40 Yaşında Bekar Olduğu İçin Onunla Dalga Geçiliyor Ta ki En Çok Arzulanan Kovboy Onun Ruhuna…

Rüzgârın Tanıdığı Kadın
(Willow Bend Üzerine Bir Hikâye)
Willow Bend’in üzerinden ikinci kış da geçmişti.
Kasabanın üstüne çöken soğuk, artık Isabel Hart’ın kemiklerine işlemiyordu. Blackwell Çiftliği’ne taşındığı o ilk kıştan beri, soğuğun içinde bambaşka bir sıcaklık öğrenmişti: alışılmış yalnızlığın yerini alan paylaşılmış sessizlik, aynı masada içilen sabah kahveleri, geceleri rüzgârı dinleyerek planlanan yarınlar.
Ama değişim, karlı bir gecede başlayan masallarda olduğu gibi, burada da durmamıştı.
Willow Bend, dedikoduları kadar inatçıydı.
İşte o sabah da, rüzgâr kavakların üzerinden uğuldarken, Isabel mutfağın penceresinden dışarı bakıyor ve uzaktaki beyaz örtünün altında gizlenen yola göz ucuyla takılıyordu. Elinde bir mektup vardı; kağıdın köşeleri, parmaklarının arasında hafifçe kıvrılmıştı.
Mektup, kasabanın mührünü taşıyordu.
Papazın düzgün el yazısıyla yalnızca birkaç satır:
“Bayan Blackwell,
Bu yılki Kurucular Günü töreninde, kasaba okuluna yaptığınız hizmetler ve genç kızlara örnek teşkil eden duruşunuz sebebiyle, sizi konuşmacı olarak aramızda görmek istiyoruz.”
Konuşmacı.
Yıllar önce aynı salonda, bir dans istemenin bile fısıltıları yerinden oynattığı kasabada, şimdi ondan örnek olması isteniyordu.
Isabel mektubu masaya bıraktı. Eski alışkanlıkla, altına görünmez bir ağırlık koymak ister gibi, parmaklarını üzerinde tuttu. Sanki mektup yerinden kalksa, yıllardır zorlukla kurdukları dengeyi de havaya uçurabilirdi.
Arkasında, odun sobasının tıkırtıları arasında ağır ama kararlı ayak sesleri duyuldu.
Roven mutfak kapısında belirdi. Omuzlarına attığı kalın ceket, sabahın erken soğuğunu hâlâ üstünde taşıyordu; saçlarının ucunda çözülmeye çalışan bir iki kar tanesi hâlâ parlıyordu.
“Yine çok erken kalkmışsın,” dedi. “Sobayı bile geçtin.”
Isabel hafifçe gülümsedi. “Uyku bu sabah beni pek sevmedi.”
Mektubu işaret etti. “Belki de sebebi bu.”
Roven sandalyesini çekip yanına oturdu. Kahverengi gözleri, kağıda şöyle bir göz gezdirdi. Sonra, Isabel’in yüzüne baktı. “Kasaba seni resmen çağırmış,” dedi. “Bu, Willow Bend için az buz şey değil.”
İroni ikisinin arasında hafifçe asılı kaldı.
Bir zamanlar aynı kasaba, Isabel’i sırtını dönerek selamlamayı tercih ederdi. Şimdi ise, onu kürsüye davet ediyordu.
“Konuşma yapmamı istiyorlar,” dedi Isabel. “Benden. Hem de Kurucular Günü’nde.”
“Evet,” diye cevapladı Roven sakince. “Çünkü kasabanın yarısı çocukken senden okuma yazma öğrendi, diğer yarısı da öğrenmesini istedi.”
“Ve diğer yarısının yarısı hâlâ fısıldıyor,” dedi Isabel, sesi yumuşak ama gerçek. “Bunu duymuyor değilim.”
Roven omuz silkti. “Rüzgâr da hep eser. Ama her esen rüzgâr çadırı devirmiyor.”
Masaya daha da yaklaştı. “Tek önemli soru şu: Gitmek istiyor musun?”
Isabel bir an durdu. Mesele buydu.
Kasabanın istediği şey değil, kendi istediği.
Pencereden dışarı baktı. Uzakta, ince bir çizgi gibi uzanan nehir, karların altında bile varlığını belli ediyordu. Çiftlik binaları, rüzgâra alışmış sağlamlıklarıyla yerinde duruyordu. Bu topraklar, bir zamanlar yalnızca bir manzara gibi görünürdü ona; şimdi ise bir hayatın ekseniydi.
