“Kızın yürüyebilir ama nişanlın engel oluyor!” Fakir çocuğun sözleri her şeyi değiştirdi.

ÇAMURLU ÇİZMELERİN HAKİKATİ
Sarıyer Sırtlarında, Bir Köşkün İçinden Geçen Adalet Hikâyesi
1. Bölüm — Kadife Perdelerin Ardındaki Müze
İstanbul’un kuzey ucunda, Sarıyer sırtlarının Boğaziçi’ne tepeden baktığı bir noktada, asırlık çınarların gölgesine saklanmış bir ahşap köşk yükselirdi. Dışarıdan bakıldığında, 19. yüzyılın zarafetini taşıyan oymalı saçakları, kararmış ahşap cephesi ve yüksek pencereleriyle geçmiş zamanın asaleti insanın yüzüne çarpar; “burada iyi bir hayat yaşanmıştır” dedirtirdi.
Fakat o kapıdan içeri adım atıldığı anda, başka bir hakikat başlardı.
Köşk bir yuva değildi. Bir müzeydi. Hem de yaşayanların değil, yaşanmışlıkların sergilendiği soğuk bir müze.
Saatler 14.30’u gösterdiğinde, dışarıdaki güneş dünyanın üstünü cömertçe ısıtırken, içerideki ağır bordo kadife perdeler ışığı içeri almaz; odaları sürekli alaca karanlıkta tutardı. Zaman, sanki yalnızca dışarıda akardı. Bu köşkte ise yalnızca antika saatlerin “tik tak”ları vardı. O tik taklar, bir kalbin atışı gibi değil, bir hesap makinesinin sabit ritmi gibi duyulurdu.
Evin sahibi Orhan Bey, hayatını eski eşyaların ve eski hikâyelerin ticaretine adamış bir antikacıydı. Dükkanındaki bir porselenin çatlağını hemen fark eder, bir konsolun cilasını kendi eliyle kontrol ederdi. Fakat kaderin ironisi şuydu: Eşini toprağa verdiği gün, canlılara gösterilecek özenin yerini, eşyaların güvenli sessizliği almıştı.
Salon Louis tarzı koltuklarla, ağır gümüş şamdanlarla, Çin vazolarıyla doluydu. Mobilyalar öyle ağırdı ki sanki yerçekimi bu evde iki kat çalışırdı. Halıların boğuk sesi, sessizliği bozmaz; aksine derinleştirirdi.
Bu sessizliğin merkezinde, ikinci kattaki koridorun sonundaki bir oda vardı.
Selin’in odası.
Ya da daha doğrusu: Selin’in hücresi.
On yaşındaki Selin, pencere önünde tekerlekli sandalyesinde oturur; kırılgan bir porselen bebek gibi hareketsiz dururdu. Teninin rengi güneş görmemiş bir bitkinin solgun beyazlığına benzerdi. Odada lavanta kolonyası, naftalin ve tanımsız metalik bir ilaç kokusu karışır; bu koku “hastalık”tan çok, “uyuşukluk” hissi taşırdı.
Selin’in göz kapakları, üzerine kurşun bağlanmış gibi ağırdı. Başını bir yere çevirmesi bile bir merasim isterdi. Oysa Selin eskiden böyle değildi. Annesinin ölümünden sonra içine çöken travma, bir çocuğun kaldırabileceğinden fazla olmuştu—ama asıl yük, o travmanın üstüne düzenli olarak eklenen kimyasal sis perdesiydi.
Ve o sis perdesinin adı, bu evde “vitamin”di.
2. Bölüm — Zümrüt Sabahlığın Altındaki Demir Yumruk
Koridorda topuk sesleri duyuldu: tak… tak… tak…
Bu adımlar hemşirenin telaşı değildi. Bir davete giden sosyetik bir kadının ölçülü, kendinden emin yürüyüşüydü.
Kapı açıldı. İçeri Melis girdi.
Otuz yaşlarında, kusursuz bir fiziğe ve heykelsi yüz hatlarına sahipti. Güzelliği, bazı kadınlarda olduğu gibi bir armağan değil; bir sermayeydi. Zarafeti bir süs değil; bir silahtı. Elinde gümüş bir tepsi taşıyordu: kristal bardakta su, yanında koyu renkli isimsiz bir şişe.
