Bakıcı, milyonere cesaretle söyledi: “Oğlunuz otistik değil, sadece sevgiye ihtiyacı var.”

Bakıcı, milyonere cesaretle söyledi: “Oğlunuz otistik değil, sadece sevgiye ihtiyacı var.”

Gizlenmiş Sevgi – Berat’ın Hikayesi

Berat, doktorların “otik” dediği 6 yaşındaki bir çocuktu. İstanbul’un bebek semtindeki gösterişli bir evin salonunda, köşede yalnız başına oyuncaklarıyla oynarken yeni bakıcı Dilan Koçak içeri girdi. Dilan, son üç yılda eve gelen hiçbir yetişkinin yapmadığı bir şeyi yaptı: Çömeldi, Berat’la aynı hizaya geldi ve ona nazikçe gülümsedi. Kristal avizeler, İtalyan mermerler, el dokuması halılar… Ev zenginliğin soğuk bir sergilenmesiydi ama asıl hikaye Berat’ın sessizce bloklar dizdiği o köşedeydi.

Ev sahibi Selim Özkan, 42 yaşında, takım elbisesinin her kıvrımıyla mükemmelliği yansıtan bir adamdı. Saçlarında erken beyazlar, gözlerinde ise üç yıl önceki kaybın izleri vardı. Karısının ölümünden sonra hayatı, çalışma ve hayatta kalma üzerine kurulu bir formüle dönüşmüştü. Oğluna bakışında bile hesaplı bir mesafe vardı; sanki çok yaklaşırsa daha fazla kaybetmekten korkuyordu.

“Berat özel bir çocuk,” dedi Selim, sekreterinin aldığı notları okur gibi monoton bir sesle. Doktor Hakan Yılmaz, Türkiye’nin en iyi pediatristlerinden biri, Berat’a otizm spektrum bozukluğu teşhisi koymuştu. “Çocuk sosyal etkileşim kuramıyor, göz teması kurmuyor, duygusal bağ geliştiremiyor.” Dilan, Berat’taki küçük detaylara odaklanıyordu; ellerindeki titremeler, arada kapıya attığı bakışlar, oyuncakları dizme şekli… Her biri bir hikaye anlatıyordu, ama Selim’in anlattığından çok daha farklı bir hikaye.

“Peki ne zaman başladı bu durum?” diye sordu Dilan, sesinde yargılayıcı bir ton olmadan. Selim duraksadı. Bu soruyu kimse sormamıştı; doktorlar semptomlarla ilgilenmişti, geçmişle değil. “Üç yaşındayken… Karım öldükten sonra,” dedi boğazında düğümlenen kelimelerle. Ama doktorlar bunun tesadüf olduğunu söylemişti; otizmin belirtileri o yaşlarda belirginleşirdi.

Gaziantep’in dar sokaklarında büyümüş olan Dilan, çaresizliği tanıyabilirdi. Ama Selim’in çaresizliği farklıydı; pahalı tedaviler, özel doktorlar, en iyi bakıcılarla çevrili olmasına rağmen içindeki boşluk hâlâ dolmamıştı. Belki de problem tedavi yönteminde değil, problemin kendisinin yanlış tanımlanmasındaydı.

Dilan usulca çocuğun seviyesine inerek, “Çok güzel bir kule yapmışsın,” dedi. Berat ani bir hareketle başını kaldırdı. Gözlerinde bir an için şaşkınlık, sonra derin bir yorgunluk belirdi. Göz teması kurdu. Tam üç saniye. Selim nefesini tuttu; bu kadar uzun göz teması aylar önceydi.

“Sen kimsin?” diye sordu Berat, sesi çok alçak ama net. Dilan gülümsedi. “Ben Dilan, seninle vakit geçirmeye geldim. Bu kuleni anlatabilir misin bana?” Selim şaşkınlıkla izliyordu; oğlu konuşuyordu. Sadece tek kelimeli cevaplar değil, gerçek sorular soruyordu. Bu nasıl mümkündü?