“Evet,” dedi sonunda. “Gitmek istiyorum. Ama ne söyleyeceğimi bilmiyorum.”
Roven hafifçe güldü. “Isabel Hart’ın ne söyleyeceğini bilemediği ilk gün, ha?”
“Blackwell,” diye cevap verdi Isabel kuru bir ciddiyetle. “Ortada söylemeye değer bir şey varsa, onu abartmaktan kimse seni geçemez.”
Bu küçük şakalaşmanın çarptığı yer, yıllar önceki kırılganlığı çoktan geride bırakmış iki insanın arasındaki güvenli zemindi. Roven elini uzattı, mektubu aldı ve tekrar masaya bıraktı.
“O gün,” dedi. “Sadece yaptığını anlat. Kendini savunma. Minnet bekleme. Sadece olduğun gibi dur. Zaten yapman gereken tek şey hep buydu.”
Isabel başını hafifçe eğdi. Bu cümlenin basitliği, ağırlığını gizliyordu.
“Peki ya kasaba?” diye sordu. “Bazıları hâlâ beni… geç kalmış bir hata gibi görüyor.”
Roven’ın bakışları sertleşmedi, sadece berraklaştı.
“Ben,” dedi, “seni hayatımın tam zamanında gelen en doğru karar olarak görüyorum. Blackwell arazisinin yarısı da bunu böyle biliyor. Gerisini rüzgâr halleder.”
Isabel gülümserken içindeki gerginlik biraz çözüldü.
Kasaba hâlâ aynı kasabaydı. Ama o, artık aynı kadın değildi.
Mektubu katladı. Önlüğünün cebine koydu.
“Öyleyse Kurucular Günü’nde konuşacağım,” dedi. “Ama önce—”
Gözleri, kapının yanındaki eski paltoya kaydı.
“Bu öğleden sonra okula uğramak istiyorum.”
I. Kasabaya Dönüş 🚪
Öğleden sonra kar hafif hafif yeniden başlamıştı. İnce taneler, Willow Bend’in çatılarının üzerine sessizce serpilirken, Isabel şehre giden dar yoldan yürüyordu. Atla gidebilirdi, ama yürümeyi seçmişti; adımlarının ağırlığını, toprağın kabul edişini hissetmek istiyordu.
Kasabaya yaklaştığında, eski alışkanlıkla sırtını dikleştirdiğini fark etti.
Sokaklar aynıydı: demirci dükkânının önü, kasabanın tek manavı, kilisenin kulesi… Farklı olan, onların bakışı değil, onun artık bu bakışların altına gömülmeyi reddedişiydi.
Okul binasının önüne geldiğinde, dudağının kenarı titrek bir gülümseme ile kıvrıldı.
Kapının boyası yer yer soyulmuş, basamakların kenarları yılların ayak sesleriyle aşınmıştı. Ama pencerenin iç pervazına yerleştirilmiş küçük kil çanak, hâlâ oradaydı; içine yerleştirilmiş kurumuş bir ot demeti, belki de bir öğrencinin aceleyle yaptığı unutulmuş bir süs.
Kapıyı tıklattı, sonra otomatik bir refleksle hemen açtı.
İçeriden tanıdık kömür ve tebeşir kokusu yükseldi.
Şimdiki öğretmen, genç bir adamdı: Jonathan Miller. Kasabaya birkaç yıl önce gelmiş, kimilerine göre fazla idealist, kimilerine göre “fazla şehirli” bulunmuştu. Ama çocukların onu sevdiği açıktı; bu da Isabel için yeterliydi.
“Bayan Blackwell?” dedi Jonathan, onu görünce biraz şaşırarak. “Sizi burada görmek ne güzel sürpriz.”
Isabel hafifçe başını salladı. “Burası hâlâ biraz benim de yerim sayılır,” dedi.
Gözleri sıraların üzerinden kaydı. Arka tarafta, bir zamanlar en sessiz köşeyi seçen küçük kızların şimdi yan yana fısıldaştığını gördü. Ön sıradaki bir çocuk, kalemini neredeyse kemirirken defterine eğilmişti.
“Çalışmalarınıza engel olmak istemem,” dedi. “Sadece… etrafı görmek istedim.”
