Kısırlık Yüzünden Satıldı, Oduncu Sahiplendi

Mabel’in Bahçesi
BÖLÜM 1 — Pazar Yerinde Satılan Sessizlik
Mabel, pazaryerinin ortasında durduğunda toprağın sıcaklığını ayak tabanlarında değil, utancının içinde hissetti. Bahar rüzgârı; duman, gübre ve taze kesilmiş ot kokusunu taşıyordu. Ama Mabel’in boğazını yakan şey kokular değildi. İnsanların bakışlarıydı.
Babası onu bir kez daha itti.
Mabel sendeledi, eteklerine toz bulaştı. Eteklerine bulaşan toz, onuruna bulaşan lekeyle yarışamazdı. Bir zamanlar saygı gören bir sığır tüccarı olan babası artık borcun, öfkenin ve aşağılanmanın adamıydı. Borç insanın cebini değil önce sesini sertleştirirdi; sonra gözlerini.
“Kimse yok mu?” diye hırladı kalabalığa. “Genç, sağlıklı. Yemek yapar, dikiş diker. Sessiz durur. Sığırın yarı fiyatına.”
Gülüşmeler yükseldi. Kadınlar fısıldaştı. Çocuklar, önlüklerinin arkasından gözleri fal taşı gibi izledi. Mabel’in kulaklarında uğultu vardı; sanki tüm pazar yeri suyun altında konuşuyordu.
Bir yıl önce aynı beden, gelinlik içinde, başka bir evin eşiğine “hanım” diye sokulmuştu. İki yıl boyunca dua etmişti. Ebe otları, kaynatılan kökler, acı çaylar… Her ay umutla başlayan ve kanla biten geceler. Sonra bir gün, kocasının annesi yüzüne bakmadan “yeter” demişti. Kocası yeni bir kadın almıştı: daha genç, daha gürültülü, daha kendinden emin.
Ve Mabel, güneş batmadan kapıdan çıkarılmıştı.
Şimdi yeniden bir kapının önündeydi—ama bu kez kapı yoktu. Sadece kalabalık vardı.
Babasının sesi pazarın ortasına çakılan bir çivi gibi girdi: “Yirmi iki yaşında, dişleri sağlam! Sadece… içi arızalı.”
Mabel’in göğsünde bir şey kırıldı. İçim arızalı. Sanki bir insan, bir rahmin çalışıp çalışmamasına göre değerlendirilecek bir eşya olabilirdi.
Uzun, nahoş bir sessizlik oldu. Sonra kalabalık ikiye ayrıldı.
Ağır adımlarla bir adam öne çıktı. Uzun boylu, geniş omuzlu. Gömleği reçine ve talaş lekeleriyle doluydu. Şapkasının gölgesi yüzünü saklıyor, ama çenesinin sertliği işten değil hayattan geliyordu. Elleri nasırlıydı; öyle eller ki, bir ağacı keser ama bir çocuğu incitmeden kucağa da alabilirdi.
Adam konuşmadı.
Paltosunun içinden deri bir kese çıkardı. Keseyi masaya bıraktı. Paraların şıngırtısı, alayları bir anda susturdu. Pazarlık yoktu. Soru yoktu. Sadece “yeter” vardı.
Mabel’in babası kaşlarını çattı. “Geri iadesi yok. Emin misin?”
Adam başını kaldırdı. Gözlerinde acımasızlık yoktu; sadece yorgunluk… ve kararlı bir çizgi.
“Artık yargılanmayacak,” dedi.
Söylediği tek cümle buydu.
Sonra arkasını dönüp yürüdü; Mabel’in peşinden gelip gelmediğine bile bakmadan. Sanki orada bir “mal” değil, bir “yük” görmemeye karar vermişti.
Mabel donmuş gibi kaldı. Bu gerçekten daha mı iyiydi? Merhamet miydi bu? Yoksa başka bir kafes mi?
Babası bir kez daha itti. “Hadi. Onun malısın.”
