“Sadece 20 dolar çekmek istiyorum.” diye alay ettiler… Ta ki hesaptaki milyonları görene kadar.

Zeynep Kara ve 20 Doların Aynası
Ankara’nın Kızılay semtinde, Atatürk Bulvarı üzerindeki İş Bankası şubesi, her sabah olduğu gibi o gün de hareketliydi. Mermer zemin öyle parlaktı ki üzerinde yürüyen insanların yansımaları net bir şekilde görülüyordu. Cam duvarların ardında, takım elbiseli müşteriler özel bankacılık bölümünde kahvelerini yudumluyor, portföylerini görüşüyordu. Her şey mükemmel bir düzen içindeydi; ışıklandırma, koltukların dizilişi, hatta klima sıcaklığı bile. Bu banka sadece para işlemlerinin yapıldığı bir yer değildi, aynı zamanda bir statü göstergesiydi.
Zeynep Kara bankaya girdiğinde ilk fark edileni o olmadı. 62 yaşındaydı. Orta boylu, hafif kambur duruşlu, yüzü kırışıklarla kaplıydı. Saçları griydi, arkada basit bir tokayla toplanmıştı. Üzerinde eski bir kahverengi hırka, soluk renkli bir etek, ayaklarında yıpranmış siyah ayakkabılar vardı. Elinde küçük plastik bir çanta taşıyordu. Gözleri yorgundu ama bakışlarında hayatın tüm darbesini yemiş, yine de ayakta kalmış bir insanın sakinliği vardı.
Girişte duran güvenlik görevlisi ona yan gözle baktı. Metal detektörden geçti, hiçbir şey çalmadı. Zeynep yavaş adımlarla içeri ilerledi. Mermer zeminde ayakkabılarının çıkardığı ses, sanki oraya ait değilmiş gibi küçüktü. Banka içinde birkaç müşteri bekliyordu. Birinin üzerinde lacivert takım elbise, altın kol düğmeleri vardı. Diğeri genç bir kadın, elinde marka çanta, telefonuyla meşguldü. Bir diğeri yaşlı ama zengin görünümlü bir adam gazetesini okuyordu. Hepsi kendi dünyalarında kaybolmuştu.
Zeynep gişelere yaklaştı. Önünde iki sıra vardı: biri standart müşteri, diğeri VIP müşteri. Zeynep standart sıraya geçti. Sırada beş kişi daha vardı. Sessizce bekledi. Birkaç dakika sonra VIP sırasındaki bir adam Zeynep’e baktı, gözlerini süzdü, yanındaki kadına bir şeyler fısıldadı. Kadın gülümsedi. Zeynep duymadı ya da duymamış gibi yaptı.
Sırası geldiğinde Zeynep gişeye yaklaştı. Genç bir kadın, Aylin, oradaydı. 28 yaşlarındaydı; düzgün makyaj, mükemmel saç, takım elbise, yüzünde profesyonel ama mesafeli bir gülümseme vardı.
“Buyurun,” dedi Aylin ekrana bakarken.
“Merhaba,” dedi Zeynep, sesini yumuşakça. “Ben hesaptan para çekmek istiyorum.”
“Kimlik ve hesap numarası lütfen,” dedi Aylin hâlâ ekrana bakarak.
Zeynep çantasından eski bir kimlik çıkardı, plastik kılıfı çatlamıştı. Aylin kimliği aldı, sisteme girdi. Birkaç saniye bekledi.
“Ne kadar çekmek istiyorsunuz?” diye sordu.
“20 dolar,” dedi Zeynep.
Aylin başını kaldırdı, Zeynep’e baktı. Bir an işittiğinden emin olamadı.
“20 dolar mı?”
“Evet, sadece 20 dolar.”
Aylin kaşlarını hafifçe çattı.
“Teyze, 20 dolar için buraya gelmenize gerek yok. Dışarıdaki ATM’den çekebilirsiniz.”
“Bilmiyorum nasıl kullanıldığını,” dedi Zeynep utanmadan. “Ben yaşlıyım, teknolojiden anlamam.”
Aylin derin bir nefes aldı, sabır sınırlarını zorladı.
“Teyze, çok basit. Kartınızı sokuyorsunuz, şifrenizi giriyorsunuz, miktar seçiyorsunuz. Hepsi bu.”
“Ben yine de anlamam,” dedi Zeynep ısrarla. “Lütfen benim için yapabilir misiniz?”
Aylin arkasına döndü, diğer gişe görevlisine göz kırptı. “İnanabiliyor musun?” der gibiydi. Sonra tekrar Zeynep’e döndü.
“Teyze, burada sıra var. Başka müşteriler bekliyor. Siz…?”
O sırada bir ses araya girdi. Erkek sesi keskin, otoriterdi.