Jonathan gülümsedi. “Ders bitmek üzere. Sonra çocuklara… eski öğretmenlerini göstermek isterim, izin verirseniz.”
İçinde hâlâ küçük bir tedirginlik kıpırdandı. “Eski öğretmen,” kelimesi, bir dönem yalnızlığının tek anlamıydı. Şimdi ise, geçmişle barışık bir unvan gibi duruyordu.
Ders bittiğinde, çocuklar koşarak dışarı çıkmak üzere yerlerinden fırladılar.
Jonathan elini kaldırdı. “Bir dakika!”
“Bugün,” dedi, “Willow Bend’in uzun yıllar çocuklarına okuma yazma öğretmiş olan birini ağırlıyoruz. Pek çoğunuzun anne babası, ondan ders aldı. Bayan Isabel Blackwell’i tanıyın.”
Sınıfta kısa bir uğultu yayıldı. Küçük bir kız, merakla elini kaldırdı.
“Eskiden sizin adınız Hart mıydı?” diye sordu. “Annem öyle demişti.”
Isabel’in yüzüne ince bir gülümseme yerleşti. “Evet,” dedi. “Bir zamanlar Hart’tı. Sonra değişti. Bazı şeyler… değişebilir.”
Kız, bu cevabı sanki ev ödevi çözermiş gibi ciddiyetle düşündü, sonra başını salladı. “Ben büyüyünce de adımı değiştireceğim,” dedi. “Herkesin telaffuz edebileceği bir şey koyacağım.”
Sınıfta kıkırdamalar yükseldi.
Isabel’in içinden aniden sıcak bir kahkaha yükseldi, ama sesini hafif tuttu.
“Belki de,” dedi, “önce kendini sevmekle başlarsın. İsimler sonra gelir.”
Bu basit cümle, bir zamanlar kendine bile söylemeye çekindiği bir şeydi.
Şimdi bir çocuğa rahatça söyleyebiliyordu.
Jonathan, çocuklar dağıldıktan sonra Isabel’e yaklaştı. “Kurucular Günü için davet geldiğini duydum,” dedi. “Kız kardeşim kilisede çalışıyor; haberler hızlı yayılıyor.”
“Kasaba hâlâ fısıltılarını eksik etmiyor,” dedi Isabel, ama sesi bu kez yumuşak bir kabul tonundaydı. “Bu sefer… konuları biraz farklı.”
“Konuşmanız için sabırsızlanıyorum,” dedi Jonathan içtenlikle. “Willow Bend’in, sizi sesinizi dinleyerek tanıması iyi olur. Yıllarca sadece dedikodularını dinledi.”
Isabel, genç adamın gözlerinde yargısız bir hayranlık gördü. Eskiden böyle bir bakışın ağırlığından kaçmaya çalışırdı. Şimdi ise omuzlarında bu yükü değil, sorumluluğu hissediyordu.
“Bakın,” dedi daha kararlı bir sesle. “Kasabanın kızları için küçük bir şey yapmak istiyorum. Sadece Kurucular Günü için değil. Devam eden bir şey. Onlara, başkalarının biçtiği rollere sığmamanın da mümkün olduğunu anlatacak bir yer.”
Jonathan’ın gözleri parladı. “Bir tür… okuma odası mı?”
“Belki de,” dedi Isabel. “Belki daha fazlası. Onlara kitapları, kendi paralarıyla almadan dokunabilecekleri bir raf. Sorularını sorabilecekleri bir oda. Kadınların sadece gelinlik içinde değil, fikir içinde de var olabileceğini görecekleri bir yer.”
Bir an, eski Isabel geldi aklına: kasabanın kenarında, mütevazı evinde, kitaplarıyla baş başa yaşayan, “fazla okuyan kadın” olarak etiketlenmiş hâli.
O kadının yalnızlığını unutmak istemiyordu; çünkü onu unutmamak, başkalarının aynı yalnızlığa mahkûm olmaması için gerekliydi.
“Size bu konuda yardım edebilirim,” dedi Jonathan içten bir ciddiyetle. “Okulun eski depo odası var; yer yer sızdırıyor ama tamir edilebilir. Raf yapmak için birkaç sandık bile bulurum.”
Isabel’in dudakları aralandı; gözlerinde belli belirsiz bir şaşkınlık ve sevinç birleşti.