Mabel, yerdeki küçük çantasını aldı. İçinde yalnızca eski bir çift ayakkabı ve annesinin yüzünü taşıyan küçük bir madalyon vardı. Bir de… adı. O da bu tozun içinde eziliyordu.
Adamın peşinden yürüdü.
BÖLÜM 2 — Oduncunun Kulübesi ve Dört Çift Göz
Demircinin önünde katırla çekilen bir araba vardı. Adam—Silas—Mabel’e elini uzatmadı. Yardım etmedi. Ama itmedi de. Sadece bekledi.
Mabel arabaya tırmandığında Silas bir matara uzattı. “Yol uzun,” dedi kısa bir sesle.
Mabel içti. Su teneke tadındaydı; sessizlik gibi tatsız. Yol boyunca çok az konuştular. Bozkır iki yanda uzanıyordu: kuru otlar, eğik çitler, arada bir yalnız ağaç… ve üzerlerinde sonsuz bir gökyüzü.
Mabel birkaç kez yan gözle Silas’a baktı. Yüzü yıpranmıştı ama yaşlı değildi. Otuz… belki daha genç. Parmaklarında alyans yoktu. Baş parmağunda saplanmış bir kıymık, boğumlarında küçük kesikler vardı.
Mabel sonunda dayanamayıp fısıldadı: “Neden?”
Silas gözünü yoldan ayırmadı. “Dört çocuk,” dedi. “Anneleri yok.”
Mabel’in nefesi kesildi. “Yani… ben—”
“Dadılık değil,” dedi Silas. Kelimeleri ölçer gibi. “Sadece… acımasız olmayan biri.”
Mabel’in göğsünde bir yer, bu cümlenin ağırlığıyla sarsıldı. Acımasız olmayan biri. Ne kadar düşük bir beklenti, ama ne kadar nadir.
Akşam, çam ve kavak ağaçlarının arasına gizlenmiş bir kulübeye vardılar. Sundurma sarkıyordu. Bir araba tekerleği ahıra yaslanmıştı. Tavuklar onların gelişiyle sağa sola dağıldı.
Kulübenin perdesi aralandı. Dört çocuk, şüpheci gözlerle baktı. Üç erkek, bir kız. Yanakları kırmızı, bakışları sertti; sanki dünya onlara “güvenme”yi öğretmişti.
Silas, çocuklara dönüp kısa konuştu: “Bu bayan Mabel. Bizimle kalacak.”
En küçük çocuk—Benji—Silas’ın bacağına sarıldı. Silas onu tek eliyle kucağa aldı, diğer eliyle içeri girdi. Mabel’i işaret ederek “Yukarıda oda var,” dedi. “Sıcak su kovada.”
Mabel merdivenleri çıktığında bacaklarının titrediğini fark etti. Oda küçüktü ama temizdi. Tek bir pencere, ağaçların koyu çizgilerine bakıyordu.
Yatağın kenarına oturdu.
Ve ağladı.
Sessizce. Çünkü aşağıda çocuklar vardı. Çünkü ağlamanın bile sınırı olmalıydı. Ama haftalardır ilk kez kimse ona “neden bozuk” diye sormamıştı. Kimse rahmini bir mahkeme gibi karşısına koymamıştı.
Silas’ın kulübesi, sanki çam reçinesiyle yoğrulmuştu: yamalı çatı, gıcırdayan sundurma, ön kapı yerine çivilenmiş bir battaniye… İçeride çam, eski ekmek ve çocuk çorabı kokusu.
Ve dört çocuk.
En büyük oğlan Thomas, Mabel’i gözleriyle test ediyordu. Ortanca çocuk Roven, her şeye itiraz eden bir açlıkla yaşıyordu. Kız Hannah, babasının paçasına çapak gibi yapışıyordu. Benji ise Mabel’in gölgesini takip ediyordu; çünkü gölge, dünyanın en güvenli yeriydi.
Mabel “yavaş” başladı.
