‘Bu Çocukla Mı Savaşacağız?’ Dediler, Ama Sonunda Başlarını Eğdiler
.
.
Toprağın Fısıltısı: Bozkurt’un Zaferi
Uluslararası bir tatbikat alanının tam ortasında, dev gibi batılı askerlerin arasında Türk Özel Kuvvetler mensubu Yüzbaşı Alparslan, çelimsiz ve ufak tefek fiziğiyle adeta kayboluyordu. Tatbikatın ilk brifinginde Amerikan Birliği’nin iri yarı komutanı Albay Williams, küçümseyen bir sırıtışla Alparslan’ı süzmüş ve yanındaki subaya fısıldamıştı: “Bu çocukla mı operasyon yapacağız? Herhalde birliklerinin maskotu falan.” Bu sözler üzerine birkaç batılı subaydan kıkırdama sesleri yükseldi. Herkes, “Bozkurt” lakaplı Alparslan’ın sinip köşesine çekileceğini sandı. Ama Alparslan sadece dudağının kenarıyla hafifçe gülümsedi. O an gözlerinde çakan şimşek, bir fırtına öncesi sessizliği andırıyordu; tıpkı pusuya yatmış bir kurdun avını beklerkenki sabrı gibiydi.
Beş dakika geçmemişti ki, mayınlı bir araziyi geçme, tuzakları etkisiz hale getirme ve rehine kurtarma gibi ölümcül bir test sırasında, teknolojiye boğulmuş o dev gibi askerler adeta bir labirentte kaybolmuş gibi bocalarken, Alparslan rüzgar gibi esti. Tuzakları bir cerrah titizliğiyle saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Rehineyi omuzladığı gibi bitiş çizgisine ulaştı. Tüm tatbikat alanı sanki zaman durmuş gibi dona kaldı. Herkesin ağzı bir karış açık, hayalet görmüş gibi Alparslan’a bakıyordu. Zafer bayrağını en tepeye diken Bozkurt, o dev gibi askerlerin başlarını öne eğmesine neden oldu. Albay Williams’ın suratı kireç gibi bembeyazdı, kekeleyerek özür dilemeye çalışıyordu. Peki Alparslan’ın bu inanılmaz zaferinin arkasındaki sır neydi? Hikaye daha yeni başlıyordu.
NATO Müşterek Harp Merkezi’nin klimalı, loş operasyon odasında Albay Williams’ın kendinden emin ve tok sesi, pahalı kahvenin keskin kokusuna karışıyordu. Dev bir dijital haritadan yansıyan mavi ışık, Amerikalı komutanın keskin yüz hatlarını aydınlatıyordu. Lazer işaretçiyi harita üzerinde gezdirirken kırmızı noktalar ve taktiksel çizgiler nefes kesici bir karmaşıklıkla ekranda beliriyordu. Bu oda, uykusuz gecelerin, titiz planların ve mutlak güce olan inancın bir mabedi gibiydi. “Beyler,” dedi Williams, sesi klimanın uğultusunu bastırıyordu. “Tüm becerilerinizi birleştirecek olan nihai test. İstihbaratımıza göre hedef, yoğun bir tuzak sistemi ve elit muhafızlar tarafından korunan eski bir sanayi kompleksinde tutuluyor. Hesaplamalarımıza göre başarı oranımız %17’nin altında. Yani gerçek bir meydan okuma.” Bu sözleri söylerken yüzünde imkansızı seven bir adamın küstah gülümsemesi belirdi.

Toplantı masasının etrafında çeşitli ülkelerden gelen seçkin birliklerin komutanları oturuyordu. İngilizler, Almanlar, Fransızlar; hepsi kendi ülkelerinin kamuflajlarını giymişti ve yüzlerinde gergin bir odaklanma vardı. Herkes Williams’ın ağzından çıkacak her kelimeyi dikkatle dinliyordu. Çünkü bu tür tatbikatlarda Amerikan Birliği her zaman geçilmesi gereken bir standart olarak görülürdü. En iyi teknolojiye, en güçlü askerlere ve bunu saklama gereği duymayan sarsılmaz bir özgüvene sahiptiler.
Odanın en arkasındaki sıralardan birinde ise Türk timi sessizce oturuyordu. Başlarında sert yüz hatlarına sahip, yaşını belli eden tecrübeli bir albay vardı ve not defterine dikkatli bir şeyler karalıyordu. Ancak asıl dikkat çeken kişi o değildi. Albay’ın gölgesinde kalmış gibi duran köşedeki Yüzbaşı Alparslan, yani Bozkurt, odadaki en sakin kişiydi. Diğer askerlere göre oldukça ufak tefekti. Esmer teni Anadolu’nun güneşiyle yanmış, çetin arazilerde yoğrulmuştu. Çekik gözleri derin ve delici bakışlara sahipti. Bozkurt ne ekrana bakıyor ne de not alıyordu. Başını öne eğmiş, tüm dikkatini avucundaki eski bir yatağan kamasına vermişti. Yumuşak bir bezle kabzasından çeliğine kadar her bir milimetresini özenle siliyordu. Bu kama herkese dağıtılan standart teçhizatlardan değildi. Çok daha eskiydi. Üzerinde sadece dikkatli bir gözün fark edebileceği kılcal çizikler vardı. Bunlar depoda beklemekten değil, gerçek arazide, gerçek görevlerde kullanılmaktan kaynaklanan onur izleriydi.
Williams sunumuna fiziksel gereklilikler bölümüyle devam etti. Ekranda kas yığınından ibaret askerlerin yüksek duvarlara tırmandığı, yüzlerce kiloluk ağırlıkları çektiği, tehlikeli engelleri aştığı görüntüler belirdi. “Fiziksel güç bu görevin ön koşuludur,” diye vurguladı Williams. “Ağır teçhizatla karmaşık arazide durmaksızın hareket edeceksiniz. Hız, dayanıklılık ve saf kas gücü hayatta kalıp kalmayacağınızı belirleyecek.” Gözleri rakiplerinin fiziki durumunu tartarcasına tüm odayı taradı ve sonunda gözleri Türk timinin üzerinde durdu. Albayı şöyle bir süzdükten sonra Alparslan’ın çelimsiz yapısına takılıp kaldı. Dudağının kenarında neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif bir küçümseme belirdi. Doğrudan Alparslan’a bakmıyordu ama bir sonraki cümlesi inkar edilemez bir şekilde onu hedef alıyordu: “Elbette bu görev üstün bir güç gerektiriyor. Burası bozkırlardan gelen çobanların oyun alanı değil.” Cümle sanki kötü bir niyeti yokmuş gibi öylesine söylenivermişti. Ama bu umursamaz tavır onu daha da aşağılayıcı kılıyordu. Yakında oturan birkaç Alman ve İngiliz subay kıkırdadı. Türk timinin başındaki albayın yüzü bir anlığına sertleşti. Masanın üzerindeki elleri hafifçe sıkıldı. Sadece bir kişiye değil, tüm takıma, onların seçim yöntemlerine hatta temsil ettikleri millete yapılmış bir hakaretti.
