Çaldığın kolyeyi DERHAL çıkar!” diye bağırdı… Arkasındaki yazıyı okuyunca titremeye başladı.

Çaldığın kolyeyi DERHAL çıkar!” diye bağırdı… Arkasındaki yazıyı okuyunca titremeye başladı.

1. Bölüm — Kubbenin Altında Işık, Gölge ve Altın Kokusu

İstanbul’un kalbinde, tarihin ve sırların sessiz bekçisi Pera Palas’ın kubbeli salonu o gece yüzyıllık uykusundan uyanmış bir imparatoriçe gibiydi.

Tavandan sarkan devasa kristal avizeler, ışığı binlerce küçük prizmaya bölüyor; sonra o ışığı aşağıdaki kalabalığın üzerine acımasız bir cömertlikle döküyordu. Bu ışık yalnızca aydınlatmak için değildi sanki. Oradaki herkesin üzerindeki pahalı kumaşları, mücevherleri, incelikle cilalanmış sahte gülümsemeleri tek tek ifşa eden bir sorgu lambasıydı.

Hava ağırdı: Fransız parfümleri, yıllandırılmış şampanya, cilalı ahşap ve paranın o metalik, soğuk kokusu… Salonun merkezinde şehrin kaymak tabakası görünmez bir koreografinin emriyle süzülüyordu. Kadife smokinler, ipek tuvaletler, paha biçilemez gerdanlıklar… Hepsi birer zırh gibiydi; kimsenin kalbine değil, yalnızca sınıfına hitap eden zırhlar.

Kahkahalar çınlıyor, kadehler tokuşturuluyor, iltifatlar yer değiştiriyordu. Ama kimse kimsenin gözünün içine gerçekten bakmıyordu. Burası bir balo salonu değil; nüfuzun mermi, servetin silah olduğu bir savaş meydanıydı.

Bu arenanın tartışmasız hükümdarı Kenan Soylu’ydu.

Elli beş yaşlarında… Saçlarına düşen akları bilgelik nişanesi gibi taşıyordu ama gözlerinde bilgelik yoktu; yalnızca kibir parlıyordu. Elinde abanozdan, gümüş başlıklı bir baston vardı. İhtiyacı olduğundan değil—onu bir asa gibi kullanmayı sevdiğindendi.

Kürsünün yanındaki baş köşede durmuş, imparatorluğunu seyrediyordu. O gece şehrin en büyük antika müzayedesine ev sahipliği yapıyordu. Birazdan Osmanlı paşalarından kalma hançerler, sürgündeki Rus çarlarının eşyaları ve tarihin içinden sökülüp getirilen sırlar en yüksek teklifi verenin elinde oyuncağa dönecekti.

Kenan’ın yanında duran Cemil ise bir gölgeydi.

Bir zamanlar ortak; şimdi kahya. Cemil’in yüzü yılların yüküyle çökmüş, sakladığı sırların ağırlığıyla gri bir maskeye dönüşmüştü. Kenan şampanyasından bir yudum aldı, Cemil’e eğildi.

“Görüyor musun, Cemil?” dedi. Sesi kadife kaplı bir bıçak gibiydi. “Herkes burada. Vali, banka müdürleri, sanatçılar… Hepsi benim koleksiyonumdan bir parçaya dokunabilmek için sıraya girdi.”

Cemil cevap vermedi. Sadece başını hafifçe eğdi. Çünkü Kenan’ın zaferlerinin arkasındaki cesetleri bilen tek kişi oydu.

Kenan devam etti:

“Güç, Cemil… Güç satın alabildiklerinde değil, sattıklarına kimlerin talip olduğunda gizlidir.”

Cemil’in sessizliği, salonun gürültüsü içinde bile bir tür itiraftı.

2. Bölüm — Görünmez Müzisyenler ve Bir Kızın Açlığı

Salonun diğer ucunda, ihtişam denizinin kıyısına vurmuş küçük bir ada gibi duran orkestra platformu vardı. Müzisyenler siyah giysileri içinde zenginlerin eğlencesine fon müziği sağlayan görünmez hayaletlerdi. Oradaydılar ama yoktular.

Bu hayaletlerin arasında, en köşede elinde kemanıyla genç bir kadın oturuyordu: Leyla.