“Beni yanlış anlamayın Bay Miller,” dedi. “Ben, kasabadan beklemeyi bırakalı çok oluyor. Ama kasabanın içinden birinin… bu fikre gönüllü olması, düşündüğümden daha çok şey ifade ediyor.”
Jonathan başını salladı. “Willow Bend, bazı insanlara borçlu olduğunu bilmiyor. Bu borcu ödemek için küçük adımlar atabiliriz. Ben kendi payıma düşeni atmak isterim.”
Bu sözler, Isabel’in kalbinde hafif ama derin bir iz bıraktı.
Kasaba değişmiyordu belki, ama kasaba içindeki insanlar değişebiliyordu.
Ve değişim, çoğu zaman tek bir insanın cesurca “yeter” demesiyle başlıyordu.
II. Kurucular Günü Gecesi 🎻
Kurucular Günü, karın yerden tam çözemediği soğuk bir akşamüstü geldi.
Belediye binasının pencerelerinden ışık taşan sarı yamalar, büyüyen karanlığa karşı küçük ama inatçı bir direnç oluşturuyordu. Fenerler, rüzgârda sallanıyor; içeriden keman sesleri, dışarıda ayak izlerinin çıtırtısına karışıyordu.
Isabel, salonun kapısında durduğunda, yıllar önceki o akşam aniden zihninde beliriverdi.
Girişte bekleyen fısıltılar, dans pistinin kenarındaki yalnızlığı, bir erkeğin el uzatışıyla değişen kaderi…
Bugün aynı kadın değildi, ama o kadını da yanında getiriyordu.
Kolunda, turkuaz taşlı yüzüğü parlayan eldiven; sırtında, sade ama özenle dikilmiş koyu mavi bir elbise; yakasında annesinin broşu. Kendi hayatının bütün katmanlarını, üzerine tek tek giymiş gibiydi.
Roven, salonun içinde onu bekliyordu. Göğsüne taktığı küçük çiçek, sıradan bir süs değil, göz kırpan bir işaretti: “Buradasın. Ben de.”
Onun yanına yürürken, salonun uğultusu bir an için azaldı.
Yine bakışlar vardı. Yine fısıltılar.
Ama bu kez, Isabel omuzlarında değil, ayaklarının altında bir ağırlık hissediyordu: kaçtığı değil, üzerine basıp yükseldiği bir geçmişin ağırlığı.
“Hazır mısın?” diye sordu Roven alçak sesle.
“Hayır,” dedi Isabel dürüstçe. “Ama konuşacağım.”
Roven gülümsedi. “En iyi konuşmalar böyle başlar.”
Papaz, kısa bir açılış duası yaptı. Kurucular Günü’nün anlamı, kasabayı kuran ilk aileler, toprağa atılan ilk kazıklar, inşa edilen ilk kulübeler hakkında konuştu.
Sonra, beklenmedik bir ciddiyetle:
“Bu yıl,” dedi. “Kasabamızın hafızasında özellikle yer etmiş bir kadın var. Çocuklarımıza kelimeleri öğreten, çoğumuzun zihnini ilk açan kişi. Şimdi Bayan Isabel Blackwell’i kürsüye davet ediyorum.”
Fısıltılar, salonun kenarlarına yayılan dalgalar gibi çoğaldı.
Isabel, adımlarını saymadan yürümeye çalıştı. Ellerini kürsüye koyduğunda, tahta beklediğinden daha sıcak geldi.
Bir an boyunca, kimseyi görmedi.
Sadece, yıllar önce aynı salonda, duvar dibinde tek başına duran kadını gördü. Şalı kolunda, parmakları mürekkep lekeli…
Sonra konuşmaya karar verdi.
“Willow Bend,” dedi, sesini özellikle yükseltmeden. “Beni yıllardır tanıyorsunuz. Bana bir zamanlar Hart derdiniz. Şimdi Blackwell diyorsunuz. Ama ben aynı kadınım.”
Salonda hafif bir kıpırdanma oldu.
Devam etti:
“Yıllar boyunca bu kasabada iki şey hiç değişmedi: rüzgâr ve fısıltılar. Rüzgâr, kavakları eğdi. Fısıltılar, insanların sırtını.”
Gözleri salonu taradı. Ön sıralarda, eski öğrencilerinden bazılarını gördü—artık yetişkin olmuşlardı. Arka tarafta, çiftlik işçileri; onların arasında Elenor, kararlı bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Bayan Harrow da oradaydı; yüzündeki ifade, alıştığı üstünlükten çok, karışık bir gurur ve mahcubiyet taşıyordu.
