Fırtınada Tek Başına İkiz Doğurdu, Ölmek Üzereyken Karanlıktan Bir Adam Çıktı!

Fırtınada Tek Başına İkiz Doğurdu, Ölmek Üzereyken Karanlıktan Bir Adam Çıktı!

KÜLLERDEN EV

Fırtına, iki bebek ve bir adamın susarak kurduğu aile

1. Bölüm: Ahırın Karanlığı

Rüzgâr, terk edilmiş ahırın aralık tahtalarından içeri bıçak gibi giriyor; çatıdaki kırık kiremitlerden sızan yağmur, samanın üstüne ince bir perde gibi düşüyordu. Kasabanın ışıkları uzakta titriyordu; o ışıklar “yakın” sayılırdı belki ama Meryem için bir kıtaya dönmüştü. Çünkü yakınlık, mesafe ölçüsü değildi artık. Yakınlık, bir insanın kapıyı açıp açmamasıydı.

Meryem dizlerinin üstüne çöktü. Karnı, sanki içinde iki ayrı fırtına taşıyormuş gibi kasılıp gevşiyor; her kasılma, kaburgalarına kadar tırmanan bir acıyla onu ikiye bölüyordu. “Biri yardım etsin,” demek istedi. Ses, boğazında taşlaştı. Zaten kime diyecekti?

Kasaba, kocasını toprağa verdikleri gün başını sallamış; üç gün sonra da hayatına geri dönmüştü. Selim’in öldüğü o kaza “talihsizlik” diye anılmıştı. Talihsizlik kelimesi, bazı insanların acısını kolay paketlerdi: taşıması kolay, vicdanı hafif. Selim’in üstüne devrilen kirişin sesi, Meryem’in hafızasında hâlâ tazeydi; ama kasaba çoktan unutmuştu. Unutmak, onlara göre bir meziyetti.

Meryem’in avuçları samanın içinde kaydı. Dizleri çamura battı. Sırtı bir duvara dayandı. Her nefeste sanki ciğerlerinin içine soğuk dökülüyordu. Kocasının yokluğu, onun içinde boşluk değil, bir çeşit rüzgâr yapıyordu: durmadan esen, durmadan ürperten bir rüzgâr.

“Dayan,” dedi kendine, “ikisi için dayan.”

Kasılma geldiğinde dişlerini sıktı. Ahırın içi, gök gürültüsüyle birlikte kısa bir an aydınlandı; o kısa ışık, Meryem’in yırtık eteğinin kenarına yapışmış toprağı, saçının dibindeki teri ve titreyen ellerini gösterdi. Sonra yine karanlık.

İlk bebek, gece yarısını az geçmişken geldi. Çok küçük bir kız… ama nefes aldı. Nefesi önce bir şaşkınlık, sonra bir itiraz gibiydi. İnce, kırılgan bir sesle ağladı. Meryem, o sesi duyunca sanki acının bir parçası çekilip alınmış gibi hissetti. “Yaşıyor,” diye fısıldadı.

Ama bitmemişti. İçindeki ikinci hayat, daha inatçıydı; sanki dünyaya gelmek istemiyor, ama içeride de kalamıyordu. Saatler uzadı. Yağmurun sesi değişti; önce duvarı döven bir gürültüyken sonra ince bir fısıltıya dönüştü. Meryem’in başı dönüyor, gözlerinin kenarı kararıyordu. Acıdan çok, yorgunluk onu yutmaya çalışıyordu.

İkinci bebek nihayet geldiğinde Meryem’in kolları, dünyadaki en ağır şeyi tutuyormuş gibi titredi. Oğlan… nefes aldı. Önce zor, sonra düzenli. Meryem, iki bebeği göğsüne çekti; ikisinin sıcaklığı, kendi soğukluğuyla savaştı.

Ama Meryem’in içindeki bir şey sızlıyordu. Kan, samanın arasında yayılıyor; sıcaklığı hızla kayboluyordu. Meryem bunu biliyordu. Kadınlar bilir; bazen kitap okumadan, doktor görmeden bilir. “Ben…” diye düşündü, “ben yetişemeyeceğim.”