“Tatlım,” dedi Melis. Sesi yumuşaktı ama içindeki sertlik, kadife eldivenin içindeki demir yumruk gibiydi. “İlaç saatin geldi.”
Selin başını güçlükle çevirdi. “İçmek istemiyorum,” diye mırıldandı. “Çok uyutuyor… midem bulanıyor…”
Melis yatağın kenarına oturdu, sabahlığının eteklerini düzeltti. Yüzüne şefkat maskesini takındı; ama o şefkatin rengi yapışkandı. Kaşığa sıvıdan dökerken konuştu:
“Baban üzülmesin, değil mi? Baban senin yürümeni ne kadar istiyor biliyorsun. Bunlar kaslarını güçlendirecek.”
Oysa o şişenin içindekiler, kasları güçlendirmek şöyle dursun; sinir sistemini baskılayan, kas tonusunu düşüren, zihni sürekli sisli bırakan ağır bir yatıştırıcı karışımdı.
Melis için Selin, yalnızca evliliğin önündeki “zor bir sorumluluk” değildi. Selin, mirasın bölünmesi demekti. Selin iyileşirse; Selin büyürse; Selin kendine gelir ve konuşursa… Melis’in köşkteki iktidarı sallanırdı.
Selin, direnişin faydasız olduğunu acıyla öğrenmişti. Ağzını açtı. Acı, metalik tat boğazından aşağı kaydı.
Tam o sırada kapı tekrar açıldı.
Orhan Bey içeri girdi.
Kırklı yaşlarındaydı. Saçlarına kır düşmüş, omuzları taşıdığı manevi yükün altında hafifçe çökmüştü. İyi giyimliydi ama ruhu yorgundu. Gözlerinde eşini kaybetmiş bir adamın hiç dinmeyen hüznü ve çevresindeki gerçeği görmesini engelleyen kalın bir perde vardı.
Melis, kapı sesini duyar duymaz rolünü değiştirdi. Kaşığı tepsiye bıraktı, Selin’in saçını okşadı ve onu alnından öptü.
“Aferin benim güzel kızıma,” dedi, Orhan’ın duyacağı o anaç tonla. “Her geçen gün daha iyi olacaksın.”
Orhan Bey bu tabloya bakıp iç geçirdi. Gördüğü şey, nişanlısının fedakârlığıydı. Selin’in yaşadığını sandığı şey, bakım ve şefkatti.
“Sen olmasan bu evin hâli…” dedi Orhan, Melis’in omzuna dokunarak. “Selin’in hâli ne olurdu bilmiyorum.”
Melis başını Orhan’ın eline hafifçe yasladı. Ama gözleri Orhan’da değil; odanın köşesindeki antika şifonyerin üzerindeki mücevher kutusundaydı.
“Selin benim de kızım sayılır,” dedi. “Onun iyiliği için her şeyi yaparım.”
Selin, ilacın etkisiyle babasına bakmaya çalıştı. Dili ağırlaştı. “Baba…” diyebildi sadece.
Orhan kızının elini tuttu. Soğuktu. “Parka mı gitmek istiyorsun canım?”
Melis hemen araya girdi. “Bugün rüzgarlı, üşütmesin. İlaçlarını yeni aldı, dinlense daha iyi olmaz mı?”
Orhan başını salladı. “Haklısın.”
Selin’in gözünden bir yaş süzüldü. O yaş, yalnızca üzüntü değildi. Bedenini esir alan kimyasal zincire karşı sessiz bir isyandı.
Kapı kapandı. Klop.
Selin, tekrar ilaçlı uykunun karanlığına çekildi.
Köşk sessizdi; ama bu sessizlik fırtına öncesi değil, çürümenin sessizliğiydi.
Ve o çürümenin hemen ötesinde, köşkün duvarlarının dışında, hakikati görebilecek kadar keskin gözleri olan biri dolaşıyordu.