“Ben,” dedi Isabel, “genç kızlara, erkeklere, harfleri bir araya getirmenin yollarını öğrettim. Ama itiraf etmeliyim: Onlara kendi adlarını savunmasını biraz geç öğrettim. Çünkü bunu kendim de geç öğrendim.”
Bu cümle, havada asılı kaldı.
Bir adam, arkadan boğazını temizler gibi hafifçe öksürdü; ama kimse sözünü kesmedi.
“Bu kasaba, bir zamanlar benim hakkımda çok şey söyledi. Evlenmedi diye, kitaplara kaçtı diye, ‘güzel yıllarını geride bıraktı’ diye. Bazılarınız hâlâ söylemektedir, biliyorum.”
Sesinde kızgınlık yoktu; sadece yorulmuş ama sağlam bir açıklık vardı.
“Sonra bir gün,” dedi, “bu salonda bir erkek, herkesin önünde beni dansa kaldırdı. O akşam, hakkımda söylenenler değişmedi. Ama ben, kendim hakkında düşündüklerimi değiştirmeye başladım.”
Roven’ın bakışlarını hissetti. Onun gözlerinde, sahnedeki kadına duyulan saf bir saygı vardı.
“Bugün buraya,” dedi Isabel, “sizden özür dilemeye gelmedim. Sizin de benden özür dilemenizi beklemiyorum. Geçmişten kimin ne kadar payı varsa, onu rüzgâr bilir, Tanrı bilir. Ama şunu söylemeye geldim: Willow Bend’de büyüyen kızların, kendilerini sadece birer ‘hikâye konusu’ sanarak yaşamasını istemiyorum.”
Sözleri, bir süre sessizliğe çarptı.
“Bu yüzden,” dedi, “Bay Miller ve benim birlikte planladığımız bir şeyi duyurmak istiyorum. Okulun yanında, eski depo odasını okuma ve tartışma odasına dönüştüreceğiz. Özellikle kasabanın genç kızları için. Orada kitaplar olacak; ama sadece kitaplar değil. Sorular da olacak. Cevapları birlikte arayacağımız akşamlar olacak.”
Ön sıralarda oturan, saçlarını ensesinde sıkı bir topuzla toplamış genç bir kadın elini şaşkınlıkla ağzına götürdü. Arkadan bir çocuk, fısıldar gibi ama herkesin duyacağı kadar net sordu:
“Erkekler de gelebilir mi?”
Salonun içinde hafif bir gülüş tufanı yükseldi.
Isabel gülümsedi. “Eğer soru sormaya niyetiniz varsa,” dedi, “kapı size de açık. Ama bu odanın merkezinde, yıllarca kenarda bekleyenler olacak.”
Bunu söylerken, yıllar önceki kendi hâline bir bakış daha attı; ama bu kez, acıma değil, şefkatle.
“Benim hikâyem,” dedi, “bir dansla değişmedi. Bir yüzükle de tamamlanmadı. Benim hikâyem, kendi ismimi sahiplenmeye karar verdiğim gün başladı. Şimdi, burada büyüyen çocukların da kendi isimlerini, kendi seslerini bulmasına yardım etmek istiyorum. Bu kasaba değişmek zorunda değil. Ama bu kasabada yaşayan insanlar, isterlerse değişebilir.”
Son cümleyi, kimseye meydan okumadan, ama kimsenin de inkâr edemeyeceği bir açıklıkla söyledi.
Kürsüden indiğinde, bir an boyunca salon sessiz kaldı.
Sonra, önce tek bir çift el alkışlamaya başladı. Jonathan’dı. Hemen yanında Elenor. Arkadan bir çocuk, coşkuyla ellerini birbirine vurdu. Derken, alkış büyüdü. Yine herkesin katılmadığı, ama kimsenin artık tamamen sırt çeviremediği bir alkış.
Isabel, bu sesin altında ezilmiyordu.
Bu, onun için vindikasyon değil, sadece bir dönüm noktasıydı.
Roven yanına yaklaştı ve elini uzattı. “Kurucular Günü’nde konuşma yapan karım,” dedi alçak sesle. “Willow Bend, ne kadar şanslı olduğunu anlamaya başlıyor.”
“Abartma Blackwell,” dedi Isabel, ama gözlerinde ışıltı vardı. “Kasaba hâlâ biraz inatçı.”