Ama bu sözlerin asıl hedefi olan Alparslan’dan hiçbir tepki gelmedi. Başını kaldırmadı, kaşlarını çatmadı, hatta yaptığı işi bile bırakmadı. Eli aynı ritimle, aynı özenle kamasının keskin ağzını parlatmaya devam ediyordu. Sessizliği tuhaftı. Ezilen birinin çaresiz suskunluğu değildi. Öfkesini içine atan bir askerin bastırılmış sessizliği de değildi. Bu tamamen farklı bir şeydi. O kısacık anda eğik başının altındaki gözleri hafifçe kısıldı. Eğer o an biri o gözlerin içine bakabilseydi, orada zerre kadar aşağılanmışlık bulamazdı. Aksine, o bakışlar parlattığı kamanın çeliği kadar keskindi. Konuşan adamı süzen soğukkanlı bir değerlendirme, mutlak bir odaklanma vardı o bakışlarda. Sonra çok hızlı bir şekilde o keskinlik kayboldu ve gözleri yine o sakin ifadesine büründü. Sanki o aşağılayıcı söz sadece yanından esip geçmiş bir rüzgardı, ilgilenmeye değmeyecek kadar önemsizdi. Williams beklediği tepkiyi alamayınca omuz silkti ve sunumuna devam etti. Ona göre konu çok basitti. Güç gözle görülebilen bir şeydi ve o ufak tefek asker bariz bir şekilde bundan yoksundu. Tecrübesine ve mutlak doğru olduğuna inandığı standartlara dayanarak bir yargıya varmıştı ve ona göre yanılması imkansızdı.
Briefing sona erdiğinde takımlar ayağa kalkmaya başladı. Türk Albay Alparslan’ın yanına geldi. Omzuna hafifçe dokunup teselli edici bir şeyler söyleyecek gibi oldu. Ama Alparslan başını kaldırıp ona baktı ve belli belirsiz bir şekilde başını iki yana salladı. Çok hafif bir hareketti ama albay anlamını çözmüştü. Konuşmaya gerek yoktu. Alparslan’ın teselliye ihtiyacı yoktu. Çünkü o hakarete uğramış hissetmiyordu. O sadece gözlemliyordu. Kamasını göz hizasına kaldırdı. Odanın tavanındaki lambanın ışığını yakalamak için hafifçe eğdi. Soğuk bir parıltı çeliğin üzerinde bir anlığına dans etti. Baş parmağını, kendini kesmemek için mutlak bir hassasiyet gerektiren bir hareketle kamanın keskin ağzında yavaşça gezdirdi. Keskinliğini kontrol ediyordu. Tatmin olduğunda kamayı belindeki kınına yerleştirdi. Kamanın kınına otururken çıkardığı “otok, tık” sesi tüm odaya ve söylenenlere verilmiş tek cevabıydı.
Teçhizat, teslimat ve kontrol alanı devasa bir askeri hangardı. Havada kesif bir barut, yağ ve yeni plastik ekipmanların kokusu hakimdi. Metal tezgahlar nizami bir şekilde dizilmişti ve üzerlerinde en modern silahlar, teçhizatlar ve cihazlar sergileniyordu. Metalin metale çarpma sesi, şarjörlerin kontrol edilirken çıkardığı tıkırtılar ve elektronik aletlerin açılış sesleri adeta askeri gücün bir senfonisini oluşturuyordu. Herkes hızlı ve profesyonel bir şekilde hareket ediyordu. Albay Williams’ın Amerikan Özel Kuvvetler timi yine tüm ilginin merkezindeydi. Bir tezgahın etrafında toplanmış, en son teknoloji oyuncaklarını sergiliyorlardı. Piyade tüfekleri dumanın içini bile gösteren termal dürbünlerden, taktik fenerlere ve lazer işaretleyicilere kadar her türlü aksesuarla donatılmıştı. Williams bir tüfeği eline alıp kabzasına gururla vurdu. “Teknoloji güç demektir,” dedi. Kendi askerlerine söylüyordu ama sesi etraftaki diğer takımların da duyabileceği kadar yüksekti. “Düşman daha varlığımızdan haberdar olmadan onları görmemizi sağlar. Güvenli mesafeden hassas vuruşlar yapmamıza olanak tanır. Modern savaşta kimin teknolojisi daha üstünse o kazanır. Bu kadar basit.” Bunu tartışılamaz bir gerçek gibi söylüyordu ve Amerikalı askerler de başlarıyla onaylıyordu. Uydulara doğrudan bağlanan küresel konumlandırma sistemlerini, on binlerce dolar değerindeki dört lensli gece görüş gözlüklerini ve karmaşık bir şekilde şifrelenmiş dijital telsizlerini kontrol ediyorlardı. Onlar, teknolojik ve ateş gücü üstünlüğüne dayalı bir askeri doktrinin vücut bulmuş haliydi. Güçleri görülebilen, teknik verilerle ölçülebilen bir şeydi.
Hangarın başka bir köşesinde Türk timi de teçhizat seçiyordu. Ancak buradaki atmosfer tamamen farklıydı. Gösteriş yoktu. Sadece sessizlik ve odaklanma vardı. Albay tim üyeleriyle birkaç kelime konuştuktan sonra herkes seçimine başladı. Yüzbaşı Alparslan, ya da Bozkurt, tezgah sıraları arasında yavaşça ilerliyordu. Amerikan timinin gururla sergilediği modern tüfeklerin yanından bir an bile duraksamadan geçti. Doğruca en sondaki sıraya, daha eski, genellikle yedek olarak görülen veya öncelikli olmayan birimlere ayrılan teçhizatların olduğu yere yürüdü. Elini bir G3 piyade tüfeğine uzattı. En yeni model değildi. Gövdesindeki boyada birkaç çizik vardı. Ahşap dipçiği defalarca yağlanmaktan kararmıştı. Ama Alparslan onu sanki vücudunun bir uzvuymuş gibi bir aşinalıkla kavradı. Kurma mekanizmasını kontrol etti. Kuru, tok ve güven veren bir tıkırtı duyuldu. Hiçbir elektronik dürbün almadı. Sadece birkaç ekstra şarjör, küçük bir şişe silah yağı ve bir harbi takımı aldı. Ardından dijital ekranlı olanlardan değil, manyetik iğneli eski tip bir askeri pusula seçti. Birkaç rulo sağlam paraşüt ipi, küçük ve kompakt bir ilk yardım çantası ve birkaç paket askeri peksimet aldı. Tüm teçhizatı neredeyse bir sırt çantasını ancak dolduruyordu.
Williams organizasyon komitesiyle görüşmek için yanlarından geçerken Alparslan’ın seçtiklerini fark edip duraksadı. O alaycı gülümseme yine yüzünde belirmişti. “Hey dostum,” dedi. “Savaş müzesini gezmeye değil, yılan operasyonuna hazırlanıyoruz. O antikalarla bol şans.” Bunu söyledikten sonra başını iki yana sallayarak uzaklaştı ve arkasında yakınlarda duran Amerikalı askerlerin kıkırdamalarını bıraktı. Alparslan cevap vermedi. Sadece sessizce teçhizatını çantasına yerleştirmeye devam etti. Ama yakınlarda denetim yapan Avustralya timinden Yüzbaşı Miller, olan biten her şeyi görmüştü. Williams’ın gözlerindeki küçümsemeyi ve Türk askerinin o tuhaf sükunetini fark etmişti ve sonra garip bir şeye daha tanık oldu. Hazırlıklarını bitirdikten sonra Alparslan hangarda kalmadı. Dışarı, Alman tatbikat alanının kavurucu güneşinin altındaki kızıl toprağa doğru yürüdü. Bir araziye gidip çömeldi. Bir sonraki hareketi Miller’ı gerçekten şaşırttı. Bir avuç toprak aldı. Burnuna yaklaştırıp hafifçe kokladı. Sonra toprağı avucunun içinde yavaşça ufaladı. Nemini ve dokusunu hissetti. Askeri akademide en modern yöntemlerle eğitim almış olan Miller, daha önce kimsenin böyle bir şey yaptığını görmemişti. Ona raporları okumayı, jeolojik analizleri incelemeyi, hava durumu haritalarını yorumlamayı öğretmişlerdi ama toprağı koklamayı öğretmemişlerdi. O Türk askeri ne yapıyordu? Makinelerin sağlayamayacağı ne tür bir bilgi topluyordu?