3. Bölüm — Duvarın Dışındaki Çocuk: Garip
Köşkün yüksek taş duvarlarının ve mızrak gibi sivri demir parmaklıklarının ötesinde hayat, bambaşka bir ritimle akardı. Egzoz kokusu, rutubet, bozuk kaldırım taşları… Gürültü ve hayatta kalma mücadelesi.
Bu dünyanın en küçük ama en dikkatli sakini, on bir yaşındaki bir çocuktu: Garip.
İsmi, sanki yazgısı gibiydi. Kimsesizdi. Tek başınaydı. Üzerinde birkaç beden büyük gelen gri bir tişört, yamalı bir pantolon, bağcıkları kopmuş ayakkabılar vardı. Ama o sefil görüntünün altında sokak filozoflarının türünden bir zeka yatardı: dünyayı tarayan, detayları kaçırmayan, insanların çöpe attığı nesnelerden bile hayat hikâyesi okuyan bir zeka.
Garip’in “ofisi”, arkasında sürüklediği paslı çekçek arabasıydı.
O gün öğleden sonra, Garip arabasını köşkün arka bahçesine bakan dar sokağa park etti. Zenginlerin çöpleri, fakirin hazinesi olurdu. Fakat Garip’in dikkatini bugün konteyner değil, parmaklıkların ardındaki verandada oturan bir kız çekti.
Selin.
Garip onu aylarca uzaktan görmüştü. İyi giyimli, pahalı battaniyelerle örtülü, ama sanki bir biblo gibi yerinden kıpırdamayan bir kız.
“Benim ayakkabım delik ama bacaklarım sağlam,” diye düşünmüştü Garip. “Onun ayakkabıları pırıl pırıl ama basacak yeri yok.”
Tam o sırada arka kapı açıldı. Melis dışarı çıktı.
Garip refleksle konteynerin gölgesine sindi. Sokak çocuğunun kuralı buydu: görünmez ol.
Melis’in yüzünde, içerideki melek maskesinden eser yoktu. Sertti. Gergindi. Elinde küçük kahverengi bir cam şişe vardı ve telefonu kulağındaydı. Bahçenin en kuytu köşesine, sarmaşıklarla kaplı eski çardağın yanına yürüdü.
Rüzgâr, Garip’ten yanaydı. Sesler duyuluyordu:
“Yeter artık Caner… beni sıkıştırma… Orhan sandığından daha aptal… ilaçlara devam ediyorum… doktor şüphelenmiyor…”
Garip bazı kelimeleri anlamıyordu ama bazıları çivi gibi kafasına çakılıyordu: aptal, ilaç, devam.
Melis, sarmaşıkların dibine şeffaf bir sıvı döktü. Toprakta hafif bir köpürme oldu; sanki toprak bile zehri reddetti. Sonra elindeki “vitamin” şişesini boşaltıp başka bir kaçak şişeden sarımtırak bir sıvıyı aynı şişeye doldurdu.
Bir illüzyon. Etiket aynı, şişe aynı… içerik artık pranga.
Melis içeri döndü. Kapı kapandı.
Garip saklandığı yerden çıktı. Kalbi öfkeyle atıyordu. Sarmaşık yapraklarının uçları şimdiden kararmaya başlamıştı.
“Zehirliyor,” diye fısıldadı. “Kızı zehirliyor… yürüyemesin diye.”
İşte o an, Garip’in içindeki “bana dokunmayan yılan” susup, vicdan konuştu.
Yerde çamurlu bir taş buldu, demir parmaklıklara vurdu: Çın!
Selin irkildi. Başını çevirdi.
Garip onunla göz göze geldi. Başıyla “bekle” der gibi işaret yaptı.
Sonra çekçek arabasını kavradı.
Ve karar verdi: Bu iş burada bitmeyecekti.
4. Bölüm — Parkta Patlayan Hakikat
Ertesi gün Sarıyer Halk Parkı, sonbaharın hüzünlü renklerine bürünmüştü. Rüzgâr, çınar yapraklarını savuruyordu. Park, zenginle yoksulun aynı havayı soluduğu nadir alanlardan biriydi; ama aynı havayı solumak, aynı hayatı yaşamak demek değildi.