Yirmi üç yaşındaydı ama yüzündeki ifade yüz yıllık bir hüznü taşıyordu. Üzerindeki siyah elbise sadeydi; yakından bakılsa kumaşının ucuzluğu, dikiş yerlerindeki yıpranmışlık görülürdü. Ne var ki Leyla’nın duruşunda salondaki hiçbir konteste olmayan doğal bir asalet vardı: omuzları dik, boynu kuğu gibi zarif.

Kömür karası saçlarını sıkı bir topuz yapmış, yalnızca birkaç asi tutamın solgun alnına düşmesine izin vermişti.

Orkestra şefinin işaretiyle yay tellere dokundu.

İlk ses, salonun gürültüsünü bıçak gibi kesti.

Leyla hüzünlü bir vals çalıyordu; bir veda busesi gibi. Keman onun ellerinde yalnızca bir enstrüman değildi—ruhunun uzvu olmuştu. Çalarken gözlerini kapatıyordu. Çünkü gözlerini açarsa karşısındaki şımarık kalabalığı, yere dökülen şarapları, tabak kenarındaki yemek artıklarını ve Kenan Soylu’nun zafer sarhoşluğunu görecekti.

Leyla açtı.

Sadece midesi değil; ruhu da açtı. Bu geceden alacağı yevmiye, kirasını zar zor karşılayacaktı. Yine de her nota basışında babasının ona öğrettiği o onurlu duruşu sergiliyordu.

“Başın dik olsun, kızım,” derdi Rıfat. “Her şeyimizi kaybettik ama şerefimizi asla.”

Leyla yayı biraz daha sert çekti. Müzik yükseldi. Hızlandı. Bir çığlığa dönüştü.

Kenan Soylu, bir bankeri dinlerken kulağına çarpan bu melodiden rahatsız oldu. Kaşlarını çattı.

“Bu müzik de ne?” diye mırıldandı. “Fazla… gerçek. Eğlencemizi bölüyor.”

Cemil’e eğildi. “Hüznü sevmem. Hüzün fakirlerin duygusudur.”

Kenan, orkestraya doğru döndü. Amacı şefe bir işaret yapıp tempoyu değiştirmesini emretmekti.

Ve o an, kaderin ağları kubbenin altında birleşti.

Parçanın en coşkulu anında Leyla başını geriye attı. Bu ani hareketle elbisesinin yakası hafifçe kaydı. Boynunda tenine yapışık duran siyah kadife kurdele göründü.

Ve kurdelenin ucunda, elbisesinin içinde kalbinin üzerinde sakladığı o şey…

dışarı fırladı.

Avizelerden gelen ışık o cismin üzerine düştü. Cisim ışığı emdi; sonra kana bulanmış bir ateş gibi geri yansıttı.

Bir kolyeydi bu: altın bir zincirin ucunda, başparmak büyüklüğünde kusursuz kesimli kan kırmızısı bir yakut.

Yakutun parıltısı öyle yoğundu ki bir anlığına salonun diğer tüm ışıkları sönük kaldı. Taş canlı gibiydi; içinde hapsedilmiş bir ruh özgürlük için çırpınıyor gibi.

Kenan’ın elindeki şampanya kadehi parmaklarının arasından kayacak gibi oldu. Göz bebekleri büyüdü. Nefesi boğazında düğümlendi.

Dünya durdu.

Sesler kesildi.

Sadece o kırmızı parıltı kaldı.

Kenan Soylu o kolyeyi tanıyordu.

Yirmi yıl önce bir cesedin soğuyan avuçlarından değilse bile, o cesedin bıraktığı enkazın içinden çalındığını sandığı taş buydu.

“Olmaz…” diye fısıldadı. “Bu imkânsız.”

Yanındaki Cemil de görmüştü. Yüzündeki gri maske çatladı; dehşet dolu bir beyaza döndü.

“Rıfat Bey’in yakutu…” dedi duyulmayacak bir sesle. “Kanlı Yakut…”

Leyla hiçbir şeyin farkında değildi. Müziğin sarhoşluğu içinde çalmaya devam ediyordu. Boynunda sallanan o ölüm fermanının, salonun en tehlikeli adamının gözlerini kamaştırdığını görmüyordu.

Yakut her yay çekişinde göğsünde inip kalkıyor; Kenan’a meydan okuyan bir kalp atışı gibi parlıyordu.

Kenan bastonunu yere sertçe vurdu.

Bu vuruş yaklaşan fırtınanın ilk gök gürültüsüydü.