Berat tereddütle kulelerine baktı. “Anne için yaptım,” dedi sonunda. “Ama o göremez. Çok uzakta.” Sözler odayı ağır bir sessizlikle doldurdu. Selim’in yüzü gerildi; eski acılar yeniden canlandı. Dilan ise farklı bir şey gördü: Otistik bir çocuğun dünya ile bağlantısızlığını değil, derin bir yas ve özlemin ifadesini.

“Çok güzel bir hediye,” dedi Dilan yumuşakça. “Anneler en güzel hediyeleri uzaktan da görebilir.” Berat başını salladı, gözlerinde yaşlar birikmeye başladı. Selim öne doğru eğildi; oğlunun bu duygusal anını ilk defa bu kadar yakından görüyordu.

“Berat’ın günlük rutini nasıl?” diye sordu Dilan. “Çok yapılandırılmış. Sabah 8’de kalkış, terapi seansları, özel eğitim… Sosyal uyarıcıları minimum seviyede tutuyoruz, çünkü çok yoğun uyarım alan otistik çocuklar daha da içe kapanıyor,” dedi Selim.

Dilan iç çekti; programın her detayı sağlıklı bir çocuğun ruhunu büzmeye yetecek kadar katıydı. “Peki arkadaşları var mı?” “Otistik çocuklar arkadaşlık kuramaz,” dedi Selim, sanki bir ders kitabından okuyordu.

Dilan çocuğa dönerek, “Sen arkadaş ister misin?” dedi. Berat başını salladı. “Ama onlar benimle oynamak istemiyor. Baba diyor ki, ben farklıyım.” Kelimeler Selim’i şimşek gibi vurdu. Oğlu ne zaman bu kadar çok şey söylemişti ve ne zamandan beri onun sözlerini bu kadar kesin gerçekler olarak kabul ediyordu?

Dilan ayağa kalktı, gözlerinde kararlı bir ışık yanıyordu. Bu evde gördüğü şey otizm spektrumundaki bir çocuk değildi; bu, yası işlenmemiş, sevgiye aç, doğru iletişim kurulmadığı için içine kapanmış bir çocuktu. Ama bunu Selim Bey’e söyleyebilir miydi?

Yaşlı hizmetçi Melek Hanım, çayları getirirken Dilan’ın gözlerindeki kararlılığı fark etti. Bu bakışı daha önce görmüştü; doğru bildiği şeyin peşini bırakmayan insanların bakışını.

“Sizce şu ana kadar aldığınız tüm teşhisler ve tedaviler Berat’ı daha mutlu etti mi?” diye sordu Dilan. Soru havada asılı kaldı. Selim cevabını biliyordu ama kabul etmeye cesaret edemiyordu; oğlu daha mutlu değildi, aksine her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha içine kapanıyordu.

“Bazen,” dedi sonunda, “en iyi niyetlerimizle bile yanlış yolda ilerleyebiliriz.” Dilan başını salladı. “Belki de şimdi doğru yolu bulma zamanı.”

Bu sözler uzun süredir aynı şekilde işleyen bir makinenin çarkına düşen ilk taş gibiydi. Değişim başlamıştı ama kimse bunun nereye varacağını bilemiyordu.

İyileşmenin İlk Adımları

Ertesi sabah Dilan saat 7’de evdeydi. Selim işe gitmeden önce son talimatları verirken Dilan’ın dikkati duvardaki fotoğraflara takılmıştı. Üçüncü fotoğraf her şeyi anlatıyordu: Berat 2 yaşında, annesi Elif Hanım’ın kucağında gülüyordu. Gerçek bir gülümseme, şimdiki mecburi gergin ifadesinden çok farklı. Gözlerinde yaşam, merak, sonsuz güven vardı.

