Çocuklarım beni 20 yıl boyunca kasten unuttular onlara hazırladığım miras hayatlarını kararttı.
.
.
Sessizliğin Zaferi
20 yıl. Evet, 20 yıl. Hiç gelmeyecek bir telefonun başında bekledim. Cevapsız kalmış hediyelerle geçen yıllar… Her doğum günü, her bayram, her özel gün bir şeyler gönderdim ama hep aynı şey oldu; hiç cevap alamadım. O soğuk robotik sesin, “Lütfen mesajınızı bırakın” dediği numaralar… Ve ben o mesajları defalarca bıraktım. “Doğum günün kutlu olsun Nalan kızım, seni çok özledim Emre yavrum, ben annem sadece nasıl olduğunu bilmek istemiştim, sizi tüm gün düşündüm. Umarım iyisinizdir. Kocaman sarılıyorum, sizi seviyorum.” Ama 20 yıl boyunca tek bir kez bile cevap almadım. Ne bir geri dönüş, ne bir mesaj, ne de mesafeli bir e-posta, hiçbir şey. Sessizlik artık tek yol arkadaşım olmuştu.
Evlatlarımın yüzüme bile söyleme gereği duymadan gömdükleri bir bağı ayakta tutmaya çalışırken aldığım tek cevaptı bu sessizlik. Bu sabah, eşi Mehmet’i 23 yıl önce kaybettiğimden beri yalnız yaşadığım o küçük bir artı bir dairemde uyandım. Duvarlar, Nalan ve Emre’nin çocukluk fotoğraflarıyla dolu. Nalan’ın ilkokul mezuniyetindeki o pembe elbisesi, Emre’nin okul takımındaki o ışıl ışıl gülüşü, henüz çok paramızın olmadığı ama sevgimizin taştığı o eski Erdek tatillerimiz… Her sabah o fotoğraflara bakıyor ve kendime soruyorum: Hangi an onlar için yok oldum?

Mutfağa geçip bir kahve yaptım ve pencerenin önüne oturdum. Bugün çarşamba, sıradan bir gün. Artık hiçbir beklentisi kalmamış, bu hayatta herhangi bir gün işte. Alışkanlıkla telefonuma baktım. Sıfır cevapsız arama, sıfır mesaj. Her zamanki gibi fotoğraf galerimi açıp, yıllar içinde onlara gönderdiğim hediyelerin resimlerine baktım. Paketleyip postaneye vermeden önce hep fotoğraflarını çekerim. Sanki denediğimin, vazgeçmediğimin, onlar benim evladım olmaktan çıksa da hala onların annesi olduğumun bir ispatı olsun diye.
Geçen yıl Nalan’a tam 10.000 TL vererek aldığım o safkaşmir şalı. Eline geçti mi hiç öğrenemedim. 6 ay önce Emre’nin ofisi için aldığım o şık dolma kalem, emekli maaşımdan arttırdığım 12.000 TL. Tek bir teşekkür bile gelmedi. Her doğum günü, her bayram, her özel gün bir şeyler gönderdim ve her seferinde o ağır sessizlik, onlar için artık yaşamadığım gerçeğini yüzüme çarptı.
Öğlen saatlerinde posta kutusunda bir zarf buldum. Şık, fil dişi rengi, altın yaldızı baskılı bir davetiye, titreyen ellerimle açtım. Nalan’dan geliyordu. Bu cumartesi akşamı kendi evinde vereceği 45. yaş günü partisinin davetiyesiydi. Altında adresi ve resmi kıyafet notu yazıyordu. Göğsümde bir yerlerde çoktan öldüğünü sandığım bir şey kıpırdadı. Umut… 20 yıllık sessizliğin ardından kızım beni çağırıyordu. Davetiyeyi defalarca okudum. Bir not, el yazısıyla bir kelime aradım. Yoktu. Sadece matbaa baskısı bir davetiye. Ama bu bir şeydi. 20 yıldır sahip olduğum her şeyden daha fazlaydı.
Sonraki üç günü hayatımın en önemli olayına hazırlanır gibi geçirdim. Çarşıya çıkıp mürdüm rengi zarif bir elbise aldım. Dikkat çekmek değil. Sadece onların gurur duyabileceği bir anne gibi görünmek istiyordum. Elbiseye 8.000 TL verdim. Emekli maaşımın neredeyse tamamıydı ama umurumda değildi. Bir de hediye aldım. Nalan ve eşi Ömer’in baş harflerinin kazılı olduğu gümüş bir sofra takımı seti. Acil durumlar için aylardır kenara koyduğum 25.000 TL’nin hepsini oraya bıraktım.
Cumartesi akşamı adrese gittim. Şehrin en lüksitelerinden birindeki o muhteşem evin kapısındaydım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kapıyı şık bir görevli açtı. Davetiyemi gösterip içeri girdim. İçerisi kalabalıktı. Hafif bir müzik çalıyordu. Nalan’ı gördüm. 45 yaşında. Asil ve çok güzel bir kadın olmuştu. Yanında Emre vardı. Babasına ne kadar da benziyordu. Yanlarına gitmek için hamle yaptım ama ayaklarım geri geri gitti. Önce onları izlemek istedim. O sırada genç bir kız sahneye çıktı. Bu Sevda’ydı. Nalan’ın kızı yani hiç tanışmadığım torunum. Elinde bir mikrofon vardı.
“Hepiniz hoş geldiniz,” dedi Sevda. “Bugün annemin doğum günü ama bu parti aslında bir yüzleşme sergisi için burada.” Salonun ışıkları karardı ve arkadaki dev ekrana bir görüntü yansıdı. Gözlerime inanamadım. Benim 20 yıl boyunca onlara gönderdiğim o hediyelerin fotoğraflarıydı bunlar. Kaşmir şal, gümüş kalem, çocuklara aldığım oyuncaklar. Sevda konuşmasına devam etti. “Yıllardır annem ve dayım babaannemin onları terk ettiğini sanıyordu. Çünkü dedem Mehmet vefat etmeden önce onlara öyle söylemişti. Ama geçen ay tavan arasındaki o kilitli sandığı buldum. Annemin ve dayımın hiç görmediği, dedemin yıllarca onlardan saklayıp sakince biriktirdiği yüzlerce paket, açılmamış mektup ve hediyeler. Hepsi geri iade damgalıydı ama aslında hiç gönderilmemişlerdi. Dedem onları annesiz bırakmak istemişti.” Nalan ve Emre şok içinde ekrana bakıyorlardı.
Sevda devam etti. “Bu davetiyeyi listeye ben ekledim. Eğer o hala hayattaysa ve bu hediyeleri gerçekten o gönderdiyse bugün buraya geleceğini biliyordum. Anne, dayı, arkanızdaki kapıya bakın.” Nalan ve Emre yavaşça arkalarına döndüler. Salonun girişinde mürdüm rengi elbisemle, elimde gümüş takımlarla titreyerek duruyordum. Göz göze geldiğimiz o an 20 yıllık sessizlik bir çığlığa dönüştü. Nalan’dan dudaklarından sadece tek bir kelime döküldü. “Anne, meğer beni terk eden onlar değilmiş. Bizi birbirimize hasret bırakan toprağın altındaki bir öfkeymiş.”
O gece anladım ki sevgi hiçbir zaman boşa gitmez, sadece bazen ulaşması için bir mucizeye ihtiyaç duyar. Ama bu bambaşka bir acil durumdu. Çocuklarımın gözünde yeniden var olma şansımdı. Onlara hala burada olduğumu, hep burada olduğumu ve onları beklediğimi hatırlatma fırsatımdı.