Orhan Bey, lacivert kaşmir paltosuyla tekerlekli sandalyeyi itiyordu. Ellerinde deri eldivenler vardı; metal soğuğu tenine değmesin diye. Selin battaniyeye sarılı, ifadesiz bir yüzle etrafı rüyadan izler gibiydi.
Orhan, kendini iyi bir baba sayıyordu. “Bak,” diyordu içinden, “kızımı parka çıkardım.”
Ama Selin’e “ne hissediyorsun?” diye sormuyordu. Sadece “üşüdün mü?” diyordu. Kızıyla değil, babalık imajıyla ilgileniyordu.
O sırada çalıların arasında bir hareketlenme oldu.
Garip, sabahtan beri onları takip ediyordu. Üstü başı daha kirli, yüzünde is lekeleri vardı. Ama gözleri, bir savcı kadar keskin ve tavizsizdi.
Orhan ve Selin deniz manzaralı tenha kısma geldiğinde Garip fırladı, sandalyenin önüne geçti.
Orhan irkildi. Sandalyeyi geri çekti. “Ne yapıyorsun çocuk!” diye bağırdı. “Çekil önümden!”
Garip nefes nefeseydi. Orhan’ın gözlerinin içine baktı. “Eş sen ne yazar beyim,” dedi. “Siz zaten ezip geçmeye alışmışsınız.”
Orhan’ın ilk tepkisi cebine gitmek oldu. Cüzdanını çıkardı. Kağıt paraları uzattı. “Al şunu, karnın açtır. Hadi git.”
Garip’in eli havaya kalktı ve Orhan’ın parayı tutan eline vurdu. Paralar rüzgârla savruldu, çamurlu suya düştü.
“Para istemiyorum!” diye bağırdı Garip. Ses parkta yankılandı. “Benim karnım aç olabilir ama senin gözün kör!”
Orhan dondu. “Ne saçmalıyorsun sen?”
Garip Selin’i işaret etti. Sonra parmağını Orhan’ın göğsüne çevirdi. “Kızına bak. O süslü kadın sana ‘yürüyemez’ dedi diye inandın. Çünkü inanmak işine geldi.”
Orhan’ın yüzü kızardı. “Nişanlım hakkında doğru konuş! O bu kıza annesi gibi bakıyor.”
Garip acı acı güldü. “Hangi anne evladının yemeğine zehir katar? Hangi anne ilacı toprağa döker, yerine uyutucu doldurur?”
Orhan telefonu çıkardı. “Polisi arayacağım, delisin sen.”
Garip bir adım daha yaklaştı. Çamurlu eliyle Orhan’ın pahalı paltosuna dokundu. “Ara. Ama önce git köşkünün arka bahçesine bak. Çardağın dibindeki sarmaşıklara bak. Dün yemyeşildi, bugün kömür gibi.”
Orhan’ın içinde şüphe kıpırdadı. Melis’in bahçede çok vakit geçirmesi… ilaçları hep kendisinin hazırlaması… Selin’in iyileşmemesi, aksine solması…
Garip, Orhan’ın gözlerindeki tereddüdü gördü ve sesi biraz yumuşadı: “Bitkiler bile dayanamadı o zehre. Senin kızın nasıl dayansın?”
Selin titremeye başladı. Sisli zihninin içinden bir cümle çıkardı: “Baba… Melis abla… ilaç çok acı. İçince bacaklarım uyuşuyor…”
Orhan’ın nefesi değişti.
Garip arkasını döndü. “Ben diyeceğimi dedim,” dedi. “Eve gidince o sarmaşıklara bakmadan o kadının yüzüne bakma.”
Rüzgâr gibi geldiği gibi kayboldu.
Geriye çamurlu paralar, titreyen bir çocuk ve şüphenin en zehirli tohumu ekilmiş bir baba kaldı.
5. Bölüm — Sarmaşığın Külü
Orhan Bey köşke doğru yürürken, adımları ağırlaşmış, zihni bir savaş meydanına dönmüştü. Parkta duydukları beyninde yankılanıyordu.
Kapı açıldı. Melis eşikte belirdi: kusursuz fön, profesyonel makyaj, bej bir elbise… Ve o geniş gülümseme.
