Dük, boşanma belgelerini imzalamaya geldi ve kadının 7 aylık hamile olduğunu görünce şok oldu!

Kuzgunhisar Gelinleri: İhanetin Külü, Sadakatin Ateşi
Giriş: Bir Boşanma İlamının Gölgesi
Boşanma vesikası, sisin Kuzgunhisar Kasrı bahçelerini bir kefen gibi örttüğü o hazan sabahı vasıl oldu. Vesikayı, gözlerini Leyla Hanım’ın gözlerinden kaçıran kusursuz kıyafetli bir ulak teslim etmişti. Gümüş zemin üzerinde kara bir kuzgunun resmedildiği dük mühürlü zarf, kurumuş bir yapraktan daha hafifti lakin koca bir ömrü yerle bir edecek ağırlığı taşıyordu.
Leyla, şark kanadındaki küçük abanoz masasında otururken kağıdı parmakları arasında tutuyordu. Artık o meşhur bordo kadife perdeli ve İtalyan mermerinden şömineli dük odasında değildi. Tanrı ve kullarının huzurunda onu seveceğine yemin eden adamla kuracağı geleceği hayal ettiği o görkemli yatakta da değildi. Şimdi sadece pencereleri ahırlara bakan, nemli saman kokusunun eski duvar halılarındaki küf kokusuna karıştığı bu dar odadaydı.
Kaderin cilvesi zalimce bir istihzadan ibaretti: Onu, kutsal varis bırakma vazifesini yerine getiremediği gerekçesiyle kendi odasından kovan adam, yedi aylık sessizliğin ardından şimdi sadece bu yıkımı resmileştirmek için dönüyordu. Sanki adını aile kayıtlarından silmek, adamın kendi dük unvanına sürdüğünü düşündüğü lekeyi de silecekmiş gibi.
Leyla her satırı büyük bir dikkatle okudu; koyu renkli gözleri aşkı bozulmuş bir akde, evliliği ise bir idari hataya dönüştüren hukuki kelimeler üzerinde gezindi. “Kısırlığın ispatı sebebiyle…” Bu ifade dudaklarını sıkmasına sebep oldu. “Üç yıllık izdivacın ardından bir varis zayiine binaen…” Zehir akmaya devam ediyordu. “Derhal fesih talep olunur…”
Elini, eski hayatından getirdiği beli dar elbiselerine artık sığmayan karnının üzerine koydu. Yedi ay geçmişti. Bebek kaburgalarının altında kıpırdadı; sanki o da bu kasvetli odadaki gerginliği hissetmiş gibi küçük ama kati bir hareket yaptı.
Kocasının ailesinin önünde aşağılandığı o nisan gecesi, hala bir dağlama demiri gibi hafızasında yanıyordu. Kır sakallı ve sinsi bakışlı tabip, eline bile dokunmadan yaptığı kısa bir muayene neticesinde onun “doğuştan kısır” olduğunu beyan etmişti. Kayınpederi Kasım Bey, temyiz kabul etmeyen bir hakim edasıyla onu asil kanı aldatmakla, tek oğlunu sahte annelik vaatleriyle baştan çıkarmakla itham etmişti. Kocası ise… kocası sadece sükut etmişti.
Nefretinden dolayı değil. Leyla üç yıllık kesik kesik süren beraberlikleri boyunca bu sessizliğin manasını çözmeyi öğrenmişti. Bu nefret değil, korkaklıktı. Beşikten itibaren kendi vicdanından önce babasına itaat etmeyi öğrenmiş bir adamın korkaklığı. O yağmurlu nisan gecesinde Leyla her şeyini kaybetmişti. Paşa eşi unvanını, sığınak yapmaya çalıştığı yuvasını, kilise defterine umutla attığı imzasını. Haysiyeti dışında her şeyini.
1. Bölüm: Ufuktaki Siyah Fayton
Hizmetçiler mahcubiyet içinde onu kasırdan götürecek arabaya kadar refakat ederken ağlamadı. Yalvarmadı. Okuduğu romanlardaki kadınlar gibi perdelere tutunmadı. Sadece çenesini dik tuttu, pelerinini omuzlarına yerleştirdi ve Kasım Bey’in nefret dolu bakışları ile kocasının sağır edici yokluğu altında taş basamaklardan indi. Yağmur onu soğuk bir tokat gibi karşılamıştı. Yolların çamuru en zarif elbisesinin eteklerini lekelemişti. Lakin Leyla hayatta kalmayı başarmıştı.
