Şoförü durdurdu ama 10 yıl önce hayatını kurtaran kişiyi görmeyi beklemiyordu

Bir Tas Çorbanın Tutanaklara Sığmayan Hatırı
Temmuz güneşinin altında E5 otoyolu, şehrin ortasından geçen gri kaynayan bir lav nehri gibiydi. Saat 14:30 sularıydı. Gökyüzü maviliğini yitirmiş, sıcağın şiddetiyle beyaza çalan, kör edici metalik bir renge bürünmüştü. Asfaltın üzerinden yükselen ısı dalgaları, ufuktaki binaların reklam panolarını ve uzak tepelerin siluetlerini titreştiriyor; her şeyi bir serap gibi belirsiz, akışkan hale getiriyordu. Havada yalnızca egzoz dumanı, erimiş katran ve yanık lastik kokusundan oluşan o ağır, geniz yakan otoyol kokusu vardı.
Trafik polisi Esra, emniyet şeridinde park halindeki ekip otosunun içindeydi. Yirmi sekiz yaşındaydı. Üzerindeki lacivert üniforma omuzlarına tam oturmuştu; nizami, soğukkanlı, “devlet” gibi. Ama bu düzgün görüntünün altında sıcağın yarattığı yapışkan bir ter tabakası vardı. Klima sonuna kadar açıktı, yine de motorun sıcaklığı ve camlardan içeri sızan güneş, cihazın çabasını boşa çıkarıyordu. Ön göğüsteki plastik aksam ısınmış, dokunulmaz hale gelmişti.
Esra parmaklarıyla direksiyonun deri kılıfındaki dikiş izlerini takip ediyor, bakışlarını akan trafiğin hipnotize edici ritmine dikmiş, zamanın geçmesini bekliyordu. Hayat burada—otoyolun kenarında—mekanik bir döngüye dönüşüyordu: araçlar geçiyor, kamyonlar yüklerinin ağırlığıyla inleyerek asfaltı eziyor, otobüsler içlerinde uyuklayan yolcularla metal kapsüller gibi süzülüyordu. Lüks sedanlar, aceleci kurye motorları, aile arabaları… Esra’nın gözünde hepsi metal yığını, plaka numarası ve potansiyel ihlaldi.
Günün içinden geçen tek duygu, tekdüzeliğin boğucu hafifliğiydi. İnsan bazen hiçbir şey olmazken de yaşar; hatta hiçlik, insanı günlerce ayakta tutan bir alışkanlığa dönüşür. Esra, bu alışkanlığın içinde görevini yapıyordu. Hız sınırını aşan, emniyet kemeri takmayan, direksiyon başında telefonla konuşan… İnsanlar değişiyor, hatalar değişmiyordu.
Telsizden mekanik, cızırtılı bir ses yükseldi.
“4512 Merkez. Kartal mevkiinde trafik akışı normal seyrediyor. Bir vuku yok.”
Esra mandala basmaya yeltendi, vazgeçti. “Anlaşıldı” demek bile gereksiz bir eylem gibi geldi. Koltuğun başlığına yaslandı, gözlerini kıstı; kirpiklerinin ucunda biriken teri sildi. Dışarıdaki gürültü, yalıtıma rağmen içeri sızıyordu: vın vın… tekerleklerin asfaltla sürtünmesinden doğan o kesintisiz uğultu, modern dünyanın hiç susmayan duası gibiydi.
Tam o sırada, gri akışın içinde düzensiz bir hareketlilik Esra’nın eğitimli gözüne çarptı. Orta şeritte seyreden beyaz bir sedan… modeli eski, boyası güneşten matlaşmış, tamponunda derin çizikler taşıyan yorgun bir araç. Dikkatini çeken arabayı eskiten zaman değildi; arabanın kararsızlığıydı. Araç düz gitmiyor, hafifçe sağa sola yalpalıyordu. Bir an sağ şeride kaydı; arkadan gelen kargo minibüsü kornaya abandı. Sedan panikle tekrar orta şeride kırdı, bu kez sol şeritten gelen siyah bir ciple çarpışmaktan kıl payı kurtuldu.
Esra’nın vücudu düşüncelerinden hızlı tepki verdi. Uyuşukluk anında silindi; yerini görev bilincinin soğuk, keskin refleksi aldı. Kontağı çevirdi; motor hırlayarak uyandı. Siren paneline uzandı.
