5 Yıl Sonra Kapısını Çaldı ve Kocasının Son Mektubunu Uzattı – ‘Lütfen Yaşa’ Yazıyordu!

5 Yıl Sonra Kapısını Çaldı ve Kocasının Son Mektubunu Uzattı – ‘Lütfen Yaşa’ Yazıyordu!

Sözün Kışı

Beş Yıllık Yasın ve Tutulan Bir Emanetin Romanı

Bölüm 1 — Söğütlü’ye Kış Erken İner

Söğütlü köyüne kış her zaman erken gelirdi; sanki dağların ardında bekleyen soğuk, takvimleri dinlemezdi. Rüzgâr, evlerin arasından geçerken duvarların çatlaklarını bulur, oradan içeri sızar, sızdığı her yere de kendine has bir keder bırakırdı. Kimi buna “memleket havası” derdi, kimi “dağın huyu.” Münevver ise ne dediğini bilirdi: Bu rüzgâr, insanın göğsündeki boşlukları büyütürdü.

Ahırın yanındaki küçük evin arkasında duruyordu o gün. Elinde rahmetli kocasının asker kabanu vardı. Kaba yünlü, omuzları geniş, kol ağızları aşınmış… Bir yerinde, cephe yıllarından kalma, kaba bir dikişle tutturulmuş yırtık. Tahsin o yırtığa bir zamanlar gülmüştü. “Bir mermi değil, diken söktü bunu,” demişti de Münevver, o an gülmüş gibi yapmıştı. Çünkü Tahsin güldüğünde, dünya biraz daha katlanılır olurdu.

Sonra cephe onu aldı.

Ve bir daha geri vermedi.

Ölümünün üzerinden beş yıl geçmişti. Beş uzun kış, beş uzun bahar, beş uzun yaz… Ama bazı hayatlarda mevsimler değişse bile içerdeki hava değişmez. Münevver nasıl olduğunu soranlara artık cevap vermiyordu; çünkü soranların çoğu cevabı duymak için sormuyordu. Köy, dul kadının yasını “normal” bulurdu ama yasın uzunluğunu tehlikeli görürdü. Beş yıl… İnsanlar, bir kadının acısını da “ölçülü” yaşamasını isterlerdi.

Münevver ağlamıyordu artık. En azından herkesin içinde değil. Yeniden evlenmek için acele etmiyordu. Bu, bazılarını rahatsız ediyordu. Çünkü bir kadının kendi başına durması, köyde bir “hikâye” doğururdu. Hikâyeler de ekmek gibi paylaşılırdı burada: kimseye yetmez ama herkes yerdi.

O gün, Münevver kabanı göğsüne bastırıp evin arka tarafında dururken kapının önünden bir at nalı sesi geldi. Önce dönmedi. Yabancılar geçerdi; oduncular, tüccarlar, yolu şaşıranlar. Ama bu ses… araya karışan bir nefes vardı. Sanki biri konuşmaya hazırlanıyordu da, kelimeyi rüzgârdan korumaya çalışıyordu.

“Hanımefendi…”

Ses sakin çıktı. Yumuşak ama kararlı. Ve tuhaf şekilde tanıdık.

Münevver yavaşça döndü.

Avlunun girişinde, yıpranmış bir atın üzerinde bir adam duruyordu. Uzun yoldan gelmiş gibiydi; çamur, çizmelerinin bileğine kadar yükselmişti. Üzerinde asker paltosu vardı, ama köydeki jandarma paltosuna benzemezdi; daha eski, daha ağır, daha “orada bulunmuş” bir şeydi. Adam şapkasını çıkardı. Saçı kısaydı, yüzü rüzgârla sertleşmişti. Gözleri griydi; insanın içine bakınca orada bir şey arayan gri.

“Adım Kemal,” dedi. “Kocanız Tahsin’le birlikte savaştım.”

Münevver’in elindeki kaban birden ağırlaştı. Sanki yalnız yün değil, anı da taşıyordu. Münevver bir adım atmadı. Adam da attan inmedi. İkisi de mesafeyi korudu; çünkü bazı cümleler, yaklaşınca daha çok yakar.

Kemal boğazını temizledi.

“Tahsin… ölmeden önce benden bir söz aldı,” dedi. “Ben… o sözü tutmaya geldim.”

