Küstah polis taksiciyi aşağıladı… Yolcusunun General olduğunu bilmiyordu!

1. Bölüm — Ağustosun Kurşun Sıcağı
Nişantaşı, yazın en merhametsiz günlerinde bile şık görünmeye çalışan bir semtti. Kaldırımların taşları bile sanki ütülüydü; vitrin camları parlıyor, insanlar aceleyle gölgeler arıyor, klimalı mekânların önünde bir iki saniyelik serinliğe sığınmak için duraksıyordu. Ama şehir, insanın duraksamasına izin vermezdi.
Kemal, solmuş sarı bir taksinin direksiyonunda, öğleden sonranın o ağır saatlerinde ilerliyordu. Taksinin kaportasında İstanbul’un bin türlü çizik izi vardı; her biri ayrı bir günün yorgunluğu, ayrı bir müşterinin telaşı, ayrı bir yağmurun paslı hatırası. Motor, yaşlı bir adamın merdiven çıkarken çıkardığı nefes gibi hırıldıyor; yine de çalışıyordu. Çünkü İstanbul’da çalışmak, çoğu zaman “iyi olmak” değil, “dayanmak” demekti.
Kemal kırk beşine yaklaşmıştı. Şakaklarında aklar, gözlerinde uykusuzluğun ince çizgileri vardı. Yüzünde, sınıfta tebeşir tozu yutmuş bir öğretmenin sakinliği hâlâ duruyordu; sanki dudaklarının kenarında, açıklanmamış bir cümle bekliyordu. Bir zamanlar edebiyat öğretmeni olmak istemişti. Hatta olmuş sayılırdı—kâğıt üstünde değil belki ama ruhunda. Sınavlar, mülakatlar, “atama yok” haberleri, birikmiş faturalar… Sonunda, kalemin yerini vites topuzu almıştı. Yine de Kemal, “hayat beni küçülttü” diye dolaşmıyordu. Gömleği eski ama temizdi. Ayakkabısı yıpranmış ama boyalıydı. Onu yoran şey fakirlikten çok, saygının bu şehirde giderek ucuzlamasıydı.
Radyoda klasik müzik çalıyordu. Kemal, bilerek seçmişti. Arabesk bir şehirde, kendi içinde küçük bir sığınak kurmak gibi… Kemanlar yükselirken, dışarıda korna çığlıkları bir süreliğine etkisini kaybediyordu.
Tam o sırada, kaldırım kenarında bekleyen iki kişi gördü. El kaldırmıyorlardı; zaten buna gerek duymayan bir duruşları vardı. Birinin omuzları zamana meydan okur gibi dikti; diğerinin yürüyüşünde ölçülü bir zarafet vardı. Kemal, refleksle frene dokundu, sağa yanaştı.
Arka kapı açıldı. Önce bastonun ucu asfalta “tık” diye vurdu. Sonra yaşlı bir adam, gri bir pardösüyle içeri girdi. Bu sıcakta pardösü delilik sayılırdı ama onun üzerinde bir zırh gibi duruyordu. Ardından genç bir kadın oturdu. Mavi tonlarında sade bir elbisesi vardı; sade ama ucuz olmayan bir sadelik. Saçları toplu, bakışları dikkatliydi.
Yaşlı adam, net konuştu:
“Beşiktaş tarafı. Sahile yakın.”
Kemal dikiz aynasından adamın gözlerine baktı. Mavi—ama serin bir mavi değil; denizin değil, çeliğin mavisi. Kemal, bir an kendini sorgusuz sualsiz “Başüstüne” derken buldu.
Taksi, Nişantaşı’nın dar sokaklarından denize doğru süzülmeye başladı. Yol boyunca konuşmadılar. Bu sessizlik, iki yabancının mahcubiyeti değildi; daha çok, bir şeylerin ölçüldüğü, tartıldığı bir sessizlikti. Kemal, yolcularının sıradan olmadığını hissediyordu—ama ne olduklarını değil, ne taşıdıklarını.
