PKK Bebek Katili Çıktı — TSK’nın Anında Müdahalesi Herkeli Şaşırttı!
.
.
Elif’in Sessizliği
9 Aralık 2024 sabahı, Halep’in Salahiye Mahallesi güne her zamanki gibi uyanıyordu. Sokaklar henüz kalabalıklaşmamıştı. Güneş, binaların arasından çekingen bir misafir gibi sızıyor, gecenin soğuğunu yavaş yavaş geri itiyordu. O sabah, hayat sıradanlığın huzuruyla akıyordu.
On sekiz aylık Elif bebek, annesi Meryem’in kucağında mışıl mışıl uyuyordu. Minik parmakları, annesinin parmağını öylesine sıkı kavramıştı ki, sanki dünyayı o tutuşla ayakta tutuyordu. Meryem Hanım bebeğini emzirmek için hazırlanırken yüzünde yorgun ama huzurlu bir tebessüm vardı. Yan odada, eşi Mustafa çayını yudumluyor, karısına ve kızına bakarken içinden şükrediyordu.
Aynı sokakta, yetmiş yaşındaki Hasan Dede sabah namazından dönmüş, elindeki sürahiyle bahçesindeki gülleri suluyordu. Kırmızı ve beyaz güller, leylaklar… Hasan Dede için bu bahçe sadece toprak değildi; geçmişti, hatıraydı, hayattı. Mahalle çocukları her sabah onun önünden geçerken “Günaydın” der, Hasan Dede de onlara elma ya da mandalina uzatırdı.

Yedi yaşındaki Yusuf, okul çantasını sırtına takmıştı. Matematik defteri çantasının en ön gözündeydi. O gün yeni sayılar öğrenecekti. Annesine sarılıp evden çıktı, Hasan Dede’nin evinin önünden geçerken gülümseyerek selam vermeyi düşündü.
Saat tam 07.35’ti.
Gökyüzü bir anda yırtıldı.
İlk roket sesi mahalleyi paramparça etti. Camlar zangırdadı, kuşlar çığlıklar atarak havalandı. Meryem Hanım refleksle Elif’i göğsüne bastırdı. Mustafa kapıya doğru koştu ama ikinci patlama daha yakındı.
Roket Elif’in evinin bahçesine düştü.
Patlama, evi yerinden söktü sanki. Camlar tuzla buz oldu, duvarlar çatladı, çatı çöktü. Meryem Hanım bebeğini korumaya çalışırken başına isabet eden şarapnel parçasıyla yere yığıldı. Elif bebek, annesinin kucağında, hâlâ parmağını bırakmamış halde son nefesini verdi.
Aynı dakikalarda üçüncü roket, sekiz aylık hamile Hatice’nin evini vurdu. Kahvaltı hazırlayan genç kadın ve eşi, bir anda hayattan koptu. Karnındaki bebek, dünyayı hiç göremeden öldü.
Dördüncü roket, Hasan Dede’nin bahçesine düştü. Elindeki sürahiyle, sevgiyle büyüttüğü güllerin arasında can verdi.
Beşinci roket, okula gitmekte olan Yusuf’u yakaladı. Çantası sırtında, defteri elindeydi. Hayalleri, o dar sokakta kaldı.
Beş dakika içinde beş masum insan ölmüştü. Bir bebek, doğmamış bir bebek, bir çocuk, bir hamile kadın ve bir yaşlı adam.
Bu bir saldırı değil, katliamdı.
Gaziantep sınırında görev yapan Albay Kerem Özkan, gelen ilk raporu okuduğunda eli titredi. Yirmi beş yıllık askerlik hayatında çok şey görmüştü ama bu… bu bambaşkaydı.
“Bebek…” diye fısıldadı.
Bu sadece askeri bir mesele değildi. Bu, insanlığın sınandığı bir andı.
Derhal Ankara’ya acil kodlu bir rapor geçti. Kelimelerini dikkatle seçti. Çünkü yazdığı şey bir emir talebi değil, adalet çağrısıydı.
Ankara’dan gelen yanıt kısa ve netti:
“Masumları hedef alanlara müsamaha yok. Müdahale yetkisi verildi.”
Aynı saatlerde, Münbiç koridorunda yirmi araçtan oluşan silahlı bir konvoy ilerliyordu. Amaçları Halep’teki saldırıyı büyütmekti. Konvoy komutanı, adamlarına bağırıyordu:
“Artık korkuyorlar. Kimse bize dokunamaz.”
Yanılıyorlardı.
Sınır karakolunda radar ekranına bakan Başçavuş Caner, hareketliliği fark etti.
“Komutanım, büyük bir konvoy. Halep yönüne ilerliyorlar.”
Albay Özkan hiç tereddüt etmedi.
“Hava desteği. Hemen.”
Türk Hava Kuvvetleri’nden deneyimli pilot Yarbay Burak Yıldız, çağrıyı aldığı anda F-16’sına koştu. Kokpite oturduğunda aklına Elif bebek geldi. Yusuf geldi. Hasan Dede geldi.
Bu bir görev değildi artık.
Bu bir hesap sorma anıydı.
Gökyüzü sessizdi. Radar ekranında hedefler netti. Konvoy sivil yerleşimlerden uzaktaydı. Koşullar uygundu.
İlk füze, konvoyun başındaki komuta aracını vurdu. Alevler gökyüzüne yükseldi. İkinci füze mühimmat yüklü kamyona isabet etti, zincirleme patlamalar başladı. Üçüncü ve dördüncü füzeler saniyeler içinde geldi.
Operasyon on beş dakika sürdü.
Yirmi araç imha edildi. Konvoy etkisiz hale getirildi. Tek bir sivil zarar görmedi.
Görev tamamlanmıştı.
Ertesi gün Halep’te cenazeler vardı. Elif bebeğin beyaz tabutu, annesinin gözyaşlarıyla uğurlandı. Yusuf’un sınıf arkadaşları defterlerini tabutuna koydu. Hasan Dede’nin torunları, onun güllerini mezarına bıraktı.
Acı büyüktü ama korku azalmıştı.
Çünkü insanlar şunu biliyordu:
Masumların kanı yerde kalmamıştı.
Bu hikâye, gücün ne olduğunu hatırlattı. Gerçek güç; yıkmak değil, korumaktı. Gerçek adalet; öfkeyle değil, sorumlulukla hareket etmekti.
Elif artık yoktu. Yusuf yoktu. Hasan Dede yoktu.
Ama onların sessizliği, dünyaya bir şey söyledi:
Masumlar unutulmaz. Ve bir gün, mutlaka, hesap sorulur.
SON