Saçını Çektiği Kadın General Çıktı Tümgeneral Yılmaz İçin Son!

.
.

Kocaeli’de konuşlanmış olan 2. Piyade Tümeni karargâhı o sabah gri bir sisin altında uyanmıştı. Beton duvarların arasında yankılanan sert bir ses, koridorda yürüyen askerleri aniden durdurdu. “Defol git! Süpürdün mü lanet olası kışlayı?” diye bağıran adam 2. Tümen Komutanı Tümgeneral Uğur Yılmaz’dı. Omzunda parlayan iki yıldız onun için yalnızca bir rütbe değildi; o yıldızlar gücün, dokunulmazlığın ve kendini herkesten üstün görmenin sembolüydü. Harp Akademisi mezunu olan Uğur Yılmaz kariyerini yıllarca aynı şekilde inşa etmişti: doğru insanlara selam vererek, doğru toplantılarda bulunarak ve doğru zamanda güçlü görünerek. Onun gözünde askerlik yalnızca emir vermek ve otorite kurmaktı. İnsanlar ise bu gücün etrafında dönen küçük çarklardan ibaretti.

Çalışma odası onun karakterini olduğu gibi yansıtıyordu. Geniş pencerelerden içeri giren ışık büyük bir masanın üzerine düşüyor, duvarlarda asılı duran eski tümen komutanlarının fotoğrafları sessizce bakıyordu. Ama Uğur Yılmaz için bu fotoğraflar birer hatıra değildi. Onlar sadece birer basamaktı. Her biri geçmişte o koltuğa oturmuş, sonra da unutulmuş insanlardı. Oysa kendisi farklıydı. En azından kendisi öyle olduğuna inanıyordu.

Kalın deri koltuğuna yaslanmış, ayaklarını masanın üzerine uzatmıştı. Telefonu hoparlöre almıştı ve karşı tarafta Harp Akademisi’nden dönem arkadaşı olan Tuğgeneral Hakan konuşuyordu. “Yeni Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nı duydun mu?” diye sordu Hakan. Uğur Yılmaz sigarasından derin bir nefes çekti. “Evet,” dedi alaycı bir tonla. “Kadınmış.”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Hem de dört yıldızlı orgeneral olacakmış,” dedi Hakan.

Uğur Yılmaz kahkaha attı.

“Efsane diyorlar. Cemre Demir. Yurt dışı görevleri, madalyalar falan…”

Uğur Yılmaz sigarasını küllüğe bastırdı.

“Efsane mi?” dedi küçümseyerek. “Bugünün dünyasında her şey vitrin işi. Kadınlar konuşmaya başlayınca ordu bile bu hale geldi. Dört yıldız mı? En fazla bir yıldızlı şeker takmaları lazım.”

Hakan sesi biraz kısarak konuştu.

“Yine de dikkatli ol. O kadının sıradan biri olmadığı söyleniyor. 7. Kolordu’dayken ortalığı kasıp kavurmuş.”

Uğur Yılmaz omuz silkti.

“Sonuçta kadın. Sahayı bilmeyen masa başı subaylardan biri. Benim gibi Ege’nin ön cephesinde çamur yutmuş biriyle aynı olacak sanıyorsun?”

Telefon kapandığında yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı.

Camdan dışarı baktı.

Kocaeli şehri açık bir gökyüzünün altında uzanıyordu.

Kendi kendine mırıldandı.

“Hiç kimse önümde duramaz.”

Ertesi gün Ankara’daki Taktik Harp Merkezi’nde bir savaş oyunu sunumu yapması gerekiyordu. Ama onun için bu yalnızca sıradan bir formaliteydi. O salona girdiğinde kendini çoktan kazanan komutan gibi hissediyordu.

Sunum başladığında sesi özgüvenle doluydu.

Haritalar, savunma hatları, kıyı güvenliği…

Her şey kusursuz görünüyordu.

Ama planında ölümcül bir açık vardı.

Sahil savunmasına fazlasıyla odaklanmıştı.

Düşmanın hava yoluyla veya arka limanlardan sızma ihtimalini tamamen göz ardı etmişti.

Kontrol odasındaki bazı stratejistler kaşlarını çattı.

Ama kimse iki yıldızlı bir generale karşı çıkacak cesareti bulamadı.

Sunum bitti.

Salonda sessizlik vardı.

Uğur Yılmaz bunu onay olarak algıladı.

