Türk İstihbaratı Hakkari’de Bir Çobanın Hafızasından PKK’nın Gizli Karargâhını Nasıl Çıkardı

DUMANIN İÇİNDEKİ HARİTA
Hakkâri dağlarında bir çobanın hafızası, bir operatifin sessizliği ve bir ülkenin uykusuz aklı
1. Bölüm: Sobanın Başındaki Adam
Ekim ayı, Hakkâri’de takvime bakmadan kendini belli ederdi. İnsan daha kapıyı açmadan havanın “keskin” olduğunu anlar, nefesini içeri çekince ciğerlerinde ince bir sızı hissederdi. Çukurca’ya bağlı küçük köyün tek kahvehanesinde sabahın altısını biraz geçmişti. Sobanın üstünde çaydanlık fokurdamıyor, sadece metalin içinden gelen ince tıkırtılar duyuluyordu; sanki soba da uykusunu tam alamamış gibiydi.
Şeyhmus Demir, ellerini sobaya uzatmış ısıtmaya çalışıyordu. Altmış üç yaşındaydı. Yüzü rüzgârla konuşa konuşa çizgi çizgi olmuş, parmakları ip çekmekten, taş tutmaktan, çalı ayıklamaktan kalınlaşmıştı. Gözlerinde ise dağların insanlarda bıraktığı o tuhaf karışım vardı: hem dinginlik hem temkin.
Kahvehane sahibi Hıdır, bardağa çayı doldururken “Bu sene kış erken gelecek” dedi. Köyde her yıl bu cümle söylenirdi ama her yıl farklı bir anlamı olurdu. Bu yıl, cümle daha ağırdı.
Şeyhmus çayı aldı, dudağına götürdü. Çok sıcak değildi; iyiydi. İyi çay, bu coğrafyada lüks sayılırdı.
“Erken gelir,” dedi Şeyhmus. “Dağ erken söylüyor.”
Hıdır, “Dağ konuşur mu?” diye güldü.
Şeyhmus da gülümsedi, ama gülümsemesi bir anlık oldu. Çünkü o dağın konuştuğunu bilirdi. Kayanın yerinden oynamasını, bir suyun yön değiştirmesini, kuşların belli bir patikadan çekilmesini… Bunlar, dağın diliydi. Şeyhmus kırk yıl boyunca o dili öğrenmişti. Hatta bazen insan dilinden daha çok güvenmişti ona.
Kahvehanede iki üç kişi daha vardı. Biri kamyonetçi, biri köy koridorlarında sürekli “iş var mı” diye dolaşan gençlerden, biri de emekli bir öğretmen. Her biri kendi sessizliğini sobaya doğru tutmuştu. Siyaset konuşulmazdı; konuşulsa da yarım bırakılırdı. Çünkü bu topraklarda söz, bazen sahibini yorardı.
Şeyhmus, pencereden dışarı baktı. Uzakta dağlar griydi. Gri, karın habercisiydi. O sırada kapı açıldı. İçeriye keskin hava doldu; arkasından da bir adam girdi. Üstünde sade bir mont, elinde çanta vardı. Yüzü “buraya ait değil” diye bağırmıyordu ama “yoldan gelmiş” olduğu belliydi.
Adam gözlerini kısaca kahvehanede gezdirdi. Sonra Hıdır’a selam verdi. “Tarım tarafında görevliyim,” dedi. “Köyde hayvan sağlığı taraması var. Muhtarla konuşacağım.”
Köylerde yabancıya bakış bellidir: önce susarsın, sonra ölçersin, en son karar verirsin. Adamın konuşması düzgündü; şivesi “tam” değildi ama abartısızdı. Kendini fazla anlatmıyordu.
Şeyhmus, adamın çantasına baktı. Çanta ağırdı. İçinde alet olabilirdi. İlaç olabilirdi. Ya da hiçbir şey… Şeyhmus “hiçbir şey”lerin de ağır olabildiğini bilenlerdendi.
Hıdır, “Hoş geldin” dedi. “Çay içer misin?”
Adam başını salladı. “Bir çay iyi olur.”
O çayın bu köyde kimin hayatını değiştireceğini henüz kimse bilmiyordu.