Münevver’in dudakları aralandı. İçinden “hangi söz?” demek geldi. Dışından tek kelime çıkmadı. Çünkü beş yıldır kalbinde bir yer, hep bir “daha söylenmemiş cümle” için açık kalmıştı.

Rüzgâr, ahırın çatısına vurdu. Uzaktan köpek havladı. Hayat normal akıyordu; Münevver’in hayatı hariç.

Bölüm 2 — Söz Sözdür

Kemal köyde kaldı.

Ama “kalmak” dediğin, köyde bir ev tutmak, kahvede oturup konuşmak değildi onunki. İlk gün, Münevver’i ne içeri girmeye zorladı ne de kendisi girmeyi istedi. Avlunun kıyısında durdu. Sanki sınır çizmişti: Burası senin alanın, ben ancak gerektiği kadar yaklaşırım.

Ertesi gün, Münevver sabah ahıra giderken çitin bir kısmının onarıldığını gördü. Kırık tahta, yerinden oynamış kazıklar… hepsi düzelmişti. Bir yere ip gerilmiş, düğümler sıkı atılmıştı. Münevver bunun kimin işi olduğunu sormadı. Çünkü sormak, teşekkür etmeyi gerektirirdi. Teşekkür etmek de bir kapı aralardı. Münevver, kapı aralamaktan korkuyordu.

Bir sonraki gün odunlar istiflenmişti. Sonraki gün, çatının olukları temizlenmişti. Sonraki gün, ahırın kapısı rüzgârda çarpmasın diye menteşesi sıkılmıştı.

Kemal hiçbirinde “ben yaptım” demedi. Ne bir gurur vardı sesinde, ne de bir beklenti. Sanki her iş, yazılı bir görev listesiymiş gibi. Münevver bir akşam dayanamadı, avlunun kenarında onu yakaladı.

“Benim yardıma ihtiyacım yok,” dedi. Sesini sert tutmaya çalıştı; ama sertlik bazen insanın korkusunu örter.

Kemal başını kaldırdı. Gözleri yine aynı gri; yine aynı arayış.

“Benim de teşekkürünüze ihtiyacım yok,” dedi. “Söz sözdür.”

Münevver’in kaşları çatıldı.

“Hangi söz?” diye sordu, istemeden.

Kemal bir an sustu. Cevabı cebinde taşıyormuş gibi değil; göğsünde taşıyormuş gibi sustu.

“Onu zaman gelince bilirsiniz,” dedi.

O an Münevver fark etti: Kemal yanında bir çanta taşıyordu. Eski bir asker çantası. Yıpranmış, dikiş yerleri sökülmüş, ama temiz. Çantayı her gittiği yere götürüyordu. Kahveye gitse de, çeşmeye uğrasa da, imamın evinin önünden geçse de… Çanta hep onunla.

Bir gece, Münevver evinin penceresinden baktığında Kemal’i avlunun yakınında, sobanın yanına benzer bir yerde değil, dışarıda, bir sundurmanın altında otururken gördü. Şapkasını dizine koymuş, sırtını duvara vermişti. Uyur gibi değildi. Nöbet tutar gibiydi.

Münevver o an, yıllardır ilk kez “biri var” duygusunu hissetti. Ama bu duygu bile ürkütücüydü. Çünkü beş yıl boyunca yalnızlık, onun en güvenli zırhı olmuştu.

Zırhı çıkarınca, yara görünür.

Bölüm 3 — Köyün Dili, Karın Üstünde İz Bırakır

Söğütlü’de dedikodu kar gibi yağardı. Önce hafif başlar; sonra bakarsın her yer bembeyaz, her yer aynı cümleyle kaplanmış.

Münevver dükkâna indiğinde, iki kadın fısıldaşmayı kesip birden zeytin tezgâhına bakar oldu. Bir adam, kahvenin önünde sigarasını söndürürken “hayırlı günler” dedi ama gözleri Münevver’in arkasına kaydı—Kemal’i arar gibi. Çocuklar bile “Münevver abla, asker abi yine odun mu taşıdı?” diye masum bir merakla soruyordu.

Masum merak, yetişkinlerin kötü niyetine basamak olur.

Bir gün imam, Münevver’i caminin arkasındaki küçük odada karşısına aldı. Sesi sert değildi; ama sertlikten daha tehlikeli bir şey vardı onda: haklı olmanın verdiği rahatlık.

