Köy Kadınları “Şişman Karıyı Kim Alır” Dedi – Yabancı Çoban Cevabı Verdi!

Söğütpınar’da Görülen Kadın
Bölüm 1 — Bakışların Yükü
Söğütpınar köyünün sonbaharı, güneşin yere yakın durduğu mevsimdi. Işık altın değildi burada; daha çok soluk, yorgun bir sarıydı. Dağların omuzlarından vadiye eğilir, taş evlerin çatılarını usul usul yalardı. Gölge uzadıkça köy küçülür, insanlar daha çok birbirine yaklaşırdı; çünkü bu topraklarda yalnızlık bile kalabalık yaşanırdı.
Otuz kadar aile, birbirini tanıyacak kadar yakın, birbirinden kaçamayacak kadar iç içe yaşardı. Herkesin herkes hakkında bir fikri vardı; fikirler, ekmek kadar kolay pay edilir, su kadar hızlı kirlenirdi.
Meryem Türkoğlu sabahın erken saatinde kuyunun başına vardığında, hava hâlâ sertti. Taşların üstünde çiy vardı, ip soğuktu, kova demiri avcunu üşütüyordu. Kuyu, köyün kalbi gibiydi; suyu değil, dedikoduyu da buradan çekip çıkarırlardı.
Meryem ipi çekip kovayı doldurdu. Su, metalin içini tok bir sesle doldururken arkasında bir kıpırdanma hissetti. Meydanın ucunda Fitnat Kadın iki komşusuyla duruyor, başını eğmeden konuşuyordu.
“Allah Allah… herkes kıtlıktan kırılırken bu kız nasıl böyle kalıyor?” dedi Fitnat Kadın.
Sözleri alçak değildi. Zaten alçak olması gerekmiyordu; burada kelimeler duvar bulmadan yürür, herkesin kulağına uğrayacak yolu bilirdi.
Meryem, duymamış gibi yaptı. Yapmak zorundaydı. Çünkü cevap vermek, açık bir kapı bırakmak demekti. Köyde kapı bırakırsan, içine insan değil; yargı girerdi.
Kovaları iki yanına aldı, sırtını dikleştirdi. Bedeni sağlamdı; geniş omuzları, kalın bilekleri, güçlü dizleri vardı. Bunun bir suçu yoktu. Ama köyün terazisi, ölçüsünü adaletten değil kıskançlıktan alırdı.
Annesi de aynı yapıda olmuştu. Güçlü, tok, dayanıklı. “Bu kız sağlam,” derlerdi eskiden; sonra “Bu kız fazla,” demeye başladılar. Annesi öldüğünde —üç yıl önce— geriye sadece Meryem’in bedeni değil, annesinin yokluğunun açtığı boşluk da kalmıştı.
Evlerine yaklaştığında babasının sesi kapının içinden, sabahın soğuğunu yaran bir kırbaç gibi çıktı:
“Meryem! Kovalar bu sefer dolu olsun!”
Meryem adımlarını hızlandırdı. Su kovanın kenarından sıçradı, zaten eski ve lekeli elbisesini daha da ıslattı. Köyün genç kızları cami avlusunun yanında toplanmıştı. İnce bedenleri, eski ama temiz kıyafetlerin içinde zarif görünüyordu. Kahkahaları rüzgâr çanı gibi çınlıyor, ama Meryem’e çarptığında sertleşiyordu.
Seher Kaya, saçları güneşte sararan, yüzü kolay gülmeye ayarlı bir kızdı. Meryem’in gözleri istemeden ona takıldı. Seher de baktı; sonra başını çevirip yanındaki kıza bir şey fısıldadı. İki kahkaha, aynı anda yükseldi.
Meryem’in gözlerinin arkasında tanıdık bir yanma başladı. Ama gözyaşı lükstü; burası, lüksün yakışmadığı bir yerdi.
Kovaları içeri taşıdı. Babası kovaları kontrol etti; yüzü sert, gözleri yorgundu. Karısını kaybettikten sonra içkiye sığınmış, içkiyi de bahane edip kızına yüklenir olmuştu. Meryem, babasının acısını anlıyor muydu? Belki. Ama anlayış, darbeyi hafifletmiyordu.
