5 Günde 400 Kilometre KOŞTU! Yunan Ordusu NEREYE Kaçtığını BİLMİYORDU!

.

.

Zaferin Bedeli: 1922 Büyük Taarruzu ve Bir Başçavuşun Cesareti

Giriş: Bir Başçavuşun Efsanevi Karşılaşması

1922 yılının Ağustos ayında, Uşak yakınlarındaki tozlu bir yolda Türk ordusunun bir başçavuşu, karşısında duran yabancı subay grubuna soğukkanlılıkla baktı. Esir aldığı bu adamların kim olduğunu bilmiyordu. Rütbesini sordular. “Başçavuş.” dedi. Karşısındakiler şaşkınlıkla birbirlerine bakarak bu yanıtı sindirmeye çalıştılar. Resmi kayıtlara geçen ifadesinde şöyle diyecekti: “Hayretlerini gidermek için devam ettim. Bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var.” O an, esir aldığı kişinin kim olduğunu ancak saatler sonra öğrenecekti. Karşısında duran adam, Yunan ordusunun başkomutanı General Nikolaus Trikopis’ti. Bu sahne, 20. yüzyılın en hızlı ve en yıkıcı kara takip harekâtlarından birinin son perdesini işaret ediyordu.

Kıbrıs’a Giden Yol: Bir Yıl Geride

Ve bu hikayenin nasıl başladığını anlamak için tam bir yıl geriye gitmek gerekiyor: Eylül 1921. Sakarya Meydan Muharebesi, 22 gün 22 gece süren kanlı bir boğuşmanın ardından Türk zaferiyle sonuçlanmıştı. Yunan ordusu, Ankara’ya ulaşma hedefinden vazgeçmek zorunda kalmış ve geri çekilmişti. Ancak Yunan ordusu henüz imha edilmemişti. Afyon-Eskişehir hattında güçlü savunma mevzileri kurmuş, hendekler kazmış, tel örgüler germişti ve Batı Anadolu’yu hala işgal altında tutuyordu. Mustafa Kemal Paşa, Sakarya zaferinin tek başına yeterli olmadığını biliyordu. Düşmanı Anadolu’dan tamamen söküp atmak için ordunun taarruz gücüne kavuşması gerekiyordu ve bu da uzun bir hazırlık dönemi demekti.

Toplumsal Seferberlik: Tekalif-i Milliye Emirleri

İşte bu noktada, savaş tarihinin en olağanüstü toplumsal seferberlik örneklerinden biri başladı. 5 Ağustos 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık Kanunu’nu çıkararak Mustafa Kemal’e 3 ay süreyle olağanüstü yetkiler verdi. Bu yetki, birkaç kez uzatılacak ve taarruzun başladığı güne kadar geçerli kalacaktı. Mustafa Kemal, bu yetkiyi kullanarak 7 ve 8 Ağustos 1921 tarihlerinde Tekalif-i Milliye emirlerini yayımladı. Bu emirler, kelimenin tam anlamıyla bir ulusun savaş için seferber edilmesiydi.

Her hane, elindeki çorap, çarık ve çamaşırın %40’ını orduya teslim edecekti. Tüccar ve esnaf kumaş, kösele, çivi, tel ve nalın stoklarının %40’ını verecekti. Halkın elindeki binek ve yük hayvanlarının %20’si, her türlü silah ve cephane stoku, benzin, mazot, makine yağı ve gres yağının tamamı orduya devredilecekti. Ayrıca her ilçede bir Tekalif-i Milliye Komisyonu kurularak bu toplama işlemi organize edilecekti. Verilen malların bedeli, sonradan ödenmek üzere kaydedildi ve kayıtlara göre geri ödemeler 1923 ile 1937 yılları arasında tamamlandı. Tekalif-i Milliye, kağıt üzerindeki bir emirden çok daha fazlasıydı. Anadolu’nun her köyünden kanı kolları yola çıktı, cephane sandıkları, un çuvalları, kumaş balyaları yüzlerce kilometre taşındı. Resmi kayıtlar, bu taşımacılığın büyük bölümünün kadınlar tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor. Çünkü savaşabilecek yaştaki erkeklerin çoğu ya cephedeydi ya da şehit düşmüştü.

Gizli Operasyonlar ve Harekâtın Hazırlıkları

Bu seferberlik, sadece maddi kaynakları toplamakla kalmadı, aynı zamanda gizli bir operasyonu da beraberinde getirdi. İstanbul’daki silah depolarından Anadolu’ya cephane kaçırılıyordu. Bu operasyonlar büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirildi ve ordunun ateş gücünü önemli ölçüde artırdı. Bir yıl boyunca asker sayısı yükseltildi, birlikler yeniden teşkilatlandırıldı ve subay kadroları güçlendirildi. Aynı zamanda toplanan istihbarat bilgileriyle Yunan mevzilerinin detaylı haritaları çıkarıldı ve taarruz planı en ince ayrıntısına kadar hazırlandı. Tüm bu hazırlıkların en kritik unsuru gizlilikti. Düşmanın taarruzu önceden öğrenmemesi hayati önem taşıyordu ve Mustafa Kemal bu konuda olağanüstü bir dikkat gösterdi.