İkizlerin yüzüne baktı: biri daha kırmızı, biri daha soluk. İkisi de ona bakmıyordu; gözleri kapalıydı. Ama nefesleri… nefesleri vardı.

“Allah’ım,” dedi, “onları benden alma. Beni alacaksan al, ama onları…”

Kapı aralığından bir gölge geçti.

Meryem önce hayal sandı. Sonra ayak sesini duydu: samanın üstünde yumuşak bir çıtırtı. Bir adam, kapıda duruyordu. Uzun boylu, yağmurdan ağırlaşmış bir paltosuyla. Şapkası yüzünü gölgeliyordu; ama o gölgenin içinde bir şey vardı: korku değil, panik değil… karar.

Meryem’in dili dönmedi. Sadece kısık bir ses çıktı:

“Ne olur…”

Adam, bir an durdu. Gözleri ikizlere kaydı. Sonra diz çöktü. Paltonun ağır kumaşını omuzlarından çıkarıp Meryem’in üzerine örttü; o an palto, bir giysi değil, bir duvar oldu—soğuğun karşısına dikilen bir duvar.

Adam konuşmadı. Sormadı. “Kimsin, kimin karısısın, neden buradasın” demedi. Meryem’in ve bebeklerin ağırlığını kollarına aldı; bir an bile tereddüt etmeden onları kaldırdı.

Meryem’in başı adamın göğsüne yaslandı. Derin, toprak kokan bir sıcaklık… Selim’den beri bu kadar “insan” kokusu duymamıştı. Adam adımlarını sağlam attı. Dışarıdaki çamur, rüzgâr, gece; hepsi arkada kaldı.

2. Bölüm: Kulübedeki Sessiz Sıcaklık

Uyandığında ilk fark ettiği şey sessizlik değildi; sıcaklıktı. Sıcaklığın da bir sesi vardı: ateşin çıtırtısı. Gaz lambasının loş ışığı, ahşap duvarlarda titriyor; küçük kulübenin içini altın rengine boyuyordu. Yatak eskiydi ama temizdi. Battaniyeler yünlüydü, ağırdı; insanı içine alıp saklayan türden.

Meryem, kollarını hareket ettirmeye çalıştı. Acı hemen geldi; ama bu kez acı, “bitmiş” bir acıydı. Yanında iki küçük beden kıpırdanıyordu. İkizler… nefes alıyorlardı. Sesleri zayıftı ama düzenliydi.

Kulübenin diğer ucunda adam vardı. Ocağın başında eğilmiş, tencerede bir şey karıştırıyordu. Meryem’in gözleri netleşince adam başını kaldırdı. Yüzü sert değildi; yumuşak da değildi. Sanki duygularını göstermemeyi öğrenmiş bir yüzdü. Ama gözleri… gözleri “buradayım” diyordu.

Meryem boğazını temizledi. “Sen… kimsin?”

Adam, tencereyi kenara aldı. Sonra kısa bir cevap verdi:

“Eyüp.”

İsim, kulübenin içinde bir taş gibi yere oturdu. “Eyüp.” Meryem’in bildiği Eyüp, sabır demekti. Bu adamın sabrı, suskunluğunun içinde saklıydı.

“Neden…” dedi Meryem. “Neden yardım ettin?”

Eyüp bir an durdu. Sanki kelime seçmek onun için zor bir iş değil, gereksiz bir işti. Sonunda konuştu:

“Kimse gelmedi.”

Bu kadar.

Meryem’in gözleri doldu. “Ben…” diye başladı, ama cümle kuramadı. Utanç, boğazına bir düğüm gibi oturmuştu. Dul olmak, kasabada sadece yalnızlık değildi; bir tür suçtu. İnsanlar suçluyu sevmezdi; sadece “doğru” şekilde pişman olmasını isterdi.

Eyüp, bir teneke bardak getirdi; su içmesine yardım etti. Hareketleri hızlı değildi, ama dikkatliydi. Sanki bir şeyi kırmaktan değil, bir şeyi yeniden incitmekten korkuyordu.

“Dinlen,” dedi. “Süt lazım olacak. Kulübede keçi var.”