Sobada su kaynattı. İlk fasulyeyi yaktı. Ekmek kabarmayınca yine ağladı; bu kez öfkeyle değil, yorgunlukla. Parmakları iğneyi unutmuştu. Dikişleri yamuktu.
Bir öğleden sonra büyük bir tencere yahnisi taşırken ayağı kaydı. Tencere devrildi, yemek yere saçıldı. Tavuklar bile irkildi.
Çocuklar dondu.
Mabel’in zihni, eski evliliğinin korkularıyla doldu: bağırış, aşağılama, “beceriksiz” kelimesinin tokat gibi gelişi.
Ama Silas sadece geldi, çömeldi, tencereyi yerden aldı.
“Yahni,” dedi.
Hepsi bu.
Öfke yoktu. Aşağılama yoktu. Sanki bir şeyin dökülmesi, insanın değerini dökmüyordu.
Mabel o gece sundurmada oturdu. Ağlamamaya çalıştı. Başaramadı.
BÖLÜM 3 — Hannah’nın Ateşi ve Bir Not
Sonra bir fırtına geldi.
Rüzgâr uludu, ağaçlar eğildi. Hannah’nın yüzü kızardı; küçük bedeni titredi. Ateşi yükseldi. Silas, baltayı tek elde sallayabilen bir adamdı; ama ateş, baltayla kesilmezdi. Ne yapacağını bilemeyen bir baba gibi kapıda kaldı.
Mabel hızlı hareket etti.
Söğüt kabuğu kaynattı. Nane yapraklarını ezdi. Serin bezler hazırladı. Hannah’nın alnına koydu. Gece boyunca başında oturdu; uyumadı. Kız her inlediğinde Mabel’in yüreği de inledi.
Şafak söktüğünde Hannah’nın ateşi düşmüştü.
Kız gözlerini araladı ve kısık bir sesle “krep” gibi bir şey mırıldandı. Mabel, yorgunluktan gülümsedi. Silas kapıda duruyordu. Kolları kavuşturulmuştu ama omuzları düşmüştü; bir adamın “korku”dan çıkıp “rahatlama”ya geçişi gibiydi.
Hiçbir şey söylemedi. Ama bakışı, teşekkürün konuşmadan da söylenebileceğini ispatladı.
O sabah Mabel aşağı indiğinde ocakta bir demlik gördü. Yanında bir kupa ve masada sert, düzensiz bir el yazısıyla küçük bir not:
“Teşekkür ederim.”
İmza yoktu.
Mabel kupayı iki eliyle tuttu. Çay acıydı—çam gibi. Ama göğsünü ısıttı.
Pencerenin ötesindeki ormana baktı. Bir şeyler değişiyordu. Gürültüsüz, yavaş… ama gerçek.
O öğleden sonra Benji sendeleyerek yanına geldi. Kollarını kaldırdı. Yüzü sabah kadar açıktı.
“Mabel,” dedi.
Tek bir kelime.
Mabel haftalardır ilk kez gülümsedi—zorunda olduğu için değil, istediği için.
BÖLÜM 4 — Kasabanın Dili ve Silas’ın Tek Cümlesi
Bahar ilerledi. Mabel geceleri daha az ağladı. Parmakları iğneye alıştı. Çocuklara kömürle harfler öğretti. Hannah’nın saçına kurdele bağlamayı denedi. Eski yem çuvallarından şal dikti.
Çocuklar ona “Bayan May” diyorlardı. Mabel düzeltmedi. Bir isim, ancak güvenli bir evde yerleşirdi.
Bir gün Silas, tuz ve kalay çivi almak için kasabaya gitmesi gerektiğini söyledi. “Benimle gel,” dedi. Başka açıklama yoktu. Dizginleri ona uzattı; sanki “yanımda görün” demekti bu.
Genel mağazanın önünde hava dedikodu doluydu. Mabel dışarı çıktığında tanıdık bir ses duydu—keskin ve acımasız.
“Vay… kısır hayalet gelmiş.”
Mabel döndü.