2. Bölüm: Ankara’da Açılan Dosya
Ankara’da hava başka türlü soğurdu. Hakkâri’de soğuk teni keserdi; Ankara’da soğuk insanın içine, evrakın arasına işlerdi. Yaz sonu bitip sonbahar başladığında, bir masada dosya açıldı. Dosyanın üzerinde tek kelime vardı: DUMAN.
Duman, bir şeye işaret eden ama kendisi tutulamayan şeydi. Bir kokuyu taşır, bir ısıyı saklar, bir varlığı haber verir… ama gözle görülmez. Dosyaya bu adın verilmesi boşuna değildi: elde güçlü bir şüphe vardı, fakat şüphe, tek başına harita çizmezdi.
Merkezde çalışan analistler; uydu görüntülerini, bölge raporlarını, sınır hattı dinamiklerini ve yıllara yayılmış saha notlarını bir araya getiriyordu. Teknoloji, çok şey söylerdi; ama dağ, teknolojinin dilini bazen bozar, sinyali yutar, görüntüyü aldatırdı. Hele ki mağara sistemleri olan bir coğrafyada, her taş “doğal” görünmeye yeminliydi.
Masanın başındaki birim amiri, dosyaya uzun süre baktı. Sonra kısa bir cümle kurdu:
“Teknik yetmez. İnsan gerekir.”
Bu cümlenin içinde hem umut hem risk vardı. Çünkü insan, en güçlü kaynaktı; aynı zamanda en kırılgan halka.
Ekranlarda listeler açıldı: avcılar, oduncular, yaylacı aileler, sınır ticaretiyle yaşayanlar, rehberlik yapmış yaşlılar… Her isim, bir hikâyeydi. Her hikâye, doğru okunursa bir yoldu; yanlış okunursa tuzaktı.
Listede bir isim, uzun süre kimsenin dikkatini çekmedi. Çünkü gösterişsizdi:
Şeyhmus Demir.
Notların arasına sıkışmış birkaç satır: “Bölgede kırk yılı aşkın çobanlık. Devletle husumeti yok. Aile bağı güçlü. Sessiz. İstikrarlı rota.”
İstihbarat dünyasında “sessiz” kelimesi bazen altın değerindedir. Çünkü sessiz insan, konuşması gerektiğinde konuşur. Ama asıl mesele şuydu: Şeyhmus’un konuşması gerekecek miydi?
Birim amiri, bir operatifi çağırdı. Operatifin adı Onur’du; soyadı bu hikâyede önemli değil. Önemli olan, Onur’un nasıl yürüdüğüydü: hızlı değil, aceleci hiç değil. Onur’un işi, insanların kapısına “bana bilgi ver” diye gitmek değildi. Onur’un işi, insanların kapısına insan gibi gitmekti.
Ve bu işte insan olmak, bazen en zor taktikti.
3. Bölüm: Kapak Değil, Kılıf
Onur köye geldiğinde ilk yaptığı şey, “görev” yapmak olmadı. Çünkü görev, doğrudan yapılınca göze batar. O köyde göze batmak; sadece rahatsız etmek değil, bazen hayatı tehlikeye atmaktı.
Onur kendini, hayvan sağlığı taraması yapan bir görevli olarak tanıttı. Köyde böyle insanlar zaman zaman görülürdü. Onur da bunu biliyordu. “Yabancı” değil, “geçici tanıdık” gibi durmak gerekiyordu.
İlk hafta, Onur kahvehaneye geldi, çay içti, sobanın başına oturdu, konuşulanları dinledi. Kimseye soru sormadı. Soru sormak, erken yapılırsa “merak” değil “niyet” sayılırdı.
Köyün imamıyla cami avlusunda selamlaştı. Bakkaldan alışveriş yaptı; parasını tam verdi, pazarlık etmedi. Çocuklara çikolata dağıtmadı—bunun da şüpheli duracağını biliyordu—ama bir çocuğun düşen topunu alıp geri verdi. Küçük şeyler, köylerde büyük notlar bırakırdı.
Şeyhmus, Onur’u ilk kez kahvehanede gördüğünde sadece bir kez baktı. Bakışı; “kim, niye, ne kadar kalır” sorularını tek seferde soran türdendi. Onur bunu fark etti, ama fark ettiğini belli etmedi.