Meryem, başını yastığa bıraktı. O an, ilk kez şunu hissetti: birinin yanında nefes almak, nefes harcamak sayılmıyordu. Nefes, burada ceza değildi.

Kapının yanında bir sandalye vardı. Eyüp, sandalyeye oturdu. Dizlerinin üstüne bir tüfek koydu. Tüfek, saldırmak için değil, “kapı” için duruyordu. Meryem bunu anladı. Çünkü kapılar, kasabalarda sadece tahta değildir; kapılar bazen kaderdir.

Meryem uykuya dalarken son bir şey fısıldadı:

“Allah razı olsun.”

Eyüp sadece başını eğdi.

3. Bölüm: Kasabanın Geri Dönen Dili

Günler geçti. Kulübenin içindeki zaman, Meryem’in daha önce bildiği zamana benzemiyordu. Kasabada zaman; dedikodunun ritmine göre akardı. Burada ise zaman; ateşin sönüp yeniden yakılmasına, bebeğin ağlayıp susmasına, keçinin süt vermesine göre akıyordu.

Meryem’in bedeni yavaş yavaş toparlandı. Yaraları kapanmadı belki, ama kanaması durdu. İkizler güçlenmeye başladı. Kız daha sakin, daha sessizdi; oğlan daha aceleci, daha çok ağlayan… Meryem bu farklara tutunuyordu. Çünkü fark demek, karakter demekti; karakter demek, hayat demekti.

Eyüp, sabahları erken kalkıyordu. Odun kırıyor, su taşıyor, kulübenin çatlağını yamıyor, keçiyi sağmayı ihmal etmiyordu. Çok konuşmuyordu. Ama konuşmadığında bile bir şey “söylüyordu”: Buradayım.

Bir sabah kapı açıldı. İçeriye bir adam girdi: Gaffar. Kasabada işçilik yapan, kimsenin yüzüne uzun uzun bakmadığı, sesi cılız bir adam.

Elinde odun vardı. “Bunu…” dedi çekinerek. “Getirdim.”

Meryem şaşırdı. “Neden?”

Gaffar, Eyüp’e baktı. Sonra kısık bir sesle söyledi:

“Biri durdu ya… gerisi daha kolay oluyor.”

Meryem’in göğsünde bir şey kabardı. Kasabanın ona yaptığı haksızlık, bir anda yok olmadı. Ama ilk kez, haksızlığın karşısında bir “şey” vardı: hareket.

Gaffar sonraki günlerde de geldi. Bazen un getirdi, bazen kuru et, bazen de “şu çiviler lazım olur” diye avucuna birkaç çivi bıraktı. Kasabada herkes kötü değildi; ama çoğu, iyiliği için önce izin bekliyordu. İzin, bazen bir adamın “ben buradayım” demesiydi.

Meryem bir akşam Eyüp’e sordu:

“Beni ahırda nasıl buldun?”

Eyüp ateşe baktı. “Çıkıp gittiğini gördüm,” dedi. “Yalnız.”

Meryem acıyla güldü. “Yalnızlığa bakmayı severler,” dedi. “Yardım etmeyi değil.”

Eyüp cevap vermedi. Çünkü doğru söz, bazen tekrar istemez.

4. Bölüm: İsimler ve Yeni Bir Bağ

Kış geldi. Kar, vadinin üstüne beyaz bir örtü serdi. Kulübenin içi daha çok “içerisi” oldu; dışarısı daha çok “dışarısı.” Meryem, ikizleri sobaya yakın tutuyor; Eyüp gece kapının yanında oturuyor, ateşin sönmesine izin vermiyordu.

Bir akşam Meryem, ikizleri kucağında sallarken “isim” meselesini düşündü. Selim yaşasaydı… belki annesinin babasının adını isterdi. Belki kendi babasının adını… Ama Selim yoktu. Selim’in yokluğu, isimleri bile ağırlaştırıyordu.

“Onlara isim koymalıyım,” dedi Meryem.

Eyüp, elindeki bıçağı bıraktı. Meryem, adamın yüzüne baktı: tepki aradı. Eyüp’ün yüzü yine sakin. Ama gözleri “dinliyorum” diyordu.

“Selim… başka isim isterdi,” dedi Meryem. “Ama ben… ben onların yasla anılmasını istemiyorum.”

