İtalyan kadınlar Nazi canavarlarını bekliyordu — ama bunun yerine FEB’in Brezilyalı askerleriyle karşılaştılar.

.
.
YouTube Music

1944 sonbaharı, İtalya’nın kuzeyinde küçük ve yorgun bir köy…

Savaş, bu köyün sokaklarına sadece asker getirmemişti; korkuyu, açlığı ve sessizliği de beraberinde getirmişti. Kadınlar yıllardır aynı sesi tanıyordu: sert botların taş zemine vuruşu. O ses, yaklaşan tehlikenin habercisiydi. O ses, kapıların kilitlenmesi, çocukların saklanması, bakışların yere düşmesi demekti.

Köyde yaşayan Sofia da bu sesi ezbere bilenlerden biriydi. Daha 19 yaşındaydı ama gözleri çoktan yaşlanmıştı. Ağabeyini cephede kaybetmişti. O günden sonra asker demek onun için sadece üniforma değil, kayıp ve korkuydu.

O sabah ise her şey farklı başladı.

Uzakta motor sesleri duyuldu. Önce herkes bunun yine Alman birlikleri olduğunu düşündü. Kadınlar refleksle çocuklarını içeri çekti. Perdeler aralandı ama kimse tam olarak bakmaya cesaret edemedi.

Sonra sesler yaklaştı.

Ama bu kez bir şey farklıydı.

Bağırışlar vardı, ama sert değildi. Bir dil konuşuluyordu, ama Almanca değildi. Arada kahkahalar bile duyuluyordu.

Sofia pencereye yaklaştı. Kalbi hızlı atıyordu. Yine de bakmadan edemedi.

Toz bulutu içinden kamyonlar belirdi. Üzerlerinde tanımadığı bir bayrak vardı. Yeşil, sarı ve mavi…

Askerler düzensizdi. Adımları Almanlar gibi mekanik değildi. Yüzleri de farklıydı: bazıları koyu tenliydi, bazıları açık; bazıları sakallıydı, bazıları gençti, neredeyse çocuk gibiydi.

Ama en garibi…

Gülümsüyorlardı.

Sofia gözlerine inanamadı.

Bir asker, kamyonun arkasından küçük bir çocuğa el salladı. Çocuk korkuyla geri çekildi ama gözlerini ayıramadı. Asker cebinden bir parça çikolata çıkardı ve uzattı.

O an, yılların korkusu bir anlığına duraksadı.

Sofia’nın annesi fısıldadı:
“Bunlar kim?”

Kimse bilmiyordu.

Ama köydeki herkes aynı şeyi hissediyordu: Bu askerler… diğerleri gibi değildi.

Öğleye doğru köyde bir söylenti yayıldı:
“Brezilyalılar…”

Kimse bu kelimeyi doğru telaffuz edemiyordu. Ama herkes tekrar ediyordu.

Brezilyalı askerler köye yerleşmeye başladı. Ama bu yerleşme, alışılmış işgal gibi değildi.

Kapıları tekmeleyerek açmıyorlardı. İçeri girmeden önce kapıyı çalıyorlardı.

Bağırarak emir vermiyorlardı. Kırık dökük İtalyanca ile “lütfen” diyorlardı.

Sofia, meydanda bir askeri izledi. Adam yaşlı bir adamın düşen kapısını tamir ediyordu. Ter içindeydi ama gülümsüyordu.

Bir asker nasıl olur da böyle davranırdı?

Sofia’nın zihni bunu anlamakta zorlanıyordu.

Akşamüstü, Sofia yine pencereye çıktı.

Aynı askeri gördü.

Bu kez daha yakındı.

Üniformasında bir isim yazıyordu.

Sofia gözlerini kısarak okumaya çalıştı.

O an kalbi duracak gibi oldu.

Bu isim… tanıdıktı.

Aynı soyadı, onun büyükbabasına aitti.

Asker de Sofia’ya baktı. Göz göze geldiler.

Bir anlık sessizlik…

Sanki savaş yoktu.

Sanki dünya durmuştu.

Asker utangaç bir şekilde gülümsedi ve dedi ki:
“Buon giorno…”

Ama aksanı çok farklıydı.

Sofia cevap vermedi.

Sadece baktı.

Ama bu bakış, korkudan farklıydı.

