Basit Çiftçi Hasta Boğayı Acıyarak Satın Alır… Onun Şaşırtıcı Bir Sır Sakladığını Bilmeden!

Basit Çiftçi Hasta Boğayı Acıyarak Satın Alır… Onun Şaşırtıcı Bir Sır Sakladığını Bilmeden!

Kırık Boynuzun Mirası

Bölüm 1 — Kasımın Soğuğu, İnsanın İçine İşler

Kasım sabahı, soğuk yalnızca havada değildi; insanın içine işleyen cinsten bir soğuktu bu. Çatalca Ovası’ndaki hayvan pazarının kenarında, elli altısını yeni devirmiş Mehmet Kara, ellerini avuçlarının içinde ovuşturuyordu. Eldiveni vardı ama eldiven, insanın kalbini ısıtmaya yetmiyordu.

Mehmet’in yüzündeki çizgiler yaşından değil, son iki yılda üst üste yığılmış kayıplardan geliyordu. Önce kuraklık, sonra borçlar, en sonda da eşi Elif… Elif’in yokluğu, evin duvarlarında değil; Mehmet’in hareketlerinde duruyordu. Kapıyı daha sessiz kapatıyor, çayı iki kişilik demlemeyi unutamıyor, geceleri yorganın bir kenarını hâlâ “o taraf” diye boş bırakıyordu.

Pazara gelmesinin sebebi bir hayvan almak değildi. Hatta almak, en son düşüneceği şeydi; borç defteri hâlâ duruyordu. Gelmişti çünkü evde kalınca duvarlar konuşuyor, tavanın köşesinde Elif’in sesi yankılanıyor gibi oluyordu. “Çık dışarı,” derdi Elif sağlığında, “insan toprağına bakmazsa toprağı da ona küser.”

Mehmet kalabalığa karışmadan, bir direğe yaslanıp açık artırmayı izledi. İnekler, düveler, birkaç genç boğa… Alıcıların yüzü hevesliydi; kimisi damızlık, kimisi kasaplık hesapları yapıyordu. Pazarlık cümleleri havada uçuşuyor, arada bir kahkaha patlıyor, arada bir “bu para mı!” diye bağıran birinin sesi yükseliyordu.

Mehmet’in içinde ise tek bir cümle dönüp duruyordu: Elif olsaydı şimdi ne derdi?

Bölüm 2 — “Son Hayvan”

Öğleye doğru pazarın havası değişti. Kalabalığın arkasından memnuniyetsiz mırıltılar yükseldi. Açık artırmayı yöneten adam—pazarın sahibi Haluk Sarp—çalışanlarına sertçe işaret etti.

İki adam, arka bölümden bir boğayı sürükleyerek getirdi. Sürüklemek kelimesi abartı değildi; hayvan yürümüyor, taşınıyordu sanki. Kaburgaları belirgindi, tüyleri mat ve bakımsızdı. Sağ arka bacağında eski bir yaranın çevresinde yeni bir iltihap halkası vardı. Boynuzunun biri de çatlak gibiydi; sanki bir yere çarpıp kırılmış, sonra öylece bırakılmıştı.

Kalabalıktan birkaç kişi güldü. “Bunu kim alır?” “Kasap bile istemez!”

Haluk Sarp, boğanın yanına gidip değneğini yere vurdu. “Son hayvan!” diye seslendi. “Bunun derdi çok. Yirmiden açıyorum. Yirmi! Var mı?”

Yirmi lira… Mehmet’in cebinde daha fazlası vardı elbette ama mesele para değildi. Mesele, o hayvanın gözleriydi.

Mehmet boğanın yüzüne bakınca bir an pazarı değil, hastane koridorunu gördü. Elif’in son haftalarında gözlerinde aynı donukluk vardı: “Beni buradan alacak mısın, yoksa bırakacak mısın?” sorusu. Umudun, bir kelimeye tutunacak kadar küçüldüğü hâl.

Mehmet’in boğazı düğümlendi. Kendi sesini duymaya hazır değildi ama ses bir yerden çıktı: “Elli!”

Bir sessizlik oldu. Kafalar Mehmet’e döndü. Komşusu İhsan, kolundan yakaladı. “Mehmet, aklını mı kaçırdın? O hayvan yarını çıkarmaz.”