Eyüp, ikizlere baktı. Uzun bir sessizlikten sonra konuştu:

“Onları sen taşıdın,” dedi. “Sen getirdin. İsim de senin hakkın.”

Meryem’in dudakları titredi. “Ne olsun?”

Eyüp çok nadir yaptığı bir şeyi yaptı: kelimeleri seçti. Yavaşça söyledi:

“Kız… Gül olsun. Oğlan… Veli.”

Meryem, isimleri tekrar etti. “Gül… Veli.”

İsimlerin bir tadı vardı. Gül, zor toprakta bile açan çiçekti. Veli, yılmayan güç gibi. Meryem’in gözleri doldu. İsimler, bir “başlangıç” gibi geldi.

O gece Meryem şunu fark etti: Eyüp’ün yardımı, sadece o gece ahırdan taşımak değildi. Eyüp, onların hayatına “devam” taşımıştı.

Ve devam, bazen bir evlilik teklifinden daha büyük bir şeydi: süreklilik.

5. Bölüm: Muhtarın Kapısı ve Kasabanın İştahı

Bir sabah kapı sertçe çalındı. Bu kez gelen rüzgâr değildi. İnsan sertliği vardı o seste.

Eyüp kapıya gitti. Tüfeği elindeydi ama namlusu aşağıdaydı. Sakinlik, onun en güçlü silahıydı. Kapıyı açtığında karşılarında Rüstem Ağa vardı: muhtar. Yanında iki adam daha. Yüzlerinde “iyilik” maskesi, gözlerinde hesap.

“Duyduk,” dedi muhtar. “Çocukların olmuş. Burada kalıyormuşsun.”

Meryem, içeriye doğru bir soğuk girdiğini hissetti. Muhtarın soğuğu, kardan beterdi. Çünkü kar, üstünü örter geçerdi; muhtar, üstünü örterken boğardı.

Muhtar devam etti: “Köy, çocukların iyiliğini ister. Dul kadın tek başına… zor.”

“Zor olduğunda neredeydiniz?” demek istedi Meryem. Ama Eyüp konuştu. İlk kez sesi, ateşin çıtırtısını bastıracak kadar net çıktı.

“Yardım etme şansınız vardı,” dedi. “Döndünüz.”

Muhtarın yüzü kasıldı. “Biz uygun olanı—”

“Uygun olan,” dedi Eyüp, “bir kadını ahırda ölüme bırakmak mıydı?”

O an, muhtarın yanında gelen adamlardan biri gözlerini kaçırdı. Çünkü herkes biliyordu. Kasabada herkes biliyor, ama kimse “biliyormuş” gibi yapmıyordu.

Muhtar, gülümsemeye çalıştı. “Daha sonra konuşuruz,” dedi. “Bu iş böyle kalmaz.”

Gittiler.

Kapı kapandığında Meryem’in dizleri titredi. “Geri gelecekler,” dedi.

Eyüp, başını salladı. “Gelecekler,” dedi. “Ama bu kez boş bir ev bulmayacaklar.”

6. Bölüm: Teklif—Süs Değil, Kalkan

O gece kar yağdı. Kulübenin çatısı, eski bir adam gibi inledi. Meryem’in içindeki korku büyüdü: çocukları almak, onları “birilerine vermek”… Kasabanın ağzında “iyilik” gibi duran o düzenleme, aslında bir alışverişti. Bazı yerlerde yetimlik, pazara çıkarılabilirdi; sadece kelimeler değişirdi.

Gaffar akşamüstü geldi. “Köyde toplantı yapacaklar,” dedi. “Muhtar diyor ki… ‘dul kadın nasıl büyütür, üstelik bir erkekle aynı çatı altında’…”

Meryem’in yüzü ateşten daha sıcak oldu. Utanç değil; öfke. Onu yalnız bırakanlar, şimdi “ahlak” konuşuyordu.

Eyüp, uzun süre sessiz kaldı. Sonra tek cümle söyledi:

“Kağıdın yok.”

Meryem dondu. “Ne demek bu?”

Eyüp gözlerinin içine baktı. “Onlar kâğıt ister. Mühür ister. Korku ister.”