O gün de böyle geçti. Ertesi gün de. Ve sonra bir gün daha.
Meryem kalabalığın içinde görünür ama yoktu. Var oluşu, ancak alay edilmek gerektiğinde hatırlanıyordu.
Bölüm 2 — Dağdan İnen Adam
Yabancı köye akşama yakın geldi. Doğudan, yayla geçidinden indi. Yıpranmış bir kır atın üzerinde rahat oturuyordu; sanki atı değil, rüzgârı sürüyordu.
Köy meydanındaki insanlar önce merak etti, sonra temkinli oldu. Çünkü yabancı, su kadar gerekli ama ateş kadar tehlikeli olabilirdi.
Adam uzun boyluydu. Omuzları genişti. Saçları kısa kesilmiş kestane rengiydi. Sakalı gür ama bakımlıydı; yüzü güneş ve rüzgârla sertleşmişti. Alnında, sanki yıllarca düşünmüş de çizgi orada kalmış gibi derin bir iz vardı. Üzerindeki yün hırka ve şalvar, fakirlikten değil; iş görsün diye seçilmişti.
Atından indi, dizginleri eline aldı ve meydanın ortasında durdu.
“Selamünaleyküm,” dedi.
Sesi yüksek değildi ama uzundu; vadiye yayılıp geri dönüyordu.
“Kış için bir yer arıyorum. Adım Celal. Çalışırım. Sorun çıkarmam.”
Muhtar Süleyman Ağa öne çıktı. “Aleykümselam. Çalışana kapı kapanmaz. Ama her gelenin gölgesiyle beraber geldiğini de biliriz. Neden burası?”
Celal, kısa bir an gülümsedi; gülümsemesi tam bir gülümseme değildi, daha çok “bunu sorman normal” der gibiydi.
“Kuzeyde çobanlıktaydım. Kışı bir çatının altında geçirmek istedim. Bir de… komşu sesi duymak iyi gelir bazen.”
Muhtar gözünü kıstı. “Becerin?”
“Ahşap işleri. Deri. Biraz demir. Avcılık. Okuma yazma da az çok.”
Köyde mırıldanmalar arttı. Becerili adam, ihtiyaç demekti. İhtiyaç da kabul demekti.
Celal’in gözleri köyü taradı. Kapılar, bacalar, çatılar… sonra insan yüzleri. Bakışları bir an Meryem’in üzerinde durdu. Meryem, babasının kulübesinin eşiğinden izliyordu.
Celal, diğer erkeklerin yaptığı gibi bakmadı. “Yazık” ya da “ayıp” der gibi bakmadı. Seher’in yaptığı gibi “eğlence” aramaz gibiydi. Sadece baktı: varlığı kabul eden, bilgi alan bir bakış.
Meryem göğsünde küçük bir şeyin çatladığını hissetti. Uzun zamandır kilitli kalan bir yer, kısa bir an açılır gibi oldu.
Sonra Celal bakışını çekti, muhtarla konuşmasına devam etti. Ama Meryem’in içindeki o kısa an, gün boyunca kaybolmadı.
Köy, Celal’i kenardaki terk edilmiş bir ağıla yerleştirdi. “Şimdilik,” dediler. “Bakacağız.”
Celal “bakacağız” sözünü bir meydan okuma değil, bir anlaşma gibi kabul etti.
Bölüm 3 — Kışın İçindeki Sıcaklık
Celal ilk haftadan itibaren çalışmaya başladı. Düzgün kapanmayan kapıları onardı. Duman yapan bacaları temizledi. Köyün baltalarını bileyledi, saplarını sağlamlaştırdı. Avdan boş dönenlere et getirdi; ama bunu gösterişle değil, sanki olması gereken buymuş gibi yaptı.
Köyün kadınları, ağıla uğramak için bahaneler bulmaya başladı. “Şu kapı gıcırdıyor.” “Şu tabure sallanıyor.” “Şu ip koptu.” Seher Kaya’nın kahkahası bir tık daha yüksek, bakışı bir tık daha uzun oldu.