3. Bölüm — “Müziği Kes!” ve Maskelerin İlk Çatlağı

Kenan’ın şoku, saniyeler içinde volkanik bir öfkeye dönüştü. Bu öfke yalnızca çalınan bir eşyaya duyulan kızgınlık değildi. Geçmişin mezarından çıkıp gelmesine duyulan ilkel korkunun üstüne geçirilmiş bir maske gibiydi.

Çünkü o kolye oradaysa, Kenan’ın imparatorluğu bir yalan üzerine kurulmuş demekti.

Ve bir imparator, tahtını korumak için gerekirse bütün sarayı ateşe verirdi.

Kenan elindeki kadehi bir garsona teslim etmedi. Hışımla yere fırlattı.

Kristal, mermerde patladı. Şangırtı, Leyla’nın kemanının en yüksek notasıyla çakıştı.

Kenan bununla da yetinmedi; bastonunu havaya kaldırıp önündeki korkuluğa var gücüyle vurdu.

“Müziği kesin!” diye kükredi. “Şu lanet olası zırıltıyı susturun!”

Orkestra şefinin bageti havada dondu. Yüzü bembeyazdı. Protokol, nezaket, gece… hepsi paramparça ediliyordu.

Müzik bozuk bir plak gibi gıcırdayarak durdu. Son nota havada asılı kaldı, sonra sönümlendi.

Leyla yayını telden çekti, gözlerini açtı.

Az önceki trans hâlinden, acımasız gerçekliğe düştü.

Kubbenin altında ölümcül bir sessizlik vardı. Artık yalnızca insanların nefesleri ve Kenan’ın hırıltılı soluması duyuluyordu.

Üç yüz çift göz aynı anda orkestra platformuna, köşedeki küçük kıza ve boynundaki kırmızı parıltıya çevrildi.

Merak, kalabalığın en büyük zaafıydı; felaket ise en sevdikleri seyir.

Kenan kürsüden indi. Kalabalığı yararak sahneye yürümeye başladı. İnsanlar Musa’nın önünde ikiye ayrılan deniz gibi yol veriyordu. Kimse onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyordu.

Bastonun her “tak tak” vuruşu, Leyla’nın kalbinde bir top atışı gibi yankılanıyordu.

Leyla korkuyla geriledi.

Bu adamın kim olduğunu biliyordu: gecenin sahibi, şehrin efendisi.

Ama neden bir avcı gibi bakıyordu?

Leyla’nın eli istemsizce boynuna gitti. Elbisesinin yakasını düzeltmek, yoksulluğu saklamak istedi. Parmakları kolyeye değdi.

Soğuk metal. Sıcak taş.

Anladı.

Adamın baktığı şey kendisi değil… göğsündeki emanetti.

Kenan platformun basamaklarını çıktı. Orkestra şefi kenara çekildi. Diğer müzisyenler başlarını eğdi. Güçlünün öfkesi karşısında zayıflar görünmez olmayı seçerdi.

Ama Leyla’nın kaçacak yeri yoktu.

Sahnenin köşesinde, arkası duvara dönük, elinde kemanı, boynunda kolyesiyle kapana kısılmıştı.

Kenan, bir adım ötesinde durdu.

Adamın gölgesi Leyla’nın üzerine devrildi. Kenan’ın ağır parfümü Leyla’nın nefesini kesti.

Bastonun gümüş ucunu yavaşça kaldırdı ve ucu tam da yakutun üzerine doğruldu.

“Sen…” dedi Kenan. Sesi fısıltıyla haykırış arasında, tekinsiz bir tondaydı. “Sen hangi cüretle… benim salonumda… bunu takarsın?”

Leyla titriyordu ama çenesi yukarıdaydı.

“Anlamadım efendim,” dedi. Sesi kısık ama netti.

Kenan acı bir kahkaha attı; kimse eşlik etmedi.

“O kolye,” diye bağırdı yakutu işaret ederek. “Boynundaki o kanlı yakut… O benim aile yadigârımdı. Yirmi yıl önce kasamdan çalındı.”

Kalabalıktan uğultu yükseldi: “Hırsızmış…” “Paçavralara bak…” “Müzisyen kılığında…”

Fısıltılar Leyla’nın etrafını örümcek ağı gibi sardı.

Leyla sol eliyle kolyeyi avcunun içine aldı, saklar gibi.