“Gördünüz mü?” diye düşündü. “Kusursuz.”

Ama karanlık bir köşede biri onu izliyordu.

Sessizce.

Keskin gözlerle.

O kişi Cemre Demir’di.

Henüz resmi olarak göreve başlamamıştı.

Bu yüzden sade bir eğitim üniforması giyiyordu.

Rütbe işareti yoktu.

Kısa saçları ve makyajsız yüzüyle sıradan bir subay gibi görünüyordu.

Ama gözleri farklıydı.

Soğuk.

Hesaplayan.

Simülasyon başladığında dev ekranlarda kırmızı ve mavi noktalar hareket etti.

Ve beklenen oldu.

Düşman kuvvetleri küçük bir limandan ve hava yoluyla aynı anda sızdı.

Uğur Yılmaz’ın savunma hattı arkadan çöktü.

Komuta zinciri 30 dakika içinde felç oldu.

Ekran tamamen kırmızıya döndü.

Utanç verici bir yenilgiydi.

Cemre Demir bunu sessizce izledi.

Sonra sakin bir sesle emir verdi.

“Sonuçları kaydedin.”

Bir süre sonra dinlenme alanına indi.

Orada askerler ve subaylar kahve içiyor, az önceki simülasyonu konuşuyordu.

Tam o sırada kapı sertçe açıldı.

Uğur Yılmaz içeri girdi.

Öfkeliydi.

“Kim benim planıma laf etti?” diye bağırdı.

Herkes sustu.

Sonra bakışları Cemre Demir’e takıldı.

Onu sıradan bir kadın subay sandı.

Hızla yanına yürüdü.

“Kahve servisi için mi buradasın?” dedi.

Cemre Demir sakin bir şekilde ona baktı.

“Burada ne yaptığınızı biliyorum paşam,” dedi.

Bu söz Uğur Yılmaz’ı çıldırttı.

Elini uzattı.

Cemre Demir’in yakasını kavradı.

Sonra saçını çekti.

Odada ölüm sessizliği vardı.

Hiç kimse müdahale edemedi.

Cemre Demir acıya rağmen gözlerini kapatmadı.

“Şu an elinizi çekin,” dedi.

“Geri dönülmez bir hata yapıyorsunuz.”

Uğur Yılmaz güldü.

“Kim olduğunu sanıyorsun?”

Tam o sırada kapı açıldı.

İçeri merkez komutanı ve bir albay girdi.

Uğur Yılmaz hemen elini bıraktı.

Ama artık çok geçti.

Birkaç gün sonra Ankara’da yeni Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nın atama töreni vardı.

Gökyüzünde iki Black Hawk helikopteri alçaktan daire çizdi.

Helikopterlerden biri kırmızı halının üzerine geldi.

Kapı açıldı.

Ve içinden bir kadın indi.

Omzunda dört yıldız parlıyordu.

Orgeneral Cemre Demir.

Uğur Yılmaz’ın yüzü bembeyaz oldu.

Dizleri titredi.

Çünkü o kadın birkaç gün önce saçını çektiği kadındı.

Tören boyunca konuşamadı.

Sonra kırmızı telefon çaldı.

Hat doğrudan kurmay başkanına bağlıydı.

Ahizeyi titreyerek kaldırdı.

“2. Tümen komutanı Uğur Yılmaz arz ederim.”

Karşıdan gelen ses buz gibiydi.

“Planın çöp.”

O gece hayatının en uzun gecesi başladı.

Ama asıl ceza aylar sonra geldi.

Uğur Yılmaz görevden alındı.

Ama rütbesi alınmadı.

Onun yerine Çanakkale’deki kayıp askerleri bulma timine gönderildi.

Artık emir veren bir general değildi.

Toprak kazan bir adamdı.

Bir gün küreği sert bir şeye çarptı.

Toprağı kazdı.

Bir askerin kemiklerini buldu.

Yanında durmuş bir cep saati vardı.

O an ilk kez ağladı.

Ve tepenin üzerinde bir helikopter indi.

İçinden Cemre Demir çıktı.

Uğur Yılmaz gözyaşlarıyla ona baktı.

Cemre Demir hiçbir şey söylemedi.

Sadece baktı.

Soğuk bir bakışla.

Ve Uğur Yılmaz o anda anladı.

Bazı cezalar hapishane değildir.

Bazı cezalar insanın kendi vicdanıyla yaşamasıdır.

Ve o ceza… sonsuza kadar sürer.