2. Bölüm — Yol, Konuşmayı Zorlar
Şehirde bazı yollar vardır; sadece lastik izi değil, insanın içindeki sabrı da aşındırır. Kemal’in arabası yokuştan inerken motorun sesi biraz daha belirginleşti. Yaşlı adam, dikiz aynasından değil doğrudan aracın içini inceler gibi bakıyordu: vites topuzu, torpido gözü, hafif sarkmış tavan döşemesi…
Birden konuştu:
“Araban… yorgun.”
Kemal’in ağzının kenarı kıpırdadı. “Araba” dememişti. “Yorgun” kelimesini de mekanik bir arıza gibi değil, canlı bir varlık için kullanır gibi söylemişti.
“Yorgun ama inatçı,” dedi Kemal. “İstanbul’da başka türlü yaşanmıyor.”
Yaşlı adamın dudaklarında belli belirsiz bir ifade belirdi; tam gülümseme değil, takdirin gölgesi.
“Adın ne?” diye sordu.
“Kemal.”
“Kemal…” Yaşlı adam ismi tartar gibi tekrarladı. “İyi. Peki, ismine layık mısın?”
Soru basit değildi. Kemal, bunu bir tanışma cümlesi gibi değil, bir sınav gibi hissetti. Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu.
“Layık olmaya çalışıyorum,” dedi. “Ama bazen insanı ismine değil, sabrına göre ölçüyorlar.”
Genç kadın, babasının—evet, o an “baba” olduğunu sezdi Kemal—bu kısa konuşmadan hoşlandığını anlayan bir yüz ifadesiyle susuyordu.
Boğaz göründüğünde, suyun parıltısı bile sıcağı unutturmaya yetmedi. Yine de İstanbul’un en büyük numarası buydu: güzellikle insanı kandırmak, sonra o güzelliğin içine kederi saklamak.
Ve işte o keder, birkaç yüz metre ileride kırmızı-mavi ışıklarla yanıp sönüyordu.
Bir çevirme.
Kemal, içinden “Yine mi?” dedi. Çevirmelerin kendisi değil, çevirmelerin nasıl yapıldığı yordu insanı. Bazen kontrol değil, gösteri oluyordu. Bazen güvenlik değil, güç… Bazen de bir memurun can sıkıntısı, bir sürücünün bütün gününü yakıyordu.
Trafik yavaşladı. Araçlar stop lambalarıyla bir nehir gibi uzandı. Kemal, yolcularına belli etmemeye çalışarak derin nefes aldı.
“Rutin kontroldür,” dedi. “Evraklar tam.”
Yaşlı adam, dışarıdaki polisleri izledi. Bir an, gözlerindeki o çelik mavi daha da sertleşti.
“Rutin…” diye mırıldandı. “Rutin olan, yanlışın sıradanlaşmasıdır.”
Kemal, cümleyi duymuş gibi yaptı ama devam etmedi. Bazı cümleler, taksi içinde yankılanınca daha ağır olurdu.
Bir polis memuru, taksiyi işaret etti. Elindeki levhayı sallayışı, görevle değil kibirle yapılan bir hareketti. Kemal sağa yanaştı.
Taksi durdu.
3. Bölüm — Üniformanın Gölgesi
Polis, camın yanına geldi. Genç sayılabilecek yaştaydı; yüzünde güneş gözlüğü, ağzında sakız. Üniforma üzerinde dursa da, üniformanın taşıması gereken ağırlık onda yoktu. Daha çok, “bana dokunamazsın” hissi vardı.
Camı tıklattı. Tıklatmak değil, vurmak.
Kemal camı indirdi.
“Ne var?” dedi polis. “Ehliyet, ruhsat. Hızlı.”
Kemal evrakları uzattı. Polis bakıyor gibi yaptı. Aslında bakmıyordu; bakmak kontrol etmek içindir, o ise üstünlük kurmak istiyordu.
“Bu ne böyle?” dedi, taksinin içine göz gezdirerek. “Arkada kim var? Korsan mı takılıyorsun?”