“Hayır!” diye bağırdı. “Yalan söylüyorsunuz. Bu kolye çalınmadı. Annemden kaldı. Babamın emaneti.”

“Baban mı?” Kenan, Leyla’yı baştan aşağı süzdü: eski ayakkabılar, yıpranmış elbise, nasırlı parmaklar…

“Senin baban kim olabilir ki küçük fare?” dedi. “Bir yankesici mi, bir uşak mı? Yoksa evime giren hırsız çetesinin başı mı?”

Kenan kalabalığa döndü; linci meşrulaştırmak istiyordu.

“Görüyor musunuz?” diye seslendi. “Sanat diyoruz, zarafet diyoruz… koynumuzda yılan besliyoruz. Bu kız yıllardır aradığım en değerli parçayı boynunda taşıyor. Hem de benim evimde!”

Sonra tekrar Leyla’ya döndü. Gözlerinde merhametin kırıntısı yoktu.

“Onu bana ver,” dedi elini uzatarak. “Polisi çağırmadan, seni bu şehirden sürmeden önce… çıkar ve ver.”

Leyla duvara daha çok yaslandı. Kemanını kalkan gibi göğsüne bastırdı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Ağlamak, suçunu kabul etmek gibi olurdu.

“Vermem,” dedi.

Tek kelime.

Ama kubbenin altındaki sessizliği bir kez daha yırttı.

Kenan’a “hayır” diyen az insan olmuştu; hiçbiri uzun yaşamamıştı.

“Bu kolye benim,” dedi Leyla. “O benim geçmişim. Tek varlığım.”

Kenan’ın aristokrat maskesi düştü. Altından kaba kuvvet çıktı.

“Demek vermiyorsun…”

Bastonunu yere attı, ileri atıldı. Manikürlü elleri Leyla’nın boynuna uzandı.

Salondan çığlıklar yükseldi. Artık bu bir müzayede değil; güçlü olanın haklı olanı ezmeye çalıştığı kadim bir sahneydi.

Leyla bir sokak kedisi çevikliğiyle sıyrıldı.

“Dokunmayın!” diye bağırdı. “Bana dokunursanız bağırırım! Herkese anlatırım!”

“Neyi anlatacaksın?” diye hırladı Kenan. “Hırsız olduğunu mu?”

O an, sahnenin kenarında Cemil belirdi. Kenan’ı tutmak ister gibi ama korkarak.

“Kenan Bey…” dedi titreyen bir sesle. “Yapmayın. Herkes izliyor.”

“İzlesinler!” diye kükredi Kenan. “Adaletin tecellisini izlesinler!”

Leyla nefes nefese sahnenin ucunda duruyordu. Aşağıda yüzlerce yargıç ona bakıyordu. Hükmü vermişlerdi bile: suçlu, çünkü fakirdi.

Ama Leyla’nın bildiği, Kenan’ın unuttuğu bir şey vardı.

Kolyenin değeri yalnız yakutta değildi.

Arkasındaki metalde kazılı küçük bir yazıda gizliydi.

Ve o yazı, birazdan okunacaktı.

4. Bölüm — Altın Kapak Açılınca

Kenan güvenliğe bağırdı: “Polis! Emniyet müdürünü arayın!”

Güvenlik telsizlere sarılırken Leyla bir adım öne çıktı. Korku yerini, lekesiz bir öfkeye bıraktı.

“Bana iftira atıyorsunuz,” dedi. “Siz zenginsiniz diye her söylediğiniz doğru mu sanıyorsunuz? Ben hırsız değilim. Ben bir sanatçıyım.”

Kenan alaycı kahkahasını kalabalığa savurdu. “Sanatçıymış! Sokakta keman çalıp üç kuruş dilenen biri… boynunda bu oteli satın alacak yakutla geziyor!”

Leyla’nın gözlerinden yaşlar süzüldü. Zayıflıktan değil; çaresizlikten.

“Annem namuslu bir kadındı,” diye haykırdı. “O kolye bana babamdan kaldı. Rıfat’tan.”

Kenan, Rıfat adını duyunca bir an duraksadı. Vicdan değil—yalnızca gömdüğü bir hatıranın yerinden oynamasıydı bu.

“Yalan!” dedi. “Baban dolandırıcıydı. O kolyeyi benden çaldı.”

Kalabalık kışkırdı: “Alın boynundan!” “Kıyafetine bak, belli!”