“Ne zaman öldü?” diye sordu Dilan usulca. Selim durdu. “Üç yıl önce… Kanser çok hızlı gelişti.” Sesinde hâlâ o günün şoku vardı. “Berat bu fotoğrafta 2 buçuk yaşında. Elif’in hastalığı ilerlemeden önceki son mutlu günümüz. O zamandan sonra konuşmayı bıraktı mı?” “Hayır. Önce sürekli anne nerede? diye sordu. Sonra sorular azaldı. 6 ay sonra tamamen sustu. İşte o zaman doktorlara götürdük.”

Dilan başını salladı. Resimde gördüğü çocukla şimdiki Berat arasındaki fark çok açıktı; bu doğumsal bir gelişim bozukluğu değil, travmatik bir kaybın sonucuydu.

Dilan dikkatlice konuştu: “Otizmin en temel özelliklerinden biri erken yaşlarda başlamasıdır. Doğumdan itibaren belirtiler görülür ama Berat’ta…” Selim araya girdi: “Doktor Hakan açıkladı; regresif otizm nadir ama mümkün.”

Dilan iç çekti. Ne kadar çok medikal terim bilirse bilsin karşısında duran gerçek belliydi: Bu çocuk hasta değildi, yaralıydı. Ama bunu nasıl kanıtlayacaktı?

Selim işe gittikten sonra Dilan, Berat’ı gözlemlemeye başladı. Çocuk sabah rutinine körü körüne uyuyordu, sanki başka seçeneği yokmuş gibi. Ama küçük detaylar başka bir hikaye anlatıyordu. Kahvaltıda Berat’ın çatalını tutma şekli mükemmeldi; motor becerileri yaşıtlarından bile ileri seviyedeydi. Otistik çocuklarda sık görülen motor koordinasyon problemleri yoktu. Daha da önemlisi Melek Hanım’la kurduğu etkileşim… Yaşlı kadın ona bir şeyler söylediğinde Berat başını çeviriyor, göz teması kuruyor ve uygun tepkiler veriyordu. Bu sosyal iletişim becerilerinin tamamen normal olduğunu gösteriyordu.

“Melek Hanım,” dedi Dilan, “Berat annesini nasıl kaybetti? Süreç nasıl oldu?” Yaşlı kadının gözleri nemlendi. “Çok kötü günlerdi hanım. Elif Hanım son aylarda çok acı çekti. Berat sürekli yanındaydı. Annesinin ağrılar içinde kıvranışını gördü. Sonunda hastaneye kaldırıldı. Berat annesini son kez görmek istedi ama Selim Bey izin vermedi. Çok küçüktü, travma yaşar diye. Cenazede var mıydı? Hayır. Selim Bey onu dayısına gönderdi. Berat döndüğünde annesi yoktu. Veda bile edememişti. İşte o zamandan sonra değişti.”

Dilan’ın şüpheleri doğrulanıyordu: Berat’ın problemi otizm değil, işlenmemiş yas ve terk edilme korkusuydu. Ama bu teoriyi test etmesi gerekiyordu.

Parkta Bir Mucize

Öğle vakti Emirgan Parkı’na çıktılar. Dilan’ın ısrarı üzerine sözde kontrollü sosyal maruz kalma terapisi olarak… Ama asıl amacı başkaydı. Parkta Berat diğer çocukları izlemeye başladı. Onlarla oynamak istediği belliydi ama kendini tutuyordu. “Baba ben farklıyım,” sözleri zihninde yankılanıyordu.

Bir top yuvarlandı, Berat’ın ayaklarının dibine kadar geldi. Çocuk topu aldı ve otomatik olarak sahibine atmak üzere kolunu kaldırdı, sonra durdu. Sanki yasaklanmış bir şey yapmak üzereymiş gibi… “At gitsin,” dedi Dilan usulca. Berat tereddütle topu attı. Diğer çocuklar teşekkürler diye bağırdılar ve ona katılması için el salladılar. O anda Berat’ın yüzünde üç yıl sonra ilk defa gerçek bir gülümseme belirdi. 15 dakika boyunca top oynadı; kuralları anlıyor, sırasını bekliyor, hatta şaka bile yapıyordu. Hiçbir otistik belirti görülmüyordu.