Kemal’in kaşları hafifçe çatıldı.
“Yolcum,” dedi. “Ve konuşmanıza dikkat edin.”
Polis, “dikkat” kelimesini kendine hakaret saymış gibi sırıttı.
“Burada dikkat edecek olan sensin,” dedi. “İn aşağı.”
Kemal, şaşkınlıkla bir an durdu.
“Sebep?” dedi. “Evraklar tamam. Cezamız varsa yazın, gidelim.”
Polisin eli kemerine gitti. Bir gösteri hareketi. Silahın yanında durmak, bazen silah çekmekten daha çok tehdit ederdi.
“İn dedim,” diye sertleşti. “Mukavemetten işlem yaparım.”
Kemal, içindeki öğretmenle içindeki şoförün aynı anda ayağa kalktığını hissetti. Öğretmen, “haksızsın” diyordu; şoför, “sakin ol, ekmek” diyordu. Ama üçüncü bir ses daha vardı: “onur.”
Kemal kemerini çözdü, indi. Sıcak hava yüzüne tokat gibi çarptı.
Polis, Kemal’i taksinin kaportasına yönlendirdi.
“Ellerini koy,” dedi. “Arama yapacağım.”
“Arama kararı?” dedi Kemal. “Gerekçe?”
Polis, gerekçeyi aramazdı; gerekçeyi icat ederdi. Kemal’in yakasına birden asıldı. Kumaş, “cırt” diye ayrıldı. Yırtılan sadece gömlek değildi. İnsanın içinde “ben devletim” diyen bir yanı, o an biraz daha kırıldı.
Kemal, dişlerini sıktı. Yumruk atmadı. İnanılmaz bir şeydi: kendini tutmak, bazen en büyük direnişti.
Arka koltuktan, genç kadının sesi geldi. Sakindi ama titiz bir bıçak gibi keskin:
“Yeter.”
Polis başını çevirdi.
“Sen kim oluyorsun?” diye bağırdı. “Arabaya bin!”
Genç kadın indi. Duruşu, korkudan değil karardan besleniyordu. Polis, bir an duraksadı; çünkü bazı insanlar, tek kelime etmeden bile “bana böyle konuşamazsın” hissi taşır.
Kadın, “Ben sadece…” diye başlamadı. Doğrudan söyledi:
“Burada yaptığınız kontrol değil. Aşağılama.”
Polisin yüzü kızardı. Çünkü bazı insanlar, gerçeği yüzüne vurduğunda insanın canı yanar.
Tam o sırada, bastonun sesi duyuldu. “Tak.”
Yaşlı adam kapıya yaklaşmıştı.
“Bırak,” dedi. Bağırmadan söyledi. Ama kelimenin içinde emir vardı.
Polis güldü.
“Sen de mi karışıyorsun dede?” dedi. “Hadi otur yerine.”
Yaşlı adam, yavaşça indi. Bastonunu önce yere koydu. Sonra ayağa kalktı. Pardösüsü güneşte bile ağır görünüyordu. Omuzları dikti. Gözleri polisin yüzüne kilitlendi.
O an, polis ilk kez geri adım atmak ister gibi oldu—ama egosu onu tuttu.
“Kimmişsin sen?” dedi, sesi çatallanarak.
Yaşlı adam, cebinden bir cüzdan çıkardı. Silah değil. Ama bazen bir kimlik, silahtan daha ağırdır. Kırmızı kaplı bir kart uzattı.
“Oku,” dedi. “Sesli.”
Polis, karttaki yazıları gördükçe yutkundu. Sakız ağzında anlamsız bir çamura dönüştü.
“Emekli…” dedi istemsizce. “Orgeneral…”
Yaşlı adam, kartı geri aldı. Cüzdanı kapattı. Çıt.
“Şimdi,” dedi, “senin üniformanı konuşacağız.”
4. Bölüm — Adaletin Dili
Yaşlı adamın sesi yükselmedi. Yükselmesine gerek yoktu; her kelime, yıllarca emir alıp emir vermiş bir dilin alışkanlığıyla ağırdı.