“Ne oluyor burada?”
Zeynep ve Aylin sağa döndüler. Mehmet Arslan, şube müdürü yaklaşıyordu. 45 yaşlarındaydı; kısa kesilmiş saçlar, tıraşlı yüz, kusursuz gri takım elbise, parlak deri ayakkabılar, bileğinde İsviçre saat. Duruşu kibir doluydu, gözleri her şeyi kontrol eder gibiydi.
“Müdür bey!” dedi Aylin rahatlayarak. “Bu teyze 20 dolar çekmek için gişeye gelmiş. ATM kullanmasını söyledim ama…”
Mehmet Zeynep’e baktı, tepeden tırnağa süzdü. Gözleri yargılayıcıydı.
“Teyze,” dedi, sesi soğuktu. “20 dolar için buraya gelmenize gerek yok. Dışarıda ATM var. Oradan çekin.”
“Ama ben bilmiyorum,” diye başladı Zeynep.
“Öğrenin,” dedi Mehmet keskin bir tonla. “Burası banka enformatik kursu değil. Eğer ATM kullanmayı bilmiyorsanız öğrenmelisiniz. Ya da birinden yardım isteyin.”
Zeynep sessizce baktı. Gözlerinde kırılma yoktu, sadece sessiz bir anlayış vardı.
“Ben 30 yıldır bu bankada hesabım var,” dedi sakin bir sesle.
“30 yıl mı?” dedi Mehmet, alaycı bir gülümsemeyle. “O zaman artık ATM kullanmayı öğrenme zamanı geldi.”
Arka sırada bekleyen VIP müşterilerden biri hafifçe güldü. Mehmet o müşteriye göz kırptı, sonra Zeynep’e döndü.
“Teyze, eğer paraya ihtiyacınız varsa sosyal yardım kurumları var. Oradan destek alabilirsiniz. Ama burada sıraya girip zaman harcamayın lütfen.”
Zeynep derin bir nefes aldı, çantasını topladı.
“Anladım,” dedi. “Özür dilerim.”
Döndü, yavaşça kapıya yürüdü. Arkasından birkaç hafif kahkaha duydu. Mehmet Aylin’e döndü.
“Bu tür insanlar zamanımızı çalıyor,” dedi alçak sesle. “Onları nazikçe yönlendirmelisin.”
Aylin başını salladı ama içinde garip bir rahatsızlık vardı.
Zeynep bankadan çıktığında güneş yüzüne vurdu. Ankara’nın soğuk kış havası yanaklarını acıttı ama o acıya alışkındı. Hayat ona çok şey öğretmişti ve en önemlisi şuydu: İnsanlar seni görünüşünle yargılar. Bir toplumda bir insanın değeri ne ile ölçülür? Parasıyla mı, kıyafetiyle mi, konuşmasıyla mı, yoksa insanlığıyla mı? Zeynep cevabı biliyordu ama toplum hâlâ öğrenmemişti.
Kaldırımda yürürken birisi ona seslendi.
“Zeynep Hanım!”
Döndü. Karşısında uzun boylu, yakışıklı, takım elbiseli bir adam duruyordu. 40 yaşlarındaydı; saçları düzgün taranmış, yüzünde nazik bir ifade vardı.
“Evet?” dedi Zeynep şaşkınlıkla.
“Ben Can Demir, avukatım,” dedi adam, kartvizit uzattı. “Sizinle konuşmam gerekiyor. Çok önemli bir konu hakkında.”
Zeynep kartvizite baktı. “Demir Hukuk Bürosu, Ankara.” Sonra adama baktı.
“Ne hakkında?” diye sordu temkinli.
“Merhum eşiniz hakkında,” dedi Can. “Ahmet Bey vefat etmeden önce bazı yatırımlar yapmıştı ve bu yatırımlar şimdi olgunlaştı.”
Zeynep’in kalbi hızlandı.
“Yatırım mı? Kocam işçiydi. Ne yatırımı?”
“Ben size her şeyi anlatacağım,” dedi Can. “Ama burada değil. Lütfen ofisime gelin. Yarın saat 14. Adres kartvizitte.”
Can nazikçe başını eğdi, döndü gitti. Zeynep onda kaldı. Kartviziti eline sıkıca tuttu. İçinde bir heyecan, bir korku, bir merak karışımı vardı.
O gece evinde, küçük tek odalı dairesinde Zeynep uyuyamadı. Tavana baktı, kocasını düşündü. Ahmet 10 yıl önce kalp krizinden ölmüştü. İyi bir adamdı, çalışkandı ama zengin değildi. Nasıl bir yatırım yapmış olabilirdi? Ve yarın her şey değişecekti.