Viu viu.
Kısa uyarı.
Tepe lambaları yandı; kırmızı ve mavi ışıklar otoyolun tozlu sarı sıcağında patlamaya başladı. Esra vitesi geçirdi ve emniyet şeridinden bir ok gibi fırladı. Beyaz sedana yetişmesi uzun sürmedi; araç zaten hızlı gitmiyor, tehlikeli derecede yavaş ve dengesiz ilerliyordu.
Esra, megafonu eline aldı. Sesi, dışarıdaki uğultüyü bastıracak kadar net çıktı:
“34 HKM 82! Sağ çek! Emniyet şeridine yanaş!”
Araç bir an tereddüt etti. Fren lambaları yandı—biri sönük, diğeri cılız bir kırmızı. Sonra yavaşça sağa kırdı. Tekerlekler çizgilerin üzerinden geçerken tırtıklı bir ses çıkardı. Sedan emniyet şeridine girdi, tozlu banketin üzerinde sarsılarak durdu. Esra da hemen arkasında durdu.
Klimanın serinliğinden çıkma vakti gelmişti.
Esra torpido gözünden ceza koçanını ve kalemi aldı. Şapkasını taktı. Aynada düzeltip siperliği ayarladı. Kapıyı açtı; dışarının sıcaklığı fırın kapağı gibi yüzüne çarptı. Asfalt ısısı botlarının tabanından yukarı tırmanıyordu. Yanından geçen kamyonların rüzgârı üniformasını dalgalandırdı; gürültü kulaklarını doldurdu.
Esra kapıyı kapattı. Botlarının asfalta vurduğu tok sesle öndeki beyaz araca yürüdü. Güneş, otoyolun her detayını acımasızca aydınlatıyordu: kurumuş otlar, bariyerlerin pas lekeleri, arka camdaki ince toz tabakası.
Arabanın arka camında güneşten rengi solmuş eski bir çıkartma vardı: “Babam sağ olsun.” Esra gördü, üzerinde durmadı. Bu otoyolda binlerce çıkartma vardı; herkes bir cümleyle kendini kurtarmaya çalışırdı.
Sol arka köşeye geldiğinde stop lambasına eliyle dokundu—eski bir refleks; hem iz bırakmak hem “ben buradaydım” demek. Metal o kadar sıcaktı ki eldivensiz dokunsa canı yanardı.
Sürücü camına ilerledi. İçerideki siluet hareketsizdi. Bu hareketsizlik Esra’yı şüphelendirdi: sarhoş mu, fenalaşma mı, korku mu?
Cama boğumlarıyla vurdu.
Tık tık.
Ses, otoyol uğultusunda kayboldu ama içerideki adam sanki balyoz yemiş gibi irkildi. Manuel cam kolu çevrildi; gıcırdayarak pencere inmeye başladı. Cam tamamen inince içeriden gelen hava Esra’nın yüzüne görünmez bir tokat gibi çarptı: dışarıdaki kuru yakıcı sıcağın tersine içerisi nemli, ağır, basıktı. Bayat tütün, ucuz oto kokusunun yapaylığı, insan terinin ekşi buharı… kaybedişin kokusu.
Esra profesyonel bir mesafeyle içeri eğildi. Ön göğüsteki toz tabakası, güneşten çatlamış direksiyon, vites koluna sarılmış rengi grileşmiş bir tespih… Her detay “hayatın gardı düşürdüğü” bir adamı anlatıyordu.
Sürücü koltuğundaki adam ellilerinin ortasındaydı; yaşı kadar eskimişti. Terden sararmış kareli bir gömlek, cebinde sigara paketi ve kemirilmiş bir kalem… Yüzü güneşin ve endişenin oyduğu çizgilerle doluydu. Başını kaldırdığında Esra, gözlerindeki yorgunluğu gördü: uykusuzluk değil; varoluşun yorucu, uzun yokuşu.
“İyi günler beyefendi,” dedi Esra. Sesi üniformanın gerektirdiği metalik tondaydı. Duygu yoktu; prosedür vardı.
Adam boğazını temizledi.
“İyi günler memur hanım.”
“Ehliyet ve ruhsat lütfen.”