Celal hepsine aynı mesafeyle davrandı. Ne soğuk, ne sıcak. İlgisiz değil; ama davetkâr hiç değil.
Meryem bunu fark etti.
O kış erken bastırdı. Dağların dişleri köye indi. Kar, yolları kapattı; av zorlaştı, ekmek azaldı. İnsanların dili ise azalmadı. Hatta açlık, dili daha da sivriltirdi.
Bir gün babası Meryem’i köyün ortak dükkânına mısır unu almaya gönderdi. Meryem annesinin eski hırkasına sarındı; ona sığan tek şey oydu. Diz boyu karın içinde yürüdü. Dükkanın kütük duvarları rüzgârı kesiyordu; içeride ateş yanıyor, kadınlar ateşin yanında kümeleniyordu.
Meryem kapıdan girince konuşmaların bir an kesildiğini hissetti. Kesilme, sözlerden daha ağırdı.
Sonra Fitnat Kadın yeniden konuştu.
“Vallahi ayıp. Çocuklar aç kalırken şuna bak. Nasıl tıkınıyor anlamıyorum.”
Seher de ekledi. “Soyunda var diyorlar. Anası da öyleymiş.”
Bir başka kadın, “Böylelerine izin verilmemeli,” dedi. Sanki Meryem insan değil, bir hataydı.
Meryem’in boğazı kapandı. Kendini savunmak istedi. “Ben de çalışıyorum,” demek istedi. “Herkes kadar yiyorum,” demek istedi. “Bedenim böyle,” demek istedi.
Ama kelimeler çıkmadı. Çünkü burada kelime, delil sayılmazdı. Burada delil, bakıştı; ve bakışlar çoktan hükmü vermişti.
Seher sahte bir tatlılıkla yaklaştı: “Kendin için söyleyecek bir şeyin yok mu? Bu hâlle seni kim alır? Hangi erkek şişman karı ister?”
O an Meryem’in içinde bir ip koptu. Sessiz, kesin bir kopuş. Gözyaşları, yıllardır tutulmuş bir barajın yıkılması gibi aktı.
Meryem dönüp çıktı. Karın içine tökezleyerek girdi. Utanç, soğuktan daha yakıcıydı. Koştu. Nereye gittiğini bilmeden, sadece uzaklaşmak için.
Ayağı kaydı. Bir kar yığınına yuvarlanacaktı ki, güçlü bir el kolundan tuttu.
“Dur,” dedi bir ses. “Dur bir dakika.”
Celal’di.
Meryem çekilmeye çalıştı; onu böyle görmesi, herkesin içinde böyle görmesi… utanç boğazına doldu.
“Özür dilerim,” diye hıçkırdı. “Gitmem lazım.”
“Nereye?” dedi Celal. “Karda donmaya mı?”
Sesi zalim değildi. Olgu gibiydi. “Gel,” dedi. “Ağıla.”
“Hayır… insanlar—”
“İnsanlar kendileri için neyin iyi olduğunu biliyorlarsa çenelerini kapalı tutarlar.”
Celal onu yarı çekerek, yarı yönlendirerek ağıla götürdü. Büyük eli dirseğindeydi; tutuşu nazik ama sağlamdı.
Bölüm 4 — “Neden Bana İyi Davranıyorsun?”
Ağılın içi şaşırtıcı derecede sıcaktı. Celal taş ocağa ateş yakmış, rüzgârı içeri sokmayacak şekilde aralıkları tıkamıştı. Meryem’i ateşin yanına oturttu. Omuzlarına battaniye sardı. Sonra teneke bir bardağa sıcak su döktü; bal ve ot kokusu yükseldi.
“İç,” dedi. “Zarar vermez.”
Meryem içti. Sıcaklık boğazından geçip göğsüne yayıldı. Ağlaması azalmadı ama nefesi düzenlendi.
Celal karşısına oturdu, bir parça odun ve bıçak aldı. Konuşmadan oymaya başladı. Bıçağın oduna sürtünmesi bir tür ritimdi; sanki “şimdi güvendesin” diyen bir metronom.
