Dur! Onu Satın Alacağım. O Kız Garip Görünüyor, Ama O, Bir Zamanlar Hayatımı Kurtarmıştı.
Güneşin bile başka yere baktığı, ter ve şüphe kokan tozlu bir şehirde öğle vaktiydi. İki depo arasındaki dar bir meydanda bağırışlar, kahkahalar ve acımasız bir ticaretin soğuk sesi birbirine karışıyordu. Tahta bir platformun üzerinde genç bir kadın duruyordu; bilekleri kalın bir ip ile sıkıca bağlanmış, nefesi hızlı ve kesik, ama başı dik ve gözleri meydanı süzecek kadar gururluydu. Yırtık bir elbisenin düşen askısı omzunu yarım açık bırakmış, oradaki siyah mürekkeple işlenmiş spiral bir kuş dövmesi güneşten solmuş deride kıpırdayan bir hatıraya dönüşmüştü. O an dona kaldım. Bu işareti tanıyordum: beş yıl önce çölün kenarında, ölüm ile yaşamın çizgisinde bana su uzatan adamın elinde aynı işaret vardı. Adını bilmediğim bir kabilenin reisi, karşılıksız bir merhametle hayatımı kurtarmıştı.
Müzayede tokmağı gürledi. “Beş dolardan başlıyoruz!” Kalabalığın içinden alaycı bir kahkaha yükseldi. “Beş mi? O kadar bile etmez.” Sözler paramparça havaya savrulurken ben öne çıktım. “Beş,” dedim. Sesim meydanı doldurdu. Müzayedeci omuz silkti, “Satıldı!” dedi. Merdivenleri çıkıp parayı uzattım. Adam ipi çözüp kadını bana doğru itince, ilk kez göz göze geldik. Titreyen kollarına rağmen çenesi dikti; bir anlık şaşkınlık ve tanıma kıvılcımı gözlerinde yandı. Omzuna nazik ama kararlı bir dokunuşla onu platformdan indirdim. Arkadan pis bir rüzgâr gibi fısıltılar yükseldi: “Ne satın aldığını bilmiyor… Ona ölümden başka bir şey getirmez.”
Avludan yan sokağa yürüdük. Adımları küçük ve temkinli, ama kararlıydı. Yeterince uzaklaşınca durdum. “Seni neden satın aldığımı biliyor musun?” diye fısıldadım. Kısa bir tereddüt, ardından hafif bir baş sallayışı. Şapkamı geriye ittim: “Çünkü beş yıl önce baban beni kurtardı. Borcumu ödemenin zamanı.” Dudakları susuzluktan çatlamıştı, ama sesi güçlüydü: “Onu hatırlıyor musun?” “Hatırlıyorum,” dedim. O an anladım: Sadece özgürlüğünü satın almamıştım; göğsüme bir kavga, içime bir söz almıştım.

Onu atı bıraktığım ahıra götürdüm. “Adın ne?” diye sordum. “Anoki,” dedi. “Ben de Wes.” Eğere atladım, elimi uzattım. Bakışları bir an daraldı, sonra sessizce arkama tırmandı. Şehir geride kaldı; nalların tok sesleri aramızdaki tek kelime oldu. Uçsuz bucaksız düzlüğe varınca fısıldadı: “Bunu yapmak zorunda değildin.” “Tava oydu,” dedim. Sesi sertleşti: “Artık öldü.” Anlatmaya başladı; gece vakti köylerine gelen silahlı adamlar, “ya para ya ateş” diyen bir tehdit, teslim olmayan bir baba ve götürülen üç kız kardeş. “Ben en büyüğüm. Kaçtım, yakalandım. Beni satacaklardı.” Kiona ve Misu… İsimleri ateşin çıtırtısında yankılandı.
Batıya, Şeytanın Kesiti denen kanyona doğru sürdük. Gece çöktüğünde kuru bir dere yatağında kamp kurduk. Anoki eski bir yıldız gibi sönük, ama yön gösteren bir bakışla “Onları orada saklıyorlar,” dedi. Sabah şafakta atları kamyonların arkasındaki gölgeler gibi yürüttük. Öğle vakti izlere rastladık: derin tekerlek yarıkları, çok sayıda toynak izi. “Kendilerine fazla güveniyorlar,” dedi Anoki. Gün batarken kanyonun ağzına vardık. Aşağıda kamp kurmuşlardı; on dört, belki on beş adam. İki kadın direğe bağlanmış, ateşin yanında dik duruyordu. “Kiona… Misu…” Anoki’nin sesi sabit, ama gözleri yanıyordu.