“İnat, doğru yere yöneldiğinde fazilettir,” diye cevap verdi Roven. “…Sen bunu yıllardır ispat ediyorsun.”
III. Rüzgârın Yönü Değişirken 🌬️
Okuma odası, ilk başta pek gösterişli değildi.
Eski depo odasının tavanı yer yer su almış, duvarların boyası kabarmış, pencerelerin çerçeveleri çatlamıştı. Ama Isabel, orayı ilk gördüğü anda, içinden yükselen o tanıdık hissi bastıramadı:
“Burası, bekleyen bir cümle gibi,” diye düşündü.
“Bitirilmemiş, ama potansiyeli olan.”
Roven, odanın ortasında kollarını birbirine kavuşturmuş, yukarıdaki çatlaklara bakıyordu. “Bunu bir haftada düzeltiriz,” dedi.
Isabel kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Bir haftada mı?”
“Ben,” dedi Roven, “tüm gün boyunca sığırların peşinde koşan adamım. Bir depo odası beni korkutamaz.”
“İnşaatla böbürlenen erkekler…” diye mırıldandı Isabel alçak sesle, ama dudakları belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı.
Ciddi kısmı ise başkaydı.
Kasaba, bu odanın açılacağını duyduğunda, iki tür tepki gösterdi: merak ve ölçülü şüphe.
“Genç kızların aklı karışmasın,” dedi Bayan Harrow, bir gün kilise çıkışında başka kadınlara. “Çok kitap da zararlı.”
O sırada yoldan geçmekte olan Elenor, duyup duraksadı.
Gözlerini Bayan Harrow’a çevirdi. “Benim aklım yıllar önce kitaplarda karıştı,” dedi sakince. “Kardeşim hâlâ çiftliği batırmadığına göre, o kadar da kötü bir şey olmasa gerek.”
Kadınlar arasında kısa bir sessizlik oldu.
Elenor yoluna devam ederken, Isabel uzaktan bunu gördü. İçinden bir minnet dalgası geçti: yalnız yürümüyorlardı artık.
Okuma odasının ilk akşamı, beklediklerinden daha kalabalık oldu.
Odanın içinde, eski sandıklardan yapılma iki uzun oturma sırası, duvar boyunca dizilmiş birkaç raf, üzerlerinde dizi dizi kitap… Bazıları kasabadan bağışlanmış, bazılarını Roven şehirden alıp getirmiş, bazıları da Isabel’in yıllarca biriktirdiği, kenarları sararmış nüshalardı.
İlk gelenler, utangaç ama meraklı genç kızlar oldu. Kilise korosundan Sarah, manavın kızı Eliza, demirci çırağının küçük kız kardeşi Mary… Arkalarından, iki erkek çocuk da içeri sızdı; kapının kenarına ilişip “biz sadece dinleyeceğiz” der gibi bakıyorlardı.
Isabel, odanın ortasında durdu.
Elinde bir kitap yoktu. Bugün okumayacaktı.
“Burası,” dedi, “soru sormaktan utanmayacağınız bir yer. Yanlış cevaplar vermekten de. Çünkü bazen en iyi soruların hemen bir cevabı olmaz.”
Eliza elini kaldırdı. “Bayan Blackwell,” dedi. “Annem, bir kadının en önemli seçiminin kiminle evleneceğine karar vermek olduğunu söylüyor. Sizce de öyle mi?”
Odada hafif bir kıpırdanma oldu. Bazı kızlar gözlerini kaçırdı, bazıları merakla Isabel’e baktı.
Isabel bir an durdu.
Sonra, yüzünde hafif ama net bir gülümsemeyle cevap verdi:
“Bence,” dedi, “bir kadının en önemli seçimi, hayatını kiminle paylaşmak istediğine karar vermek değil. Kendisini kim olarak görmek istediğine karar vermektir. Kimi seçtiğiniz, bu kararın içinden çıkar.”
Sarah tekrar söz aldı. “Peki ya hiç evlenmezse?”
Isabel’in aklına, kasabanın kenarındaki o küçük evde geçen uzun yıllar geldi. Öğrencileriyle geçen günler, sobanın başında yalnız içilen çaylar, kitap sayfalarının arasında saklanan umutlar.