Eski kayınvalidesi, kuru erzak tezgâhının önünde duruyordu. Yanında eski kocasının yeni karısı: dantel eldivenli, gülüşü sivri. Genç kadın abartılı bir hareketle karnına dokundu.
“Bu o mu?” diye sordu yüksek sesle.
Kayınvalide alayla başını salladı. “Güzel ama lanetli. Bize cılız bir yavru bile veremedi.”
Genç kadın çenesini kaldırdı. “Ben vereceğim,” dedi. “Büyük, sağlıklı bir erkek çocuk.”
Mabel’in elleri yumruk oldu. Boğazı, söylemeyecekleriyle doldu. Dönüp gitmek istedi.
O anda omzuna bir el dokundu.
Silas.
Mağazanın gölgesinden çıkmıştı. Çizmelerinde toz, gözlerinde karanlık bir sakinlik vardı. Kadınlara baktı, gözünü kırpmadı.
Sonra Mabel’e döndü. Sesi alçaktı ama cümle, pazar yerinin ortasına bir taş gibi düştü:
“Benji’yi yalnızca o uyutabiliyor,” dedi. “Roven’a taş atmamayı yalnızca o öğretti. Evimizi… ev gibi hissettiren tek kişi o.”
Kadınlar bir şey söylemedi. Çünkü bazen insan, karşısındaki gerçeğe dil bulamaz.
Silas Mabel’i kolundan nazikçe çekip uzaklaştırdı. Başka söz israf etmedi.
Mabel araba yolculuğu boyunca sustu. Ama içindeki bir düğüm gevşemişti: biri, onun “rahmi”ni değil “varlığını” savunmuştu.
BÖLÜM 5 — Gecenin Sınırı ve “Kimse Dokunamaz”
O gece Mabel kuyudan su almaya çıktı. Gökyüzü kül ve turuncu çizgiler taşıyordu; vadinin üstüne yorgun bir alacakaranlık çökmüştü. Çocuklar uyuyordu. Kulübe sessizdi.
Mabel çitin yanında bir gölge fark etti.
Ced—sırtın aşağısındaki tuzakçı—yarı sarhoş, çit direğine yaslanmıştı. Sesinde alay vardı.
“Bakın kim gelmiş,” diye mırıldandı. “Pazardan sürüklenen güzel katır. Kısır sanmıştım ama çocuk yetiştirmeyi beceriyormuşsun.”
Mabel dikleşti. “Geç oldu. Eve gitmelisin.”
Ced kıkırdadı. “Sadece bir bakmak istedim.”
Mabel geri döndü.
Sonra Ced hızlı hareket etti. Eli Mabel’in bileğine kapandı—kaba, kirli, gereğinden sıkı.
Mabel nefesi kesilirken bir gölge ahırdan gök gürültüsü gibi fırladı.
Silas.
Kelime yoktu. Uyarı yoktu. Sadece bir hareket—hızlı ve kesin. Silas Ced’i yakaladı, onu Mabel’den ayırdı ve sertçe yere serdi. Ced bir an inledi, sonra susup kaldı.
Dünya birkaç kalp atımı boyunca durdu sanki. Rüzgâr bile.
Silas, Mabel’e döndü. Gözleri koyu, sesi düşük:
“İyi misin?”
Mabel başını salladı. Elleri titriyordu. “Özür dilerim,” dedi, neden dediğini bilmese de.
Silas, boynundaki kırmızı mendili çözdü, Mabel’in bileğini sararken şunu söyledi:
“Kimse sana dokunamaz.”
Ben demeden.
O iki kelimeyi söylemedi; ama cümlenin içinde vardı.
İçeri girdiklerinde Mabel, Silas’ın kanayan boğumlarını yıkadı. Kaynamış su ve temiz bez kullandı. İkisi de konuşmadı. Konuşmak, o anın yükünü hafifletmiyordu.
Mabel sonunda fısıldadı: “Bunu yapmak zorunda değildin.”
Silas ona baktı. “Sana dokunmamalıydı.”