Uzun bir sessizlikten sonra Celal sordu: “Konuşmak ister misin?”
“Hayır,” dedi Meryem. Sesi ağlamaktan yırtılmıştı.
“Tamam.”
Celal oymaya devam etti. Meryem, o “tamam”ın içindeki garip şeyi fark etti: Zorlama yoktu. Merak uğruna didikleme yoktu. Sadece izin.
Bu izin, Meryem’in gözlerinden yeniden yaş akıttı. Sessizce.
“Neden?” diye fısıldadı sonunda. “Neden bana iyi davranıyorsun?”
Celal bıçağı durdurdu. Ateşin ışığı yüzünün çizgilerini belirginleştirdi; o sertliğin altında yumuşak bir şey vardı.
“Neden davranmayayım?” dedi.
Meryem, “çünkü ben…” diyemedi. “Çünkü herkes…” diyemedi.
Celal sanki cümlenin geri kalanını duymuş gibi konuştu: “Seni sağlam yapılı diye yargılıyorlar. Sanki suç işlemişsin gibi.”
Meryem gözlerini sildi. “Çok yiyorum diyorlar. Payımdan fazlasını…”
Celal’in bakışı sertleşti. “Saçmalık.”
Bu kelimeyi duyunca Meryem’in gözleri büyüdü. Köyde kimse Fitnat Kadın’ın sözlerine “saçmalık” demezdi. İnsanlar ya susar ya katılırdı.
Celal devam etti: “Seni izledim. Toplu yemekte bir tabak alıyorsun. Herkes gibi. Şafaktan akşama kadar çalışıyorsun. Babanın bahçesi çoğundan fazla ürün veriyor çünkü sen oradasın. Kimseden bir şey almadın.”
Meryem’in içindeki o kilitli yer yeniden açıldı. Bu sefer acıyla değil; nefesle.
“Peki neden umursuyorsun?” dedi.
Celal uzun bir an sustu. Sonra, bıçağı elinde tutarak, ama artık oyma yapmadan konuştu:
“Çünkü değiştiremediğin bir şey yüzünden dışlanmanın ne demek olduğunu biliyorum.”
Meryem ona baktı.
“Ben Yörüğüm,” dedi Celal. “Annem göçerdi. Babam bir köyden kovulmuştu. İkisi de gidince, kimse beni tam istemedi. Farklıysan, insanlar seni dışarı itmek için bahane bulur. Bunu erken öğrendim.”
Meryem’in sesi kısık çıktı: “Hiç bilmiyordum.”
“Çoğu kişi yakından bakmaz,” dedi Celal. “Ben köylü gibi giyinirim, köylü gibi konuşurum. Böyle ‘geçmek’ kolaydır. Ama geçmek zorunda olmamalıyız. Sen de dünyada yer kapladığın için özür dilemek zorunda değilsin.”
Ateş çıtırdadı. Meryem’in omuzları yavaş yavaş gevşedi. Sanki sırtında yıllardır taşıdığı görünmez yük, ilk kez yere konuyordu.
“Sağ ol,” dedi.
Celal başını salladı. “Hazır olunca seni evine götürürüm. Karda yalnız yürümeyeceksin.”
Meryem o an anladı: Bazen yardım, bir şey vermek değil; yalnız bırakmamaktır.
Bölüm 5 — Öğretilen Şeyler, Söylenen Şeyler
Kış derinleştikçe Celal’in varlığı köyde yer etti. Ama o, köyün gürültüsüne karışmadı. Bir çizgi çekti; kimseyi incitmeden, kimseyi çağırmadan.
Meryem ise yavaş yavaş değişti. Değişim, “bir sabah kalkıp cesur olmak” gibi değildi. Daha çok, uzun süre karanlıkta kalmış bir gözün, ışığa alışması gibiydi.
Celal bazen Meryem su taşırken ortaya çıkıyor, ağır işlerin bir kısmını sessizce üstleniyordu. Gösteri yapmıyordu. “Bakın ben yardım ediyorum,” demiyordu. Sadece yardım ediyordu.