“Kızım,” dedi, “görüntüler önemlidir.”

Münevver, ellerini dizlerinde birleştirdi. İçinden “ben görüntü değilim” demek geldi.

“İnsanlar konuşuyor,” dedi imam. “Dul kadının evinde bekar erkek… Yakışık alır mı?”

Münevver, boğazında bir taş büyüdüğünü hissetti. Beş yıldır taşıdığı yas yetmezmiş gibi şimdi bir de kendini savunması gerekiyordu. Oysa savunacak bir “suç” yoktu.

“Ben yalnız yaşıyorum,” dedi. “Burada babam yok, kardeşim yok, oğlum yok. Kış ağır. İş ağır. Biri çitimi tamir etti diye… biri odunumu istifledi diye… ben mi ayıplanacağım?”

İmamın gözleri daraldı.

“Kibir büyük günahtır,” dedi. “Bağımsızlık kılığına girer.”

Tam o anda dışarıdan çekiç sesi kesildi. Kemal, imamın evinin çitini tamir ediyordu. Sanki konuşmaları duymuş gibi, kapının eşiğinde durdu ama içeri girmedi. Yalnızca sesi geldi.

“Hocam,” dedi Kemal, sakince. “Eğer burada olmam Münevver Hanım’a sıkıntı yaratıyorsa daha uzağa giderim. Ama sözümü tamamlamadan gitmem.”

İmam kaşlarını kaldırdı.

“Ölülere verilen söz,” dedi, “yaşayanlar arasında uygunsuzluğu meşru kılmaz.”

Kemal’in sesi bu sefer biraz daha sertleşti—bağırmadan sertleşti.

“O sözü verdiğim adam,” dedi, “yanımda can verdi. Son nefesinde bana dedi ki: ‘Karımı yalnız bırakma. Yasını atlatmasına yardım et.’ Burada uygunsuz olan tek şey, bir kadını dedikodu uğruna donmaya bırakmaktır.”

Münevver’in göğsünde bir şey kıpırdadı. Beş yıldır ilk kez, biri onun yanında durmuştu. Hem de yalnız “yardım” etmek için değil—haksızlığa karşı durmak için.

İmam kızgın çıktı. Dışarıda kar daha da bastırdı. Rüzgâr, sanki bu konuşmayı onaylar gibi uludu.

Münevver eve dönerken bir şeyi fark etti: Köyün dili keskin olabilirdi ama insanın içindeki ses daha keskin olmalıydı.

Bölüm 4 — Çantadaki Mektup

O gece fırtına geldi.

Söğütlü’nün üstüne çöken kar, yalnız tarlaları değil, evlerin sesini de örtüyordu. Rüzgâr duvarlara vuruyor, panjurları titretiyor, sobanın alevini bile korkutuyordu.

Münevver, evin içinde dolaştı. Kabanı sandalyenin arkasına astı. Sonra tekrar aldı, tekrar göğsüne bastırdı. Bu hareketi kendisi de fark etti: Sanki yünle değil, Tahsin’in varlığıyla ısınmak istiyordu.

Kapının önünden bir ses geldi. Kemal, her zamanki gibi dışarıdaydı. Fırtınada bile. Bir süre sonra içeri girip girmeyeceğini bile söylemeden, çantayı kapının yanına bıraktı. Sonra tekrar dışarı çıktı—pencereleri, çatıyı, ahırın kapısını kontrol etmeye.

Münevver o çantaya baktı. Çanta, odanın bir köşesinde duruyor ama bütün odayı dolduruyordu sanki.

Bir adım attı. Sonra durdu. Sonra bir adım daha.

Çantanın tokasını açtı.

İçinden bir zarf çıktı. Sararmış, kenarları yıpranmış. Üzerinde tanıdık bir el yazısı: Tahsin’in yazısı.

Münevver’in nefesi kesildi. Beş yıldır sakladığı anılar birden yerinden kalkmış, odanın içinde dolaşmaya başlamıştı sanki.

Zarfı açtı.

Kâğıdı çıkardı.

Ve okumaya başladı—önce fısıltıyla, sonra kelimeler boğazına takıla takıla.