İkinci hafta, Onur sürülerin olduğu yere gitti. Şeyhmus oradaydı. Koyunların arasında, rüzgârın önüne geçip kısık bir sesle ıslık çalıyor; sürüyü yönlendiriyordu. Çobanlık, dışarıdan bakana basit gelir. Ama iyi çobanlık, bir orkestrayı sessizce yönetmek gibidir.
Onur, hayvanlara baktı. Bir iki basit kontrol yaptı. Şeyhmus cevapları kısa tuttu. Onur da kısa kesti. Teşekkür edip döndü.
Köyde güven, “çok konuşmakla” değil, “doğru yerde susmakla” kazanılırdı.
Üçüncü hafta Onur tekrar geldi. Bu kez, Şeyhmus’un bir keçisinde gözle görülür bir sıkıntı vardı. Onur, yanında getirdiği ilaçla hayvanı rahatlattı. Şeyhmus’un yüzünde belli belirsiz bir değişim oldu: ilk kez, bir yabancı “işe yaramıştı.”
Şeyhmus, “Çay iç” dedi.
Onur kabul etti.
O çay, köydeki rüzgârdan daha sessiz ama daha güçlü bir şeydi: bir kapının aralanması.
4. Bölüm: Dağların Anlattığı Şeyler
Şeyhmus, ilk çayda dağlardan konuştu. Her çoban dağdan konuşur zaten; ama Şeyhmus’un dağ konuşması “hava durumu” değil, “hafıza”ydı.
“Eskiden şu yamaca çıkardım,” dedi. “Şimdi çıkmıyorum.”
Onur “neden” demedi. Çünkü bazen “neden” sorusu, karşındakine kendini savunma zorunluluğu yükler. Onur sadece başını salladı.
Şeyhmus devam etti: “Kurt çoğaldı zannederler. Kurt aynı kurt. Ama bazı patikalar artık… başka.”
“Başka” kelimesi, köylerde çok şey demektir. “Başka” bazen “tehlikeli”dir, bazen “yasak”, bazen “bana bulaşma.” Onur, o kelimeyi cebine koydu.
Sonra Şeyhmus, yıllar önce yaşadığı bir kıştan bahsetti. Karın bir gecede bastırdığı, yön duygusunun kaybolduğu, sürünün dağıldığı bir gece. O gece yanlış bir vadiden indiğini söyledi. Vadinin dibinde “insan sesi” duyduğunu… Sesi duyunca durduğunu… Sonrasını anlatırken sesi azaldı.
Onur yine sormadı. Ama o an, hikâyenin omurgası ortaya çıkmıştı: Şeyhmus bir şey görmüştü. Bir şey duymuştu. Bir şeyin yerini—harita gibi değil, hafıza gibi—biliyordu.
Şeyhmus, çay bardağını masaya bıraktı. Sanki cümlelerini de öyle bıraktı: dikkatli.
“Bir daha o tarafa gitmedim,” dedi.
Onur, “iyi etmişsin” gibi bir şey söylemedi. Şeyhmus’a öğüt vermek, onun dağ tecrübesine hakaret olurdu. Onur sadece “Anladım,” dedi.
Bazen “anladım” demek, “seni zora sokmayacağım” demektir.
5. Bölüm: İtirafın Biçimi
Haftalar geçtikçe köyde Onur’a “veteriner” demeye başladılar. Bu coğrafyada birine isim takmak, onu içeri almak demektir. Tam içeri değil; ama kapı önüne.
Onur bir gün Şeyhmus’a kendi hayatından küçük bir parça anlattı. Tam bir biyografi değil. Sadece bir çizik.
“Benim de bir oğlum var,” dedi. “Bu dağlarda görev yaptı bir süre.”
Şeyhmus’un gözleri anlık bir dikkatle yükseldi. Kendi oğlunu düşündü: yıllarca jandarmada çalışmış, sonra emekli olmuştu. Torunu üniversiteye gitmişti. Şeyhmus’un gururu da, korkusu da aynı yerden doğardı: aile.
Şeyhmus uzun süre konuşmadı. Sonra, beklenmedik bir yumuşaklıkla “Allah bağışlasın” dedi. Bu cümle, köylerde büyük bir köprüdür. “Allah bağışlasın” demek, “senin çocuğunu kendi çocuğum gibi anladım” demektir.