“O zaman,” dedi Isabel, “başka bir tür paylaşım seçmiş olur. Öğrencileriyle, dostlarıyla, belki kitaplarıyla. Evlenip evlenmemek, bir kadının hikâyesinin tamamı değildir. Sadece bir bölümü.”
Arka tarafta, kapının yanına yaslanan iki erkek çocuk birbirlerine baktılar.
İçlerinden biri, fısıltıyla, “Babam bunu duyarsa…” dedi.
Diğeri dirseğiyle dürttü. “Sus da dinle.”
O akşam, kitap açılmadı. Saatler, sorular ve cevaplarla geçti. Bazı cevaplar netti, bazıları havada asılı kaldı. Isabel, bilmediği yerde “bilmiyorum” demekten çekinmedi. Bu, en zor öğrenilmiş derslerden biriydi: her şeyi bilmek zorunda olmamak.
Gece bittiğinde, kızlar tek tek teşekkür ederek çıktılar.
Sarah kapıda durdu, Isabel’e dönüp hafifçe eğildi. “Annem,” dedi, “buraya gelmemi istemedi. Ama ben yine de geldim. Yalan söylemedim… sadece nereye gittiğimi söylemedim.”
Isabel başını eğdi. “Bu da bir tür cesaret,” dedi. “Ama eninde sonunda, annene de kendi sorularını sorabileceğin gün geldiğinde, bence o da şaşıracak. Belki kızsa bile, içinde bir yerde gurur duyacak.”
Sarah, bunun mümkün olduğundan emin değilmiş gibi baktı; ama gözlerinde küçük bir ışık belirmişti.
Kapı kapandığında, odada yalnız Isabel ve sessiz raflar kaldı.
Bir süre, boş sandalyeleri izledi.
Bu boşluk, onu artık korkutmuyordu.
Çünkü biliyordu: ilk adımlar atılmıştı. Geri dönmek, rüzgârı tersine çevirmekten zordu.
IV. Yeni Bir Eşik 🕊️
İlkbahar, Willow Bend’e ağır ama kararlı adımlarla geldi.
Karlar çözülürken, nehir kabardı; kavaklar, çıplak dallarına ince, yeşil tomurcuklar taktı. Çiftlikte işler hızlandı; buzağıların ilk adımları, sabahın erken ışığında yankılanan sesler, ahırlardan yükselen buhar…
Isabel, bir sabah nehir kıyısında yürürken, dalgın dalgın suya bakıyordu.
Yanında Roven vardı; elleri ceplerinde, sessizliğin tamamlayıcı sesi gibi.
“Okuma odası,” dedi Roven, suyun üzerinde dans eden yansımaları izlerken. “Kasabada daha çok konuşuluyor artık.”
“Olumsuz mu?” diye sordu Isabel, refleksle.
“Karışık,” dedi Roven dürüstçe. “Bazı babalar, kızlarının ‘fazla düşünmeye başladığından’ şikayetçi. Bazı anneler, kızlarının senin gibi güçlü olmasını istediklerini söylüyor; tabii bunu yüksek sesle pek ifade etmiyorlar. Ama, Isabel…”
Sözlerini toparlamak için durdu.
“Evet?” dedi Isabel.
“Adımlarının izi kalıyor,” dedi. “Bunu inkâr edemiyor kimse. Eskiden seni sadece konuşurlardı. Şimdi yaptıklarından kaçamıyorlar.”
Isabel nehre baktı. Suyun yüzeyinde, gökyüzüyle birlikte kendi yüzünü de gördü.
Artık o yüz, sadece başkalarının hikâyelerinde geçen bir figür değildi. Kendi hikâyesinin öznesiydi.
“Bir gün,” dedi yavaşça, “buradan tamamen gitmeyi ister miydin?”
Roven başını ona çevirdi. “Nereye?”
“Daha büyük bir şehre. Daha az fısıltı, daha çok anonimlik…”
Roven hafifçe güldü. “Daha az fısıltı mı, emin misin? Şehirlerde fısıltılar daha ince, sadece daha iyi giyinmiş oluyor.”
“Belki,” dedi Isabel. “Yine de… bazen merak ediyorum. Eğer Willow Bend olmasaydı, ben kim olurdum?”
Roven bir süre sustu.
Sonra, beklenmedik bir yerden cevap verdi:
“Belki de hiçbir zaman, o salonda duvara yaslanıp başkalarının fısıltısını dinleyen kadın olmazdın. Ama belki de, hiçbir zaman kendi sesini bu kadar değerli hissetmezdin.”