Dahası, ellerini temizledikten sonra Alparslan uzun bir süre hareketsiz durdu. Yüzü gökyüzüne dönüktü. Güneşe bakmıyordu. Gökyüzünde süzülen ince bulutlara, uzaktaki karaçam ağaçlarının rüzgarda hafifçe salınmasına bakıyordu. Rüzgarın yönünü okuyor, havadaki değişimi hissediyordu. Diğerleri için o sadece boş boş duruyordu. Ama Miller için o an daha önce hiç görmediği türden bir yoğunlaşma, çevreyle mutlak bir bütünleşme anıydı. Miller’ın bu ufak tefek asker hakkındaki şüpheleri giderek artıyordu. Belki de daha önce sergilediği fiziksel zayıflık ve bu modası geçmiş teçhizat seçimi gerçeği yansıtmıyordu. Belki de bu bir taktikti. Ya da daha basit bir ifadeyle, bu asker Williams gibilerin asla anlayamayacağı tamamen farklı bir oyun oynuyordu.
Türk timi son teçhizat kontrolü için tekrar bir araya geldiğinde Miller bir şeye daha tanık oldu. Tim’in en yüksek rütbeli komutanı olan Albay, herkesin çantasını kontrol ettikten sonra kendisinden çok daha düşük rütbeli olan Alparslan’a döndü ve sordu: “Bozkurt, sen de bir göz atıver. Sence eksik bir şey var mı?” Basit bir soruydu ama katı hiyerarşinin hakim olduğu askeri bir ortamda bu soru çok büyük bir saygı ve güven içeriyordu. Bu, hayatta kalma ve gerçek muharebe becerileri söz konusu olduğunda rütbesi ne olursa olsun Alparslan’ın görüşünün en önemli olduğunu gösteriyordu. Bozkurt silah arkadaşlarının teçhizatına sadece hızlı bir bakış attı. “Bu gece çiğ çok olacak komutanım,” dedi. Sesi alçak ama netti. “Tüm elektronik cihazlar, yedek piller ve kibritler iki kat naylon torbaya sarılmalı. Pusula sol göğüs cebine konmalı. Kama sağ bele takılmalı. Yere yattığımızda veya dar alanlarda hareket ederken en kolay ulaşabileceğimiz pozisyonlar bunlar.” Uzun uzun açıklama yapmadı; sadece topraktan ve rüzgardan gözlemlediklerine dayanarak kısa ve net emirler verdi. Ve tuhaf olan şuydu ki Albay da dahil olmak üzere tüm tim anında ve sorgusuz sualsiz bu emirlere uydu. Çantalarını tam olarak onun tarif ettiği gibi yeniden düzenlediler. Bir anlığına yazılı olmayan bir komuta zinciri, rütbeye değil liyakate dayalı bir sistem ortaya çıkmıştı. Miller uzaktan olanları izliyordu ve artık emindi ki bu yarışma Albay Williams’ın sandığı kadar basit olmayacaktı.
Alparslan ayağa kalktı. Avucundaki Alman toprağının son kalıntılarını da temizledi. Ama o toprağın pütürlü hissi, nemi, zihninde hala canlıydı ve onu çok daha tanıdık bir duyguya, başka bir toprağın hissine geri götürdü. Botlarına yapışan, pantolonuna sinen kara ve ıslak bir toprak. Anadolu’nun dağlarındaki o toprak. Gözlerinin önünde tatbikat alanının parlak güneşi soldu. Yerini sık ağaçların arasından sızan yeşilimsi loş bir ışığa bıraktı ve çam ağaçlarının hışırtısı bir orman yağmurunun dinmeyen sesine dönüştü.
Yıllar önceydi. Alparslan o zamanlar hala Bozkurt lakabını almamış, genç bir teğmendi. Dizlerine kadar gelen suyun içinde, tropik bir ormanı andıran Bolu dağlarında ilerliyordu. Havada çamur, çürümüş yaprak ve rutubet kokusu vardı. Yaşamla ölümün her zaman iç içe olduğu o koku. Önünde emekliliği yaklaşmış, yaşlı bir bordo bereli subay olan Osman Dede yürüyordu. Osman Dede zayıf, sırtı hafif kamburlaşmış bir adamdı ama kaygan zemindeki her adımı asırlık bir çınar ağacı kadar sağlamdı. Osman Dede yaşayan bir efsaneydi. En çetin savaşları görmüş bir askerdi. O öğrencilerine birer savaş makinesi olmayı öğretmiyordu. Onlara ormanın bir parçası olmayı, onu dinlemeyi ve anlamayı öğretiyordu. Onun için orman bir dost, bir öğretmen ve saygı gösterilmezse en ölümcül düşmandı. O parlak cihazlara inanmazdı. Sadece beş duyusuna ve kanla kazanılmış tecrübeye inanırdı.
“Durun,” diye fısıldadı Osman Dede aniden elini kaldırarak. Tüm tim anında dona kaldı. Nefeslerini tuttu. Osman Dede yerdeki neredeyse fark edilmeyecek kadar hafifçe bozulmuş bir yaprak öbeğini işaret etti. Timdeki bir başka genç subay, kitap bilgisiyle her zaman övünen Teğmen Selim atıldı: “Komutanım, sadece bir sansar geçmiş olmalı.” Osman Dede başını iki yana salladı. Selim’e bakmadan, “Sansar bu yoldan gitmez. Gitse de bu kadar belirgin bir iz bırakmaz.” Çömelip daha yakından baktı. “Bir yaban domuzunun izi. Yalnız hareket ediyor ve izler taze. Demek ki 1 kilometre çevrede kesinlikle bir su kaynağı ve yiyecek var. Ve en önemlisi, yaban domuzunun gezdiği yerde insan tuzağı olmaz. Bu patikayı takip edersek güvende oluruz.” Tim tekrar yola koyuldu. Ama bu kez genç askerlerin zihninde derin bir hayranlık vardı. Hepsinde harita ve pusula vardı ama hiçbiri bir avuç yapraktan bu kadar değerli bir bilgiyi okuyamazdı. Anlamaya başlıyorlardı ki Osman Dede’nin bilgisi farklı bir teknolojiydi. On yıllarca süren savaş ve hayatta kalma mücadelesiyle birikmiş, yaşayan bir teknolojiydi.
Bir başka gece eğitiminde Osman Dede onlara sesleri öğretti. Tüm timin bir saat boyunca toprakta hareketsiz yatmasını ve sadece dinlemesini istedi. “Orman asla tam olarak sessiz olmaz,” diye fısıldadı karanlıkta. “Böceklerin sesini dinleyin. Eğer aniden susarlarsa, bu demektir ki büyük bir cisim yakınlardan geçti ve onların ahengini bozdu. Bu bir yırtıcı hayvan da olabilir, düşman da.” Onlara farklı ağaçların yapraklarından geçen rüzgarın sesini ayırt etmeyi, çok uzaktan sönmüş bir ateşin kokusunu almayı, nemli havada belli belirsiz bir barut kokusunu tespit etmeyi öğretti. “Makinelerin pili biter, sinyali karışır, düşman tarafından aldatılabilir,” dedi Osman Dede ve Alparslan bu sözlerin doğrudan kendisine söylendiğini hissetti. “Ama orman asla yalan söylemez. Yeter ki siz ona doğru soruyu sormayı bilin. O size cevap verecektir.”