Adam cüzdanına uzandı; kemeri sıkıydı, göbeği kemerin üstüne taşmıştı. Basit bir hareket bile zahmete dönüştü. Nefes nefese kaldı. Sonunda cüzdanı çıkardı: suni deri, köşeleri soyulmuş, dikişleri patlamış siyah bir şey. Parmakları titriyordu. Bu, Parkinson titremesi değildi. Bu, korkunun ve düşük kan şekerinin ortak diliydi.
“Acele etmeyin,” dedi Esra istemsizce. Sesi bir ton yumuşamıştı.
Adam kartı çıkarmaya uğraştı; plastik şeffaf göze yapışmıştı. Tırnaklarıyla kazıdı.
“Kusura bakmayın. Hava çok sıcak… bir de şekerim düştü galiba.”
Ruhsatı torpidodan buldu, uzattı.
Esra evraklara baktı. Muayene iki ay önce bitmişti. Sigorta geçen hafta dolmuştu. İçinden “işlem yüklü” diye geçirdi. “Aracı bağlamak bile gerekebilir.”
Sonra ehliyete geçti. Eski tip pembe ehliyet… Fotoğraftaki adam yirmi yıl önceki haliydi: saçlar gür, yüz tıraşlı, gözlerde umut. Direksiyondaki adamla fotoğraftaki adam arasındaki fark, zamanın ne kadar acımasız bir heykeltıraş olduğunun kanıtıydı.
İsim: Hikmet Yılmaz.
Esra için sıradan bir isimdi—ta ki başını kaldırıp adamın yüzünü fotoğrafla eşleştirmek için bakana kadar.
Geniş alın, kemerli burun… ve sol kaşın hemen üzerinde, şakağa doğru uzanan ince beyaz bir çizgi: bir dikiş izi.
Zaman o an durdu.
Kamyon uğultusu sustu. Telsiz cızırtısı çekildi. Temmuz sıcağı, bir anda kemiklere işleyen bir Şubat ayazına dönüştü. Esra’nın zihninde asfaltın grisi karın beyazlığı oldu.
2015. Büyük İstanbul Otogarı. Gece yarısı.
Esra on sekiz yaşındaydı. Üzerinde ince bir kot ceket, ayağında delik bez ayakkabılar… bankın ucuna ilişmiş, titriyordu. Üniversite sınavı… ev… üvey babanın aşağılayan bakışı… annenin sessizliği… cebinde sadece otobüs parası… o da bitmiş. Açlık midesini büküyordu. İki gündür bir simit. Açlık bir noktadan sonra iştah değil hastalık olur; Esra o evredeydi.
Karşıda sarı ışıklarıyla parlayan bir dükkân: Bereket Lokantası. Camlar buğulu. İçeride şoförler, muavinler, çay, kaşık sesi… hayatın sesi.
Kapı açılmış, dışarıya mercimek çorbası, kuru fasulye, taze ekmek kokusu yayılmıştı. Ve o kokunun içinden bir adam çıkmıştı: Hikmet. Beyaz önlük. Saçlar siyah. Duruş dik. Elinde çöp kovası…
Bankta büzüşmüş kedi yavrusu gibi titreyen Esra’yı görmüştü. Esra başını eğmişti; dilenci gibi görünmekten utanmıştı. Gururu sahip olduğu son şeydi.
Hikmet, para uzatmamıştı. Çünkü para, o gururu kırardı.
“Bulaşıkçı gelmedi,” demişti. “Belim ağrıyor. Bana yardım edecek biri lazım. Çalışırsan yevmiye veririm. Karnın doyar. İçerisi sıcak.”
Dilencilik değil emek.
Ve Esra o gece çorbanın dumanına bakarken intihardan vazgeçmişti.
Şimdi, 2025 Temmuz… E5… Esra elindeki ehliyeti sıkarken, o gecenin sıcaklığını boğazında hissetti.
“Memur hanım?” dedi adam, Esra’nın uzayan sessizliğinden tedirgin.
“Bir sorun mu var?”
Esra gözlüklerini hafifçe indirdi. Gözleri dolmuştu; güneşten, tozdan diye yutkundu.
“Yok… Hikmet Bey,” dedi. “Sadece fotoğraf eski.”
Hikmet acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Biz de eskidik be kızım. Hayat insanı ehliyetten daha çabuk yıpratıyor.”
Esra içinden iki sesin kavgasını duydu: kanun ve vicdan. Kanun “ceza yaz” diyordu. Vicdan “o adam seni hayata döndürdü” diye bağırıyordu.