Leyla bir an etrafına baktı. Yüzlerce yüz… hepsi yargılayıcı. Kimse “ya doğru söylüyorsa” demiyordu.

Yoksulluk, Leyla’nın demir maskesiydi.

Leyla elini boynuna götürdü, zinciri kavradı. Kolyeyi verirse kurtulabilirdi. Kenan bırakırdı. “Affettim,” der, büyüklük taslardı. Leyla da arka kapıdan çıkar, onurunu içeride bırakırdı.

Ama babasının sesi kulağında çınladı:

“Bu kolye bir süs değil kızım. Bir şahit. Gün gelince o şahit konuşacak.”

Leyla gözlerindeki yaşları sildi. Başını kaldırdı; Kenan’ın gözlerinin içine baktı. Bu bakışta artık korku yoktu.

“Tamam,” dedi.

Kalabalık rahatladı. Kenan gülümsedi—zafer gülümsemesi.

“Ver onu.”

Leyla kolyeyi boynundan çıkarmadı. Sadece yakutu avcunun içine aldı ve yukarı kaldırdı.

“Ama bir şartım var.”

Kenan’ın gülümsemesi dondu. “Şart mı? Sen kimsin ki?”

Leyla’nın sesi salonu doldurdu:

“Bu kolyeyi herkesin önünde alacaksınız. Ama almadan önce… kolyenin arkasındaki kapağın altında yazan yazıyı mikrofona, herkesin duyacağı şekilde okuyacaksınız.”

Kenan duraksadı.

Kolyenin arkasında kapak mı vardı?

Yirmi yıl önce taşın karatına bakmış, altındaki gerçeğe bakmamıştı.

“Saçmalama,” dedi. “Kuyumcu damgasıdır.”

“Hayır,” dedi Leyla. “Bu bir vasiyet değilse bile… bir kayıt. Eğer sizin olduğunu iddia ediyorsanız, arkasında ne yazdığını da biliyor olmanız gerekir. Kendi malınızı tanımalısınız.”

Kalabalık merakla kıpırdandı. Merak, öfkeyi yenmişti.

Kenan köşeye sıkıştı. Okumazsa “benim değil” demiş olacaktı. Okursa… ne kaybederdi?

Bir yazı işte.

Kenan hiddetle: “Pekâlâ!” dedi. “Oynayalım. Okuyacağım ve sonra seni polise teslim edeceğim.”

Kolyeyi Leyla’nın boynundan sertçe çekip kopardı. Zincir koptu. Leyla’nın boynunda ince kırmızı bir iz kaldı ama acıyı hissetmedi.

Kenan kolyeyi ışığa tuttu. Gerçekten de arkasında ince bir menteşe, bir kapak vardı. Tırnağıyla zorladı.

Çıt.

Kapak açıldı.

Altına kazınmış incecik el yazısı…

Kenan gözlerini kıstı. Mikrofona yaklaştı. Salon nefesini tuttu.

Ve Kenan kendi idam fermanını okumaya başladı.

Yazıyı tanıyordu.

O kıvrımlı “K” harfini. O keskin “R”yi.

Bu, yirmi yıl önce “kaza” süsü verilmiş bir yangında ölüme terk ettiği ortağı Rıfat’ın el yazısıydı.

Kenan’ın elleri titredi. Kolyeyi kapatıp “boş” demek istedi. Ama artık çok geçti; yüzlerce göz, yüzlerce kulak, yüzlerce telefon onu kilitlemişti.

Kibri, onu tuzağa düşürmüştü.

Kenan boğazını temizledi; sesi hoparlörlerden metalik çıktı:

“Kenan…” diye başladı.

Kendi ismini okumak bile salonda uğursuz bir yankı bıraktı.

“Kenan… kardeşin bildiğin ortağını…”

Durdu.

Kalabalıktan bir ses: “Devam et!”

Kenan’ın alnından soğuk ter aktı.

“…ortağını o depoda alevler içinde ölüme terk ettiğin gün…”

Salon buz kesti.

Kadehler havada asılı kaldı.

Fısıltılar kesildi.

Bu bir aşk notu değildi.

Bu mezardan gelen bir suç duyurusuydu.

Kenan sustu.

Ve Leyla—sanki yıllardır içine biriktirdiği bütün kelimeler o an serbest kalmış gibi—Kenan’ın sustuğu yerden haykırarak cümleyi tamamladı:

“Servetime ve onuruma konduğun gün, bu kolyeyi henüz kundaktaki kızıma, Leyla’ya emanet ediyorum!”