İki farklı ekol arasındaki çatışma kapsamlı bir karşıt tatbikatta zirveye ulaştı. Alparslan ve Osman Dede’nin timi, o sıralar Genelkurmayın pilot bir projesiyle en son teknoloji GPS cihazlarıyla donatılmış olan Selim’in timiyle yarışıyordu. İkisinin de görevi uzaktaki bir tepede bulunan temsili bir üssü bulup ele geçirmekti. Teknolojisine güvenen Selim’in timi GPS’in gösterdiği en kısa yoldan hızla yola çıktı. Osman Dede ise acele etmedi. Timini tamamen farklı bir yöne, çok daha dolambaçlı ve zorlu bir yola soktu. Selim dijital haritada Osman Dede’nin timinin rotasını görünce küçümseyerek güldü: “Geri kafalılık. Bu devirde hala tecrübeyle yol bulmaya çalışıyorlar. Biz onlardan en az iki saat önce hedefe varacağız,” dedi takım arkadaşlarına kendinden emin bir şekilde.
Alparslan’ın da içinde küçük bir şüphe vardı ama hocasına olan inancı daha büyüktü. Sadece sessizce onu takip etti ve öğrendiklerini uygulamaya çalıştı. Ağaç dallarını gözlemledi. Kuşların sesini dinledi. Ayaklarının altındaki yolun eğimini hissetti. Osman Dede’nin ara sıra durup küçük bir dalı kırdığını veya bir taşı tuhaf bir şekilde yerleştirdiğini gördü. Anlamıyordu ama her şeyi hafızasına kazıdı. Selim’in timi yolun yarısına geldiğinde felaket yaşandı. GPS’in güvenli olarak gösterdiği yol onları doğrudan bataklık bir alana sürüklemişti. Dijital haritalarda bulunmayan ölümcül bir doğal tuzaktı bu. Tüm tim batağa saplandı. Çamur bellerine kadar yükseldi. Pahalı elektronik cihazları suya gömülüp tamamen bozuldu. Kapana kısılmışlardı ve tatbikat kurallarına göre oyun dışı kalmışlardı. Bu sırada Osman Dede’nin timi dolambaçlı yolu sayesinde o bataklık alandan tamamen kaçınmıştı. Osman Dede Alparslan’a açıkladı: “Şu yalı çapkını kuşları sadece acısı olan bölgelerde yaşar. Seslerini 1 kilometre öteden duydum. Önümüzdeki yolun kesinlikle sorunlu olduğunu anladım.” Anlaşılan o ki Osman Dede sadece izleri değil, sesleri ve ekosistemin dağılımını da okuyordu. Üsse güvenli bir şekilde ulaştılar ve ele geçirdiler. Selim’in timinin elendiği haberini aldıklarında Osman Dede’nin timinden kimse sevinç gösterisi yapmadı. Sadece sessiz kaldılar. Kazanmışlardı. Ama bu hüzünlü bir zaferdi. Teknolojiye körü körüne güvenmenin ölümcül hatalara yol açabileceğini kanıtlamıştı.
Daha sonra yapılan değerlendirme toplantısında Selim’in timinin başarısızlığı, cihazların teknik hatası ve olağan dışı arazi koşulları olarak rapor edildi. Osman Dede’nin timinin zaferi, tecrübenin ve doğayı anlamanın zaferi övülmedi. Göz ardı edildi. Çünkü orduyu ne pahasına olursa olsun modernize etmeyi savunanlar için rahatsız edici bir gerçeği ortaya çıkarıyordu. Yaşlı bir adamın eski usul yöntemlerinin milyarlarca liralık oyuncaklardan daha etkili olduğunu kabul etmek istemiyorlardı. O akşam Alparslan Osman Dede’yi karargahın verandasında tek başına otururken buldu. Ay ışığının altında sessizce kamasını siliyordu. Tıpkı Alparslan’ın yıllar sonra Almanya’daki o toplantı odasında yapacağı gibi. Alparslan yanına oturdu. “Komutanım,” dedi, sesinde gençliğin verdiği bir hayal kırıklığı vardı. “Biz kazandık ama neden kimse bunu kabul etmiyor?” Osman Dede ona bakmadı. Gözleri hala kamanın çeliğindeydi. “Şu dağı görüyor musun evlat?” diye sordu. Uzaktaki bir zirveyi işaret ederek. “Binlerce yıldır orada duruyor. Kimsenin ona ‘sen ne kadar yükseksin, ne kadar heybetlisin’ demesine ihtiyacı yok. O sadece orada durur. Gerçek güç başkaları tarafından alkışlanmaya ihtiyaç duymaz. Sadece doğru zamanda, doğru yerde kendini göstermesi gerekir.” Kamasını kınına soktu. “Bizim işimiz keskin olmak, hazır olmak. Gerçekten ihtiyaç duyulduğunda insanlar bizi kullanmak zorunda kalacak. İşte o zaman görev tamamdır.” Bu sözler daha sonraki yıllarda Bozkurt’u şekillendirecekti. Anlamıştı ki sessizlik zayıflık değildi. Sessizlik silahını bilemek için gereken zamandı. Sessizlik gözlem ve birikimdi ve o bekleyecekti. Tüm dünyanın onun keskinliği karşısında nefesini tutacağı o anı bekleyecekti.
Anılar silikleşti. Bozkurt Almanya’daki hangarın gerçeğine geri döndü. Hazırlıklarını tamamlamıştı. Satranç oyunu şimdi gerçekten başlıyordu. Uluslararası Eğitim Merkezi’nin engelli parkuru Almanya’nın keskin güneşi altında uzanıyordu. Ahşap, çelik ve çamurdan yapılmış, en iyi askerlerin bile gücünü tüketmek ve iradesini test etmek için tasarlanmış bir canavardı. Yüksek ahşap duvarlar, dikenli tellerle kaplı derin çamur çukurları, karmaşık paralel barlar ve sallanan halatlar. Hepsi güneşin altında sessizce yarışmacıların özgüvenini ezmeyi bekliyordu. Havada gerilim ve testosteron kokusu vardı. Takımlar ısınıyordu. Bağırışlar, göğüslere vurulan eller ve kendinden emin kahkahalar yankılanıyordu. Albay Williams’ın Amerikan timi dikkat çekici olanıydı. Üstlerini çıkarmış, bronz heykeller gibi duran kaslarını sergiliyorlardı. Onlar bilimsel bir antrenman rejimi ve optimize edilmiş bir beslenme programının ürünü olan mükemmel şekilde tasarlanmış savaş makineleriydi. Onlar aslanlardı ve burası onların av sahasıydı. Williams timini topladı. “Dinleyin. Bu etap tamamen fiziksel gücü ölçmek için. Saf bir hız yarışı. Taktik yok, hile yok. Sadece güç ve irade var. Bu parkurun rekorunu paramparça etmenizi istiyorum. Onlara Amerikan özel kuvvetlerinin gücünü gösterin. Anlaşıldı mı?” “Anlaşıldı, Sir!” diye bağırdı tüm tim. Sesleri sarsılmaz bir moralle yankılandı.