Haluk Sarp sırıttı. “Elli gidiyor. Başka? Yok mu? Satıldı! Mehmet Kara!”

Birisi arkadan alay etti: “Ödeme makbuzunu da ölüm belgesiyle birlikte verirler artık!”

Mehmet alayı duymadı bile. Boğaya yaklaşınca hayvan başını hafifçe çevirdi, gözlerini Mehmet’ten kaçırmadı. O bakışın içinde bir şey vardı: korku değil, kırgınlık gibi.

Mehmet boğanın kulağına eğildi. “Adın Servet olsun,” dedi fısıltıyla. “Çünkü herkes değerini göremiyor olabilir.”

Bölüm 3 — Ahırın Işığı

Eve dönüş yolu uzundu. Mehmet’in eski kamyonetinin arkasındaki römorkta Servet, samanın üzerine çökmüş halde yatıyordu. Tekerlekler çukurlara girince hayvanın gövdesi sarsılıyor, sonra yeniden aynı yorgunluğa çöküyordu.

Çiftliğe vardıklarında gün batmak üzereydi. Mehmet, ahırın en korunaklı köşesini boşalttı. Temiz saman serdi, taze su koydu, önüne yem koydu. Servet kokladı ama yemedi.

Mehmet iç çekti. “Yemen gerek. İnat etme… İnat bazen sadece yorgunluğun başka adıdır.”

O gece Mehmet, evde duramadı. Ahıra bir sandalye taşıdı; lambanın loş ışığında Servet’in yanında oturdu. Konuştu. Elif’ten bahsetti. Kuru şakalar yaptı—sanki Elif duyacakmış gibi. “Bak,” dedi boğaya, “ben de senin kadar inatçıyım. O yüzden anlaşırız.”

Servet bir şey yapmadı. Ama gözlerini kapatmadı da. Mehmet, o küçük ayrıntıyı bir işaret saydı. İnsan bazen işaret arar; çünkü işaret bulamazsa, vazgeçmek kolaylaşır.

Ertesi gün sabahın erkeninde İhsan geldi. Ahır kapısında durdu, bir süre Servet’i süzdü. “Boşa uğraşıyorsun Mehmet. Üzülürsün.”

Mehmet, su kovasını doldururken konuştu: “Üzülmekten korksaydım Elif’in mezarına bile gidemezdim.” Sonra durdu, daha yumuşak bir sesle ekledi: “Ben onu kurtarmaya çalışacağım. Olmazsa da… en azından kimse ‘kimse denemedi’ demesin.”

İhsan iç çekip gitti. Mehmet’in arkasından bakarken sanki “bu adamın kalbi fazla büyük” der gibi başını salladı.

Bölüm 4 — Veterinerin Sessizliği

Üç gün sonra kasabanın veterineri Derya Çetin geldi. Derya, işini ciddiye alan, cümlelerini de israf etmeyen bir kadındı. Servet’i muayene etti; bacağına baktı, ateşini ölçtü, diş etlerine dokundu. Yarasıyla uğraşırken yüzündeki ifade değişmedi ama kaşının kenarı hafifçe gerildi. Bu, kötü bir şey gördüğünde olan küçük bir hareketti.

“Beslenme sorunu var,” dedi. “Ve ciddi bir enfeksiyon. Bacak tedavi edilmemiş. Bir de… çok uzun süre ihmal edilmiş.”

Mehmet, “İyileşir mi?” diye sordu. Bu soru her zaman iki parçalıdır: Birincisi hayvana, ikincisi insanın kendisine.

Derya, bir an sustu. Kâğıda ilaç isimleri yazarken kalemi yavaşladı. “Şansı… düşük. Ama sıfır değil. Siz nasıl bir adamsınız, onu merak ediyorum.”

Mehmet gülmeye çalıştı. “Borçlu bir adamım. Bir de inatçı.”

Derya başını kaldırdı. “İnat, iyi bakılırsa umut olur. Kötü bakılırsa felaket.”

İlaçlar pahalıydı. Mehmet eczaneden çıktığında cebindeki para, sanki daha hafif değil; daha ağırdı. Çünkü paranın azalması değil, onun yerine koyduğu şeyin sorumluluğu ağırlaştırır insanı.