Ertesi gün saat 14’e doğru Zeynep, Kızılay’daki eski pardösüsünü giyip evden çıktı. Hava griydi. Bulutlar alçak asılıyordu. Ankara’nın o tanıdık soğuğu binaların arasından ince bir bıçak gibi esiyordu. Zeynep otobüse bindi, cam kenarına oturdu. Şehrin aceleciliğini seyretti; elinde kahvesiyle koşan gençler, telefonla konuşan memurlar, kırmızı ışıkta bekleyen arabalar. Onların dünyasıyla kendi dünyası arasındaki mesafe otobüs camının kalınlığından çok daha fazlaydı.
Can Demir’in ofisi Kızılay’da modern bir iş merkezinin 10. katındaydı. Girişteki cam kapılarda şirket logoları parlıyordu. Zeynep merdivenleri değil, asansörü kullandı. Asansör hâlâ ona biraz ürkütücü geliyordu ama dizleri eskisi kadar güçlü değildi. Kapıda üzerinde “Demir Hukuk Bürosu” yazan bir tabela vardı. Zeynep derin bir nefes alıp kapıyı tıkladı.
“Buyurun,” dedi içeriden bir kadın sesi. İçeri girdi. Resepsiyon masasında genç bir sekreter oturuyordu; saçları düzgün topuz yapılmış, gözlerinde ince çerçeveli bir gözlük vardı.
“Buyurun teyze. Kime bakmıştınız?” diye sordu nazikçe.
“Can Bey’e, randevum vardı,” dedi Zeynep sesini alçak tutarak.
Sekreter takvime baktı, sonra gülümsedi.
“Evet, Zeynep Kara. Buyurun, kendisi sizi bekliyor.”
Zeynep’i cam duvarlı bir odaya yönlendirdi. Kapı açıldığında Can ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz Zeynep Hanım,” dedi elini uzatarak. “Lütfen buyurun.”
Oda sade ama şıktı. Duvarlarda birkaç hukuk kitabı dolu raf, bir köşede saksı bitkisi, masanın üzerinde ise sadece bir dizüstü bilgisayar ve iki ince dosya vardı.
Zeynep sandalyeye oturdu, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
“Dün size söylediklerimi bugün belgeleriyle göstereceğim,” dedi Can. “Ama önce merhum eşiniz Ahmet Bey’i biraz anlatır mısınız? Onu nasıl hatırlıyorsunuz?”
Zeynep’in gözleri bir an için uzaklara daldı.
“Ahmet sessiz bir adamdı,” dedi. “Çok konuşmazdı. Fabrikada çalışırdı. Akşam yorgun dönerdi. Ama eline geçen azıcık paranın bile bir kısmını çekmecedeki zarfa koyardı. ‘Bu geleceğimiz için,’ derdi. Ben de ‘Ne geleceği, bugün de zor,’ derdim. Gülüp geçerdi.”
“Demek ki bir şeyler yapmış,” dedi Can başını sallayarak. “Evet, yapmış. Bakın Zeynep Hanım…” Önündeki dosyayı açtı, içinden birkaç evrak ve banka dekontu çıkardı. Zeynep’in önüne koydu. Kağıtların üzerinde yıllara yayılmış, küçük ama düzenli yatırımlar görünüyordu; hisse senetleri, fon alımları, döviz hesapları.
“Ahmet Bey 20 yıl boyunca maaşından küçük miktarlar biriktirip yatırım yapmış,” dedi Can. “Özellikle de çalıştığı fabrikanın ana şirketinin hisselerini almış. O zamanlar değeri düşüktü ama sonra şirket büyüdü, birleşmeler oldu, hisse değeri katlandı.”
Zeynep satırlara anlamadan baktı.
“Yani bütün bunlar şimdi para mı oldu?”
“Evet,” dedi Can sakinlikle. “Ve o paralar sizin adınıza açılmış bir yatırım hesabında duruyor. Çünkü Ahmet Bey vasiyetnamesinde açıkça belirtmiş: ‘Tüm birikimlerim eşim Zeynep Kara’ya kalacaktır.’”
Masadaki ikinci dosyayı açtı, son sayfayı gösterdi. Ahmet’in titrek ama kararlı imzası sayfanın alt köşesinde duruyordu.
Zeynep’in boğazı düğümlendi, gözleri doldu.
“Ben… ben hiçbir şey bilmiyordum,” dedi. “O hep derdi, ‘Bir gün rahat edeceğiz Zeynep,’ ama ben inanmazdım. O gerçekten, gerçekten gelecek düşünmüş.”
“Ve o gelecek bugün,” dedi Can. Bilgisayarını kendisine çevirdi, bir ekran açtı. Büyük harflerle yazılmış hesap numarasının altında bir rakam belirdi.
“Şu an sizin yatırım portföyünüzün toplam değeri,” dedi Can duraksamadan, “4.687.324,19 cent.”