Bekledik. Yıldızlar yükselip ateş sönükleşince gölgeler gibi kaydık. Nöbetçi kayanın dibinde yarı uyur, tüfeği dizlerinde. Anoki bıçağı bir anlık parıltı ile boğazından kaydırdı; nefesi bile çıkmadan sustu. Direğe vardığımızda ipleri sessizce kestik. Tam geri çekilirken bir şişe taşlara çarptı; bir an dünya nefesini tuttu, sonra bağırışlar, kurşunlar. Dar patikadan sırt hattına sürünür gibi tırmandık. Ben ateş ettim, her düşen adam birkaç kalp atışı kazandırdı. “Gidin!” diye bağırdım. Anoki kız kardeşlerini kayaların ardına çekti. Atlarımıza atlayıp çölün gümüş gecesine fırladık. Kurşunlar tozu deldi ama hedef bulamadı. Uzaklaştığımızda sessizlik omuzlarımıza hafif bir battaniye gibi indi. Başarmıştık.

Sabaha Devils Hollow’a yöneldik. Kuru bir dere yatağının dar boğazında pusu kurduk. Anoki taşlarla tuzaklar yerleştirdi, ben çıkıntıda tüfeğimi hazırladım. Öğleye doğru toz yükseldi, nallar oyuk zemini dövdü. On iki adam, silahları çekilmiş, gözleri önde. İlk atışı yaptım; öndeki binici atını yere serdi, kaos patladı. Anoki tozdan bir gölge gibi sıçrayıp bıçağını indirdi. Kayalar altlarında çöktü, dar geçit onları kapana kıstı. Her atışım kanyonda gök gürültüsü gibi yankılandı. Biri bana nişan alacakken Anoki onu sürükleyip kaburgalarına çeliği bastı. Sonunda birkaçı kaçmaya çalıştı, biri kayalarda kayboldu. Sessizlik. Rüzgârın uğultusu ve atların homurtusu kaldı.
Kayaların arasında sürünen son adamı gördük. Anoki bıçağıyla yanına yürüdü, gölgesi yüzüne düştü. “Babamı öldürdün,” dedi. Adamın ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Çelik bir kez daha parladı; iş tamamlandı. Kamptan su, fişek, işe yarar ne varsa aldık. Kız kardeşlere döndüğümüzde sessizce ağlıyorlardı. Kiona Anoki’nin elini tuttu, Misu bir şey fısıldadı; ağırlık biraz hafifledi. Kuzeye, dağların yeşiline sürdük. Ay ışığı gümüş, yıldızlar geniş. Kız kardeşler Anoki’ye sarılı; arada bir ince bir el, bir yanağın sıcağı. Vadileri görünce toprağın sesini duyar gibi oldum.
Köye yaklaştığımızda dumanlar tembelce yükseliyordu. Çocuklar, kadınlar, mızraklı erkekler… Bizi görünce sesleri kesildi, sonra tanıma dalgası. Uzun boylu, saçına beyaz tüyler bağlamış yaşlı öne çıktı. Anoki kız kardeşlerini teslim edip “Güvendeler,” dedi. Yaşlı bir şeyler söyledi; Anoki çevirdi: “Borcun ödendi.” Başımı salladım. Giderken Anoki seslendi: “Wes.” Gözleri benimkilere kilitlendi. “Teşekkür ederim.” Şapkamı dokundurup rüzgârla birlikte sırt hattına yürüdüm. Üç kız kardeş köyün kenarında siluet gibi duruyor, beni izliyordu. Elimi kaldırdım; göğsümdeki ağırlık, saçlarındaki tüy kadar hafifledi.
Çöl tekrar uzadı, ama artık yalnız değildi. Bazı borçlar ödenir; kum, kan ve minnettarlığın sessiz öyküsü rüzgârla taşınır. İsimsiz bir şehrin tozlu pazarında başlayan bu hikâye, üç kız kardeşi karanlıktan alıp evlerinin ışığına döndürdü. Güneş doğarken gölgem uzadı; ışık başka bir ufkun vadisinde beni nazikçe yuttu. Eğer bir gün yolunuz kaybolursa hatırlayın: En zorlu yerlerde bile bazı borçlar gerçekten ödenir, bazı kalpler sonsuza dek sadık kalır.