Mabel’in gözleri doldu. “Kavgayı sevmezsin.”
Silas’ın sesi sanki daha da sakinleşti: “Birinin sana zarar verdiğini görmeyi daha az severim.”
Mabel o an ağladı. Ama korkudan değil.
“Kimse… benim için böyle ayağa kalkmamıştı,” dedi.
Silas cevap vermedi. Sadece bakışıyla şunu söyledi: Artık var.
BÖLÜM 6 — “Anne” Kelimesi
Ertesi gün keskin bir çığlık evin içini yardı.
Mabel elindeki hamuru bıraktı, un havaya uçuştu. Yalın ayak dışarı fırladı. Odun yığının yanında küçük beden kıvrılmıştı. Bacağı garip bir açıyla altına dönmüştü. Yakında bir balta duruyordu; kenarında kırmızı lekeler.
Mabel dizlerinin üzerine çöktü. “Aman Tanrım…”
Silas çoktan oradaydı. Yüzü bembeyaz, ama sesi kararlı: “Su kaynat. Bandajları getir.”
Mabel koştu. Ellerinin sakarlaştığını, kalbinin kaburgalarına çarptığını hissetti. Döndüğünde Silas çocuğu masaya yatırmış, pantolonu kesilmişti. Kesikten kan sızıyordu.
Mabel bezi bastırırken titredi. Çocuk acıyla inledi. Mabel sesini bozmamaya çalıştı.
“Biliyorum, bebeğim,” dedi. “Dayan.”
Çalıştı: temizledi, sardı, bağladı. Her düğümde dua etti. Sonunda çocuk titreyen bir sesle mırıldandı:
“Ağlama… anne.”
Mabel dondu.
Kelime, odanın içinde sıcak bir buhar gibi asılı kaldı.
Çocuk gözlerini kırpıştırdı. “En iyi bisküvileri sen yapıyorsun,” dedi. “Şarkın… güzel.”
Mabel çocuğun yanağını okşadı. Gözyaşları bu kez saklanmadı.
O geceden sonra çocuklar “anne” kelimesini daha sık, daha doğal söylemeye başladı. Törensel değildi. Kural değildi. Sadece gerçekti. Doğumla değil, emekle kazanılan bir unvan.
Silas bunu sessizce izledi. Karanlık bastığında sundurmaya çıktı. Yıldızların altında bir süre durdu; sanki doğru kelimeleri orada bulacaktı.
“İyi konuşmacı değilim,” dedi sonunda.
Mabel hafif gülümsedi. “Yeterince konuşuyorsun.”
Silas başını salladı. “Pazarda parayı bıraktığımda sana çıkış yolu verdim sanmıştım. Ama seni tutmaya hakkım var mı… hiç düşünmedim.” Yutkundu. “Toparlandığında gideceğini sandım.”
Mabel’in kalbi hızlı attı.
Silas devam etti: “Eğer istersen… seni durdurmam. Satış olarak başlayan şeye seni bağlamam.”
Mabel ona baktı. Bu teklif, özgürlüğün gerçek hâliydi: “Git” diyebilmek, ama “kal” istemek.
Mabel bir adım attı. Sundurma gıcırdadı.
“Eskiden aşk,” dedi yumuşakça, “ilk görüşte seçilmek sanırdım. Meğer daha iyi bir şey varmış.”
Silas’ın gözleri kısıldı. “Nedir?”
“İnsanlar seni gerçekten gördükten sonra… yeniden seçmesi.”
Mabel, Silas’ın nasırlı elini tuttu.
“Ben gitmiyorum,” dedi.
Silas’ın nefesi sanki ilk kez rahatladı. Onu kollarına çekti—bir ödülü sahiplenen biri gibi değil, ikinci bir şans verilmiş biri gibi. Kibar, dikkatli.
İçeride soba çıtırdadı. Dışarıda don toprağa indi. Ama aralarında sıcaklık büyüyordu: kan bağına değil, ait olmaya dayanan bir sıcaklık.