Bu kez içinde başka bir şey vardı:
Merak.

Günler geçtikçe köy değişmeye başladı.

Silah sesleri uzaklaştı.

Yerine başka sesler geldi:
Kahkahalar… konuşmalar… hatta müzik.

Brezilyalı askerler köyde sadece kalmıyordu; yardım ediyorlardı.

Su taşıyorlardı.
Kapı tamir ediyorlardı.
Çocuklarla oynuyorlardı.

Kadınlar hâlâ temkinliydi. Ama artık saklanmıyorlardı.

Sofia da artık pencereden bakmakla yetinmiyordu.

Bir gün cesaretini topladı ve meydandaki kuyunun yanına gitti.

Orada yine o askeri gördü.

Bu kez asker de onu bekliyormuş gibi görünüyordu.

“Adın ne?” diye sordu, kırık bir İtalyanca ile.

“Sofia,” dedi kız.

“Asker gülümsedi.
“Benim adım Daniel.”

Daniel…

Bu isim de yabancıydı ama sıcak geliyordu.

Zaman ilerledikçe köyde garip bir şey oldu:

Savaşın ortasında… hayat geri dönüyordu.

Bir akşam, meydanda küçük bir kutlama yapıldı.

Bir radyo bulundu.
Birisi akordeon getirdi.

Kadınlar yıllardır giymedikleri elbiseleri çıkardı.
Erkekler üniformalarını düzeltti.

Sofia da geldi.

Daniel onu gördü.

Yavaşça yanına yaklaştı.
Elini uzattı.

“Dans eder misin?”

Sofia tereddüt etti.

Sonra elini uzattı.

Müzik başladı.

Adımları uyumsuzdu.
İkisi de birbirinin ritmine alışmaya çalışıyordu.

Ama önemli değildi.

Çünkü o an, savaş yoktu.

Sadece iki insan vardı.

Bu dans, her şeyi değiştirdi.

Sofia artık Daniel’i bekliyordu.

Daniel de her gün Sofia’yı görmek için bir bahane buluyordu.

Bazen birlikte yürüdüler.
Bazen sadece konuştular.

Dil engeldi.
Ama gözler yeterliydi.

Daniel bir gün şöyle dedi:
“Büyükannem… İtalyandı.”

Sofia şaşırdı.

“Belki… aynı köyden,” dedi Daniel.

O an Sofia anladı:

Bu askerler sadece yabancı değildi.

Bir parça geçmişti.
Bir parça kayıptı.
Bir parça geri dönüşüydü.

Ama savaşın bir kuralı vardı:

Hiçbir şey kalıcı değildi.

1945 baharında haber geldi:

Savaş bitmek üzereydi.
Askerler geri dönecekti.

Köyde bir sessizlik çöktü.

Bu kez korkudan değil…
Ayrılıktan.

Gidiş günü geldi.

Kamyonlar hazırdı.

Askerler eşyalarını topladı.

Kadınlar meydanda toplandı.

Sofia da oradaydı.

Daniel ona yaklaştı.

Elinde küçük bir fotoğraf vardı.

İkisi birlikteydi o fotoğrafta.

“Bunu sakla,” dedi.

Sofia’nın gözleri doldu.

“Yazacak mısın?” diye sordu.

Daniel başını salladı.
“Deneyeceğim.”

Ama ikisi de bunun ne kadar zor olduğunu biliyordu.

Kamyon hareket etmeye başladı.

Daniel son kez baktı.

Sofia da baktı.

Hiçbir şey söylemediler.

Ama her şeyi söylediler.

Yıllar geçti.

Savaş bitti.

Hayat devam etti.

Ama bazı şeyler hiç bitmedi.

Sofia o fotoğrafı sakladı.

Her gün baktı.

Ve bir gün…

Bir mektup geldi.

Uzak bir ülkeden.

Brezilya’dan.

Sofia yıllar sonra o ülkeye gitti.

Yeni bir hayat kurdu.

Ama kalbinin bir parçası hep o köyde kaldı.

Ve hikâyesi…

Birçok kişi gibi…

Savaşla değil…

Bir bakışla başladı.

Çünkü bazen…

Tarihi değiştiren şeyler
büyük savaşlar değil…

İki insanın
birbirine bakma şeklidir.