Mustafa Kemal’in Harekâtı Başlatma Kararı

Temmuz 1922’nin son günlerinde, Akşehir’de gizli bir toplantı düzenlendi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, nihai taarruz planını son kez gözden geçirdi. 6 Ağustos’ta orduya gizli taarruz emri verildi. Ancak saldırının tam tarihi yalnızca en üst düzey komutanlara bildirildi. Mustafa Kemal, bu gizliliği korumak için Ankara’da normal hayatına devam eder gibi görünmeye özen gösterdi. Kaynaklara göre futbol maçlarına gitti, resmi davetlere katıldı ve taarruzun yaklaştığına dair en küçük bir ipucu vermedi. 19 Ağustos’ta Mustafa Kemal sessizce Ankara’dan ayrıldı. Dönemin tanıklıklarına göre ayrılmadan önceki akşamı Keçiören’de yakın çevresiyle geçirdi ve o gece kayıtlara geçen şu sözleri söyledi: “Taarruz haberini alınca hesap ediniz. 15 günü İzmir’deyiz.” Yanındakiler hafifçe gülmüşlerdi. İzmir cepheden 450 km uzaktaydı ve bu sürede oraya ulaşmak herkesin gözünde imkansızdı.

Büyük Taarruzun Başlangıcı: 26 Ağustos 1922

24 Ağustos’ta Ankara’dan hareket eden Mustafa Kemal, Afyon’un güneyindeki Şuhut kasabasında geceledi. 25 ve 26 Ağustos gecesi, Kocatepe’nin hemen güneyindeki bir dere yatağında kurulan başkomutanlık karargahına ulaştı. Fevzi Paşa ve İsmet Paşa da oradaydı. Karşılarında Yunan ordusunun Afyon çevresinde kurduğu güçlü savunma hatları uzanıyordu. Derin hendekler, sıra sıra tel örgüler ve beton tabyalar Yunan kuvvetlerinin toplam mevcudunun 200.000 civarında olduğunu gösteriyordu. Yunan mevzilerinin sağlamlığına güveniyorlardı. Türk taarruz planı ise SAD taarruz olarak biliniyordu.

SAD Taarruz Planı ve Çifte Kuşatma

Bu taarruz planı üç ana unsurdan oluşuyordu: Nurettin Paşa komutasındaki birinci ordu merkezden doğrudan yarma harekâtı yapacaktı. Yakup Şevki Paşa komutasındaki ikinci ordu kuzeyden kuşatma manevrasına girecekti ve Fahrettin Paşa komutasındaki 5. Süvari kol ordusu ise düşmanın gerisine sarkarak çekilme yollarını kesecekti. Bu klasik bir çifte kuşatma planıydı ve başarısı tamamen hıza bağlıydı. Düşmanın toparlanmasına fırsat vermeden çemberi kapatmak şarttı.

Kocatepe’den Taarruz Başlıyor

26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30’da Kocatepe’den verilen işaretle Türk topçusu ateş açtı ve Batı Anadolu’nun kurtuluşunu belirleyecek büyük taarruz başladı. İlk gün son derece çetin geçti. Yunan mevzileri güçlüydü. Savunma hatları derinliğine düzenlenmişti ve düşman askerleri kararlı bir şekilde direniyordu. Ancak 27 Ağustos’tan itibaren denge değişmeye başladı. Türk kuvvetleri üstünlüğü ele geçirdi. Afyon geri alındı ve Yunan cephesinde ilk ciddi çatlaklar oluştu.

Yunan Ordusunun Çöküşü ve İzmir’e Giriş

Türk birlikleri, 30 Ağustos sabahı savaşın kaderini belirleyen anı yaşadı. Dumlupınar’da Yunan ordusuyla büyük bir meydan savaşı yapıldı. Mustafa Kemal’in bizzat yönettiği bu çatışma, başkomutanlık meydan muharebesi olarak tarihe geçti. 9 Eylül’de Türk birlikleri İzmir’e girdi. İzmir’in kurtuluşu, 15 Mayıs 1919’da başlayan ve 3 yılı aşan Yunan işgalinin sona ermesinin simgesi oldu. Kaynaklara göre İzmir’e giren ilk Türk birliklerini halk büyük bir coşkuyla karşıladı.

Zaferin Bedeli ve Sonraki Günler

18 Eylül’e kadar Batı Anadolu’da tek bir işgalci kuvvet kalmamıştı. Mustafa Kemal’in Keçiören’deki o gece söylediği, “15 günü İzmir’deyiz.” sözleri neredeyse birebir tutmuştu. 26 Ağustos’ta başlayan taarruzdan 9 Eylül’de İzmir’in kurtarıldığı 15 güne kadar geçen sürede büyük bir başarı elde edilmişti. Bu zaferin ardından diplomatik müzakereler başladı ve Lozan Antlaşmasıyla yeni Türk devletinin sınırları uluslararası düzeyde kabul edildi.