Esra bir seçim yapmalıydı.
“Biraz bekleyin,” dedi.
Arkasını dönüp ekip otosuna yürüdü. Adımları ağırdı; asfalt daha da sıcakmış gibi geldi.
Hikmet, arkasından endişeyle baktı: “Kesin büyük ceza geliyor. Belki arabayı çekecekler. Bitti.”
Esra ekip otosunun kapısına yaslandı, derin bir nefes aldı. Telsiz cızırtısı sürüyordu ama Esra’nın kulaklarında yalnızca karlı gecenin sessizliği ve çorbanın kaşığa çarpan sesi vardı.
Sonra döndü.
Beyaz sedana doğru yürürken otoyol gürültüsü boğuklaştı; geçmiş şimdinin üstüne şeffaf bir tül gibi örtüldü. Camın yanına geldi. Bu kez sesi metalik değildi.
“Hikmet Bey,” dedi, “aracınızın evraklarında ciddi eksikler var.”
Hikmet iç çekti.
“Biliyorum memur hanım. Yazın cezamı, bağlayın arabayı. Ne gerekiyorsa yapın.”
Teslimiyet… Esra’nın kalbine dokunan en çıplak duyguydu. İnsan ancak kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında böyle konuşurdu.
Esra evrakları hâlâ elinde tutuyordu.
“Neden bu haldesiniz?” diye sordu aniden.
Bu, bir trafik polisinin soracağı soru değildi; bir insanın, başka bir insana tuttuğu aynaydı.
Hikmet şaşkınlıkla baktı.
“Nasıl yani?”
“Yolda zigzag çiziyordunuz,” dedi Esra. “Fotoğrafa bakıyorum, bir de size bakıyorum… Hayat sizi yormuş.”
Hikmet sigara paketini çıkardı. İzin ister gibi baktı.
Esra başıyla onayladı.
Hikmet çakmağı çaktı, sigarayı yaktı. Dumanı içine çekerken sanki zehri değil teselliyi ciğerlerine dolduruyordu.
“Hayat değil kızım… İnsanı en çok umudunun kırılması yoruyor.”
Sonra anlatmaya başladı. Sesinde ajitasyon yoktu; insan, en büyük acısını bile bir yerden sonra düz anlatır. Çünkü dramın enerjisi de biter.
“Eskiden otogarın orada bir lokantam vardı. Bereket Lokantası. Günde üç yüz kişiye yemek çıkarırdım. Garibanı, yolcusu, şoförü… Kapım herkese açıktı.”
Esra yutkundu.
“Sonra otogar taşındı dediler, işler azaldı. Zincir restoranlar… Esnaf lokantası demode kaldı. Dayandım ama asıl darbe işten gelmedi.”
Hikmet’in gözleri doldu.
“Hanım hastalandı. Böbrekler… haftada üç gün diyaliz. Sonra yetmedi. Özel tedaviler… ilaçlar… Sosyal güvence yetmedi. Dükkanı sattım. Evi sattım. Elde avuçta ne varsa gitti. Şimdi kiradayız.”
Direksiyonu okşadı, sanki arabanın metaline değil hayatının son kalan parçasına dokunuyordu.
“Bu araba elimde kalan son şey. Korsan taksicilik yapıyorum. Üç beş kuruş… hanımın ilaçlarına yetiştirmeye çalışıyorum. Bugün… bugün kafam yerinde değildi. İlaç parasını denkleştiremedim.”
Esra’nın içinde bir taş yerinden koptu. İnsan bazen “geçmiş” denen şeyin bir fotoğraf değil, bir borç olduğunu o an anlar.
Hikmet Esra’yı hâlâ tanımıyordu. Onun gözünde Esra, ceza yazacak olan devletin soğuk yüzüydü.
“Yaz cezamı,” dedi Hikmet. “Hatta arabayı bağla. Belki de hayırlısı budur.”
Esra kalemi çıkardı. Koçanı eline aldı. Hikmet başını öne eğdi; kalemin kâğıt üzerindeki hışırtısını, hükmün verilişini bekledi.
Ama Esra ceza yazmadı.
O an Esra’nın aklı, yıllardır taşıdığı bir soruya takıldı: Bir iyiliğin karşılığı nasıl ödenir? Parayla mı? Minnetle mi? Yoksa aynı zarafetle mi?