Isabel ona baktı.
Bu adamın, onun iç dünyasındaki karmaşayı bu kadar net görebilmesi, hâlâ zaman zaman onu ürpertiyor, ama aynı anda rahatlatıyordu.
“Willow Bend,” dedi Roven, “seni hep yanlış okudu. Ama bu kasaba olmasaydı, sen çocuklara kelimeleri bu kadar inatla öğretmezdin. Kendi adını bu kadar dirençle savunmazdın. Belki daha kolay, ama daha sığ bir hayatın olurdu.”
Isabel’in aklına, kasabanın bir zamanlar ona biçtiği kader geldi: yavaş yavaş unutulan, yalnız bir öğretmen; akşamları lamba ışığında tek başına okuyan, kimsenin hikâyesinin merkezine yerleştirmediği bir kadın.
“Belki de,” dedi, “haklısın. Bazen, insanı en çok zorlayan yer, ona kim olduğunu fark ettiriyor.”
Roven elini uzatıp onun elini tuttu.
“Ve sen,” dedi, “sadece kendini fark etmekle kalmadın. Kasabadaki başka kadınlara da bunun mümkün olduğunu gösterdin.”
Isabel, nehrin üzerinde uçan iki kuşu izledi.
Göç eder gibi, ama geri dönmeyi bilen türden.
“Ben sadece,” dedi, “kendim için çok geç olmadığını gördüm. Başkalarının da aynı şeyi görebilmesi için elimden geleni yapmak istiyorum. Hepsi bu.”
Roven gülümsedi. “Bu, ‘hepsi bu’ değil Isabel. Bu, bir hayatın özeti.”
Isabel, bu sözleri sessizce içselleştirdi.
Hayatının uzun bir süre dışardan tanımlanmasına izin vermişti. Şimdi ise, kendi hikâyesini kelime kelime inşa ediyordu.
Rüzgâr yön değiştirdi. Nehrin üzerinden eserek kavakların dallarını titretti.
Isabel, bir zamanlar onu ürküten bu sese kulak verdi.
Rüzgâr hâlâ aynıydı.
Ama onun karşısında duran kadın değişmişti.
V. Sessiz Değil, Derin Bir Sonuç
Yıllar sonra, Willow Bend’de yeni bir kuşak büyürken, kasaba tarihini anlatan bir kitapta küçük bir bölüm yer aldı:
*“…Kasabanın dönüşümünde, resmi kayıtlara geçmeyen ama herkesin bildiği bir figür vardır: önce Hart, sonra Blackwell soyadıyla tanınan eski öğretmen. Onun açtığı küçük okuma odası, daha sonra kadınların kendi aralarında örgütlendiği, kasabanın genç kızlarının yalnızlıktan çok yoldaşlık öğrendiği bir mekâna dönüştü.
Rüzgâr hâlâ kavakların arasından aynı sesle eser. Ama bugün Willow Bend’de, bu sesin altında daha az utanma, daha çok düşünce fısıldanır.”*
Kitapta, bu satırların altında bir not daha vardı:
“Onun hikâyesi, büyük olaylarla değil, küçük ama inatçı seçimlerle şekillendi.
Tek bir dansla başlamadığı gibi, tek bir yüzükle de bitmedi.
Bir kadının, kendisini başkalarının gölgesinden çıkarıp kendi ışığına adım atmasının hikâyesiydi.”
Isabel, bu satırları okuduğunda yaşlanmıştı.
Saçlarına düşen aklar, yılların izlerini taşıyordu; ama gözlerinin içinde hâlâ o eski, inatçı parıltı vardı.
Kitabı kapatıp pencereden dışarı baktı.
Willow Bend, hâlâ aynı yerdeydi.
Ama artık, rüzgârın tanıdığı kadın başka biriydi: başkalarının hikâyesinin konusu değil, kendi hikâyesinin anlatıcısı.
Fener ışığının altında ilerleyen genç kızları gördü; ellerinde kitaplar, ağızlarında sorular, omuzlarında hafif ama gerçek bir özgürlük.
Ve Isabel, sessizce gülümsedi.
Çünkü biliyordu:
Bir zamanlar duvar dibinde duran kadın, bugün başkalarına yol gösteren bir iz bırakmıştı.
Rüzgâr hâlâ esiyor, ama artık fısıltılar tek taraflı değildi.