Köy elbette fark etti. Otuz ailelik bir yerde, fark etmemek bir tür seçimdi; kimse o seçimi yapmazdı.
Fitnat Kadın’ın kocası bir gün dükkânda şöyle dedi: “Adam yaylada tek başına yaşamış. Neyin değerli olduğunu bilir. Boya güzel olabilir, ama değer başka şey.”
Bu söz Meryem’i hem güldürdü hem ağlattı. Hangisi olduğunu kendisi de bilemedi.
İlkbahar yaklaşırken Celal, Meryem’e ormanda iz okumayı öğretti. Sessiz yürümeyi, rüzgârın yönüne göre hareket etmeyi, otları ayırt etmeyi… Meryem çocukluğunda annesiyle ot toplamaya gittiği günleri hatırladı.
“Bunlarda iyisin,” dedi Celal bir gün. “Orman için bir his var sende.”
Meryem utangaçça kızardı. “Annemle giderdik. Unutmuştum.”
“Unutmamalısın,” dedi Celal. “Sana neşe veren şeyleri unutmak, insanın kendini kaybetmesidir.”
O gün yürürlerken Meryem haftalardır içinde biriken soruyu sordu: “Gerçekten neden burada kaldın, Celal? Sadece kış için değil… değil mi?”
Celal uzun süre cevap vermedi. Meryem “konuşmayacak” diye düşündü. Sonra Celal durdu, ormanın içinde tek başlarına oldukları bir noktada, sessizce:
“Yoruldum,” dedi. “Dolaşmaktan. Yalnız olmaktan. Kaybedecek bir şeyim yokmuş gibi yaşamaktan. Belki… kök salmanın zamanı geldi.”
“Burada mı?” dedi Meryem şaşkınlıkla. “Söğütpınar’da mı?”
“Belki burada, belki yakınında,” dedi Celal. “Bu dağlarda iyi toprak var. Bir adam hayat kurabilir.”
Sonra Meryem’e baktı. Bakışında ilk kez belirsiz bir heyecan vardı; bir şey söylemekle söylememek arasında kalan bir adamın bakışı.
Meryem’in kalbi hızlandı. “Ne tür bir sebep?”
Celal nefes aldı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu cümleleri sıraya koyuyordu.
“Bir evi yuva yapan türden,” dedi. “Bir adamın kendinden büyük bir şey kurmak istemesini sağlayan türden.”
Meryem’in boğazı kurudu.
Celal devam etti: “Biliyorum… çok erken. Yakışıklı değilim. Senden büyük sayılırım. Verecek çok şeyim yok. Ama ben buraya geldim ve seni gördüm. Gerçekten gördüm. Dayanışını. Çalışmanı. İçindeki gücü. Ve düşündüm ki… istersen birlikte bir hayat kurabiliriz.”
Meryem’in zihninde yılların cümleleri çarpıştı: Kimse seni istemez. Bu hâlle kim alır. Sen fazlasın.
“Ben…” dedi, ama devamı gelmedi.
Celal onun cümlesini bitirmek istemedi; onun yerine ona bir teklif verdi:
“Sen güçlü bir kadınsın,” dedi. “İyi bir kalbin var. Ben bunu istiyorum. Hayat zorlaştığında kırılmayacak birini. Çünkü hayat hep zor. Ben yalnız yüzleşmekten yoruldum.”
Meryem’in gözleri doldu. Bu sefer utançtan değil; görülmekten.
“Gerçekten mi?” dedi.
“Her kelimesiyle,” dedi Celal. “İzin verirsen… sana kanıtlayacağım.”
Meryem nefesini tuttu. Sonra hayatını düşündü: babasının sertliği, köyün dili, kendi içindeki sürekli eksiklik hissi… Ve Celal’i düşündü: sessizliği, sabrı, o “tamam” deyişi, karda kolundan tutuşu.
“Evet,” dedi kısık bir sesle. “Evet. İzin vereceğim.”
Celal’in gülümsemesi yüzünü değiştirdi. “O zaman yapacak işimiz var.”