Başka bir köşede Türk timi daha sessiz bir şekilde ısınıyordu. Bağırmıyorlardı. Sadece eklemlerini ısıtmaya ve kaslarını esnetmeye odaklanmışlardı. Albay Alparslan’ın yanına geldi. Kazanmak zorunda olduklarını söylemedi. Baskı yapmadı. Sadece elini omzuna koydu. Güven dolu bir şekilde hafifçe sıktı. “Bildiğin gibi yap Bozkurt,” dedi alçak sesle. Alparslan sadece hafifçe başını salladı. Bakışları hala sakindi. Engellere bakmıyordu. Yere, yol kenarında büyüyen yabani otlara bakıyordu.
Yarış başladı. Askerler gruplar halinde çıkış yapıyordu. Amerikan, İngiliz ve Alman timlerinin iri yarı askerleri, yırtıcı hayvanlar gibi ileri atıldılar. İlk duvara olağanüstü bir sıçrayışta tırmandılar. Duvarın kenarına tutunup devasa vücutlarını kas güçleriyle kolayca yukarı çektiler. Çamur çukuruna daldılar. Güçlerini kullanarak yoğun çamuru ve dikenli telleri yırttılar. Onlar patlayıcı gücün vücut bulmuş haliydi. Skorları sürekli olarak eski rekorları kırıyordu. Hoparlörlerden sürekli olarak Amerikalı askerlerin inanılmaz derecede hızlı tamamlama süreleri anons ediliyordu. Williams kollarını kavuşturmuş bir şekilde kenarda duruyordu. Yüzündeki gülümseme giderek genişliyordu. Her şey tam da onun tahmin ettiği gibi gidiyordu. Bu gücün oyunuydu ve onun adamları en güçlü olanlardı. Tartışmaya yer yoktu.
Sonra sıra Alparslan’a geldi. Çıkış çizgisine yürüdü. Ufacık bedeni kendisinden sonraki sırada bekleyen dev gibi askerlerin arasında kayboluyordu. İşaret tabancası patladığında koşmaya başladı ama hızı yüksek değildi. Diğerleri gibi uzun ve güçlü adımları yoktu. Bir sprinter gibi değil, sanki bir maratoncu gibi sabit bir tempoyla koşuyordu. İlk ahşap duvara geldiğinde sıçramaya çalışmadı. Hızını alıp ayağıyla duvara bastı. Bu itme kuvvetini kullanarak bir çıkıntıya tutundu. Kollarının gücüyle hemen yukarı çekmek yerine bir saniyeliğine durdu. Yakınlarda kronometre tutan Avustralyalı Yüzbaşı Miller gözlerini kıstı, tuhaf bir şey gördü. Alparslan bir eliyle duvarın ahşap yüzeyine hafifçe bastırıyordu. Sanki titreşimini ve sağlamlığını kontrol eder gibiydi. Ancak ondan sonra acele etmeden adım adım tırmanmaya başladı. Zirveye ulaştığında yine durdu. Duvarın arkadan çelik çubuklarla nasıl desteklendiğine baktı. Sadece ilk engeli geçmek için diğerlerinden neredeyse iki kat daha fazla zaman harcamıştı. Uzaktan izleyen Williams güldü ve başını salladı. “Tam bir komedi,” diye mırıldandı.
Sırada paralel barlar vardı. Diğer askerler baş döndürücü bir hızla geçtiler. Kasları gerilmişti. Alparslan ise farklıydı. Barı kavradı. Kendini yukarı çekti ama hemen ilerlemedi. Barları birbirine bağlayan kaynak dikişlerine dikkatle baktı. Gözleri her bir cıvatayı, her bir somunu taradı. “Ne yapıyor bu adam?” diye sordu Miller kendi kendine. “Yarışıyor mu yoksa inşaat kalite kontrolü mü yapıyor?” Çamur çukuruna geldiğinde de hızlı atlamadı. Vücudunu yavaşça, kontrollü bir şekilde suya bıraktı. Çamurun içindeyken yavaş hareket ediyordu. Yukarıdan bakan Miller yine tuhaf bir şey fark etti. Alparslan sadece geçmeye çalışmıyordu. Ara sıra eliyle bir miktar çamur alıp yoğunluğunu hissediyordu. Başını kaldırıp dikenli tellere baktı. Sanki tellerin çamur yüzeyine olan tam mesafesini ölçer gibiydi. Böylece her engelde Alparslan anlaşılmaz bir şekilde diğerlerinden daha yavaştı. Zamana karşı yarışan birinin acelesini değil, yabancı bir diyarı keşfeden birinin dikkatini sergiliyordu. Yarışı kazanmaya çalışmıyordu. Onu anlamaya çalışıyordu. Tüm duyularıyla bilgi topluyordu.
Alparslan bitiş çizgisine vardığında nefes nefeseydi ama bitkin görünmüyordu. Süresi hoparlörden anons edildi ve neredeyse yarışı tamamlayanlar arasındaki en kötü dereceydi. Diğer takımlardan birkaç alaycı kahkaha yükseldi. Türk timinin albayının yüzü çok ağır bir ifade takınmıştı. Yüzünü skor tablosundan çevirdi. Williams Miller’ın yanına gelip omzuna vurdu. “Gördün mü yüzbaşı? Sana söylemiştim. Güç yalan söylemeyen bir şeydir. Şu Türk dostlarımızın askeri belki iyi bir insan olabilir ama savaş alanında böylelerine yer yok.” Tüm tahminleri doğru çıkan bir adamın kendini beğenmişliğiyle konuşuyordu. Miller sadece başını salladı, bir şey demedi ama kafası şüphelerle doluydu. Etap bittikten sonra geçici genel puan durumu asıldı. Amerikan timi en tepede gururla duruyordu. Türk timi ise neredeyse en sona düşmüştü. Rakamlara göre bu bariz bir başarısızlıktı ama Miller öyle düşünmüyordu. Hakem çadırında tek başına oturmuş, notlarını ve verilerini tekrar inceliyordu. Bir şeyler uyuşmuyordu. Alparslan’ın süresi çok kötüydü ama hayati verileri çok iyiydi. Yarış boyunca küçük bir sensörle kaydedilen kalp atış hızı, panik veya aşırı zorlanma nedeniyle ani artışlar göstermeden hep sabit bir seviyede kalmıştı. Yavaş hareket ediyordu ama her adımı sağlam ve enerji açısından verimliydi. Bir gram bile güç israf etmemişti ve sonra Miller aniden anladı. Zihninde şimşek gibi çakan bir düşünce sırtından soğuk terler boşanmasına neden oldu. O, diğer askerlerle yarışmıyordu. O, bu parkuru tasarlayanlarla yarışıyordu. Birinci olmak için koşmuyordu. Yarışın kendisini mükemmel bir keşif yapmak için kullanıyordu. Duvarı kontrol etmesinin sebebi zayıf olması değildi; hangi tür ahşaptan yapıldığını, ne kadar kalın olduğunu ve el yapımı bir mayının ağırlığını taşıyıp taşıyamayacağını bilmek içindi. Paralel barlardaki kaynakları kontrol etmesinin sebebi yavaş olması değildi; tuzak kurmak için zayıf bir nokta olup olmadıklarını görmek içindi. Çamuru kontrol etmesinin sebebi korkması değildi; basınçlı mayınları gizleyip gizleyemeyeceğini bilmek içindi. Bir fiziksel güç testini bir istihbarat toplama seansına çevirmişti. Kişisel sıralamasını, takımının itibarını feda etmişti. Sadece paha biçilmez bir şey elde etmek için: Final etabında adım atacağı savaş alanını derinlemesine anlamak. Sessiz bir hazırlık. Williams da dahil olmak üzere kimsenin fark edemediği derin bir strateji bu. Miller başını kaldırıp Türk timinin dinlenme alanına baktı. Orada ne bir hüzün ne de bir başarısızlık havası vardı. Aksine, tüm tim küçük bir daire şeklinde toplanmıştı. Oturmuyorlardı. Alparslan’ın etrafında ayakta duruyorlardı. O ufak tefek asker konuşuyordu. Sesi alçaktı. Elleri havada, görünmez çizgiler çizerek keşfettiklerini anlatıyordu. Albay ve diğer tüm üyeler dinliyordu. Yüzleri mutlak bir odaklanma ve güvenle doluydu. Az önce başarısız olmuş bir takıma benzemiyorlardı. Aksine, çok önemli bir istihbarat raporu almış ve gerçek bir savaşa hazırlanan bir takıma benziyorlardı. Miller Amerikan timine baktı. Gülüşüyorlar. Enerji içecekleri içiyorlar ve ilk zaferlerini kutluyorlardı. Bu karşıtlık Miller’ın ürpermesine neden oldu. Aynı parkurda tamamen farklı iki yarışma gerçekleşmişti ve Miller asıl yarışmanın henüz başlamadığını hissediyordu.
