(PART 2) Mektubunu Okumadan Yaktı – Kadın Yüzlerce Kilometre Yürüyerek Kapısına Gelince Adam Dondu Kaldı!

Dağların Kalbindeki Mektup – 2. Bölüm
Yıllar, Torosların eteklerinde hızlı ve sessiz geçti. Tahir ve Nefise’nin mektebi, vadinin ortasında bir umut ışığı gibi parladı. Her yeni çocuk, her yeni hikaye, konağın duvarlarına sevinç ve gurur işledi. Nefise, sabahları bahçede çocuklara alfabe öğretirken, Tahir tarlalarda işçilerle birlikte çalışıyor, avdan döndüğünde elinde getirdiği yiyecekleri mutfakta hizmetlilerle paylaşıyordu. Konağın kapıları hiç kapanmadı; kasabadan, köylerden, dağlardan gelen herkes, sıcak bir çorba ve bir yatak buldu.
İlkbahar, mektebin duvarlarına sarmaşıklar sardı. Nefise, yeni doğan oğlunu kucağında taşıyor, bahçede çocukların oyunlarını izliyordu. Tahir, küçük kızını omzuna alıp tarlalara götürüyor, ona toprak kokusunu, rüzgarın sesini anlatıyordu. Aile, dağların ortasında büyüyordu. Konağın duvarları, artık yalnızca taş değil, kahkaha ve sevgiyle örülüyordu.
Bir sabah, kasabadan bir haber geldi. Şevket Efendi’nin torunu hastaydı; ateşi bir türlü düşmüyordu. Kasaba doktoru çaresiz kalınca, Nefise ve Tahir hemen yardıma koştular. Nefise, mektepte öğrendiği tıbbi bilgilerle çocuğu tedavi etti. Şevket Efendi, yılların gururunu bir kenara bırakıp Tahir’e sarıldı. “Senin gibi bir adamı yıllarca hor gördük. Şimdi, torunumun hayatını kurtaran sensin.” dedi. O günden sonra, kasaba Tahir’i ve Nefise’yi bambaşka gözlerle görmeye başladı.
Kışlar, Toroslarda acımasızdı. Kar, vadileri kapatınca mektep çocukları konakta misafir oldu. Nefise, onlara masallar anlattı, Tahir ise avdan getirdiği etle büyük bir ziyafet hazırladı. Çocuklar, konağın sıcaklığında, dışarıda fırtına koparken, içeride sevgiyle büyüdüler. O yıl, mektebin duvarlarına “Her çocuk eşittir” yazısı asıldı.
Bir gün, Konya’dan bir heyet geldi. Mektebin başarıları duyulmuştu. Yetkililer, Nefise’ye “Yılın Öğretmeni” ödülünü vermek istediler. Nefise, ödülü kabul etti ama konuşmasında şunları söyledi: “Beni buraya getiren, bir ilan değil, bir adamın kalbiydi. Tahir’in bana sunduğu sadakat, bana inandığı için burada duruyorum. Bu mektep, sadece bir kadının değil, iki insanın inancının eseridir.”
Tahir, ödül töreninden sonra Nefise’ye bir mektup verdi. Kendi elleriyle yazmıştı:
“Sevgili Nefise, Yıllar önce, bir mektubu yaktığımda umudumu da yakmıştım. Ama sen, küllerden doğdun. Bana yalnızlığın acısını değil, paylaşmanın güzelliğini öğrettin. Seninle yaşadığım her gün, dağların sessizliğini sevgiyle doldurdu. Eğer bir gün bu dağlar çökerse, biliyorum ki kalbim seninle yeniden inşa edilir. Seninle yaşlanmak, her sabah yanında uyanmak, bana dünyanın en büyük serveti. Seninle her şey mümkün.”
Nefise, mektubu okuduğunda gözleri doldu. “Sen bana yalnızca bir yuva değil, bir hayat verdin.” dedi ve Tahir’e sarıldı.
