6 Yaşında Yetim Kaldı, Onu Bulan Yörük Savaşçı Her Şeyi Değiştirdi!

Dağların Yemini
Bölüm 1 – Mezar Başındaki Adam
Doğu Anadolu’nun dağları, 1890’larda insanı iki şeye alıştırırdı: rüzgârın ne zaman kesileceğini bilmemeye ve ölümün ne zaman kapıyı çalacağını hesaplayamamaya.
Güneş daha doğmadan, bozkırın üstüne ince bir buz tabakası gibi soğuk serilmişti. Kırık dökük bir patika, kayaların arasından kıvrılarak bir avuç yalnız eve varırdı. Bu evlerden birinde, köyden uzak, dedikodudan uzak, ama aynı zamanda merhametten de uzak yaşayan bir kadın vardı: Ayşe. Yanında altı yaşındaki kızı Leyla.
Leyla’nın saçları sarıydı; öyle parlak bir sarı değil, olgun buğday gibi, sade ve doğal. Mavi gözleri ise çocuk gözü hiç değildi—fazla sessiz, fazla dikkatli, fazla “erken büyümüş” bakardı. Ayşe bunu bilirdi. Bu yüzden kızına az konuşur, çok sarılırdı. Çünkü bazen bir çocuk, kelimeden çok kolların sıcaklığıyla hayatta kalırdı.
O sabah Leyla, göğsünde bir sıkışmayla uyandı. Ev, alıştığından da sessizdi. Sanki evin içindeki hava bile nefes almayı unutmuştu.
“Anne?” dedi, fısıltıyla.
Cevap gelmedi.
Küçük ayakları tahta zeminde ürkekçe ilerledi. Mutfağa baktı; boş. Yatak odasına baktı; yatak dümdüz, sanki kimse hiç yatmamış gibi. Leyla’nın yüreği, bir kuş gibi çırpınmaya başladı.
Kapıyı aralayıp dışarı çıktığında, soğuk yüzüne tokat gibi çarptı. Toprakta tuhaf izler gördü: kürek izi, taş yığını, taze kazılmış bir yer. İzler onu evin arkasındaki küçük düzlükte, taşların özenle çevrelediği bir toprak yığına götürdü.
Bir mezar.
Leyla olduğu yerde dondu. Anlamaya çalıştı ama kelimeler yetişemedi.
Sonra mezarın başındaki adamı gördü.
Bir yörük savaşçısı… fakat masallardaki gibi dimdik, gururlu, kibirli bir yörük değil. Dizlerinin üstüne çökmüş, iki eli toprağa saplanmış, sanki mezarı tutuyormuş gibi… Ve ağlıyordu. Öyle sessiz bir ağlayış değil; göğsünü sarsan, insanın içini yakan türden.
Leyla’nın boğazından ince bir ses çıktı:
“Bu… bu benim annemin mezarı. Sen kimsin?”
Adam birden başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı ama bakışı keskinliğini kaybetmemişti. Uzun bir an, birbirlerine baktılar; bir yetim çocukla başka bir yetim kalmış adam gibi.
Adam ayağa kalktı, yavaşça. Kızı ürkütmemek için hareketlerini kontrollü yaptı. Elinin tersiyle yüzünü sildi.
“Adım Tekin,” dedi. “Ben… geçiyordum. Mezarını gördüm. Ve… yalnız gitmiş diye…”
Sözün sonu gelmedi. Çünkü Tekin’in boğazına düğümlenen şey, sadece o kadının yalnız ölmesi değildi. Kendi geçmişiydi. Kendi mezarlarıydı. Kendi yitik çığlıklarıydı.
Leyla titreyerek bir adım daha attı. “Neden ağlıyordun?”
Tekin mezara baktı, sonra yeniden çocuğa.
“Çünkü kimse arkasından dua etmemiş gibi geldi,” dedi. “İnsan böyle gitmemeli.”
Leyla’nın gözleri doldu. O anda acısını unutmuyordu—aksine, acısının ilk kez görüldüğünü hissediyordu. Bir yabancı, annesi için ağlamıştı. Bu, dünyanın tamamen taş olmadığını gösteren küçük bir çatlak gibiydi.
Tekin, tam o sırada tehlikeyi hissetti.
Dağlarda büyüyen adamlar, tehlikeyi bazen gözle görmezdi; önce tenlerinde hissederdi. Tekin’in ensesi gerildi. Ufka baktı: toz bulutu.
Bir atlı hızla yaklaşıyordu. Öfkeli bir hızla.
Tekin, Leyla’nın önünde çömeldi.