Mehmet her gün sabah-akşam Servet’in yarasını temizledi, ilaçlarını verdi, yemini değiştirdi. Bazen konuştu, bazen susup sadece yanında durdu. İnsan acıyla konuşmayı bırakınca, acı daha gürültülü olur.

Bir hafta geçti. Servet hâlâ hayattaydı.

İkinci hafta, Servet yemeye başladı. Önce birkaç lokma. Sonra daha fazla.

Üçüncü hafta, Mehmet ahıra girdiğinde Servet başını kaldırdı ve Mehmet’e baktı—bu kez boş bir bakışla değil. Sanki “sen misin?” der gibi.

Mehmet, farkında olmadan fısıldadı: “Evet, benim.”

Bölüm 5 — Sol Kalçadaki İşaret

Bir akşam, Mehmet Servet’i fırçalarken sol kalçasında tuhaf bir iz fark etti. İlk bakışta yara izine benziyordu ama değil… Daha düzenliydi. Sanki bir işaret, bir sembol. Silik ama bilinçli bir el işi.

Ertesi gün Derya geldiğinde Mehmet onu ahıra götürdü. “Şuna bak,” dedi.

Derya uzun uzun inceledi. Parmaklarıyla iz boyunca gezindi. “Bu normal damga değil,” dedi. “Damgadan daha… sistemli. Genetik hat işareti olabilir.”

Mehmet’in kalbi hızlandı. “Safkan mı yani?”

Derya omuz silkti, ama gözleri merakla parladı. “Olabilir. Ama bunu anlamak için biriyle daha konuşmak gerekir. Bu işaret bana tanıdık geliyor.”

Mehmet o gece uyuyamadı. “Servet” adını dalga geçmek için koymuştu; şimdi ad, kaderle şakalaşıyor gibiydi. Ya gerçekten değerliyse? Ya bu hayvanın hikâyesi, benim sandığımdan büyükse?

Bir yandan da rahatsız edici bir soru vardı: Değerli olması, onu daha mı çok sevmemi gerektirir; yoksa daha mı az? Çünkü para konuşmaya başladığında, vicdanın sesi kolayca kısılabiliyordu.

Bölüm 6 — Kaçış

Aylar geçti. Servet’in tüyleri parladı, kasları doldu, duruşu değişti. Artık ahırın içinde küçülen bir hayvan değil; ahıra sığmayan bir güç gibiydi. Bazen çiftliğin etrafında dolaşıyor, Mehmet nereye gitse peşinden geliyordu. Sanki yalnızca iyileşmemiş; güvenmeyi de yeniden öğrenmişti.

Kasabada dedikodu çarkı döndü: “Mehmet’in ölmek üzere aldığı boğa var ya… baksana hayvana.” “Bir gariplik var o işte.”

Mehmet, dedikoduyu umursamaz görünse de geceleri hesap yapıyordu. Borçlar bitmemişti. Çatı akıyordu. Tarlanın bir kısmı verimsizleşmişti. Ve Servet… Servet artık bir masraf değil, bir sorumluluktu.

Sonra bir akşam, Mehmet yorgun argın eve döndüğünde ahır kapısının açık olduğunu gördü.

Kalbi, önce durdu sandı; sonra koşmaya başladı. Ahıra girdi. Servet yoktu. Halat kopmuş, kapının kilidi kırılmıştı.

“Servet!” diye bağırdı Mehmet. Sesi tarlaya yayıldı, geri dönmedi.

Gece boyunca aradı. Fenerle dere kenarına indi, komşu tarlalara gitti, yol boyu yürüdü. Her gölgede bir umut gördü, her umut gölge çıktı.

Sabaha karşı eve döndüğünde, avluda İhsan’ın kamyoneti duruyordu. İhsan arabadan iner inmez bağırdı: “Buldum! Kaya çiftliğinin batı çayırında!”

Mehmet’in dizlerinin bağı çözüldü. İhsan, “tamam, tamam” der gibi elini kaldırdı. “Yaşlı adamlar ağlar mı deme; insan bazen ‘bulduk’ kelimesine ağlar.”

Bölüm 7 — Eski Bir Soyun Fısıltısı

Kaya çiftliğine vardıklarında Servet, bir inek sürüsünün arasında sakince duruyordu. Kaçmıştı ama kaçmak bir felaket gibi görünmüyordu; daha çok bir “ben de canlıyım” ilanıydı. Sürünün arasında rahatlamış gibiydi.