“Canım Münevverim,
Eğer bu satırlar sana ulaştıysa ben artık yokum. Bana ağlama demeyeceğim, çünkü ağlamak da sevmektir. Ama şunu bil: sen yalnız yaşamak için yaratılmadın. Yanında Kemal adında bir adam var. Sessiz, dürüst… Hayatımı iki kez kurtardı. Ona güven. Yardımına izin ver.
Ve ne olursa olsun…
Lütfen yaşa.”

Bir damla gözyaşı kâğıda düştü. Mürekkebi dağıtmadı; çünkü Tahsin’in kelimeleri dağılacak kelimeler değildi. Ama Münevver’in göğsünde yıllardır sıkışmış bir düğüm gevşedi. Bu mektup, Tahsin’in “veda”sı değildi sadece—Münevver’e “izin” veriyordu. Yaşamak için izin.

Kapı aralandı. Kemal içeri girdi. Üzerinde kar birikmişti. Münevver’in elindeki kâğıdı gördü.

Durdu.

“Okudun,” dedi. Soru değildi bu. Anlayıştı.

Münevver, sesini zor buldu.

“Okudum,” dedi. “Senden bahsetmiş.”

Kemal gözlerini kapadı. Bir an, yıllardır taşıdığı yük omuzlarından çekilip alınmış gibi nefes verdi.

“O söze tutundum,” dedi. “Yürümek istemediğim günlerde bile beni ayakta tuttu.”

Münevver kâğıdı göğsüne bastırdı. İlk kez, Tahsin’in adını duyunca sadece acı hissetmedi. Tahsin’in adı, bir köprü gibi uzandı; iki insanı, iki yarayı, iki yalnızlığı birbirine bağladı.

Dışarıda fırtına uluyordu. İçeride ise ilk kez bir sıcaklık büyüyordu—yasın sıcaklığı değil, hayatın.

Bölüm 5 — Kabanı Çite Asmak

Fırtına sabaha doğru yatıştı. Kar, her şeyi beyaza boyamıştı; sanki köy, gece olanları unutmak ister gibi tertemiz bir örtüye bürünmüştü.

Münevver erken kalktı. Tahsin’in mektubu yastığının altındaydı. Gece boyunca defalarca okumuştu. Her okuyuşta cümleler değişmiyor, ama Münevver değişiyordu.

Kemal, sobanın yanında değil, kapının yakınındaki ahşap sandalyede uyuklamıştı. Şapkası dizinde, gözleri yarı açık. Asker uykusu… tehlikeyi unutmayan uykuydu bu.

Münevver sessizce dışarı çıktı. Kar, ilk ışıkta soluk mavi parlıyordu. Kemal’in çizmelerinin belli belirsiz izleri dışında her yer bozulmamıştı.

“Uyudun mu?” diye sordu, arkasını dönmeden.

“Biraz,” dedi Kemal. “Yeterince.”

Aralarında bir sessizlik uzadı. Boş değil; nazik bir sessizlik.

Münevver eve girip Tahsin’in eski asker kabanını çıkardı. Onu bir kumaş parçası gibi değil, bir emanet gibi tuttu. Çitin trabzanına doğru yürüdü. Kabanı dikkatle serdi. Pirinç düğmeler, sabah güneşini yakaladı. Yırtık yer, rüzgârda hafifçe dalgalandı.

Kemal’in gözleri yumuşadı.

“Emin misin?” diye sordu.

Münevver başını salladı. Nefesi buhar oldu.

“Tahsin bu dünyada onurla yürüdü,” dedi. “Ama ben onunla gömülmüşüm gibi yaşadım. O benden yaşamamı istedi.”

Rüzgâr kavakların arasından nazikçe geçti. Münevver döndü, Kemal’le yüzleşti.

“Yaşayacağım,” dedi.

Kemal bir adım attı, sonra durdu. Onun alanına, onun kararına saygı gösterdi.

“Artık onun sözünü taşımak zorunda değilsin,” dedi yumuşakça. “Ama kalırsam… kalmak istediğim için kalırım.”

Münevver, gri gözlere baktı. O gözlerde bir talep yoktu. Bir “hak” iddiası yoktu. Sadece dürüstlük vardı.

“Öyle istiyorum,” dedi Kemal.

O an Münevver’in dudaklarına küçük, çekingen bir gülümseme dokundu. Yıllardır ilk kez, anılardan ödünç alınmamış bir gülümseme.