BÖLÜM 7 — Bir Çocuğun Verdiği Soyadı
Bahar sabahı güneş, çamların arasından altın gibi süzüldü. Mabel, Silas’ın en büyük çocuğu Thomas’la tek odalı okul evine yürüyordu. Thomas on yaşındaydı; gözleri parlak, yürüyüşü inatçıydı. Elinde okuma kitabını can simidi gibi tutuyordu.
Öğretmen, uzun boylu, sıska, gözlüklü bir adamdı. “Kayıtları tamamlayacağım,” dedi. “Doğum bilgileri… ebeveyn…”
Kalemi kaldırdı. “Adın?”
Thomas dikleşti. “Thomas Jennings.”
“Peki annenin adı?”
Bir duraksama oldu.
Mabel’in nefesi kesildi. O saniyede, geçmişin bütün isimleri kapıya yığıldı: satılan kız, kovulan gelin, “kısır” diye fısıldanan kadın…
Thomas öğretmene baktı, sonra Mabel’e. Gözlerinde yaşına göre çok ağır bir ciddiyet vardı.
“Mabel Silas,” dedi net bir sesle.
Mabel’in kalbi bir an durdu gibi oldu.
Öğretmen şaşırdı. “Bu… evlilik soyadı mı?”
Thomas başını salladı. “Biz ona öyle diyoruz.”
Öğretmen, sınır hayatının karmaşıklığına alışkın bir adam gibi not aldı, gülümsedi. “Pekâlâ. Mabel Silas.”
Dışarı çıktıklarında Mabel gözlerinin arkasında bir yanma hissetti. Hayatı boyunca pek çok isim taşımıştı. Ama bu isim… ne kanunla verilmişti ne de bir pazarlıkla. Bir çocuğun “doğru” dediği şeydi sadece.
Kulübeye döndüklerinde Silas masada küçük bir kuş oyuyordu. Başını kaldırdı. “İyi miydi?” diye sordu.
Mabel fısıldadı: “İyiden de öte.”
O akşam Silas, masaya deri kaplı bir defter bıraktı. Sayfaları boştu, temizdi.
“Reçineye ve toprağa bulaşmamış pek bir şeyim yok,” dedi. “Ama yeni bir sayfayı hak eden biri varsa… sensin.”
Mabel defteri açtı. Parmaklarını ilk sayfanın üzerinde gezdirdi; boşluk, bir davet gibiydi.
Kalemi eline aldı ve yazdı:
“Bugün, kimseyi doğurmak zorunda kalmadan sevildiğim ilk gün.”
Silas, kelimeleri okumadı. Sadece Mabel’in yanında oturdu. Çünkü bazen en büyük sevgi, merak etmek değil, beklemektir.
BÖLÜM 8 — Kuraklık ve İnatçı Domates
Yaz geldi. Yağmur gelmedi.
Haftalarca toprak su görmedi. Dere, çamurlu bir çizgiye dönüştü. Ekinler soldu. Önce mısır, sonra fasulye… Sonra umut.
Silas daha uzun çalışıyor, daha az konuşuyor, daha az yiyordu. Omuzları her gün biraz daha çökmüş dönüyordu.
Mabel çocukların patatesleri misket gibi saydığını gördü. Geceleri midelerinin guruldadığını duydu. Kimse şikâyet etmiyordu. Ama Mabel, susmayı artık “kader” sanmıyordu.
Şafak sökmeden kalktı. Kovaları doldurdu. Ellerini bezle sardı. Bahçeye çıktı. Toprak taş gibiydi; Mabel yine de kazdı. Köklerin yaşayacağı yer açtı.
Her sabah suladı. Her akşam kontrol etti. Yapraklar sarktığında ninni mırıldandı. Sanki bitkiler değil, kendi içi nefes alıyordu.
Bir gün Silas kapıdan içeri sendeledi. Yüzü solgundu, ateşi vardı.