Bölüm 6 — Ev, Ad, Seçim
Celal köyün doğusunda, dereye yakın bir araziye talip oldu. Düz, bereketli, arkasında orman. Kendi elleriyle kütükleri kesti; her çentiği ölçtü, her kirişi düşünerek yerleştirdi. Meryem bazen yemek taşıdı, bazen yosunla araları tıkadı, bazen sadece izledi.
Aralarında konuşmalar büyüdü. Geçmişler anlatıldı. Hayaller açıldı.
“Annem derdi ki,” dedi Celal bir gün, “aşk duygu değil, karardır. Duygular gelir gider. Karar kalır.”
“Peki bu…” dedi Meryem, kütüklerin arasına kil basarken, “bu karar mı?”
Celal bir an düşündü. “Öyle başladı,” dedi. “Sonra duygular yetişti. Şimdi ikisi de.”
“Ben de,” dedi Meryem. “İlk gün karda… sana güvenmeye karar verdim. Duygu sonra geldi. Fark etmeden üstüme sindi. Şimdi yokluğunu hayal edemiyorum.”
Celal’in gözleri yumuşadı. “İyi,” dedi. “Bu gerçekten iyi.”
Köy kur yapmalarını izledi. Süleyman Ağa, “işe yarar adam”ı severdi; Celal faydalıydı. Fitnat Kadın gibi bazıları alaydan vazgeçmedi; ama dinleyen sayısı azaldı. İnsanlar, bir şeye karşı birleşmek ister; ama karşısındaki şey dimdik durursa, birleşmek yorucu gelir.
Seher Kaya bir kez daha Celal’i köşeye sıkıştırdı. “Meryem sana uygun değil,” diye ağladı. “Daha iyisini hak edersin.”
Celal’in sesi buz gibiydi: “Meryem bu köydeki çoğundan daha çok çalışıyor. Dürüst, becerikli. Onu küçümseyenlerin çoğu, onun sahip olduğu güce sahip değil.”
Seher “Ben sadece—” diye başladı.
“Ne demek istediğini biliyorum,” dedi Celal. “Ve cevap hayır. Her zaman hayır olacak.”
Haber köyde yayıldı. Meryem o gece yatağında ağladı. Ama bu sefer gözyaşları, içini yakmadı; içini temizledi.
Kulübe tamamlandığında Meryem kapıda durdu. Cam pencereler vardı. Taş ocak vardı. Çatı arası, ileride çocuklar için genişti.
“Çok güzel,” dedi nefesi kesilerek.
Celal “kulübe” demedi. “Ev,” dedi. “Sen girince ev olacak.”
Bölüm 7 — Nikâh ve Yeni Soyad
Haziran sabahı güneş daha cömertti. Nikâhı Süleyman Ağa kıydı. Meryem kendi diktiği elbiseyi giydi: gökyüzü mavisi. Bedeni saklamıyordu. Özür dilemeden üzerindeydi.
Celal yeni kıyafet giydi; kendi tabakladığı deriler, kendi diktiği dikişler. Saçı taralı, sakalı kesikti.
Köyün çoğu geldi. Kimisi iyi niyetle, kimisi merakla. Meryem ikisini de ayırmadı. Çünkü artık başkalarının niyeti, onun değerini belirlemiyordu.
Yeminlerini söylediler. Süleyman Ağa “evli” ilan edince Celal Meryem’i herkesin önünde öptü. Kısa, sağlam bir öpücük. Ama Meryem’in kalbinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı sonuna kadar açtı.
“Peki,” dedi Celal, gülümseyerek. “Sanırım eve gitmeliyiz… Meryem Hanım.”
Meryem gözlerini devirdi. “Meryem Kaya,” dedi.
İsmini içinde tekrarladı: Meryem Kaya. Kaya gibi. Sağlam. Yerinde.
Ellerini tutup evlerine yürüdüler. Köyün bakışlarını arkalarında bıraktılar; ama asıl bıraktıkları şey, Meryem’in içindeki eski hükümlerdir.
Bölüm 8 — Yıllar ve Kökler
Yıllar kolay geçmedi. Bu topraklarda hayat hiçbir zaman kolay değildi. Ama iyi oldu. Çünkü zorluk, insanı yalnızken ezer; birlikteyken biçimlendirir.