Ve şimdi o adam geri dönüyordu.
O kasım öğleden sonrasında gökyüzünü yırtan gök gürültüsü, kasrın kapıları gıcırdayarak açılmadan evvel gelişini haber verdi. Leyla pencerenin önünde durmuş, sürülmüş tarlaların üzerinde toplanan kurşuni bulutları izlerken ufukta siyah faytonun belirdiğini gördü. Kapısındaki dük arması yeni parlatılmıştı ve gururla parlıyordu. Dört siyah at, sanki tabiatın kendisi onları bu topraklardan kovmaya çalışıyormuş gibi telaşla arabayı çekiyordu.
Derin bir nefes aldı, içindeki çocuğun ağırlığının yer değiştirdiğini hissetti. Eli tekrar karnına gitti. bu artık istemsiz bir koruma, bir vaat ve bir hazırlık hareketiydi. “Her şey yolunda,” diye fısıldadı kalbinin altında büyüyen cana. “Onun hakikati öğrenme vakti geldi.”
Odanın kapısı merasimsizce açıldı. Sert yüzlü lakin merhametli gözleri olan Kahya Vahide Hanım, elinde papatya çayı tepsisiyle içeri girdi. “Paşa Hazretleri az evvel vasıl oldular hanımım,” dedi, Leyla’nın teknik olarak artık sahip olmadığı unvanı kullanarak. “Bir saate kadar sizi ana salonda beklediğini buyurdular.”
Leyla arkasına dönmeden başıyla onayladı. “Ona hazır olduğumda ineceğimi söyleyin. Daha erken değil.” Kahya tereddüt etti, sonra hafif bir tebessümle başını eğdi. Leyla kasra döndüğünden beri —bir davetle değil, gidecek başka yeri kalmadığı için— bu yaşlı kadın onun bu zehirli hatıralar mekanındaki tek sessiz müttefiki olmuştu.
Leyla acele etmedi. Yüzünü lavanta kokulu soğuk suyla yıkadı. Kahverengi saçlarını sade ama kusursuz bir topuz yaptı. Elinde kalan tek uygun kıyafeti giydi: durumunu gizlemeye çalışmadan belirginleştiren, süssüz, koyu gri yün bir elbise. Mücevher takmadı. Yanaklarına allık sürmedi. Yapaylıklara ihtiyacı yoktu. Taşıdığı hakikat, ona yetecek yegane süstü.
2. Bölüm: Maskelerin Düştüğü An
Nihayet ana merdivenlerden her adımını ölçerek indiğinde, salon sadece gümüş şamdanların titrek ışığıyla aydınlanmıştı. Fırtına öğleden sonrasını erkenden geceye çevirmişti. Yüksek pencereler, aç kurtlar gibi uğuldayan rüzgarla sarsılıyordu. Ve sonra onu gördü.
Adnan Paşa arkası dönük bir vaziyette, salonun kuzey duvarına hükmeden ata yadigarı tabloyu seyrediyordu. Üzerindeki siyah pelerini hala yağmurdan sırılsıklamdı ve ağır kumaştan süzülen damlalar Acem halısına akıyordu. Geniş omuzları gergindi, eldivenli ellerini arkasında birleştirmiş, yıllar evvel harpten döndüğünden beri benimsediği o askeri duruşla duruyordu.
Adımlarını duyunca hemen dönmedi. Tabloya, o kare çeneli ve buyurgan bakışlı atasına bakmaya devam etti; sanki birazdan yaşanacaklar için ihtiyacı olan kudreti orada arıyordu.
“Leyla.” İsim, herhangi bir sıcaklıktan mahrum, ağır ve resmi bir tonda döküldü dudaklarından. Yavaşça döndü, kehribar rengi gözleri Leyla’nın gözleriyle buluşmak üzere yükseldi.
Ve dünya o an durdu.
Adnan Paşa, tepkilerini kontrol etmeye alışkın bir adamdı. Çocukluğundan itibaren asalet maskesini korumak üzere terbiye edilmişti. Korku, şaşkınlık veya zayıflık göstermemeyi öğreten askeri seferlerden sağ çıkmıştı. Lakin o lahzada, gözleri Leyla’nın solgun yüzünden aşağı kayıp sade elbisesinin altındaki belirgin karnına çarptığında, bir şeyler kırıldı.