Mabel onu yatağa yatırdı. İki gece boyunca başından ayrılmadı. Terini sildi, et suyu içirdi, yumuşak hikâyeler anlattı—yeşil tepeler, sıcak ekmek, gülüşler…
Bir gece Silas uykusunda döndü. Eli havada Mabel’i aradı.
“Mabel… beni bırakma,” diye mırıldandı.
Mabel eğildi, alnını onun alnına değdirdi. “Hiçbir yere gitmiyorum,” dedi. “İhtiyaç duyulduğumda değil… burada bana ihtiyaç olduğu için.”
Şafakta ateşi düştü.
Silas gözlerini açtığında Mabel hâlâ oradaydı. Saçı dağınık, elleri nasırlı, yanağında un lekesi.
Silas kısık bir sesle, “Cehennem gibi görünüyorsun,” dedi.
Mabel gülerek ağladı. “Sen de.”
O gün bahçede minicik filizler göründü. Ertesi hafta bir çocuk kapıdan içeri koştu:
“Anne! Domates var!”
Mabel dışarı fırladı. Gerçekten de vardı: kırmızı, küçük, inatçı bir domates. Sanki güneşe meydan okuyordu.
Silas yanına geldi. Domatese baktı. “Nasıl?” diye sordu.
Mabel gözlerini ondan ayırmadan dedi ki: “Bana her şeyin kolayca elde edilmediğini öğrettin.”
Silas bir şey demedi. Eğildi ve Mabel’in parmak boğumlarını, yağmur kadar yumuşak bir öpücükle öptü.
O gece o domatesi altı kişi paylaştı. İncecik dilimler hâlinde. Ama herkes onun şimdiye kadar yediği en iyi şey olduğuna yemin etti.
BÖLÜM 9 — Satılık Değil
Yıllar geçti. Çocuklar büyüdü. Kulübe genişledi. Mabel’in bahçesi önce bir avuç tohumdu; sonra rüzgârla eğrilen, taşların üstüne taşan bir hayata dönüştü. Düzgün değildi, kusursuz değildi. Ama canlıydı. Onundu.
Bir bahar günü, temiz çizmeli hükümet adamları geldi. Ellerinde haritalar vardı. Gülüşleri kolaydı.
“Şu tepeden demiryolu geçecek,” dedi biri. “İyi para öderiz.”
“Çocuklarınızı düşünün,” dedi öteki. “Gerçek bir ev…”
Silas, adamların yüzüne değil, bahçeye baktı: Mabel’in yaptığı salıncağa, çocukların oynadığı yola, Shadow’un gömülü olduğu küçük taşlara… ilk kışın oturdukları eski banka.
“Hayır,” dedi Silas. Tek kelime.
Adamlar ısrar etti. Silas elini kaldırdı. “Taşınmıyorum. Bu toprak satılık değil.”
O akşam yol kenarına bir tabela çaktılar. Üzerinde şunlar yazıyordu:
“Satılık değil. Bir zamanlar birinin burada kalmasına izin verildi. Bu yeterli.”
Kasaba bu yazıyı konuştu. Kimi alay etti. Kimi sessizce başını salladı; çünkü bazı insanlar, bir cümlenin arkasındaki hikâyeyi duymadan da anlar.
Mabel bir sonbahar günü öldüğünde onu bahçenin dibine, rüzgâr çanlarını astığı ağacın altına gömdüler. Silas taşın üzerine tek satır oydu:
“Burada, kendisine asla verilmeyen her şey büyüdü.”
Silas her sabah o taşın yanında oturdu. Sonra bir gün o da gitti. Yan yana gömüldüler. Bahçe büyümeyi bırakmadı.
Demiryolu tepeden geçip gitti. Takım elbiseli adamlar adlarını unuttular. Ama yolcular hâlâ eski çitin yanından geçerken tabelayı okurdu:
Satılık değil.
Çünkü bazen bir yer, kalmayı seçenleri hatırlar.
Ve bazen “kurumuş ağaç” denilen bir kadın, bir ömrün en yeşil bahçesini büyüt