Güneş ufku aşarken kar altın gibi parladı. Münevver, yas zincirlerinin gevşediğini hissetti. Geçmiş gitmemişti; gitmeyecekti. Ama artık geçmiş, Münevver’in boğazına bir kement gibi geçmiyordu.

Bölüm 6 — Baharın Sınavı

Kışın ardından bahar geldi. Söğütlü’nün toprağı, karın altından çıkınca kokusunu yeniden buldu: ıslak toprak, çam, yeni filiz… Köy, “hayat devam ediyor” demeyi iyi bilirdi. İnsanların acısını görmezden gelmekte de iyi olduğu için belki.

Kemal artık “misafir” değildi. Ama “ev sahibi” de değildi. Bir yoldaş gibi, sınırları bilerek yaşıyordu. Münevver’in yanında çalışıyor, evi onarıyor, tarlayı hazırlıyordu. Gereksiz söz harcanmıyor, zoraki sohbet yapılmıyordu. Yine de her gün, sessiz bir güven birikiyordu.

Köy de yavaş yavaş değişti.

Önce selamlar arttı. Sonra bir iki kadın, Münevver’in kapısına yoğurt bırakmaya başladı—“fazla yaptım” bahanesiyle. Bir adam, tarlanın sürülmesine yardım teklif etti. Dedikoducular yoruldu; çünkü dedikodu bile bir süre sonra aynı lezzeti kaybeder. Hayat, insanları bıktırarak eğitir bazen.

Bir akşam, gün batımı tepeleri lavanta rengine boyarken Kemal verandada oturdu. Münevver, elindeki çay bardağını pencere kenarına bıraktı.

Kemal, uzun süre sustu. Sonra sordu:

“Hiç pişman oldun mu?” dedi. “Bütün bunlara adım atmaya.”

Münevver başını iki yana salladı.

“Her korku, her acı anı beni buraya getirdi,” dedi. “Ve bu… yaşadığım her şeye değer.”

Kemal, Münevver’in yüzünü inceledi. Onu “korumaya geldiği dul kadın” olarak değil; kendini yeniden kurmuş bir insan olarak gördü.

“Sonunda görüyorum,” dedi. “Gücünün tam ölçüsünü.”

Münevver, uzun bir nefes aldı. O nefesin içinde “başardım” yoktu. Daha çok “devam ediyorum” vardı.

Gökyüzünde yıldızlar belirdi. Söğütlü sessiz kaldı. Ama bu sessizlik artık yalnızlık değildi.

Bölüm 7 — Emanet Yerini Bulur

Yaz geldiğinde, Münevver bir gün mektubu sandığın içine koydu. Üzerine de Tahsin’in kabandan söktüğü bir düğmeyi bıraktı—sanki mektup, düğmeyle mühürlenmiş bir emanet gibi.

Kemal bunu gördü. Bir şey demedi. Sadece başını eğdi.

Münevver o an anladı: Yas biten bir şey değildi. Yas, insanın içinde yer değiştiren bir şeydi. Önce boğazda düğüm olur, sonra göğüste ağırlık, sonra bir gün… kalpte bir oda. O oda kapanmaz. Ama insan, o odanın yanında yeni odalar açabilir.

Bir akşamüstü, köy yolunda yürürlerken Münevver durdu. Uzaktaki tarlalara baktı; rüzgâr başakları hafifçe sallıyordu. Sonra Kemal’e döndü.

“Biliyor musun,” dedi, “Tahsin’in mektubu bana ‘yaşa’ dediğinde, bunu ‘unut’ sanmıştım.”

Kemal başını salladı.

“Yaşamak unutmak değil,” dedi. “Yaşamak… taşımayı öğrenmek.”

Münevver’in gözleri doldu ama ağlamadı. Çünkü artık gözyaşı, onu boğmuyordu.

“Sen de taşıdın,” dedi Münevver. “Savaşı, kaybı, o sözü…”

Kemal, bir an uzaklara baktı.

“Taşıdım,” dedi. “Ama artık yalnız taşımıyorum.”

O cümlede bir şükran vardı; ama yine de bir talep yoktu. İkisi de biliyordu: Bu hikâyede kimse kimsenin yerine geçmiyordu. Tahsin’in yeri kalpteydi. Kemal’in yeri ise… hayatın içinde, yürünecek yolun yanında.