Meryem ve Celal tarlaları genişletti. Tavuklar, koyunlar, sonra bir inek… Kış için yiyecek kuruttular, alet yaptılar, evin odalarını büyüttüler.
Ve konuşmayı öğrendiler. Sessizliğin içinde bile anlaşmayı. Birbirlerinin ritmine uymayı. Bazen tartışmayı; sonra barışmayı. Birlikte çalışmanın, birlikte dinlenmenin inceliğini.
İlk çocukları iki yıl sonra geldi. Yakup. Babasının koyu gözleri, annesinin sağlam mizacı vardı. Meryem hamileliğinde korktu: “Ya bedenim sorun çıkarırsa?” diye. Köyün dili geri döner diye korktu.
Celal elini Meryem’in karnına koydu: “Güçlü kemikler, güçlü beden, güçlü yürek,” dedi. “Oğlumuz bundan daha iyi anne istemez.”
Doğum zordu ama Yakup sağlıklı doğdu. Sonra Ayşe geldi; küçük, inatçı, kıpır kıpır. Sonra Süleyman; muhtarın adını verdiler, çünkü dosttu. Sonra Zehra; huzurlu bir çocuk, fırtınada bile sakin.
Ev büyüdü. Bir zamanlar “ağıl”da başlayan sıcaklık, şimdi koskoca bir yuva olmuştu.
Meryem’in babası yaşla yumuşadı. Sertliği azaldı. Torunlarını izledikçe gözlerinin içi başka türlü bakmaya başladı. Celal’in eve yaptığı küçük ek bölümde yaşadı son yıllarını. Belki de sonunda kızında yıllarca göremediği şeyi gördü: Meryem’in değeri, onun bedeniyle değil, emeğiyle ve yüreğiyle ilgiliydi.
Köy de değişti. Bazı aileler gitti, yenileri geldi. Fitnat Kadın, kendi kızının mutsuz evliliğini görünce dili azaldı. Seher Kaya bir tüccarla İstanbul’a gitti; orası onun hırsına daha geniş bir yerdi.
Hayat nehir gibiydi. Geçti.
Bölüm 9 — Onuncu Yıldönümü
Onuncu yıldönümlerinde güneş dağların arkasına inerken Meryem ve Celal verandada durdu. Çocuklar avluda oynuyordu; kahkahaları bu kez Meryem’e batmıyordu. Çünkü o kahkaha, evin içinden çıkıyordu.
Meryem elini Celal’in eline kaydırdı. “Hiç pişman oldun mu?” diye sordu. “Gezgin hayatını bırakmaya.”
Celal parmaklarını sıktı. “Tek bir gün bile.”
Sonra eve, toprağa, çocuklara baktı. “Yıllarca aradığım şey buydu. Sadece seni bulana kadar ne aradığımı bilmiyordum.”
Meryem yutkundu. “O gün beni ağlarken bulduğunda… çok kırık hissediyordum.”
Celal başını hafifçe salladı. “Sen kırık değildin,” dedi. “Sadece taşımaman gereken bir yükün altında eğilmiştin.”
Meryem gözlerini kapattı. Bu cümle, yıllar önce ağılda ateşin yanında söylenmişti sanki; ama şimdi, yılların kanıtıyla daha ağır, daha gerçekti.
“Burada iyi bir şey inşa ettik,” dedi Meryem.
Celal başını eğdi. “Kalıcı bir şey.”
Meryem gülümsedi. “O zaman çalışmaya devam edelim.”
Celal, Meryem’in başının tepesini öptü. “Her zamanki gibi.”
Güneş battı. Yıldızlar çıktı. Çocuklar yemeğe çağrıldı. Bir gün daha bitti; yarın bir gün daha başlayacaktı.
Ve o döngünün içinde, bir zamanlar köy meydanında herkesin görüp kimsenin gerçekten görmediği Meryem, artık hem görülüyor hem de kendini görüyordu.
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey; para, güzellik ya da şans değil…
Sadece durup bakan tek bir çift göz olur.