Tam o sırada Selim belirdi. Ofisten erken çıkmış, çocuğunu aramaya gelmişti. Berat’ı diğer çocuklarla oynarken görünce dondu kaldı. “Bu nasıl mümkün?” diye mırıldandı. Dilan yanına yaklaştı. “Çünkü o otistik değil Selim Bey. Sadece çok yalnız…”

Gerçekle Yüzleşme

Doktor Hakan kesin teşhis koymuştu. Testler yapılmıştı. Analizler… “Peki o testlerde Berat’ın annesini nasıl kaybettiği soruldu mu? Yaz sürecinin nasıl işlendiği araştırıldı mı? Yoksa sadece mevcut davranışlara mı odaklanıldı?”

Selim’in sesi sertleşti: “Sen doktor musun? Yıllarını bu konuya adayan uzmanları mı sorguluyorsun?” “Hayır,” dedi Dilan sakin bir sesle. “Ben sadece Berat’ı gören biriyim. Hastalığını değil onu.”

“Sen kimsin ki bana ne yapacağımı söyleyesin? Ben bu çocuğun babasıyım ve ben onunla vakit geçiren insanım. Son iki günde onunla ne kadar konuştunuz? Gerçek anlamda konuştunuz?” Soru Selim’i susturdu. Gerçek şuydu: Oğluyla son gerçek konuşmasını hatırlamıyordu. Hep doktor raporları, tedavi planları, gelişim takipleri…

Berat koşarak yanlarına geldi. Yüzü terden ışıl ışıldı. “Baba arkadaşlarım var. Ali, Mehmet ve Zeynep. Onlar da yarın gelebileceklerini söylediler.” Selim oğluna baktı; bu çocuk doktorların tarif ettiği sosyal etkileşim kuramayan, duygusal bağ geliştiremeyecek çocuk muydu?

Dilan, “Babana bugün neler öğrendiğini anlat,” dedi. “Futbol oynamayı öğrendim ve Zeynep bana annesinin gökyüzünde yaşadığını söyledi. Doğru mu baba? Annem gökyüzünde mi?”

Kelimeler Selim’in boğazında düğümlendi. Oğlu annesinden bahsediyordu. İlk kez üç yıl sonra açıkça, doğal olarak… “Evet,” dedi sonunda. “Annen gökyüzünde ve seni çok seviyor.” Berat babasına sarıldı. Gerçek bir sarılma; mecburi değil.

“O anda Selim anladı. Problem oğlunda değil, kendi gözlerindeydi. Acısını, korkusunu ve çaresizliğini oğluna yansıtmış, ona sahip çıktığını sanırken aslında onu hastalığın içine hapsetmişti.”

Doktorla Yüzleşme ve Kapanış

Ertesi gün Dilan ve Selim, Berat’ı da yanlarına alarak Doktor Hakan’ın kliniğine gittiler. Dilan, “Berat sosyal etkileşim kurabiliyor, göz teması kuruyor, empati gösteriyor, dil gelişimi yaşına uygun, motor becerileri mükemmel. Otizm spektrum bozukluğunun temel belirtilerinden hiçbirini göstermiyor,” dedi. Doktor Hakan ise, “Otizm çok karmaşık bir durum. Siz birkaç günlük gözlemle yıllık tecrübemi sorgulayamazsınız,” dedi.

Dilan, “Teşhis koyarken Berat’ın annesini nasıl kaybettiğini araştırdınız mı? Travma otizme neden olmaz diyorsunuz ama… Ya bu çocuk otistik değil de travmadan sonra gelişen seçici mutizm yaşıyorsa? Ya sosyal geri çekilme otizmden değil depresyondan kaynaklanıyorsa?”