Söğütlü’nün rüzgârı esiyordu. Ama bu sefer rüzgâr, yalnız keder taşımıyordu.

İhtimal de taşıyordu.

Bölüm 8 — Kış Yeniden Gelir, Ama Aynı Kış Değildir

İkinci kış geldiğinde, Münevver artık kıştan korkmadığını fark etti. Soğuk yine keskin, kar yine ağırdı. Ama evin içinde bir düzen vardı. İş bölüşülüyordu. Sobaya odun atılırken, biri diğerinin gözünün içine bakıp “üşüdün mü?” diyebiliyordu.

Köy yine konuşuyordu arada. İnsan dili hiç durmaz. Ama Münevver artık dilden korkmuyordu. Çünkü kendi içindeki ses güçlenmişti.

Bir gece, kar fırtınası yine bastırdı. Rüzgâr duvarları dövdü. Münevver pencerenin önünde durdu. Eskiden bu ses ona Tahsin’in yokluğunu hatırlatırdı. Şimdi ise ona şunu hatırlatıyordu: Hayat, bir daha kırmasın diye kendini sağlam tutman gerekir.

Kemal kapının önünde bir süre durdu. Sonra içeri girdi. Şapkasını çıkardı. Sobanın yanına oturdu.

“Bugün,” dedi, “o sözü ilk kez… yük gibi değil, emanet gibi hissettim.”

Münevver başını eğdi.

“Emanet yerine geldi,” dedi.

Kemal baktı.

“Peki ya sen?” diye sordu. “Senin emanetin?”

Münevver, Tahsin’in kabanına baktı. Kaban artık sandıkta değildi; kış gelince çıkar, havalandırılır, yeniden kaldırılırdı. Bir yas nesnesi değil, bir hatıra nesnesi olmuştu.

“Benim emanetim de yerini buldu,” dedi Münevver. “Kalbimde.”

Dışarıda kar yağarken, içeride bir evin içinde iki insan, kaybın yanında yaşamayı öğrendiklerini sessizce kabul etti.

Bölüm 9 — Sözün Bittiği Yer

Beşinci yılın baharında, Münevver köy mezarlığına gitti. Yanına Kemal’i çağırmadı; Kemal de kendini çağrılmadık yere sokmadı. Münevver yalnız gitti. Çünkü bazı konuşmalar, insanın kalbiyle yapılır.

Tahsin’in mezar taşının önünde durdu. Taşın üstündeki harfleri parmağıyla yokladı. Sanki harfler, Tahsin’in sesine açılan bir kapıymış gibi.

“Yaşıyorum,” dedi. “Unutmadım. Ama boğulmuyorum da.”

Sonra mezarın yanına küçük bir taş bıraktı. Ne çiçek… ne gösteriş. Küçük bir taş: “Buradayım” demek gibi.

Geri döndüğünde Kemal avluda çitleri kontrol ediyordu. Münevver’in yüzüne baktı, bir şey sormadı. Çünkü cevabı zaten görmüştü.

O akşam, Münevver sandığı açtı. Tahsin’in mektubunu çıkardı. Bir kez daha okudu. Sonra kâğıdı katladı, zarfına koydu. Zarfın üstüne kendi el yazısıyla tek bir cümle yazdı:

“Tutuldun. Şimdi huzurla uyu.”

Münevver zarfı tekrar sandığa koydu. Üstüne Tahsin’in düğmesini bıraktı. Sandığı kapattı.

Kemal kapının eşiğinde duruyordu. Münevver ona baktı.

“Artık o söz… seni bağlamasın,” dedi.

Kemal’in gözleri bir an parladı; gözyaşı değil, bir tür rahatlama.

“Bağlamıyor,” dedi. “Artık ben… kendim olduğum için buradayım.”

Münevver başını salladı.

“Ben de,” dedi. “Kendim olduğum için yaşıyorum.”

Ve işte orada, Söğütlü’nün küçük evinde, beş yıllık bir yas; bir sözle, bir emanetle, bir yoldaşlıkla yerini buldu.

Hayat, kaybettiklerimizi geri getirmezdi. Ama bazen, kaybettiklerimizden kalan iyiliği büyütürdü.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News