Kenan başını kaldırdı.

Leyla’nın yüzünde, Rıfat’ın vakur duruşu vardı.

Kenan ilk kez, gerçekliğin çıplak yüzünü gördü: bu kız Rıfat’ın kızıydı.

Leyla sahnenin ortasına yürüdü. Kolyeyi almak için değil—gerçeği tamamlamak için.

“Son cümleyi de okuyun!” dedi. “Cesaretiniz varsa!”

Kenan felç olmuş gibiydi. Gözleri yazının son satırına kaydı. En derine kazınmış cümle…

Fısıltıyla okudu:

O büyüdüğünde, bu yakut senin vicdanın değil, celladın olacak.

Kelime kubbeye çarptı, geri döndü ve herkese saplandı: celladın.

Kenan kolyeyi elinden atar gibi yere fırlattı.

Altın madalyon yuvarlandı… yuvarlandı… Leyla’nın ayaklarının dibinde durdu.

Salonun havası değişti.

Az önce Leyla’ya “hırsız” diyen kalabalık şimdi Kenan’a bakıyordu: Dehşetle. Tiksintiyle. Şüpheyle.

Kenan geriledi. “Yalan!” diye bağırdı. “Komplo!”

Yardım istercesine etrafına baktı ve en büyük hatasını yaptı:

“Cemil!” diye seslendi. “Söyle! Sen oradaydın! Söyle yalan olduğunu!”

5. Bölüm — Cemil’in Diz Çöküşü ve İmparatorluğun Çöküşü

Cemil kalabalığın arasından sıyrıldı.

Yıllardır Kenan’ın gölgesinde yaşayan, suçlara sessiz kalarak ruhunu çürüten yaşlı adam, sahneye doğru yürüdü. Herkes Cemil’e baktı: O sustuysa yalan, konuşursa kıyamet kopacaktı.

Cemil Kenan’ın yanına değil, Leyla’nın yanına gitti.

Yerde duran kolyeyi aldı. Titreyen elleriyle üzerindeki tozu sildi. Sonra başını kaldırıp Kenan’a baktı.

Bu bakışta korku yoktu artık.

Sadece tükenmişlik.

“Yalan değil,” dedi Cemil.

Kenan’ın gözleri büyüdü. “Sen ne diyorsun!”

Cemil sesi yükseltti: “Yirmi yıl sustum. Korktum. Beni de yakarsın diye korktum.”

Cemil, kelimeleri tek tek çıkardı; sanki her kelimeyle bir zinciri kırıyordu.

“Rıfat Bey o yazıyı o gece… yangından saatler önce kazıdı. Bana ‘Eğer bana bir şey olursa bunu kızıma ulaştır’ dedi. Ben korkaklık ettim. Sakladım. Sonra sen… kasayı boşaltırken bu kolyeyi de aldın. Ben de sustum.”

Cemil Leyla’ya döndü. Dizlerinin üzerine çöktü.

“Affet beni, kızım,” dedi. “Babanı kurtaramadım. Seni yetimhaneye gönderdiklerinde engel olamadım. Ama bugün… daha fazla susamam.”

Salon, bir kaosun eşiğine geldi. Fısıltılar çığlığa dönüştü.

“Katil!” diye bağıranlar oldu.

Kenan bastonunu sağa sola salladı. “Yaklaşmayın!” diye bağırdı. “Ben bu şehrin en saygın adamıyım! Emniyet müdürü dostum! Vali dostum!”

Ama dostları, vebadan kaçar gibi uzaklaşıyordu.

Güç bir illüzyondu.

Ve o illüzyon, küçük bir altın kapağın açılmasıyla bozulmuştu.

Kapılar açıldı. Kenan’ın çağırttığı polisler içeri girdi.

Ama hırsızı yakalamak için değil.

Asıl suçluyu—ihbarcıyı—almak için.

Başkomiser kalabalığı yararak sahnenin önüne geldi. Sert bakışlı, tecrübeli bir adamdı.

Kenan son bir çırpınışla ceketini düzeltti; maskesini takmaya çalıştı.

“Memur bey!” dedi. “Bu bunak ve bu hırsız bana komplo kuruyor! Hemen—”

Başkomiser elini kaldırdı. “Kenan Soylu.”