Hikmet, o gece Esra’ya para vermemişti. Ona iş vermişti. Çünkü onuru korumuştu.
Esra da şimdi aynı şeyi yapmak zorundaydı: Hikmet’i kurtarırken onurunu incitmemek.
Koçanın beyaz sayfasına rakam yazmadı. Madde yazmadı. Tutar yazmadı.
Bir isim yazdı.
Prof. Dr. Selim Gürsoy — Nefroloji
Bir adres ve telefon numarası.
Sonra altına, devlet diliyle değil insan diliyle bir not:
“Hikmet Bey benim emanetimdir. Eşinin tedavi ve ilaç giderleri tarafımca karşılanacaktır. Bu bir bağış değildir; gecikmiş bir vefa borcudur.”
Sayfayı kopardı. Cırt.
Bu ses, otoyol gürültüsünü bastıracak kadar “kesin” geldi Esra’ya. Kağıdı katladı, ehliyet ve ruhsatın arasına yerleştirdi. Hepsini birlikte uzattı.
Hikmet evrakları aldı, kağıdı da gördü.
“Ne kadar?” diye sordu. “Çok mu yazdın?”
Esra gülümsedi; gülüşünde acıma yoktu, yalnızca eşitlik vardı.
“Ödenemeyecek kadar çok,” dedi. “Ama para değil.”
Hikmet kağıdı açtı. Okudu. Bir daha okudu. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Kelimeler boğazında düğümlendi. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı—sessizce, hıçkırmadan. Yanağındaki çizgilerden süzülen yaşlar gömleğinin yakasına damladı.
“Yapamam,” dedi. “Kızım ben bunu kabul edemem. Ben dilenci değilim.”
Esra elini Hikmet’in elinin üstüne koydu. O nasırlı, sıcak elin üstüne.
“Sen dilenci değilsin,” dedi sertçe. “Sen benim kahramanımsın.”
Hikmet’in gözleri büyüdü.
Esra devam etti, sesini yumuşatarak:
“O gece… bana o çorbayı vermeseydin ben şu an bu üniformayı giyiyor olmazdım. Belki hayatta olmazdım. Sen bana bir hayat verdin. Şimdi izin ver… ben de sana ucundan birazını geri vereyim.”
Hikmet kağıdı geri uzatmaya çalıştı; Esra bırakmadı.
“Doktor benim tanıdığım,” dedi Esra. “Eşinle ilgilenecek. Masrafları düşünme. Benim durumum iyi. Bekârım. Maaşım yetiyor. O para zaten senindi.”
Bu cümle, bir muhasebe cümlesi değildi. Bu cümle, onurun muhasebesiydi.
Hikmet’in direnci kırıldı. Kağıdı cüzdanına, ehliyetinin yanına koydu; sanki en kıymetli belgesi buydu artık.
“Allah senden razı olsun,” dedi. “Ne diyeceğimi bilemiyorum.”
Esra gözlüğünü taktı, şapkasını düzeltti. Tekrar o resmi kimliğe büründü ama Hikmet artık o üniformanın altındaki kalbi görmüştü.
“Bir şey deme,” dedi Esra. “Sadece eşini iyileştir.”
Parmağıyla arabayı işaret etti.
“Ve bir daha… bu arabayla, bu kafayla yola çıkma. Söz mü?”
Hikmet gözyaşlarını sildi. Eski dik duruşundan bir parıltı geri geldi.
“Söz,” dedi. “Söz komiserim. Söz kızım.”
Telsizden bir anons daha geçti.
“4512, durum nedir? İşlem tamam mı?”
Esra omzundaki telsizin mandalına bastı. Gözleri Hikmet’in üzerindeydi.
“Merkez 4512… İşlem tamam. Sürücü ikaz edildi. Durum kontrol altında. Trafiğe devam ediyor.”
Ceza yoktu. Kayıt yoktu.
Sadece insanlık vardı.
Hikmet kontağa çevirdi. Motor bu sefer daha az gürültülü çalıştı; sanki sahibinin rahatlamasını hissetmişti. Esra bir adım geri çekildi.
“Yolun açık olsun Hikmet amca.”
Hikmet vitesi bire taktı ama gitmeden önce son kez Esra’ya baktı.
“Senin de bahtın açık olsun… bulaşıkçı kız.”