Çiftliğin sahibi yaşlı adam, Servet’e bakarken gözlerini kısmıştı. “Bu boğa sizden mi çıktı?” diye sordu hayranlıkla. “Böylesini yıllardır görmedim.”

Mehmet, “Pazardan aldım,” dedi. “Ölmek üzereydi.”

Adam, Servet’in sol kalçasındaki işarete yaklaşınca yüzü değişti. “Olmaz…” dedi. “Bu olamaz.”

Mehmet’in boğazı kurudu. “Nedir o işaret?”

Yaşlı adam, sanki uzak bir hatırayı elinin içinden çıkarıyormuş gibi yavaş konuştu: “Yıllar önce bu bölgede Arslan ailesi vardı. Damızlık işi yaparlardı. Öyle rastgele değil—seçimli, kayıtlı, nesil nesil. Sonra büyük kuraklık geldi, borçlar geldi, çiftlik dağıldı. En değerli boğaları kayboldu. Kimine göre çalındı, kimine göre salındı. O gün bugündür o soyun izi sürülür.”

Mehmet’in yüzü bembeyaz kesildi. “Bu… o soydan mı?”

Adam başını ağır ağır salladı. “İşaret, onların kullandığı işaret. Tam olarak aynı.”

O günün akşamında Mehmet, Derya’yı aradı. Derya da bir tanıdığını… Derken iki gün sonra, hayvan genetiği uzmanı Prof. Taner Baydar çiftliğe geldi. Üzerinde sade bir mont, elinde ölçüm aletleri, yüzünde meraklı bir sakinlik vardı.

Servet’i uzun uzun inceledi. Ölçümler aldı, işareti fotoğrafladı, tüy yapısına baktı. Sonunda dudaklarının kenarında şaşkın bir gülümseme belirdi. “Bu hayvan,” dedi, “sıradan değil. Bu, kaydı tutulmuş bir genetik hattın devamı. Dayanıklılık, hızlı toparlanma, kas gelişimi… Hepsi olağanüstü.”

Mehmet, sanki yanlış duymamak için kelimeleri tek tek topladı. “Değeri… ne?”

Profesör bir an sustu. Sonra dürüstçe söyledi: “Piyasadaki değeri, sizin çiftliğinizi baştan kurar. Ama bilimsel değeri… parayla ölçülmez.”

Mehmet, Servet’in boynuna dokundu. Hayvan başını hafifçe Mehmet’in omzuna yasladı; bu hareket, pazardaki o ilk donuk bakışın çok uzağındaydı.

Mehmet’in içinden tek bir düşünce geçti: Elif görseydi, ‘ben sana demiştim’ derdi.

Bölüm 8 — Paranın Sesi, Vicdanın Sınavı

Haber çabuk yayıldı. Çiftliğe gelen giden arttı. Önce meraklı komşular, sonra çevre ilçelerden yetiştiriciler, ardından büyük işletmelerin temsilcileri…

Teklifler havada uçuşuyordu:

“Sat, şu kadar.”
“Ortaklık kuralım.”
“Damızlık kullanım hakkını ver, yıllık ödeme yapalım.”

Mehmet rakamları duydukça başı dönüyordu. Bu parayla çatıyı onarır, borçları kapatır, yeni traktör alır, Elif’in hayal ettiği küçük evi yapardı. Bir köşede oturup “artık yoruldum” deme hakkı kazanırdı.

Sonra bir gün büyük bir şirketin temsilcisi geldi: Levent Koral. Takım elbiseli, gülüşü kontrollü, bakışı hesaplı bir adam. “Mehmet Bey,” dedi, “açık konuşayım. Bu hayvan için iki buçuk milyon nakit. Bugün anlaşırız, yarın alırız.”

Mehmet’in elleri titredi. “Onu görebilecek miyim?” diye sordu, şaşırtıcı bir dürtüyle.

Levent’in gülüşü, “bu soru beklenmiyordu” der gibi inceldi. “Bizim tesisler kapalı sistem. Ziyaretçi almıyoruz. Ama merak etmeyin, profesyonel bakım… Bilimsel çalışmalar…”

Mehmet o gece ahırda oturdu. Servet sakin görünüyordu ama Mehmet, onun sakinliğinde bile bir şey okudu: Ben bir eşya değilim.