Yüzündeki ifade baş döndürücü bir hızla değişti: inkar, kafa karışıklığı ve dehşet. Kaşları çatıldı, çenesi kasıldı. Dudakları bir şeyler söylemek ister gibi aralandı lakin hiçbir ses çıkmadı. İçgüdüsel olarak bir adım öne çıktı, sonra durdu. Gözleri tekrar aşağı indi, oradaki hayatın inkar edilemez her kıvrımını süzdü. Deri eldivenlerinin içindeki elleri yumruk oldu.
“Bu… bu imkansız,” sesi kısıldı. Sertçe yutkundu ve tekrar denedi. “Bu kabil değil.”
Leyla son basamakları vakarla indi. Her adımı sessiz bir tasdik, vücudunun her hareketi görmezden gelinemeyecek bir varlık beyanıydı. Mumların titrek altın ışığında üzerinde hiçbir lüks yoktu; ne elmaslar, ne ipekler, ne de şaşaalı saç modelleri. Sadece mevcudiyeti vardı. Sadece hakikat.
“İmkansız olan, benim hakkımda söylenenlerdi,” diye cevap verdi Leyla, göğüs kafesine vahşice vuran kalbine rağmen sesi gür çıkıyordu. “Ve her şeye rağmen, işte buradayım.”
3. Bölüm: Kütüphanedeki Yüzleşme
Takip eden sessizliği dışarıdaki fırtınanın uğultusu doldurdu. Bir şimşek salonu aydınlatırken gölgeler duvarlarda huzursuz hayaletler gibi dans etti. Gök gürültüsü saniyeler sonra geldi ve kasrı asırlık temellerinden sarstı. Adnan kımıldamadan durdu, bakışları Leyla’nın üzerinde yıllardır görmediği bir yoğunlukla çakılı kaldı.
“Yedi ay,” diye mırıldandı adam, daha çok kendi kendine konuşur gibi. Zihnindeki hesap ortadaydı, kaçınılmazdı. “Gittiğinden beri yedi ay geçti…”
“Kovulduğumdan beri,” diye düzeltti Leyla.
Girişten gelen bir gürültü ikisini de döndürdü. Yaşlı uşak telaşla içeri girdi: “Paşa Hazretleri, fırtına yolu kapattı. Köprü yükselmiş, bu gece buradan ayrılmak kabil değil.”
Kafes üzerlerine kapanmıştı. “Kütüphaneye geçelim,” dedi Adnan nihayet. “Konuşmamız lazım.”
Kütüphane, deri ciltli kitapların ve eski kağıt kokusunun sığınağıydı. Adnan hemen bir ateş yaktı; alevler turuncu dillerle odunları yalamaya başladı. Leyla en sevdiği yeşil kadife koltuğa oturdu.
“Herkes yemin etmişti,” diye başladı Adnan. “Tabipler senin asla anne olamayacağını söylediler…”
“Yalancılar,” diye kesti Leyla. “Baban, duymak istediği şeyi söylemeleri için onlara servet ödedi.”
Adnan hiddetle döndü, ama Leyla’nın kararlı bakışları karşısında duraksadı. Leyla, adamın yedi ayda ne kadar çöktüğünü ilk kez bu kadar yakından fark ediyordu. Yüzü zayıflamış, gözlerindeki o eski askeri kibir yerini derin bir keder ve şüpheye bırakmıştı.
“Hissedebilir miyim?” diye sordu Adnan aniden. Bir adım öne çıktı. Soru o kadar samimiydi ki Leyla başıyla onayladı. Adnan diz çöktü. Eldivenli elini titreyerek uzattı ve Leyla’nın karnına, o sıcak ve canlı kavisin üzerine koydu.
Bebek tam o an sertçe tekmeledi. Adnan derin bir nefes aldı. Gözleri hayretle açıldı. “Allahım,” diye mırıldandı. “Bu… bu gerçek.”
“Hep gerçekti,” dedi Leyla.