Bu lakap hakaret değildi. İkisinin paylaştığı gizli rütbeydi. Esra selam verdi; asker selamı değil, gönül selamı.
Beyaz sedan yavaşça hareket etti. Tozlu banketten asfalta geri döndü; gri nehre karıştı. Aracın sağ sinyali yanmıyordu, sadece sönük fren lambası bir kor gibi son kez parladı. Sonra yüzlerce aracın arasında nokta oldu; küçüldü, kayboldu.
Egzoz dumanı bir süre havada asılı kaldı. Sonra Temmuz sıcağının termal dalgaları arasında eriyip yok oldu.
Esra yolun kenarında tek başına durdu. Botlarının altındaki asfaltın erimiş zifti hafifçe yapışıyor, sonra bırakıyordu; sanki yol bile “kal” ve “git” arasında kararsızdı.
Hikmet gitmişti.
On yıl önce bir kapı açıp “Gel içeri, donacaksın” diyen adam, şimdi bir toz bulutu gibi çıkıp gitmişti. Geriye Esra’nın elindeki boşluk ve göğsündeki garip hafiflik kalmıştı.
Dünya, bu küçük mucizeye tamamen kayıtsızdı. Trafik akıyordu. Kamyonlar inleyerek geçiyor, otobüslerdeki yolcular camdan boş gözlerle bakıyor, lüks arabalar şerit değiştiriyordu. Kimse burada iki ruhun birbirine dokunduğunu bilmiyordu.
Asfaltın, bariyerlerin, güneşin hafızası yoktu. Onlar yalnızca anı yaşar ve geçerlerdi.
Esra gökyüzüne baktı. Kör edici beyazlık… ter şapkasının altından yeniden süzülüyordu. Üniforması sırtına yapışmıştı. Fiziksel rahatsızlık geri dönmüştü ama ruhsal sıkıntısı otoyolun üzerindeki sis gibi dağılmıştı.
Ekip otosuna yürüdü. Kapıyı açtı; içerideki yapay serinlik yüzüne çarptı. Şoför koltuğuna oturdu, kapıyı kapattı. Pat.
Dışarıdaki gürültü boğuklaştı. İçeride sadece klimanın üflemesi ve motorun röantideki mırıltısı kaldı.
Telsizden ses yükseldi:
“4512 Merkez. Mevkinizdeki durum nedir? Devriyeye devam edilecek mi?”
Esra mandala bastı. Bir an duraksadı; sesinin titrememesini, polis maskesinin düşmemesini bekledi.
“Merkez anlaşıldı,” dedi. “İşlem tamamlandı. Güzergâha devam ediyorum. Sorun yok.”
Sorun yoktu. Artık yoktu.
Vitesi geçirdi. Aynaya baktı. Kendi yüzüne… On yıl önceki korkmuş kızın izleri tamamen silinmiş miydi?
Hayır.
O kız hâlâ oradaydı. Üniformanın içinde, kalbin derinliklerinde saklı bir yerlerde. Ama artık korkmuyordu.
Çünkü Esra şunu biliyordu: Dünya ne kadar acımasız olursa olsun, ne kadar sıcak ya da ne kadar soğuk olursa olsun… bir yerlerde hep bir kapı açılır. Bazen “Gel içeri, ısın” diyen bir Hikmet çıkar. Bazen de “Benim emanetimdir” yazan bir Esra.
İyilik de otoyol gibiydi.
Bazen tıkanır, bazen kaza olur, bazen sis çöker… ama akmaya devam eder.
Esra gaza bastı. Ekip otosu emniyet şeridinden çıkıp trafiğe karıştı. O da metalik nehrin bir parçası oldu. Önündeki gri tırın arkasına takıldı. Radyoda kısık bir türkü dolaşıyordu; sözleri net değildi ama sesi, bir tas çorbanın sıcaklığı kadar tanıdıktı.
Güneş batıya eğilmeye başladı. Isı dalgaları azaldı. Yol uzundu, vardiya bitmemişti.
Ama Esra artık o kadar yorgun hissetmiyordu.
Asfaltın üzerinde kaybolan beyaz arabanın hayali, ona yol boyunca eşlik edecekti. Ve bu, Esra’nın yazabileceği en büyük tutanaktı: mühürsüz, imzasız, ama vicdanın arşivine kaldırılmış bir tutanak.