Meryem’in boğazı kurudu.

Eyüp devam etti. “Benim de bir kâğıdım olabilir.”

Meryem, ne demek istediğini anladı ama duymak istemedi. Çünkü bir teklif, bazen bir yük gibi gelir. Meryem yükten bıkmıştı.

Eyüp sakin, neredeyse günlük bir şey söyler gibi konuştu:

“Eşim olursan, sana dokunamazlar.”

Kulübenin içi, bir an suskunluğun içine düştü. Ateş bile daha az çıtırdadı sanki. Meryem ikizleri kendine çekti. Elleri titriyordu.

“Bunu…” dedi, “bunu benim için mi söylüyorsun?”

Eyüp hiç süslemedi. “Hepiniz için.”

Meryem, Eyüp’ün yüzünde “mecburiyet” aradı. Bulamadı. Yine de bir şey vardı: bu bir aşk şiiri değildi. Bu, kışın ortasında bir çatı teklifiydi; ama çatının altında saygı vardı.

Meryem o gece uzun süre uyuyamadı. Selim’i düşündü. Selim’in sesini, gülüşünü, evin içindeki küçük gündelik hâllerini… Sonra Eyüp’ü düşündü: suskunluğu, sabrı, kapıdaki nöbeti… Ve kendini düşündü: bir dul değil, bir anne; bir yük değil, bir hayat taşıyan kadın.

Sabaha karşı karar verdi. Karar, gözyaşıyla değil, sakin bir iç çekişle geldi.

7. Bölüm: Ceviz Ağacının Altında

Nikâh, gösterişsiz oldu. Kulübenin arkasındaki yaşlı ceviz ağacının altında; sabahın ilk ışığında. Şahit olarak Gaffar vardı. Köyden kimse çağrılmadı; çünkü köy, davet edilecek bir kalp göstermemişti.

Meryem aynı yıpranmış elbisesini giydi. Eyüp, şapkasını elinde tuttu. Gaffar boğazını temizledi; imam değildi ama niyet, bazen imamdan büyüktü.

“Eyüp,” dedi Gaffar, “bu kadını ve çocuklarını kabul ediyor musun?”

Eyüp, tek nefeste cevap verdi. “Kabul ediyorum.”

Meryem’in sırası geldiğinde, kelime boğazında düğümlendi. Sonra, sanki kendine söz veriyormuş gibi söyledi:

“Kabul ediyorum.”

Rüzgâr ceviz ağacının dallarını oynattı. İkizlerden biri inledi. Eyüp, hiç düşünmeden oğlanı kucağına aldı. O an Meryem şunu gördü: Eyüp, rol yapmıyordu. Bu evlilik bir “kalkan”dı ama kalkanın arkasında da bir kalp vardı.

Kâğıt yoktu belki. Mühür yoktu belki. Ama gerçek vardı.

8. Bölüm: Mühür ve Son Sınav

Birkaç hafta sonra kapı yine çalındı. Bu sefer muhtar yalnız gelmedi; yanında iki jandarma vardı. Devletin yüzü, köyün yüzüyle birleşince insan daha çok üşürdü.

Muhtar soğuk konuştu: “Duyduk. Evlenmişsiniz.”

Eyüp sakin durdu. Muhtar devam etti: “Kâğıt nerede? Mühür nerede? Birinin önünde iki söz söylemekle nikâh olmaz.”

Meryem’in kalbi hızlandı. Tam konuşacakken dışarıdan bir ses geldi:

“Olur.”

Gaffar, kapının yanında belirdi. Elinde katlanmış bir belge vardı. Muhtara uzattı. “Kadı ilçeden geçti,” dedi. “Şahitliği yazıldı. Mühür basıldı.”

Muhtar belgenin üstündeki mühre baktı; yüzü gerildi. Jandarmaların omuzları düştü. Çünkü devlet, mühürü görünce sesini değiştirirdi.

Muhtar öfkesini yuttu. “Köy yine de konuşur,” dedi.

Eyüp ilk kez muhtara, bir bıçak kadar keskin bakışla karşılık verdi:

“Köy zaten konuştu. Biz dinlemeyi bıraktık.”