Mehmet, cebindeki sözleşme taslağına dokundu. Kâğıt inceydi ama ağırlığı vardı.

Sabah olunca Levent’i aradı. “Tamam,” dedi, “gelin.”

Öğlene doğru kamyon geldi. Adamlar ahıra girdi. Servet’i özel römorka yönlendirdiler. Hayvan kapıya kadar geldi… sonra durdu. Başını çevirip Mehmet’e baktı.

O bakışta korku vardı ama daha fazlası da vardı: bir soru. Beni buradan da mı göndereceksin?

Mehmet’in içinde bir şey çatladı. İnsan bazen kendi mantığının sesinden bile utanır.

“Durun,” dedi yüksek sesle. “İptal. Anlaşma yok.”

Levent’in yüzü gerildi. “Mehmet Bey, bu delilik. Böyle fırsat bir daha gelmez.”

Mehmet, Servet’in yanına gidip elini boynuna koydu. “Bazı fırsatlar,” dedi, “insanı zengin yapar. Bazıları insanı insan yapar.”

Levent öfkeyle çekip gitti. İhsan haberi alınca kahkahayı bastı: “Sen var ya… hakikaten büyük delisin.”

Mehmet sadece gülümsedi. “Olabilir. Ama en azından kendimle aynı ahırda kalabiliyorum.”

Bölüm 9 — Fırtına ve Gerçek

Hayat, “aferin” demeyi sevmez. Bir hafta sonra büyük bir fırtına çıktı. Çatının bir kısmı uçtu, su baskını tarlanın yarısını mahvetti. Tamir parası yoktu. Mehmet gece gündüz çalıştı, ama yorgunluk yalnızca bedende değil; umudun kenarlarında da birikir.

Tam o günlerde Servet huzursuzlaşmaya başladı. Daha az yiyor, gece boyunca böğürüyor, çitlere bakıp duruyordu. Derya tekrar geldi, muayene etti. “Fiziksel olarak büyük sorun yok,” dedi. “Ama… yalnız. Damızlık bir boğa için yalnızlık, bazen hastalık gibidir.”

Mehmet, bu cümleyi duyunca dondu. “Ben onu yalnızlıktan kurtardım sanıyordum.”

Derya’nın sesi yumuşadı. “Belki siz yalnızlıktan kurtuldunuz. O ise… doğasına dönmek istiyor olabilir.”

Mehmet o gece Elif’in fotoğrafının önüne oturdu. Uzun zaman sonra ilk kez yüksek sesle konuştu: “Ben iyi bir şey yaptım mı Elif? Yoksa sadece kendi acımı oyalıyor muyum?”

Cevap gelmedi. Ama rüzgârın uğultusunda, Elif’in eskiden dediği bir cümle hatırına düştü: “Sevgi, sahip olmak değildir Mehmet. Sevgi, doğru yerde durmayı bilmektir.”

Sabaha karşı Mehmet kararını verdi: Servet’in bir sürüyle, uygun bir çiftlikte yaşaması gerekiyordu. Belki Arslan ailesi bulunabilirse… Belki onların yanında.

Ahıra yürüdü. Kapıyı açtı.

Servet yoktu.

Bölüm 10 — Mirasçılar ve Ortak Yol

Mehmet bu kez paniğe kapılmadı; içi acıdı, evet, ama şaşırmadı. Çünkü Servet’in kaçışı, bir “ihanet” değil, bir “ihtiyaç”tı.

Tüm gün aradı. Sonunda eve döndüğünde avluda tanımadığı bir araba gördü. Arabanın yanında genç bir kadın ve yaşlı bir adam bekliyordu.

Kadın öne çıktı. “Mehmet Kara siz misiniz?”

“Evet,” dedi Mehmet, sesi yorgun.

“Ben Zeynep Arslan,” dedi kadın. “Bu da babam Nihat Arslan.”

Mehmet’in başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi oldu. “Arslan…?”

Yaşlı adam başını salladı. “Evet. O eski damızlık çiftliğinin sahipleri. Bize ‘soyun izini buldunuz’ dediler. Boğayı görmeye geldik.”