Takımlar operasyon briefing odasına geri döndüler. Havadaki atmosfer sabaha kıyasla belirgin bir şekilde değişmişti. Amerikan timi ve diğer batılı takımlar kazananların özgüveniyle içeri girdiler. Gülüşüyor, birbirlerinin omzuna vuruyorlardı. Fiziksel güç etabındaki zafer üstün güçlerine olan inançlarını pekiştirmişti. Buna karşılık Türk timi sessizce içeri girdi. Sessiz halleri diğer takımlar tarafından kaybedenlerin hüznü olarak yorumlandı. Albay Williams kürsüde gururlu bir edayla duruyordu. Kollarını kavuşturmuş, tebaasına bakan bir kral gibi tüm odayı süzüyordu. “İlk etabı tamamlayan tüm takımları tebrik ederim. Bazılarınız çok iyi bir performans sergiledi. Bazıları ise… pek değil,” dedi. Gözleri kasıtlı olarak Türk timinin üzerinden geçti. “Ama bu sadece bir ısınmaydı. Asıl savaş şimdi başlıyor. Yılan operasyonuna hoş geldiniz.” Uzaktan kumandaya bastı. Arkasındaki dev ekran aydınlandı ve inanılmaz derecede ayrıntılı üç boyutlu bir harita belirdi. Burası yarışma alanıydı. Terk edilmiş sanayi binaları, seyrek ormanlar ve kurumuş dere yataklarıyla dolu sarp bir vadiydi. “Gördüğünüz gibi sizi karanlıkta bırakmıyoruz. İstihbaratımız çok etkili bir şekilde çalıştı.” Williams haritanın farklı bölgelerine yakınlaşmaya başladı. “İnsansız hava araçlarıyla termal tarama yaptık. Metal nesneleri tespit etmek için yer radarı kullandık ve anormal hareketleri algılamak için yüzlerce sismik sensörden oluşan bir ağ kurduk. Tüm bilgiler bu haritada toplandı.” Haritadaki sayısız kırmızı noktayı işaret etti. “Bunlar tuzak veya mayın olduğunu belirlediğimiz konumlar. Doğruluk payı %98.” Tekrar bir düğmeye bastı. Kırmızı noktaların arasından kıvrılarak geçen yeşil bir yol belirdi ve bu da güvenli rota. “Bilgisayar sistemimiz hedefe yaklaşmanız için en uygun, en az riskli yolu analiz edip çizdi. Göreviniz çok basit beyler. Teknolojiye güvenin. Yeşil yolu takip edin. Veriler asla yalan söylemez.” Oda derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes Amerikan timinin bu özenli hazırlığı ve üstün teknolojisi karşısında büyülenmişti. Tüm tehlikeler işaretlenmiş ve güvenli yol çizilmişken nasıl başarısız olunabilirdi ki? Williams’ın özgüveninin bir temeli vardı; belirsizliklerle dolu bir savaş alanını çözümü olan bir matematik problemine dönüştürmüştü.
Sunumu bitirdikten sonra Williams sordu: “Herhangi bir takımın sorusu var mı?” Diğer takımlardan birkaç subay, zamanlama ve oyun kuralları hakkında birkaç teknik soru sordu. Williams hepsini akıcı bir şekilde cevapladı. Görünüşe göre sorulacak başka bir şey kalmamıştı. Oda tekrar sessizliğe büründü ama sonra beklenmedik bir şey oldu. Türk timinin albayı ayağa kalktı. Herkes onun bir soru soracağını sandı ama hayır, Williams’a bakmadı. Kürsüye sırtını döndü. En arka sırada oturan kendi timine baktı. Gözleri fiziksel güç yarışında sonuncu olan o ufak tefek askeri buldu. “Bozkurt, sen ne düşünüyorsun?” Albay’ın sorusu odada yankılandı. Yüksek sesli değildi ama tüm odanın dikkatini çekecek kadar netti. Bütün gözler onlara çevrildi. Odada bir şaşkınlık dalgası yayıldı. Neden böylesine kıdemli bir subay, uluslararası takımların önünde bu kadar kötü bir performans sergilemiş, düşük rütbeli bir yüzbaşının fikrini soruyordu ki? Ordu’daki tüm hiyerarşi kurallarını yıkan çok tuhaf bir hareketti.