Mektep büyüdükçe, kasabanın çocukları arasında ayrım kalmadı. Yörük çocukları, kasabalılar, yetimler; hepsi aynı sıralarda oturuyor, aynı öğretmenlerden öğreniyordu. Nefise, en yoksul çocukların elini tutuyor, Tahir ise her öğrencinin hikayesini dinliyordu. Bir gün, mektepte bir çocuk, “Benim annem yok, babam da çalışıyor. Ama burada hepimiz bir aile olduk.” dediğinde, Tahir ve Nefise birbirlerine bakıp sessizce gülümsediler.
Yaz aylarında, mektebin bahçesinde büyük şenlikler düzenlendi. Tahir, çocuklara iz sürmeyi, okçuluğu, balık tutmayı öğretti. Nefise ise kitap okuma saatleri yaptı, çocuklara hayal kurmayı öğretti. Konağın mutfağında, kasabanın kadınlarıyla birlikte yemek pişirdi, herkesin hikayesini dinledi. Kasabanın yaşlıları, “Nefise Hanım, sizin gibi birini bu dağlar hiç görmemişti.” dediler.
Yıllar geçtikçe, Tahir ve Nefise’nin çocukları büyüdü. En büyükleri, babasının izinden gidip dağlarda iz sürücülük öğrendi. Ortanca çocuk, annesinin yolunu seçip öğretmen oldu. En küçüğü ise mektebin ilk doktoru oldu. Her biri, anne babasının mirasını gururla taşıdı.
Bir gün, kasabada büyük bir yangın çıktı. Tahir, mektepteki gençlerle birlikte yangını söndürmeye koştu. Nefise, yaralıları tedavi etti, çocukları teselli etti. Yangından sonra, kasaba halkı konağa gelip teşekkür etti. Artık Tahir ve Nefise, kasabanın sıradan insanları değil, herkesin saygı duyduğu birer önder olmuşlardı.
Geceleri, Tahir ve Nefise taş sekede oturup yıldızları izlerken, geçmişin acılarını ve bugünün huzurunu konuşurlardı. “Bir zamanlar, yalnız bir adamdım.” dedi Tahir. “Sen bana yalnızlığın ötesinde bir hayat sundun.”
Nefise, başını Tahir’in omzuna yasladı. “Ben de bir zamanlar kaybolmuş bir çocuktum. Seninle, kendimi buldum.”
Bir sonbahar günü, mektebin mezunlarından biri, Konya’da büyük bir hastanenin başhekimi oldu. Gazeteciler, “Başarınızın sırrı nedir?” diye sorduklarında, “Beni Tahir ve Nefise yetiştirdi. Onların sevgisi ve adaleti, bana yol gösterdi.” dedi.
Kasaba, artık Tahir’i “Lanetli ailenin oğlu” değil, “Dağların Beyi” diye anıyordu. Nefise ise, “Mektep Anası” olmuştu. Onların hikayesi, kasabada nesilden nesile anlatıldı. Herkes, gerçek sevginin, cesaretin ve iyiliğin neler başarabileceğini gördü.
Tahir ve Nefise, yaşlandıklarında bile mektepteki çocuklarla zaman geçirdiler. Bir gün, torunlarıyla birlikte taş sekede otururken, Nefise Tahir’e sordu: “Hayatımızı yeniden yaşasaydık, neyi değiştirirdin?”
Tahir gülümsedi. “Hiçbir şeyi. Çünkü her zorluk, bizi buraya getirdi. Seninle yaşlanmak, bana dünyanın en büyük armağanı.”
Nefise, Tahir’in elini tuttu. “O mektubu yaktığın için sana kızmadım. Çünkü o küllerden yeni bir hayat doğdu.”
Güneş, dağların ardında kaybolurken, rüzgar çam ağaçlarını okşadı. Mektepten çocuk sesleri yükseldi. Tahir ve Nefise, huzur içinde birbirlerine yaslandılar. Onların hikayesi, dağların rüzgarında, çocukların gülüşünde, mektebin duvarlarında yaşamaya devam etti.
Gerçek sevgi, cesaret ve iyilikle yazılmış bir hayat; dağların kalbinde bir mektup gibi, nesiller boyu anlatıldı.
SON