“Sen,” dedi polise, “insana değil, rütbeye saygı duyuyorsun. Bu, korkunun terbiyesidir; erdemin değil.”
Polis, “Komutanım, ben…” diye kekeledi.
“Komutanım değil,” dedi yaşlı adam. “Bunu da yanlış anlama. Ben burada emir vermiyorum. Burada bir vatandaşın onurunu teslim alıyorum.”
Kemal, hâlâ kaportaya yaslanmış, yırtık yakasıyla duruyordu. Bileğinde bir metal soğukluğu hissetti: polis, aceleyle tek taraflı kelepçe takmış, sonra olay büyüyünce ne yaptığını unutmuştu.
Genç kadın, babasının yanında sessizce duruyor; gözleri Kemal’de, sonra poliste geziniyordu. Kadının yüzünde öfke değil, utanç vardı. Başkasının yaptığı terbiyesizlikten utanan insanların yüzündeki o sessiz sızı…
Yaşlı adam, polise yaklaşarak bastonunun ucunu onun göğsüne—rozetin olduğu yere—hafifçe değdirdi.
“Bu rozet,” dedi, “senin egonu parlatmak için değil. Milletin güvenini taşımak için.”
Polis, bir şeyler söylemek istedi. Ama kelimeler boğazına dizildi. Çünkü ilk kez, kendinden daha büyük bir güçle değil—daha büyük bir hakikatle karşılaşmıştı.
Yaşlı adam cebinden telefonunu çıkardı. Eski model, tuşlu. Modern dünyanın parlak ekranları yoktu; ama o telefonun içinde, bu ülkede kapı açan numaralar vardı.
Bir numarayı çevirdi.
“İl emniyet müdürüyle görüşeceğim,” dedi. “Evet… Ben… Kudret. Evet, o Kudret.”
Kemal, o an yaşlı adamın kim olduğunu tam olarak anladı. Bu, haberlerde bir iki kez adı geçmiş, “sert adam” diye anılan, efsane diye anlatılan emekli komutandı. Ama Kemal’in gözünde efsanelik, rütbeden değil; bir yabancının onurunu sahiplenmesinden geliyordu.
Telefon kapandı.
Uzaktan siren sesleri duyuldu. Bu seferki sirenler, bir memurun keyfi değil; kurumun ağırlığı gibiydi.
Polis memurunun yüzü, güneşte solmuş bir afiş gibi bembeyaz kaldı. Şimdi korkuyordu. Ama bu korku, yaptığı yanlıştan değil; yakalanmaktan doğan bir korkuydu.
Yaşlı adam, Kemal’e döndü.
“Korkma,” dedi. “Bazen insanın başına gelenler, onun suçu değildir. Ama onurunu koruyup korumaması, onun seçimidir.”
Kemal yutkundu. Sesi çıkmadı. Öğretmenler bazen çok konuşur; ama bazı anlarda, kelime fazla gelir. İnsan sadece başını sallar.
Sirenler yaklaştı.
5. Bölüm — Devlet, Kimi Korur?
Siyah araçlar durdu. Takım elbiseli korumalar indi. Çevreyi aldılar. Trafik, bir süreliğine nefesini tuttu. İstanbul bile merak eder bazen: “Şimdi kim kime ne yaptı?”
İl emniyet müdürü geldi. Ceketini iliklerken yüzünde telaşlı bir saygı vardı. Yaşlı adama yaklaşınca, sanki yıllar önce öğrendiği bir refleksle selam verdi.
“Paşam,” dedi. “Emriniz…”
Yaşlı adam, başıyla selamı aldı.
“Emir yok,” dedi. “Ama bir utanç var.”
Müdür, polise döndü. Gözleriyle bile adamı küçültebilecek bir bakışı vardı. Polisin adı, rütbesi soruldu. Müdürün sesi yükselmedi; ama cümleleri tok bir kapı gibi kapandı:
“Silahını, kimliğini çıkar.”