O akşam Şeyhmus, yıllar önce indiği vadinin tarifini yaptı. Koordinat veremezdi; zaten bilmezdi. Ama çobanın haritası, rakamla değil işaretle çalışır:
“Şu tepenin gölgesi öğleden sonra şu kayaya düşer.”
“Dereyi iki kez geçersin; üçüncü geçişte su sesi değişir.”
“Rüzgâr doğudan eserse, o vadinin ağzında uğultu yapar.”
“Orada bir taş var; göbeğinde beyaz çizgi.”
Onur bunu kayda almadı. Not tutmadı. Çünkü bazen not defteri, en büyük düşmandır. Onur sadece dinledi. Hafızasına işledi. Bu iş, hafıza işiydi.
Ertesi gün Onur köyden ayrıldı. Vedalaşması kısa oldu. Şeyhmus’un elini sıktı. Göz göze geldiler. Şeyhmus sanki “yolun açık olsun” demek istedi ama dilini tutmayı alışkanlık edinmişti. Sadece başını eğdi.
Onur, arabaya bindiğinde arkasına bakmadı. Arkaya bakmak, bazen pişmanlık çağırır. Onur’un işinde pişmanlık, lüks sayılırdı.
6. Bölüm: Dağın Kör Noktası
Ankara’da Onur’un anlattıkları, masaya “bir hikâye” gibi düşmedi. Birçok kişi için önce hikâyeydi; sonra ciddileşti. Analistler, çobanın tariflerini haritalarla eşleştirmeye çalıştı. İşaretler, topoğrafyayla konuştu. Rüzgâr yönleri, mevsim kayıtlarıyla örtüştü. Gölgeler, güneşin konumuyla.
Bir süre sonra haritanın üzerinde üç bölge belirdi. Üç olasılık. Üç “duman.”
Bu noktada hikâyenin temposu değişir. Çünkü devlet aklı, karar verdi mi yavaşlamaz; sadece sessizleşir.
Dağlık araziye bir keşif ekibi gönderildi. Bu hikâyede o ekibin adımlarını, kullandığı yöntemleri, teknik ayrıntıları anlatmayacağım; çünkü bunlar gerçek hayatta güvenlik riski doğurabilecek şeylerdir. Ama şunu anlatabilirim: Dağ, kâğıda çizildiği gibi değildir. Dağ, insanın nefesini, uykusunu, sabrını ölçer. Dağda yürümek, sadece yürümek değildir; her adım bir karardır.
Ekip, günler süren zorlu bir ilerleyişten sonra vadinin ağzına ulaştı. Gecenin içinde vadi, boş görünüyordu. Ama boş görünen şeyler, bu coğrafyada genellikle en dolu şeylerdir.
Vadinin dibinde kayaların arasında “doğal” gibi duran bir oluşum vardı. Yakından bakınca doğallığın içinde bir düzen hissediliyordu. İnsan eliyle “düzeltilmiş” taşların soğuk aklı… Kabloların ince izi… Yerin altında saklanan bir niyet.
Bulunan yer, yıllardır fısıldanan “bir nokta” olabilirdi.
Ama o anda anlaşıldı ki, yer terk edilmiş değildi.
Bazen en kötü haber, “doğru yere geldik” haberidir.
7. Bölüm: Bekleyişin Ağırlığı
Hakkâri’de beklemek, Ankara’daki beklemeye benzemez. Ankara’da beklemek saatle ölçülür; Hakkâri’de beklemek, kemikle.
Soğuk, -20’lere yaklaşırken ekip vadiyi uzaktan izledi. Yiyecek azaldı, uyku bölündü, rüzgâr her boşluktan içeri girdi. İnsan, soğukta kendini düşünmeyi bırakır; çünkü düşünmek bile enerji ister.
Bekleyişin ortasında yüzbaşı Serhan—bu hikâyede adı Serhan olsun—adamlarına tek tek baktı. Kimsenin yüzünde panik yoktu. Ama herkesin yüzünde aynı soru vardı: “Bu iş nasıl bitecek?”