Başından beri sessizce oturan Bozkurt ayağa kalktı. Onlarca yabancı subayın dikkati altında zerre kadar tedirgin görünmüyordu. İleri doğru yürüdü. Adımları ne hızlı ne de yavaştı. Sabitti. Oda nefesini tutmuş, onun her adımını izliyordu. Modern üç boyutlu ekranın yanına gitmedi. Odanın köşesindeki geleneksel operasyon araçlarının bulunduğu bir masaya yöneldi. Büyük boyutlu bir kağıt harita, eski tip bir askeri topografik harita ve kırmızı bir keçeli kalem aldı. Haritayı boş bir masanın üzerine serdi. Bu hareketi Williams’ın arkasında sergilenen milyonlarca dolarlık teknolojinin varlığını tamamen görmezden geliyordu. Williams gözlerini kıstı. Yüzündeki gülümsemede hafif bir rahatsızlık vardı. Bozkurt hemen konuşmadı. Bir süre kağıt haritaya baktı. İşaret parmağı eş yükselti eğrileri üzerinde hafifçe gezindi. Sonra başını kaldırıp doğrudan kendi komutanına baktı ama sesi tüm odanın duyabileceği kadar yüksekti: “Komutanım, bu harita çok doğru ama sadece dünün verileri açısından doğru.” Keçeli kalemi eline aldı. “Sorun haritada değil. Harita çizildikten sonra değişen şeylerdi.” Williams’ın ekranında çok sayıda kırmızı alarm noktası gösterilen haritadaki boş bir araziyi büyük bir daire içine aldı. “Bu bölgenin jeolojik yapısı killi ve kumlu topraktan oluşuyor. Kil suyu tutar. Kum ise suyun hızla süzülmesini sağlar.” Durup odaya bir göz gezdirdi. “Dün gece sabaha karşı saat 2 sularında yaklaşık 15 dakika süren hafif bir yağmur yağdı. Yağış miktarı çok değildi. Sadece toprağın üst yüzeyini yaklaşık 5 cm kadar ıslatmaya yetti.” Williams rahatsız olmaya başladı. “Bunların konuyla ne ilgisi var?” diye sözünü kesti. Bozkurt Williams’a bakmadı. Kendi komutanına açıklamaya devam etti: “Sismik sensörlerle ilgisi var. Bu sensörler toprağa bir ses dalgası gönderip geri yansıyan sinyali toplayarak çalışır. Toprak kuruyken ses dalgası normal bir şekilde yayılır. Ama toprak ıslandığında, özellikle de suyu tutan bu killi toprakta, toprağın özgül ağırlığı ve yoğunluğu değişir. Ses dalgası ya emilir ya da anormal bir şekilde yansır.” Az önce daire içine aldığı bölgeyi işaret etti. “Burası şimdi akustik bir çamur havuzu gibi. Sensörler burada tek bir mayın bile olmasa da alarm verecektir. Bu sahte bir tuzak, bir şaşırtmaca.” Sonra kalemini başka bir bölgeye, Williams’ın haritasında güvenli yeşil renkte gösterilen seyrek bir ormanlık alana kaydırdı. “Asıl tuzaklar burada,” dedi. Sesinde mutlak bir kesinlik vardı. “Bu bölgede daha fazla kum var. Toprak suyu hızla süzer. Yağmurdan sonra yüzey neredeyse tekrar kurumuş durumda. Çok sığa gömülmüş plastik basınçlı mayınlar sismik sensörler tarafından tespit edilemeyecektir. Sessizce bekliyorlar. Onların çizdiği yeşil yol aslında doğrudan yılanın ağzına giden yoldur.”
Odayı mutlak bir sessizlik kapladı. Bozkurt’un mantığı o kadar tutarlı, o kadar bilimseldi ve kimsenin fark etmediği en temel unsurlara dayanıyordu ki kimse tek kelime edemedi. Duygularını değil, hassas gözlemini ve arazi bilgisini kullanarak analiz yapmıştı. Williams’ın mükemmel olduğuna inandığı sistemde ölümcül bir boşluk olduğunu göstermişti. Avustralya timinden Yüzbaşı Miller sırtından aşağı soğuk bir ürperti geçtiğini hissetti. Bozkurt’un bir avuç toprak alıp kokladığı anı net bir şekilde hatırladı. O zaman anlamamıştı. Şimdi ise anlamıştı. O Türk askeri anlamsız bir şey yapmıyordu. Yerinde jeolojik analiz yapıyordu. Hamiyi, gerçek veriyi topluyordu. Makinelerin işlenmiş verisini değil.
Williams birkaç saniyelik şaşkınlığın ardından sesli bir kahkaha attı. Yüksek ve biraz da zorlama bir kahkahaydı bu. “Ha, ne kadar da ilginç bir teori, Yüzbaşı,” kendine olan güvenini geri kazanmaya çalışıyordu. “Çok yaratıcı. Belki de asker olmak yerine jeolog olmalıydınız. Ama burada biz ekranda gördüğümüze inanırız. Milyonlarca dolarlık teknolojimize inanırız. Fikriniz için teşekkürler.” Bozkurt’un analizini bir şakaya, temelsiz bir hipoteze dönüştürmeye çalışmıştı. Ama odadaki hiç kimse artık onunla birlikte gülmüyordu. Atmosfer tamamen değişmişti. Williams’ın mutlak özgüveni şimdi kibirli ve körü körüne bir inat gibi görünüyordu. Şüphe tohumu herkesin zihnine ekilmişti. Williams bu değişimi hissetti. Boğazını temizledi. “Toplantı sona ermiştir. Takımlar hazırlık için geri dönsün. Açıklanan plana sadık kalın. Teknolojiye güvenin,” dedi ve daha fazla tartışmak istemeden arkasını dönüp yürüdü. Takımlar yavaş yavaş odadan ayrılmaya başladı. Ama bu kez Türk timine tamamen farklı bir gözle bakıyorlardı. Artık küçümseme değil, merak, saygı ve biraz da endişe vardı. Albay Alparslan’ın yanına gelip sağlam bir elini omzuna koydu. Hiçbir şey söylemedi ama gözlerinde gurur ve mutlak bir güven vardı. Asıl çatışma askerler arasında değil. İki doktrin, iki inanç arasındaydı ve nihai cevabı sadece tatbikat alanı verecekti.
İşaret düdüğü çaldı. Tatbikat alanındaki gergin havayı yırttı. Anında etten kemikten bir fırtına koptu. Albay Williams liderliğindeki Amerikan timi bir ok gibi fırladı. Korkunç bir hızla hareket ediyorlardı. Ağır askeri botları kuru toprağı eziyordu. Haritadaki yeşil yola, teknolojinin kesinliğine inanıyorlardı. “Hız hayattır. İlerleyin!” Williams’ın sesi telsiz sisteminde yankılandı. Diğer takımlar da Amerikan timine çok geride kalmamaya çalışarak peşlerinden gittiler. Onlar modern eğitim yöntemlerinin bir kanıtı olan güç ve disiplinden oluşan bir ekspres treniydi. Ama geride Türk timi tuhaf bir şekilde hareket ediyordu. Fırlamadılar. Yavaş bir koşuyla başladılar ve liderleri Yüzbaşı Bozkurt önüne bile bakmıyordu. Yere bakıyordu. Bu fark o kadar barizdi ki komuta çadırındaki birkaç subay gülmeye başladı. “Şunlara bakın. Parkta gezintiye mi çıkmışlar?” Ama Avustralyalı Yüzbaşı Miller gülmüyordu. Nefesini tutmuş, gözlerini Türk timinin canlı görüntülerine aktaran ekrana dikmişti. Bir şeylerin olacağını biliyordu.
30 saniye geçmeden o şey oldu. “Buuum!” diye bir ses duyuldu. Ardından Amerikan timinin bulunduğu yerden yoğun turuncu renkli bir duman sütunu yükseldi. İri yarı bir subay duman mayına basmıştı. Oyun kurallarına göre elenmişti. Hakemin düdüğü çaldı. “Amerikan timi bir üye elendi.” Williams donakaldı. İnanamayan bir yüz ifadesiyle duman sütununa döndü. “Bu da neyin nesi?” diye kükredi telsize. “Harita bu bölgenin tamamen temiz olduğunu söylüyordu!” Kaos başladı. Birkaç saniye sonra İngiliz timinin bulunduğu yerden bir başka patlama sesi duyuldu. Ardından Alman timinden. Teknolojiye aşırı güvenmiş olan takımlar şimdi ne yapacaklarını şaşırmış durumdaydılar. Nereye güveneceklerini bilmiyorlardı. Güvenli yeşil yol şimdi ölümcül bir tuzağa dönüşmüştü. Yavaşladılar. Adımlarını yoklayarak atmaya başladılar. Başlangıçtaki özgüvenleri tamamen yok olmuştu.