Muhtar döndü gitti. Jandarmalar ardından. Kapı kapandığında Meryem’in dizleri boşaldı. Eyüp, elini Meryem’in omzuna koydu. Bu dokunuş, “geçti” demiyordu; “buradayım” diyordu.

Ve bu, bazen en büyük vaattir.

9. Bölüm: Vadinin Değişen Yüzü

İlkbahar geldiğinde kar eridi. Toprak kokusu kulübenin içine doldu. Vadide hayat yeniden başladı: dereler şişti, kuşlar geri döndü, çimenler uzadı. İkizler büyüdü. Oğlan daha hızlı emekledi, daha hızlı güldü. Kız daha sakin, daha derin bakıyordu; sanki dünyayı ölçüp biçiyordu.

Kasaba… kasaba da değişti ama birden değil. İnsanların çoğu bir gecede iyi olmaz. Bazıları önce merak eder, sonra yaklaşır, sonra “ben de hep iyiydim” demeye başlar.

Bir gün kapının kenarına bir çuval un bırakıldı. Başka bir gün çatıyı onarmak için iki adam geldi; “yoldan geçiyorduk” dediler. Sonra yaşlı bir kadın, Gülsüm Nine, elinde reçel ve ekmekle çıkageldi. Kapıda durup gözlerini kaçırarak:

“Yapılanlar… ayıp oldu,” dedi.

Meryem, onu içeri aldı. Çünkü Meryem artık şunu biliyordu: intikam, çocuk büyütmez. Ama sınır, büyütür. Meryem içeri aldı; ama unutmadı. İkisi aynı anda mümkündü.

Eyüp, verandada oturup Veli için küçük bir tahta at yonttu. Gül, annesinin eteğine tutundu. Kulübenin içi, artık “saklanma yeri” değil, “ev” olmuştu.

10. Bölüm: İlk Kelime

Yazın ortasında köyde bayram şenliği kuruldu. Eskiden Meryem böyle bir yere gidemezdi; giderse bakışlar üstüne saplanırdı. Şimdi herkes ona bakıyordu yine—ama bu kez farklı.

Meryem, Gül’ü omzuna aldı. Eyüp yanında yürüdü. Veli çimenlerde sendeleyerek koştu. Bir ara Meryem arkasını döndü; Eyüp’ün elinin istemsizce belinin arkasına geldiğini gördü. Bu bir “sahiplenme” değildi; bu bir “yanındayım” işaretiydi.

Şenlikte bir kavanoz bal uzattılar. Bir tabak börek verdiler. İnsanlar “maşallah” dedi. Meryem hepsini nazikçe aldı ama gözleri ikizlerdeydi. Çünkü asıl şenlik, onun için onların nefesiydi.

Sonra Veli durdu. Meryem’e baktı. Küçük ağzı açıldı; sanki kelimeyi içeride bulmak için yokladı. Ve sonra, net bir ses çıktı:

“Anne.”

Meryem’in göğsü sızladı. O kelime, bir mühürden daha ağırdı. Bir kâğıttan daha güçlüydü. Meryem’in gözleri doldu. Eyüp, Veli’yi kucağına aldı. Gül, annesinin omzuna daha sıkı yaslandı.

Etraftaki insanlar o an sustu. Çünkü bazen bir çocuğun tek kelimesi, bütün bir kasabanın yıllarca söyleyemediği gerçeği söyler: bu aile oldu.

O akşam kulübeye döndüklerinde gaz lambası yine titriyordu. Ama bu titreme artık yoksulluğun titremesi değildi; hayatın titremesiydi. Eyüp, Meryem’e dönüp çok az kelimeyle konuştu:

“İyi seçti.”

Meryem başını Eyüp’ün göğsüne yasladı. Kalbinin ritmi düzenliydi. “Para para” değil. “Korku korku” değil. Sadece… “burada burada” diyordu.

Dışarıda rüzgâr ağaçların arasından geçti. Bu kez ahırın karanlığına değil, evin ışığına uğradı. Ve vadide, küllerden doğan bu küçük ev, bir daha kolay kolay yıkılmayacak bir şeyin neye benzediğini herkese gösterdi: Sevgi, bazen en çok susarak kurulur.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News