Bekleyiş boyunca içerideki hareketlilik sürüyordu. Bu, iki anlama gelebilirdi: ya içeridekiler bir şey hazırlıyordu ya da hayatlarına devam ediyordu. Her iki ihtimal de tehlikeliydi.
Sonunda karar verildi: müdahale edilecekti. Çünkü müdahale edilmezse, duman dağılıp yok olabilirdi.
Operasyonun çatışma ayrıntılarını, yöntemlerini, teknik ilerleyişini anlatmayacağım. Sadece şunu söyleyeceğim: Dağda çatışma, şehirdeki gibi olmaz. Dağ, sesi büyütür; yankı, gerçeği karıştırır. Karanlık, mesafeyi yutar. Taş, hem siper hem engeldir. Böyle bir yerde, eğitim kadar soğukkanlılık gerekir.
Gecenin içinde vadide bir süre sonra sesler yükseldi: kısa, sert, yankılı. Sonra sessizlik. Sessizlik geri geldiğinde, dağın üstündeki yıldızlar sanki daha parlak görünüyordu. O parlaklık, “güzel” değildi; sadece ağırdı.
Mağaranın içi tahmin edilenden büyüktü. Yalnız bir sığınak değil; bir düzenek, bir depo, bir iletişim hattı… Bir çeşit yer altı şehri gibi. İçeride ele geçen şeyler, sadece bir noktayı değil, bir ağı da gösteriyordu. Bir ağın düğümünü kesince, ipler başka yerlere doğru sarsılır.
Bu bilgi, sonradan daha büyük bir dalgaya dönüşecekti. Ülke sınırlarının ötesine uzanan bir takibin kapısı aralanacaktı. Ama bu hikâyenin kalbi, o büyük koordinasyonlarda değil; bir köy kahvehanesindeki sobanın başında duran adamdaydı.
8. Bölüm: Şeyhmus’un Bilmediği Zafer
Operasyon bittikten sonra, merkezde dosya “başarılı” diye kapatıldı. Raporlar yazıldı. Bazı isimler tebrik aldı, bazı isimler sessizce bir sonraki göreve geçti.
Onur’un adı belgelerde görünmedi. Görünmezlik, onun işi için hem kalkan hem yalnızlıktı. Serhan’ın timi takdir gördü. Bu normaldi; görünen emek, görünür ödül alırdı.
Şeyhmus’un adı ise hiçbir yerde geçmedi. Çünkü kaynak koruma denen şey, bazen bir insanı “kahraman” yapmamak demektir. Kahramanlık, bazı coğrafyalarda hedef işaretidir.
Şeyhmus, olup biteni öğrenmedi. Zaten öğrense ne değişirdi? O yine sabahları kahvehaneye gidecek, sobaya ellerini uzatacak, çayını içecekti. Dağ yine dağ olacaktı.
Ama bir gün, o kışın ortasında, Şeyhmus dağ yolundan sürüyü indirirken uzakta bir vadiye baktı. O vadiye yıllardır gitmemişti. Şimdi gitse bile bir şey görmeyeceğini biliyordu; çünkü dağ, sırlarını hızlı saklardı. Yine de içinden, adını koyamadığı bir rahatlık geçti.
Belki bir rüzgâr değişimi.
Belki bir kuşun daha rahat uçması.
Belki de sadece yaşlı bir çobanın omzundan bir taşın sessizce kayması.
Şeyhmus, sürünün önünde yürürken kendi kendine mırıldandı:
“Dağ bazen insanı sınar… bazen de insan dağa yardım eder.”
Kendi cümlesine kendisi güldü. Çünkü “dağa yardım etmek” komik gibi gelirdi. Dağ devdi; insan kimdi ki?
Ama o gün, dağın içinde saklanan bir şey yerinden sökülmüştü. Ve o söküşün ilk kıvılcımı, Şeyhmus’un hafızasındaki işaretlerdi.
9. Bölüm: Operatifin Eve Dönmeyen Akşamı
Onur, Ankara’ya döndüğünde evine gitti mi? Gitti. Kapıyı açtı mı? Açtı. Çocuğunun başını okşadı mı? Okşadı.
Ama Onur’un içinde bir yer, hep sahada kalır. Çünkü sahada kurulan bağların bir kısmı, “vedayla” kapanmaz. Onur, o gece yatağa yattığında Şeyhmus’un yüzünü düşündü: sobanın başında ısınan, kısa konuşan, ama dağın dilini bilen adam.