“Aşkım!” dedi. “Erken döndünüz. Hava mı soğudu? Selin üşüdü mü?”
Melis eğilip Selin’i öpmeye yeltendi. Orhan bu hareketi bir belgeselci soğukkanlılığıyla izledi. Melis Selin’e değil, Orhan’ın yüzüne bakıyordu: bir terslik var mı, yok mu?
“Biraz rüzgâr vardı,” dedi Orhan. “Selin yoruldu.”
Melis hemen kontrolü almak istedi: “Ben onu odasına götüreyim, ilacını vereyim.”
“Hayır,” dedi Orhan. Sesindeki sertlik ikisini de şaşırttı. Sonra toparladı: “Hizmetçi götürsün. Sen kahve yap. Bahçede içelim.”
Orhan arka bahçeye çıktı. Çardağın yanına yürüdü. İçinden dua ediyordu: “Lütfen yalan olsun…”
Ama gerçek, duadan hızlıydı.
Sarmaşığın kökü, asit dökülmüş gibi simsiyah kavrulmuştu. Toprak bile grileşmişti. Orhan yaprağa dokundu; yaprak toz olup dağıldı.
O toz, Orhan’ın Melis’e olan güveninin külüydü.
İçeri döndü. Melis kahve tepsisiyle verandaya çıktı. Orhan yüzüne maske taktı. “Ellerimi yıkayayım,” dedi.
Banyoya değil, Melis’in eşyalarının olduğu yere gitti. Kahverengi “vitamin” şişesini buldu. Kapağı açıp kokladı.
Meyvemsi bir vitamin kokusu yoktu. Keskin, genzi yakan, eterimsi bir kimyasal koku vardı.
Orhan şişeyi yerine koydu. Çünkü artık avcı gibi düşünüyordu: Melis’i suçüstü yakalamalıydı.
Salona döndü. Melis fincanını yudumluyordu.
Orhan gözlerinin içine bakarak konuştu: “Doktorla konuştum. Yeni bir yöntem varmış. Yarın sabah Selin’den kan tahlili isteyecekler.”
Bu bir yalandı. Ama kusursuz bir tuzaktı.
Melis’in fincanı havada kaldı. Gülümsemesi dondu.
“Yarın mı?” dedi, sesi çatlayarak. “Ama… çok erken değil mi?”
“Erken değil,” dedi Orhan. “Sağlık beklemez.”
Melis fincanı tabağa bıraktı. Çın.
O gece köşkte kimse uyumadı.
Biri delilleri yok etmek için, diğeri gerçeği yakalamak için.
6. Bölüm — Gece 03.00: Zehrin Maskesi Düşerken
Saat 03.00 sularında ev zifiri karanlıktı. Rüzgâr panjurları dövüyor, ahşap iskelet gıcırdıyordu. Orhan Bey berjerde oturmuş, nefesini düzenli tutarak uyuyor gibi yapıyordu. Melis’in nefesi düzensizdi; korku, uykunun düşmanıydı.
Bir süre sonra Melis kalktı. Parmak uçlarında koridora süzüldü.
Orhan gölge gibi takip etti.
Melis mutfağa değil, Selin’in odasına girdi.
Kapı aralıktı. Sokak lambasının solgun ışığı odayı loş aydınlatıyordu. Melis komodinden ilaç şişesini aldı, kapağını açtı.
“Lanet olsun,” diye fısıldadı. “Tahlilde çıkarsa biterim. Dökmem lazım.”
Şişeyi banyoya götürmek üzere hareketlendi.
Tam o anda odanın ışıkları yandı.
Çıt.
Kör edici aydınlıkta Melis irkildi. Şişe elinden kaydı ve parke zeminde paramparça oldu. Sarımtırak sıvı halıya yayıldı. Odayı keskin kimyasal koku kapladı.
Melis dehşetle döndü.
Orhan kapıda duruyordu.
Yüzünde ne öfke vardı ne üzüntü; yalnızca soğuk, delici bir hayal kırıklığı.
“Su içmeye geldim,” dedi Melis, sesi boğuk. “İlacı kontrol ediyordum.”
Orhan kırık camlara aldırmadan içeri girdi. Halıdan yükselen kokuyu içine çekti.