Polis titreyerek teslim etti.
Müdür, Kemal’e yöneldi. Bir an durdu. Yırtık yakaya, bilekteki kızarıklığa, toza…
“Geçmiş olsun,” dedi. “Teşkilat adına özür dilerim. Bu, bizim utancımız.”
Kemal, “Vatan sağ olsun,” demek istedi; ama “vatan” kelimesinin arkasına saklanmak istemedi. Bu defa başka bir şey söyledi:
“Sağ olsun. Ama vatan, bizim boynumuz bükülsün diye sağ olmasın.”
Müdür, bir an gözlerini kaçırdı. Çünkü doğru cümleler, rütbeli insanları da utandırır.
Genç kadın, derin bir nefes aldı. Sanki bir süredir tuttuğu nefes, o an çıkmıştı.
Yaşlı adam, müdüre döndü.
“Bu adam,” dedi Kemal’i işaret ederek, “öğretmenmiş. Atanamayınca direksiyona oturmuş. Şimdi onu kaportaya yapıştırıp kelepçeleyen kişi, devletin adını kullanıyor. Devletin adı, böyle kirlenmez.”
Müdür, başını eğdi.
“Gereği yapılacak,” dedi.
“Gereği,” dedi yaşlı adam, “sadece disiplin cezası değildir. Gereği, bu zihniyeti söküp atmaktır.”
O an, İstanbul’un o bitmek bilmeyen uğultusu içinde kısa bir sessizlik oldu. Çünkü bazı sözler, kalabalığı bile susturur.
6. Bölüm — Köşkün Kapısı, Taksinin Aynası
Taksi yeniden yola çıktığında güneş alçalmaya başlamıştı. Olay yeri geride kalmıştı ama Kemal’in bileğindeki iz, geride kalmıyordu. Bazen insan, bir günü vücudunda taşır.
Arabanın içinde bu kez başka bir sessizlik vardı: “yaşandı ve bitti” sessizliği. Savaş sonrası sessizlik gibi. Ne kahramanlık narası, ne mağdur edebiyatı… Sadece, gerçeğin ağır nefesi.
Kemal, dikiz aynasından yolcularına baktı. Yaşlı adam camdan dışarı bakıyordu; artık sert değil, yorgun görünüyordu. Genç kadın, babasının yanında oturmuş, ellerini dizlerinde birleştirmişti.
Bir süre sonra köşkün önüne geldiler. Eski bir kapı, demir işlemeli. Bahçeden yasemin kokusu vuruyordu. İstanbul’un bütün pis kokusuna inat, burada başka bir hava vardı.
Kemal, arabayı durdurdu. Motor sustu.
Yaşlı adam indi. Genç kadın da indi. Kemal hemen “Borç…” demeye hazırlanırken, yaşlı adam elini kaldırdı.
“Borcun parayla ölçülmez,” dedi. “Ama emek, karşılıksız da kalmaz.”
Cüzdanını çıkardı, taksimetreden fazla bir para verdi. Kemal itiraz edecek oldu.
“Bu para,” dedi yaşlı adam, “senin sustuğun yumruğun hakkı. Herkes vurmayı bilir; susmayı bilen az.”
Sonra cebinden küçük bir nesne çıkardı: gümüş bir madalyon gibi… Üzerinde ay-yıldız vardı, arka yüzünde eski yazıya benzeyen bir işleme.
“Bu,” dedi yaşlı adam, “bizim evde ‘eve dönüş’ diye anılır. Dedem cepheden dönerken bunu cebinde taşıdı. ‘Ne olursa olsun, kim olduğumu unutmayayım’ diye.”
Madalyonu Kemal’in avucuna bıraktı.
“Bugün sen kim olduğunu unutmadın,” dedi. “Bu yüzden sende kalsın.”
Kemal, metalin soğukluğunu avucunda hissetti. Soğuk bir şeyin insanı ısıtması, tuhaf ama gerçekti.