Zeynep ekrana baktı. Rakamlar yanıp sönen yabancı semboller gibiydi. 4 milyonun ne demek olduğunu zihni tam kavrayamıyordu. Ömrü boyunca bankadaki bakiyesi çoğunlukla üç haneli rakamlardan ibaret olmuştu.
“Bu gerçek olamaz,” diye fısıldadı. “Benim gibi bir kadın bu kadar paraya nasıl sahip olur?”
“Siz sahip olmadınız,” dedi Can sakin bir gülümsemeyle. “Siz ve eşiniz birlikte emek verdiniz. O kazandı, siz evinizi, ailenizi ayakta tuttunuz. Bu para ikinizin hayatının sonucudur.”
Zeynep sandalyeye yaslandı, bir süre konuşmadı. Odanın sessizliğinde sadece klimanın hafif uğultusu duyuluyordu.
“Peki şimdi ne olacak?” diye sordu sonunda. “Ben bu parayla ne yapacağım? Gecekondu dairesinde yaşamaya alıştım. Marketten indirimli peynir almaya, otobüse binmeye alıştım. Birdenbire değişsem ben olmam ki.”
Can onu dikkatle inceledi. Flober’in sevdiği türden küçük ama belirleyici bir ayrıntı: Zeynep’in elleri konuşurken bile titrememişti. Fakirlik onu ezmemişti, sadece yormuştu.
“Hiçbir şey yapmak zorunda değilsiniz,” dedi Can. “Şu anda bile sizin haberiniz olmadan faiz işliyor. Ama bir şey yapmadan önce şunu önermek istiyorum: Kim olduğunuzu hiç değiştirmeyin. Sadece artık başkalarının size nasıl davrandığını görme şansınız var.”
“Nasıl yani?” diye sordu Zeynep.
“Dün bankada yaşananları gördüm,” dedi Can. “Sizi nasıl küçümsediklerini, müdürün size nasıl davrandığını. Sizce bugün o hesabı bildiklerinde aynı şekilde davranırlar mı?”
Zeynep acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Hayır, o zaman kahve ikram ederler. ‘Zeynep Hanım’ derler, belki sizi VIP bölümüne alalım derler.”
“Tam olarak öyle,” dedi Can. “Eğer kabul ederseniz bu durumu gözlemleyelim. Hiç kimseye, özellikle de banka çalışanlarına bu paradan bahsetmeyelim. Siz aynı Zeynep olarak görünmeye devam edin. Onlar size nasıl davranırsa not edelim. Sonra bir gün gerçeği gösteririz.”
Zeynep beklenmedik bir dinginlikle düşündü. Bu bir intikam planı değildi, daha çok bir aynaya benziyordu. İnsanların gerçek yüzünü görmek için bir ayna.
“Yani,” dedi yavaşça, “ben yine oraya gidip 20 dolar mı çekeceğim?”
Can gülümsedi. “İsterseniz evet. 20 dolar belki de bir insanın gerçek değerini ölçmek için yeterlidir.”
Zeynep bir an sustu, sonra hafifçe başını eğdi.
“Peki,” dedi. “Deneyelim. Ama bir şartım var.”
“Nedir?” diye sordu Can.
“Bu para eğer gerçekten benimse,” dedi Zeynep kelimeleri dikkatle seçerek, “bunun büyük bir kısmı benim gibi insanların hayatını kolaylaştırsın. Çocuklar okusun, yaşlılar ilaç bulsun. Ben zengin olmayı bilmiyorum ama başkalarının hayatında biraz ışık olmayı belki bilirim.”
Can saygıyla başını eğdi.
“Bu duyduğum en onurlu şartlardan biri. Önce hesabı güvence altına alacağız, sonra bağış ve vakıf işlerini konuşuruz. Ama ilk adım gerçeği görmemiz. Yarın yine bankaya gidebilir misiniz?”
Zeynep hafifçe güldü.
“Dün kovulmaya çalıştığım yere yarın gönüllü olarak gideceğim. Öyle mi?”
“Evet,” dedi Can. “Ama bu kez sahnenin görünmeyen tarafında milyonlar olacak.”
Zeynep ayağa kalktı, başörtüsünü düzeltti.
“Ben hep param olmadığı için değer görmediğimi sandım,” dedi. “Belki de şimdi param olduğu halde aynı değersizliği göreceğim. İşte o zaman sorunun kimde olduğunu kesin olarak bileceğim.”
Ofisten çıktığında Ankara’nın gri gökyüzü sanki biraz daha açılmış gibiydi. Elinde Can’ın kartviziti ve birkaç resmi belge vardı. Ama asıl taşıdığı şey görünmezdi: Kendi hayatının düşündüğünden çok daha büyük olduğu gerçeği.