Mehmet utançla başını eğdi. “Kaçtı,” dedi. “Bu sabah… Ben onu koruyamadım.”

Nihat Arslan, Mehmet’i dikkatle dinledi. Yargılayan bir yüzü yoktu; sadece yılların yorduğu bir vakarı vardı. “On yıl önce kaybettiğimizde,” dedi, “sadece hayvan kaybetmedik. Bir emeği, bir soyun kaydını, bir aile hatırasını kaybettik. Kızım veteriner oldu. Ben de başka işlerde çalıştım. Bir gün yeniden başlayabileceğiz diye…”

Tam o sırada uzaktan bir korna sesi geldi. İhsan’ın kamyoneti, yanında hayvan taşıyıcısıyla avluya girdi. “Buldum!” diye bağırdı İhsan. “Kaya çiftliğinin sürüsüne gitmiş yine!”

Servet taşıyıcıda sakince duruyordu. Zeynep Arslan, boğaya yaklaşınca gözleri doldu. Nihat Arslan titreyen eliyle Servet’in alnına dokundu. “Bu,” dedi fısıltıyla, “bizim hattın devamı.”

Mehmet boğazını temizledi. “Ne olacak şimdi?”

Nihat Arslan, Mehmet’e döndü. “Biz onu satın almaya geldik. Ama… siz bu hayvanı parayla değil, emekle ve vicdanla ayakta tutmuşsunuz.”

Mehmet, içinde bir süredir biriken cümleyi sonunda söyledi: “Satmak istemiyorum.” Durdu, sonra devam etti: “Ama onu burada da yalnız bırakmak istemiyorum. Bir teklifim var: ortaklık. Sizin bilginiz ve sürü deneyiminiz… benim toprağım, emeğim, evim. Servet’in yeri de ortası.”

Zeynep ile Nihat birbirine baktı. Sonra yaşlı adam elini uzattı. “Mehmet Bey,” dedi, “bu—adı gibi—servet olur.”

Bölüm 11 — Yeni Bir Düzen

Altı ay içinde Mehmet’in çiftliği değişti. Yeni çitler yapıldı, ahır genişletildi, yem düzeni kuruldu. Arslan ailesi, küçük sürülerini buraya taşıdı. Zeynep’in veterinerliği sadece iğne yapmak değildi; kayıt tuttu, eşleştirme planı çıkardı, hayvanların stresini azaltacak alanlar düzenledi.

Servet ise ilk kez gerçekten “yerinde” gibiydi. Sürünün arasında dolaşıyor, gücünü saldırmak için değil; düzeni sağlamak için kullanıyordu. Mehmet’in yanına geldiğinde başını omzuna yaslamayı da bırakmadı. Sanki “beni anladın” der gibiydi.

Mehmet’in borçları bir günde bitmedi. Çatı bir günde düzelmedi. Hayat hâlâ işti. Ama iş, ilk kez Mehmet’in sırtına basan bir taş gibi değil; taşıdığı bir anlam gibi duruyordu.

Bir akşamüstü Mehmet ile Zeynep, çiftliğin üst yamacındaki tek çınarın altında oturup gün batımını izlediler. Rüzgâr, tarlanın üzerinden geçerken başaklar dalga gibi kıpırdıyordu.

Zeynep gülümsedi. “Babam, Servet’e ‘mucize’ diyor.”

Mehmet başını salladı. “Mucize boğada değil,” dedi. “Mucize… vazgeçmemekte.” Sonra, Elif’in sesini hatırlayıp ekledi: “Ve doğru yerde durmayı bilmekte.”

Uzakta Servet, sürünün yanında durdu. Başını kaldırıp onlara baktı. Mehmet, onun bakışını artık yanlış okumuyordu: Bu bir “sahip ol” bakışı değil, bir “yanımda ol” bakışıydı.

Gökyüzü kızıl bir renge bürünürken Mehmet, uzun zamandır hissetmediği bir şeyi fark etti: huzuru. Yas bitmemişti belki ama artık tek başına değildi. Hayat, bir kaybın üzerine yeni bir anlam koymayı öğreniyordu.

Ve bütün hikâye, kimsenin dönüp bakmadığı “son hayvan”la başlamıştı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News