Genç kadın, Kemal’e döndü.
“Teşekkür ederim,” dedi. “Sadece bizi götürdüğünüz için değil… kendinizi satmadığınız için.”
Kemal, boğazındaki düğümü yuttu.
“Ben öğretmen olamadım,” dedi. “Ama galiba bugün bir ders verdim. Kendime.”
Yaşlı adam, başını salladı.
“Öğretmenlik,” dedi, “sınıfla sınırlı değildir. Bazen bir direksiyonun başında yapılır.”
Kapıdan içeri girdiler. Bahçenin ağaçları arasında kayboldular.
Kemal bir süre olduğu yerde kaldı. İstanbul’un geceye dönmeye başlayan göğü, yorgun bir perde gibi kapanıyordu. Kemal, avucundaki madalyona baktı.
Sonra, taksisine bindi.
7. Bölüm — Şehrin İçinde Bir Şövalyelik
Kemal kontağı çevirdi. Motor yine hırıldadı. Ama bu kez o hırıltı, “ben bitiyorum” diyen bir ses değil; “ben hâlâ buradayım” diyen bir inat gibiydi.
Radyoda başka bir parça başlamıştı. Kemanlar daha sakindi. Yazın öfkesi kırılmış, yerini akşamın olgunluğuna bırakmıştı.
Kemal yola çıktı. Şehir yine aynı şehir gibi görünüyordu: aynı trafik, aynı korna, aynı acele. Ama Kemal’in içindeki şehir değişmişti. Çünkü insan bazen bir günde yıllarca yaşar.
Kırmızı ışıkta durdu. Yan şeritte bir başka taksici ona baktı; yırtık yakayı gördü, hafifçe kaşını kaldırdı. Kemal, ilk kez utanmadı. Yırtık, mağlubiyet değil; direnişin izi gibi duruyordu.
Işık yeşile döndü. Kemal devam etti.
Bir köprüden geçerken Boğaz’a baktı. Suyun üstünde ışıklar titreşiyordu. O an, madalyonu cebinde hissetti. Sanki metal değil de bir cümle taşıyordu: “İzzet, insanın cebinde değil; boynunun dikliğindedir.”
Kemal, kendi kendine hafifçe güldü.
“İstanbul şövalyesi…” dedi fısıltıyla. “Sarı taksiyle…”
Komik bir unvandı belki. Ama şehirde bazen en ciddi gerçekler, en komik görüntülerle taşınır. Zırhın yoktur; gömleğin yırtıktır. Kılıcın yoktur; direksiyonun vardır. Ama yine de, insan kalmaya çalışırsın.
Gece ilerlerken Kemal bir müşteriyi daha aldı. Sonra bir tane daha. Hayat devam ediyordu. Fakat artık Kemal’in içinde bir şey tamamlanmıştı: Kendini küçük görmemeyi öğrenmişti.
Ve İstanbul’da bazen en büyük devrim, budur.
8. Bölüm — Son Ders
Kemal eve vardığında saat geç olmuştu. Kapıyı açınca içeriden loş bir ışık, küçük bir evin sade kokusu geldi. Ayakkabılarını çıkardı, gömleğine baktı. Yırtık yakayı okşar gibi düzeltti.
Dolabın önüne geçti. Gömleği çıkarıp çöpe atmadı. Askıya astı.
“Bu,” dedi kendi kendine, “benim diplomam gibi.”
Sonra cebinden madalyonu çıkardı. Masanın üstüne koydu. Metal, evin ışığında daha sade görünüyordu ama ağırlığı artmış gibiydi.
Kemal, sandalyeye oturdu. Bir an gözlerini kapattı. Günün görüntüleri geldi: kaportanın sıcaklığı, kelepçenin soğukluğu, genç kadının sesi, yaşlı adamın sakin öfkesi…
Kemal derin bir nefes aldı.
“Bugün,” dedi, “benim için bir sınavdı.”
Ve ilk kez, kendi kendine net bir cevap verdi:
“İsmime biraz daha layık oldum.”