Sesi salonun fısıltılarını bastırdı.

“Hakkınızda yapılan ihbarı değerlendirdik. Ama görüyorum ki… ihbara gerek kalmamış. İtirafı herkes duydu.”

Cemil’e baktı. “Cemil Efendi, ifaden önemli. Şu an duyduklarımız, Kenan Bey’i kasten adam öldürme ve nitelikli yağma şüphesiyle merkeze götürmemiz için yeterli.”

Kenan sendeledi. “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz! Ben müzeler kurdum!”

Kimse öne çıkmadı.

Dostluk, güç varken vardı.

Güç düştüğünde, dostlar yabancıya dönüşürdü.

Polisler Kenan’ın kollarına girdi. Kelepçeler kapandı.

Klik.

Bu ses, Kenan’ın yıllarca kurduğu hayatın kapanış sesiydi.

Cemil de kelepçelendi ama direnmedi. Yüzünde garip bir huzur vardı. Çünkü bazen hapishane, vicdan azabından daha özgür bir yerdir.

Kenan sürüklenirken Leyla’nın önünden geçti. İki düşman, son kez birbirine baktı.

Kenan hırladı: “Kazandığını sanma. O kolye lanetli.”

Leyla avucundaki yakutu sıktı. Başını dik tuttu.

“Lanet kolyede değildi,” dedi. “Lanet sizin hırsınızdı.”

Kenan kapıya doğru götürülürken flaşlar patladı; gazeteciler çoktan kapıdaydı. İmparatorluk, birkaç cümleyle yıkılmıştı.

6. Bölüm — Bir Yıl Sonra: Hücrenin Karanlığı, Sahnenin Işığı

Aradan bir yıl geçti.

Şehrin hafızasında o gecenin izi silinmedi.

Şehrin dışındaki yüksek güvenlikli cezaevinin tecrit koğuşunda, Kenan Soylu bir zamanlar ipek çarşaflarda uyuyan adam değil, altı metrekarelik gri bir hücrenin gölgesiydi. Saçları uzamış, omuzları çökmüş, bedeni küçülmüştü.

Duvara tırnağıyla kazıdığı kelimeler vardı: tarihler, isimler ve defalarca yazılmış tek bir kelime:

BENİM.

Kenan pişman değildi.

Sadece yakalandığı için öfkeliydi.

Ve bu, onun gerçek cezasıydı.

Aynı saatlerde İstanbul’un başka bir köşesinde, Süreyya Operası’nın tarihi sahnesinde başka bir ışık yanıyordu.

Leyla artık orkestranın karanlık köşesinde görünmez bir figür değildi. O gecenin solistiydi. Siyah, zarif bir tuvalet giymişti. Boynunda yakut yoktu.

Çünkü Leyla kolyeyi satmıştı.

Ama lüks için değil.

Rıfat adına, yetenekli ama yoksul çocuk müzisyenlere burs veren bir vakıf kurmak için.

Kanlı yakut, bir lanet olmaktan çıkıp bir umuda dönüşmüştü.

Leyla yayı kaldırdı. Başını hafifçe eğdi.

Ve bir yıl önce Pera Palas’ta yarım kalan o valsti bu kez tamamladı.

Kimse “kes” diye bağırmadı.

Salon tıklım tıklımdı ve çıt çıkmıyordu. İnsanlar yalnız notaları değil; bir onur mücadelesinin sesini dinliyordu.

Finalde bir saniyelik sessizlik oldu.

Sonra alkış.

Dalga dalga.

Leyla selam verdi. Gözleri en ön sırada boş bırakılan bir koltuğa takıldı. Oraya babasının fotoğrafını koydurmuştu. Rıfat, kızına gülümsüyor gibiydi.

Leyla elini kalbine götürdü.

“Başardık baba,” dedi içinden. “Artık kimsenin gölgesinde değiliz.”

Operadan çıktığında kar yağıyordu. Leyla paltosunun yakasını kaldırdı. Gökyüzüne baktı.

Hücrenin karanlığıyla sahnenin ışığı arasında kilometreler vardı.

Ama onları birbirine bağlayan şey, görünmez bir teraziydi: adalet.

Leyla keman kutusunu sıkıca kavradı ve karın üstünde kendi izlerini bırakarak yürüdü.

Hikâye bitmişti.

Ama efsane yeni başlıyordu.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News