“Bu koku vitamin kokusu değil,” dedi. “Bu koku ihanetin kokusu.”
Cebinden telefonunu çıkardı. Fotoğrafı gösterdi: kurumuş sarmaşık kökü.
“Peki ya bunlar?” dedi. “Bunların da tarihi mi geçti?”
Melis’in inkarı çöktü; ama son bir hamle denedi: “Vitamin bozulmuş olabilir…”
Selin yatakta doğrulmaya çalışıyordu. Korku dolu gözlerle bakıyordu. “Baba… ne oluyor?”
Orhan kızına bakmadı. Gözlerini Melis’ten ayırmadı. “Sana ev verdim,” dedi. “Kalbimi verdim. Kızımı emanet ettim. Sen ne yaptın?”
Melis’in yüzündeki mağdur maske düştü. Yerine çıplak hırs çıktı.
“Evet!” diye bağırdı. “Para için! Ne sanıyordun Orhan? Gençliğimi bu kasvetli müzede çürütmek için mi harcıyorum? Eğer o iyileşseydi her şey ona akacaktı. Ben kendimi garantiye almak istedim!”
Bu itiraf odayı dondurdu.
Orhan’ın elleri yumruk oldu; tokat atmamak için kendini tuttu. Sesini kısarak konuştu:
“Sen kendini değil… cehennemdeki yerini garantiye aldın.”
Kapıyı işaret etti: “Defol.”
Melis şok oldu. “Gecenin bu saatinde nereye gideyim?”
“Umurumda değil,” dedi Orhan. “Sokağa git. Belki o çamurlu çocuk sana insanlığın ne olduğunu öğretir.”
Melis korkuyla sordu: “Polisi arayacak mısın?”
Orhan bir an durdu. Selin’e baktı. Skandalın çocuğun üzerine daha fazla yük bindirmesini istemedi. Bu, hem merhamet hem burjuva refleksiydi.
“Seni polise vermiyorum,” dedi. “Sadece Selin için. Ama bir daha karşımıza çıkarsan…”
Melis, Orhan’ın gözlerindeki kararlılığı gördü. Koşarak çıktı.
Dış kapı aşağıda kapandı: Bam!
O ses, köşkteki zehirli dönemin bitiş sesiydi.
Orhan kırık camların arasına çöktü. Selin’e sarıldı.
“Bitti kızım,” dedi. “Artık sadece biz varız.”
Ve ilk kez, köşkün sessizliği bir çürüme sessizliği değildi.
Fırtınadan sonra gelen, temiz hava sessizliğiydi.
7. Bölüm — Altı Ay Sonra: Güneşin İçeri Girdiği Ev
Altı ay geçti.
Köşk, yalnızca badana boya görmedi; ruhsal bir arınma yaşadı. Ağır kadife perdeler söküldü, yerine keten tüller asıldı. Müze kokusu gitti; yerine tentürdiyot, taze meyve ve yaşamın kokusu geldi.
Selin’in iyileşmesi, Melis’in vaat ettiği “kolay” bir mucize olmadı. Gerçek iyileşme terliydi, acılıydı, inat isterdi. Kanındaki kimyasal tortu temizlenince kasları şoka girmişti; kramplarla uyanmış, ağrılarla günler geçirmişti.
Ama Orhan bu kez kaçmadı.
Kızının başucunda bekledi. İlk kez “babam var” hissi, Selin’in içindeki sisin yerini aldı.
Orhan Bey ise bu süre boyunca başka bir arayışa çıktı: Garip’i bulmaya.
Onu Sarıyer’in arka sokaklarında, kağıt toplayıcılarının deposunda buldu. Garip paslı çekçek arabasını tamir ediyordu. Orhan’ı görünce önce savunmaya geçti.
“Ne oldu beyim?” dedi. “Kızına bir şey mi oldu?”
Orhan bu kez cüzdan çıkarmadı. Garip’in yağlı, kömür karası ellerini tuttu.
“Kızım iyi,” dedi. “Sayende iyi. Ben sana borcumu ödemeye geldim.”
Garip elini çekti. “Ben para istemem. Dilenci değilim.”