Doktor Hakan, 30 yıllık kariyerinde ilk kez bu kadar kesin bir teşhisini sorgulamak zorunda kalıyordu. “Belki ikinci bir değerlendirme faydalı olabilir,” dedi sonunda.

Dilan yumuşakça, “Belki Berat’a annesiyle vedalaşma fırsatı vermekle başlayabiliriz,” dedi.

Selim oğluna baktı. “Mezarlığa gitmek istiyorum,” dedi Berat sessizce. “Annemle konuşmak istiyorum. Ona veda etmek istiyorum.” Bu basit istek, üç yıllık yanlış tedavilerin ne kadar sorun yarattığını gösteriyordu.

Kapanış ve Yeniden Doğuş

Ertesi gün mezarlıkta Berat annesinin mezarına yaklaştı. “Özür dilerim anne. Sen hastaydın ama ben sana yardım edemedim. Sen ağrı çekiyordun ama ben küçüktüm. Hiçbir şey yapamadım. Sen öldükten sonra baba çok üzüldü. Ben de üzüldüm ama ona söyleyemedim. Çünkü o daha da üzülecekti. Bu yüzden konuşmayı bıraktım. Belki böyle sana daha yakın olabilirim diye düşündüm…”

Selim artık kontrol edemiyordu; o da ağlamaya başladı. Ama şimdi anlıyorum anne, sen gitmek istemiyordun, hasta olduğun için gittin. Ve ben artık üzgün olmayacağım. Çünkü sen mutlu olmamı istiyorsun.

Berat mezar taşına yaklaştı ve elini üzerine koydu. “Seni çok özlüyorum anne her gece ama artık korkmuyorum. Çünkü baba beni çok seviyor ve ben de onu seviyorum. Sen de bizi seviyorsun, değil mi? Gökyüzünden…”

O anda rüzgar esti. Ağaçların yaprakları hışırdadı. Berat gülümsedi. “Duydum anne. Evet, dedin. Teşekkür ederim.”

Baba ve oğul mezar başında sarılarak ağladılar. Üç yıllık birikmiş acıları, özlemleri, pişmanlıkları, her şey dışarı çıkıyordu. “Artık hasta değilim, değil mi?” dedi Berat. “Hayır oğlum. Sen hiçbir zaman hasta değildin. Sen sadece annenin yokluğuna üzülüyordun ve bu normal.”

Yeni Bir Hayat

O günden sonra hayatları değişti. Berat, parkta diğer çocuklarla oynuyor, yeni arkadaşlar ediniyor, babasıyla gerçek anlamda vakit geçiriyordu. Dilan, çocuk gelişimi eğitimi almaya karar verdi ve Selim’in şirketinde özel eğitim departmanı kurmak için ilk adımlar atıldı. Berat artık kendini eksik değil, şanslı hissediyordu. Eksik değil, şanslı.

Her akşam ev, Berat’ın gülüşleri, Selim’in masalları ve Dilan’ın şarkılarıyla doluyordu. Sanki Elif’in ruhu da oradaydı; ailesinin yeniden bir araya gelişini izliyordu.

Berat yatmadan önce son kez annesinin fotoğrafıyla konuştu: “Anne, baba artık beni dinliyor ve ben artık konuşuyorum ve çok güzel şarkılar söylüyorum. Yarın sana mektup yazacağım. Ama bu sefer üzgün bir mektup değil, mutlu bir mektup.”

O gece ev, üç yıl sonra ilk kez gerçek huzura kavuştu ve herkes biliyordu ki bu sadece bir başlangıçtı. Daha güzel günler, daha çok gülüş, daha çok sevgi bekliyordu onları. Çünkü bazen kayıp sandığımız şeyler aslında kaybolmamıştır; sadece gizlenmiştir ve doğru ellerde, doğru kalpte, doğru zamanda yeniden ortaya çıkar.

Bu Berat’ın hikayesiydi ama aynı zamanda sevginin, sabrın ve cesaretin hikayesiydi.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News