4. Bölüm: İhanetin Kanıtları
Aralarındaki o daracık mesafe, fırtınalı bir gece için fazla sıcak ve yoğun bir elektrikle doluydu. Adnan başını kaldırdı. Gözleri buluştu. Yedi aylık yalnızlığın, çekilen acıların ve söylenmemiş özlemlerin ağırlığı o an ikisinin de omuzlarına bindi. Adnan’ın parmakları karnın üzerinde gezinirken, Leyla ilk kez savunmasız hissetti kendini.
“Nasıl başardın?” diye sordu Adnan hayretle. “Yedi ay boyunca bu yükü tek başına nasıl taşıdın?”
“Çünkü yıkılmak, babana ve sana haklı olduğunuzu kanıtlama fırsatı vermek olurdu,” dedi Leyla. “Ben hakikati seçtim.”
Adnan aniden ayağa kalktı ve kütüphanenin kilitli bir çekmecesinden kalın, siyah mühürlü bir zarf çıkardı. “Sana göstermem gereken bir şey var. Babam fenalaştığında evrakları arasında buldum.”
Leyla zarfı açtı. Okudukça elleri zangır zangır titremeye başladı. Bunlar mektuplardı; Kasım Bey ile Payitaht’tan gelen o meşhur tabip arasındaki yazışmalar. Ödenen meblağlar, sahte raporun nasıl hazırlanacağı, Leyla’nın “doğuştan gelen bir noksanlık” ile nasıl yaftalanacağı tek tek planlanmıştı.
En can yakıcı olanı ise Kasım Bey’in kendi el yazısıyla düştüğü nottu: “Soyumuzu bu taşralı kızın zayıflığından kurtarmak, Adnan’ı daha yüksek bir ittifaka hazırlamak için elzemdir.”
“Sen zaten hamileymişsin,” dedi Adnan sesi boğularak. “Kovulduğun o gece, karnında benim evladımı taşırken seni yağmurun altına attık.”
Leyla kağıtları masaya bıraktı. Gözyaşları artık durdurulamaz bir sel gibi akıyordu. “Beni değil Adnan, bizden çalınan bu yedi ayı, bu çocuğun ilk kıpırtılarını, senin babalık heyecanını… hepsini o kibrinize kurban ettiniz.”
5. Bölüm: Mahkeme-i Kübra
Sabah gri ve sert bir gökyüzüyle uyandı. Fırtına dinmişti ama yerini dondurucu bir sessizlik almıştı. Adnan, gece boyunca hiç uyumamış, tüm belgeleri ve şahitleri toplamıştı. Alt katta, büyük salonda bir yüzleşme hazırlanmıştı.
Kasım Bey, her zamanki mağrur duruşuyla masanın başında oturuyordu. Karşısında ise Adnan’ın çağırdığı Kadı Edhem Efendi vardı. Leyla içeri girdiğinde, Kasım Bey’in bakışları hala nefret doluydu, ta ki Adnan o mektupları masaya fırlatana kadar.
“Bu ne cüret!” diye bağırdı Kasım Bey.
“Cüret değil baba, adalet,” dedi Adnan. Sesindeki o eski korkaklıktan eser kalmamıştı. “Bir kadının haysiyetiyle oynadın. Benim evladımın canına kastettin. Soyumuzun devamını sahte raporlarla karartmaya çalıştın.”
Kadı Efendi belgeleri tek tek inceledi. Kasım Bey’in yüzü önce öfkeden kızardı, sonra delillerin ağırlığı altında kül rengine döndü. “Ben sadece bu aileyi korumaya çalışıyordum…” diye kekeledi.
“Sen sadece kendi iktidarını korumaya çalışıyordun,” dedi Leyla araya girerek. “Ve bunu yaparken en kutsal şeyi, anneliği kirlettiniz. Ama bak, buradayım. Ve bu çocuk yaşayacak. Senin o kirli mirasını değil, bu gerçeği temsil edecek.”
Kadı Efendi’nin hükmü kesindi. Evrakta sahtecilik ve iftira suçlarından Kasım Bey’in mülkleri üzerindeki tasarrufu kısıtlanacak ve kasırdan uzaklaştırılacaktı. Bu, Kuzgunhisar’ın asırlık çınarının devrildiği an dı.
