastırmak demektir; ama bazı anlar vardır ki duygu bastırılmaz, sadece insanın içine çöker. Orada, yıllardır “yaşıyor mu?” diye beklenen hayatlar, sessizce yatıyordu. Bu sessizlik, dışarıdaki patlamalardan daha yüksek bir sesti. Çünkü bu sessizlikte, altı yılın bütün duaları, bütün “belki bugün”leri, bütün kapı dinlemeleri vardı.
O an, dağın dışında Türkiye’de sabah olmaya devam ediyordu. Bazı evlerde çay demleniyor, bazı çocuklar okula hazırlanıyor, bazı anneler yıllardır alıştığı gibi telefona bakıyordu. Haberin gelmesiyle dünyanın yavaşladığı o an, aslında herkesin içindeki zaman kırıldı. “Naaşlarına ulaşıldı” cümlesi, bir devlet açıklaması olarak okunur; ama bir anne için, evinin içinde yankılanan bir boşluktur. Bir çocuk için, “beklemek” kelimesinin artık hiçbir anlam taşımadığı bir sonsuzluktur.
Cenazelerin gelişi, başka bir sessizliğin başlangıcıdır. İnsanlar kalabalık olur, sloganlar atılır, eller semaya kalkar… ama en büyük acı, çoğu zaman tek bir kişinin içine kapanmasıdır. Bir baba, kalabalığın ortasında hiç kimseye bakmadan durabilir. Bir eş, bir tabuta dokunmaya çalışıp eli havada kalabilir. Bir çocuk, “babam gelecek” diye büyüttüğü cümleyi bir anda kaybedebilir. İşte o kayıp, sadece bir insanın kaybı değildir; bir evin içindeki dilin kaybıdır.
Sonrasında adaletin soğuk dili devreye girer. Yakalananlar, mahkemeler, cezalar… Bunlar önemlidir. Çünkü suçun cezasız kalmaması gerekir. Fakat bazı acılar vardır ki, karar metninin sonunda noktalanmaz. Bazı acılar, sadece “anmak”la taşınabilir. Ve anmak, bir öfke gösterisi değil; kaybolan insanlığın yerine bir şey koyma çabasıdır.
Gara üzerine konuşulduğunda, herkesin söylemek istediği bir şey vardı: “Neden?” Bu “neden” bazen devlete, bazen zamana, bazen dünyaya yönelir. Ama bazı soruların cevabı şudur: Çünkü karanlık, insanlıktan vazgeçtiğinde “neden”i yok eder. O yüzden geriye sadece “oldu” kalır. Ve “oldu” kelimesi, insanın içine taş gibi oturur.
Yine de bir başka gerçek daha vardı: O gece oraya gidenler, imkânsızı denemişti. Çünkü bir rehine kurtarma girişimi, çoğu zaman “en iyi senaryo”ya değil, “en kötü ihtimal”e hazırlanarak yapılır. Fakat en kötü ihtimal bile bazen gerçeğin yanında hafif kalır. İşte o yüzden bu hikâyenin merkezinde “askeri başarı” ya da “operasyonun büyüklüğü” değil, kaybedilen on üç can ve onları yıllarca bekleyen ailelerin sessizliği vardır.
Gara’nın dağlarında rüzgâr eser. Rüzgâr, taşın üstüne adını yazmaz. Ama insanlar yazar. Bir mezar taşına, bir fotoğrafın arkasına, bir dua defterinin kenarına. Çünkü unutmak, bekleyenin altı yılını yok saymak gibi gelir. Unutmak, bir evin kapısına altı yıl boyunca kulak veren annenin emeğini boşa çıkarmak gibi gelir.
Ve bir gece, bir evde bir çocuk büyüyüp babasının fotoğrafına bakarken şunu sorar: “Babam neden gelemedi?” Bu soruya kimse tam cevap veremez. Çünkü cevap, tek bir cümle değildir. Cevap; dağdır, karanlıktır, zamanın acımasızlığıdır, insanlığın bazen nasıl kaybolabildiğidir.
O yüzden bu hikâye, bir operasyonun değil, bir bekleyişin hikâyesidir. Bekleyişin sonunda gelen acının hikâyesidir. Ve belki de en çok, insanın içindeki umudun nasıl kırılabildiğinin hikâyesidir.
Kandil’in, Gara’nın, haritaların üzerinde ne yazarsa yazsın; bir annenin dünyasında tek bir yer işaretlenir: evin kapısı. O kapı, altı yıl boyunca “açılacak” diye beklendi. O kapı, o gün açılmadı.
Ama o bekleyiş, bir toplumun hafızasında kaldı. Çünkü bazı acılar, sadece yaşanmaz; aynı zamanda hatırlanır. Ve hatırlamak, bazen insanın elindeki son onurdur.