Orhan başını salladı. “Para getirmedim,” dedi. “Sana bir kalem getirdim. O zekanı çöplerde değil, kitaplarda kullanman için. Okumak ister misin?”
Garip, ilk kez uzun süre sustu. Çünkü sokakta umut, çoğu zaman bir yalan gibi gelir; insan elini uzatmaya çekinir.
Ama Orhan’ın gözlerinde bu kez maske yoktu. Suçluluk vardı. Minnet vardı. Ve gerçek.
8. Bölüm — Bir Adımın Büyüklüğü
Bahar sabahında köşkün bahçesi değişmişti. Zehirlenen sarmaşıklar temizlenmiş; yerlerine inatçı, canlı sardunyalar dikilmişti.
Verandada Selin vardı.
Tekerlekli sandalyede değil.
Ayaktaydı.
Yürütece tutunmuştu. Bacakları hâlâ inceydi, dizleri titriyordu; ama topukları yere sağlam basıyordu. Alnında ter vardı. Bir adım atmak, Everest’e tırmanmak kadar zordu; ama bir o kadar da zaferdi.
Orhan birkaç adım ötede, kollarını açmış bekliyordu. “Hadi kızım,” dedi. “Sadece bir adım.”
Selin dişlerini sıktı. Sağ ayağını kaldırdı. İleri attı.
Tak.
Tabanı taşa değdi.
“Yaptım,” dedi Selin nefes nefese gülerek. “Baba… yaptım.”
Orhan kızına sarıldı. O sarılışta, geçmişin bütün ihmallerinin özrü vardı.
Bahçenin kenarında, demir parmaklıkların—bir zamanlar sınıf ayrımının sınırı olan parmaklıkların—kapısı açıktı.
Kapıda biri duruyordu: Garip.
Ama bu, parktaki çamurlu çocuk değildi artık. Üzerinde lacivert okul forması, sırtında yeni bir çanta, ayağında boyalı temiz ayakkabılar vardı. Saçı tıraşlıydı, yüzü yıkanmıştı. Ama duruşu aynıydı: başı dik, bakışı keskin.
Orhan gülümsedi. “Garip!” diye seslendi. “Gel bak… kim seni bekliyor.”
Garip bahçeye girdi. Eskiden gizlice bir hırsız gibi baktığı yere şimdi bir evin oğlu gibi başı dik girdi.
Selin yürütecine yaslandı. “Sen o çocuksun,” dedi. “Beni kurtaran çocuk.”
Garip utandı, ayakkabısının ucuyla toprağı eşeledi. “Ben bir şey yapmadım,” dedi. “Sadece gördüğümü söyledim.”
Orhan elini Garip’in omzuna koydu. “Görmek bazen yapmaktan daha zordur,” dedi. “Sen gördün. Sen konuştun.”
O gün köşkte bir sofra kuruldu. Gümüş çatallarla değil; samimiyetle. Garip, ilk kez bir evin içinde “misafir” gibi değil, “insan” gibi oturdu.
Orhan onu evlat edinmedi—Garip’in sokaktaki özgürlüğüne saygı duydu. Ama ona “Orhan Amca Bursu” adıyla, üniversite bitene kadar sürecek bir gelecek kapısı açtı.
Garip akşamüstü çıkarken, Orhan arkasından baktı. Ayakkabılar tertemizdi; ama Orhan biliyordu: o ayakkabılar çamurlu yolları unutmayacaktı.
Ve o çamurlu yollar, Garip’i belki bir gün bu ülkenin en adil savcısı, en dürüst hakimi ya da en vicdanlı doktoru yapacaktı.
Orhan kapıyı kapattı, salona döndü. Selin koltukta uyumuştu. İlaçsız, doğal, yorgunluğun getirdiği tatlı bir uyku. Yüzünde huzurlu bir gülümseme vardı.
Orhan pencereye yürüdü, dışarıdaki sokağa baktı. Artık o sokak ona korkutucu gelmiyordu.
Çünkü biliyordu:
Hakikatin sesi bazen en lüks salonlardan değil, en karanlık köşelerden gelir.
Ve bazen en kirli eller, en temiz kalbi taşır.