6. Bölüm: Küllerinden Doğan Bahar
Kasım Bey, uşakların yardımıyla salondan bir gölge gibi çıktı. O eski, buyurgan adamdan geriye sadece pişmanlık ve yalnızlık kalmıştı. Salonda şimdi sadece Leyla ve Adnan vardı.
Adnan, Leyla’nın önünde tekrar eğildi. “Af dilemeye yüzüm yok,” dedi. “Lakin ömrümün geri kalanını bu yedi ayın telafisi için harcamaya hazırım. Eğer bana bir şans verirsen…”
Leyla pencereye döndü. Bahçede güneş, karla karışık yağmurun altından başını uzatan kardelenleri aydınlatıyordu. “Ben o eski Leyla değilim Adnan,” dedi. “Artık bir paşanın gölgesinde yaşayan o çekingen kız yok. Ben bir anneyim. Ve bu kasırda yaşayacaksak, burası artık korkunun değil, hakikatin evi olacak.”
Adnan onun elini tuttu. Bu sefer eli titremiyordu. “Öyle olacak. Söz veriyorum.”
Aylar sonra, Kuzgunhisar Kasrı’nda ilk kez bir bebek sesi yankılandı. Bu ses, sadece bir varisin doğuşunu değil, yalanların üzerine kurulu bir imparatorluğun yıkılıp yerine sevgi ve dürüstlükle inşa edilen yeni bir hayatın başlangıcını müjdeliyordu.
Leyla, bebeğini kucağına alıp bahçeye çıktığında, artık Kuzgunhisar’ın o sisli ve boğucu havası dağılmıştı. Gökyüzü masmaviydi ve havada taze nane kokusu vardı. Adnan yanına geldi, kolunu eşinin omuzuna doladı. Birlikte, kendi elleriyle ektikleri umut bahçesine baktılar.
İhanetin külleri arasından, hiç sönmeyecek bir sadakat ateşi yükselmişti. Ve o ateş, Kuzgunhisar’ın tüm soğuk odalarını sonsuza dek ısıtacaktı.
Bölüm 7: Yeni Bir Hüküm
Kuzgunhisar artık sadece bir unvanın veya taş duvarların adı değildi; o, bir direnişin simgesi haline gelmişti. Bebek—küçük Ömer—beşiğinde mışıl mışıl uyurken, kasrın koridorlarında artık fısıltılar değil, neşeli şarkılar yankılanıyordu.
Leyla, kasrın yönetimini ele almıştı. İlk işi, babası tarafından haksız yere işten çıkarılan eski hizmetçileri geri çağırmak oldu. Kasrın şark kanadı artık bir şifahaneye dönüştürülmüştü. Leyla, kendi yaşadığı o karanlık günleri unutmamış, kasabadaki yoksul ve kimsesiz kadınlar için bir sığınak oluşturmuştu.
Adnan ise babasının gölgesinden tamamen kurtulmuş, bölgenin sevilen ve adil bir yöneticisi haline gelmişti. Her akşam kütüphanede buluşuyorlar, bu sefer boşanma kağıtlarını değil, kasrın geleceğine dair planları konuşuyorlardı.
Bir akşam, güneş batarken Adnan sordu: “Beni gerçekten affettin mi Leyla?”
Leyla eşinin gözlerine baktı. O kehribar gözlerde artık korku değil, derin bir sevgi vardı. “Affetmek bir anlık bir karar değildir Adnan,” dedi gülümseyerek. “Affetmek, her sabah uyandığımızda o eski acıyı değil, bugünkü huzuru seçmektir. Ve ben her sabah seni ve bu hayatı seçiyorum.”
Adnan, Leyla’nın elini öpüp alnına koydu. “O zaman biz, Kuzgunhisar’ın ilk gerçek ailesiyiz.”
Dışarıda rüzgar yine uğulduyordu ama bu sefer kimse üşümüyordu. Çünkü içeride, kalplerin tam ortasında, hiçbir fırtınanın söndüremeyeceği bir hakikat ateşi yanıyordu. İhanet geçmişte kalmış, gelecek ise bir bebeğin gülüşünde yeniden şekillenmişti.
Kuzgunhisar’ın hikayesi, artık bir yıkımın değil, küllerinden doğan bir aşkın destanıydı. Ve bu destan, nesiller boyu anlatılacak, sadakatin ihanetten her zaman daha güçlü olduğunu hatırlatacaktı.
– SON –