Bu sırada Türk timi hala düzenli bir şekilde ilerliyordu. Artık kimse onlara gülmüyordu. Yavaş hareket ediyorlardı ama durdurulmuyorlardı. Bozkurt öndeydi. Haritaya, GPS’e ihtiyacı yoktu. Gözleri en sofistike analiz makinesiydi. Sensörlerin gözden kaçırdığı şeyleri görüyordu. Bir ot yumağını işaret etti: “Uzak durun. Oradaki otlar diğer yerlerden biraz daha yeşil. Toprak yeni kazılıp kapatılmış. Besin değeri daha yüksek.” Tüm tim onun etrafından dolandı. Küçük bir su birikintisinin önünde tekrar durdu: “Soldan gidin. Su yüzeyinde çok ince bir misina gerilmiş. Güneş ışığı üzerinde parlıyor.” Sesi alçaktı ama silah arkadaşları için mutlak bir emirdi. Ona inanıyorlardı. Onun tecrübesine ekrandaki kırmızı noktalardan daha çok güveniyorlardı. Tek bir vücut gibi hareket ediyorlardı. Arkadan gelenin adımı tam olarak öndekinin ayak izine basıyordu. Onlar ormanda sessizce ve ölümcül bir şekilde süzülen bir yılandı. Ve Bozkurt o yılanın başıydı. Tuzakları kuranların toprağın üzerine yazdığı hikayeyi okuyordu.
Hızları artmaya başladı. Kuralları, rakibin alışkanlıklarını ve düşünce yapısını kavradıktan sonra Bozkurt artık yoklayarak ilerlemiyordu, süzülüyordu. Haritanın mayın tarlası olarak işaretlediği boş bir araziden zikzaklar çizerek geçti. Çünkü sahte mayınların sensörleri aldatmak için nemli killi toprağın kenarlarına yerleştirildiğini biliyordu. Kurumuş bir dere yatağını oraya sonradan tuzak olarak konulmuş yeni taşlara değil, uzun zamandır orada olduğunu bildiği eski taşların üzerine basarak geçti. Komuta çadırında herkes donakaldı. Ana ekranda Türk timini temsil eden yeşil nokta en tehlikeli kırmızı bölgelerin içinden inanılmaz bir hızla geçiyordu. Tek bir tuzağı bile tetiklemediler. Hayaletler gibi hareket ediyorlardı. Williams koltuğa sıkıca yapışmış, gözleri fal taşı gibi açılmış ekrana bakıyordu. “Bu nasıl olabilir?” diye mırıldandı. “İmkansız. Bizim sistemimiz hata yapamaz.” Ama gerçek gözlerinin önünde cereyan ediyordu. İnkar edilemez bir gerçek. Bir insanın tecrübesi milyonlarca dolarlık teknolojiyi yeniyordu. Toprağı, rüzgarı, bir gece önceki yağmuru anlamak en karmaşık algoritmaları alt ediyordu.
Bozkurt ve timi rehinenin tutulduğu terk edilmiş sanayi binasına ulaştı. Kapı karmaşık bir sistemle kilitlenmişti. Güçle kırılacak bir kilit değildi. Bir mantık bulmacasıydı. Bir dizi paraşüt ipi karmaşık düğümlerle birbirine bağlanmıştı ve sadece tek bir doğru çözme sırası vardı. Yanlış yapılırsa başka bir duman mayını patlayacak ve görev başarısız olacaktı. Organizasyon komitesinin son tuzağıydı. Bir zeka tuzağı. Sadece kaba kuvvet kullananlara karşı tasarlanmıştı. Ama soğukkanlı bir zihne ve olağanüstü bir gözlem yeteneğine sahip olan Bozkurt için bu çok büyük bir meydan okuma değildi. O karmaşık ip yumağına sadece 10 saniye kadar baktı. Denemedi. Düğümlerin mantığını çözmüştü bile. Elleri hızla çalıştı. Bir ipi çekti. Diğer düğümü gevşetti. Öbürünü nazikçe aradan geçirdi. Düğümler bir sihirbazlık gösterisi gibi akıcı ve düzenli bir şekilde birbiri ardına çözüldü. Kapı açıldı, içeri daldı. Temsili rehineyi omzuna alıp dışarı koştu. İşaret fişeği tabancasını çıkardı. Dosdoğru gökyüzüne nişan aldı. “Banka!” diye bir ses yankılandı. Parlak kırmızı bir ışık Almanya’nın mavi gökyüzüne yükseldi ve herkese yılan operasyonunun sona erdiğini bildirdi. Beş dakika. Çıkıştan işaret fişeğini ateşleyene kadar geçen tüm süreç beş dakikadan az sürmüştü.
Tüm tatbikat alanı sessizliğe büründü. Büyük ekranda Amerikan timi hala ilk bölgeden çıkmanın bir yolunu arıyordu. Diğer takımlar da aynı durumdaydı. Hepsi teknolojiye olan aşırı güvenlerinin kurbanı olmuşlardı. Başka bir ordu tarafından değil, ormanın kendisi, bir yağmur ve bunları dinlemeyi öğrenmiş bir asker tarafından yenilmişlerdi. Williams artık ayakta duramıyordu. Sandalyeye yığıldı. İki eliyle başını tuttu. Yüzünde artık kibir yoktu. Sadece tüm dünya görüşü yıkılmış bir adamın boşluğu vardı. İnandığı, öğrettiği, gurur duyduğu her şey, hepsi yanlıştı. Küçümsediği, “bozkır çobanı” dediği o ufak tefek asker ona askeri kariyerinin en acı dersini vermişti ve o ders sessizlik içinde öğretilmişti.
Tatbikat sona erdiğinde tatbikat alanındaki gürültü dinmişti. Takımlar toplandı ama bu kez bütün gözler saklanmayan bir saygıyla Türk timinin üzerindeydi. Artık fiziki görünümlerine değil, onların sarsılmaz iradelerine bakıyorlardı. Albay Williams komuta çadırında bir süre hareketsiz durduktan sonra dışarı çıktı. Doğrudan silah arkadaşlarının sevinç gösterisinden uzakta tek başına duran Bozkurt’a doğru yürüdü. Williams o ufak tefek askerin önünde durdu. Yüzünde artık zerre kadar kibir yoktu. Sadece bir askerin gerçek bir askere duyduğu takdir vardı. “Bugün bana bir ders verdin Yüzbaşı,” dedi. Sesi tok ve samimiydi. “Hiçbir okulun ya da teknolojinin öğretemeyeceği bir ders.” Elini uzattı. Bir barış ve saygı jestiydi bu. Bozkurt Williams’ın uzattığı ele, sonra da doğrudan gözlerinin içine baktı. Tek bir kelime etmedi. Sadece başını salladı ve o eli sıktı. Sağlam ve kararlı bir el sıkışmaydı. Sonra arkasını dönüp yakındaki bir kayayı buldu ve üzerine oturdu. Yine kamasını ve yumuşak bez parçasını cebinden çıkardı. Almanya’nın batan güneşinin altında işine devam etti. Kamanın çeliğini özenle siliyordu. Her hareketi hala aynı düzenli sakinlikteydi. Sanki hiçbir yarışma olmamış gibi. O değişmemişti. Hala aynıydı. Sadece etrafındaki dünya ona bakış açısını değiştirmek zorunda kalmıştı. Yüzbaşı Miller uzaktan olanları izledi ve gülümsedi. Anlamıştı ki en korkutucu silah tecrübe ve bilgelikte bilenmiş sessizlikti.
Bu hikaye bir Mehmetçik’in en büyük silahının elindeki tüfek değil, kalbindeki vatan sevgisi ve damarlarındaki atalarının bilgeliği olduğunu bir kez daha gösterdi. Teknolojinin en parlak ışıkları bile Anadolu toprağının binlerce yıllık irfanı karşısında bazen sönük kalabilir.