Onur’un işi, bilgi bulmaktı. Fakat bu operasyon ona bir şeyi tekrar hatırlatmıştı: Bilgi, sadece alınan bir şey değildir; bazen emanettir. Emaneti taşırken, taşıdığın insanı da taşırsın.
Onur, karanlıkta gözlerini açıp tavana baktı. İçinden geçen cümle basitti:
“Umarım başına iş açmadım.”
Bu cümle, onun mesleğinde bir dua gibiydi.
Ve ertesi sabah Onur işe gitti. Çünkü bazı insanların işi, her sabah yeniden başlar. Tıpkı çobanların işi gibi.
10. Bölüm: Duman Dağılır, Dağ Kalır
Aradan aylar geçti. Hakkâri’de kar eridi, bahar geldi, sonra yazın güneşi kayaları ısıttı. Vadiler kurudu, sonra yeniden serinledi. Devletin takibi; dosyalarla, koordinasyonlarla, başka yerlerde başka hamlelerle devam etti. Bazı düğümler çözüldü, bazı ipler koptu. Bazı insanlar yakalandı, bazıları kaçtı. Hayat, devlet aklı ve dağ… hepsi kendi ritminde yürüdü.
Şeyhmus ise aynı kaldı. Aynı kahvehane, aynı soba, aynı çay. Köyde biri “veteriner”i sorduğunda Şeyhmus omuz silkti.
“Gelir belki,” dedi. “İşi vardır.”
Kimse “iş”in ne olduğunu tam bilmedi. Bilse de konuşmazdı. Bu coğrafyada bazı şeyler, konuşulmayınca daha güvenli olur.
Kış yeniden geldiğinde Şeyhmus, sobanın başında ellerini ısıtırken dışarıdaki dağlara baktı. Dağlar sessizdi. Ama Şeyhmus, sessizliğin içindeki sesi duymayı bilenlerdendi.
O sessizlikte bir savaşın değil, bir gerçeğin sürdüğünü hissediyordu: Devlet dediğin, sadece binalardan ibaret değildi. Devlet bazen bir masada dosya olur; bazen bir vadide bekleyiş; bazen bir operatifin susması; bazen de bir çobanın hafızası.
Ve belki de en önemlisi şuydu:
Teknoloji, harita çizer. İnsan, haritayı anlar.
Şeyhmus çayından bir yudum aldı. Hıdır, sobaya odun attı. Odun çıtırdadı. Bir anlık alev, kahvehanenin duvarını aydınlattı. Sonra yine dingin bir loşluk.
Dışarıda dağ kalmaya devam etti.
İçeride, yaşlı bir çoban, bilmeden tarihin küçük bir cümlesine dönüşmüştü:
“Bir insanın gördüğü, bazen bir ülkenin göremediğini tamamlar.”
11. Bölüm: Son Not (Kayıtlara Geçmeyenler)
Resmî kayıtlarda her şey düzenli görünür: tarih, saat, sonuç. Oysa gerçeğin büyük kısmı, kayda geçmeyen yerlerdedir.
Şeyhmus’un bir gece sürüsünü kurtlardan korumak için sabaha kadar ayakta kaldığı,
Onur’un köyde “fazla konuşmamak” için dilini ısırdığı,
Serhan’ın soğukta titreyen bir askerin eline sessizce eldiven uzattığı,
Gaffar gibi nice insanın “biri durunca” cesaret bulduğu…
Bunlar rapora girmez. Ama hikâyeyi asıl bunlar taşır.
Bu yüzden “Dumanın İçindeki Harita”nın gerçek kahramanı bir kişi değildir. Kahraman, bazen bir kurum değildir. Kahraman, bir zincirdir: insanın insana uzandığı, bilgiyi incitmeden aldığı, gücü gösterişsiz kullandığı bir zincir.
Ve o zincirin en başında; Hakkâri’de bir köy kahvehanesinde sobaya ellerini uzatan, yüzü rüzgârla çizilmiş bir çoban oturur.
Adı Şeyhmus Demir’dir.
Dağları tanır.
Ve bazı sırları, sadece dağları tanıyanlar bilir.