“Dinle beni küçük kız,” dedi, sesi sakindi ama aceleydi. “Adamlar gelecek. Seni buradan götürmem gerek.”
Leyla’nın sesi titredi: “Nereye?”
Tekin’in gözleri bir an yumuşadı. “Ruhunun nefes alabileceği bir yere.”
Cevap beklemeden Leyla’yı kucağına aldı. Küçük kız önce kasıldı, sonra—bütün mantığa aykırı biçimde—boynuna sarıldı.
Ve Tekin, dağlara doğru yürümeye başladı.
Bölüm 2 – Küllerin Hatırlattığı Yemin
Tekin, Leyla’yı taşırken aklı istemsizce beş yıl öncesine gitti. Kendi obasına.
O gün de rüzgâr böyle sertti. O gün de gökyüzü böyle soğuk bir maviydi. O gün, Tekin avdan dönerken uzaktan duman görmüştü. Serin havada yükselen duman, normal bir ocak dumanı gibi değildi—kalın, karanlık, “yanık” kokulu.
Koşmuştu. Yıllarca savaşmış bir adamın koşusu, bir çocuğun telaşı gibi olmuştu o gün.
Çadırlarına vardığında her şey kül olmuştu. Bağrış, ağlayış, hayvanların korku sesi… Sonra sessizlik.
Karısı Dilber, çadırın önünde yatıyordu. Küçük kızı Nazlı, annesinin göğsüne sarılı halde. Kurşun yaraları, insanın inancını bile delip geçen bir vahşilik bırakmıştı geride.
Tekin, onları kendi elleriyle gömmüştü. Toprak sertti; elleri kanamıştı. Kanı toprağa karışmış, sanki mezarı mühürlemişti. O günden sonra Tekin’in içindeki bir parça kapanmıştı. Yaşayan Tekin vardı; ama gülen Tekin yoktu.
Bu yüzden, şimdi bir mezar başında, tanımadığı bir kadın için ağlaması tesadüf değildi. Kaderin acı bir oyunu da değildi. Tekin, “yalnız gömülen” ruhların yükünü biliyordu.
Ve şimdi kucağında bir çocuk vardı. Yine altı yaşında. Yine mavi gözlü. Yine “baba” diyecek yaşta ama “baba” kelimesini tanımadan büyümüş biri.
Tekin içinden sessizce konuştu:
Bu kez geç kalmayacağım.
Bölüm 3 – Toz Bulutunun Sahibi: Rıfat
Rıfat, köyün en yaşlısı değildi belki ama en “kesin” konuşanıydı. İnsanları ikiye ayırırdı: “bizden” ve “onlardan.” Onun dilinde “onlar” çoğunlukla yörüklerdi. Göçebe, silahlı, özgür… Rıfat’ın en korktuğu şey özgürlüktü; çünkü özgür insan, köy düzenine boyun eğmezdi.
Ayşe’nin ölümü köye sabahın erken saatinde düşmüştü: “Yalnız kadın gece ölmüş.” Bu söz, bir dua gibi değil, bir fırsat gibi dolaşmıştı.
Rıfat’ın aklına ilk gelen şey mezar değildi. Kız değildi. Yas değildi.
Toprak.
“Orada bir parça arazi var,” diye düşünmüştü. “Sahipsiz kalır.”
Atına binip Ayşe’nin evine geldiğinde gördüğü manzara, onun içindeki önyargıyı alevlendirmişti: mezar başında bir yörük ve yanında Leyla.
Rıfat, bunu “kurtarma” diye paketleyebileceği bir öfkeye dönüştürdü. Çünkü insan bazen çıkarını, ancak “iyi niyet” kılığına sokarsa rahat ederdi.
Köye dört nala döndü. Beş silahlı adam topladı: demirci Tahir, genç Veli, hep “kervan kovalayan” Hamdi, çekingen Seyfi ve bir de adını herkesin unuttuğu ama tetiği çabuk bir adam.
“Bir yörük kızı kaçırmış!” dedi Rıfat. “Gidip alacağız.”
Adamların çoğu ne gördüğünü bilmiyordu. Ama hepsi neye inanacağını biliyordu: yörükten şüphe etmeye.
Toz bulutu böyle oluştu.
Bölüm 4 – Satı Nine ve Geçici Oba
Tekin, dağların “dilini” bilirdi. Hangi kaya gölge verir, hangi dere yatağı iz saklar, hangi rüzgâr kokuyu taşır… Leyla kollarında uyuyakalmıştı; göz kapakları ağır, nefesi hıçkırıkla kesilen bir uyku.
Öğlene doğru Tekin, kırmızı kayaların yükseldiği, içine girenin kaybolduğu bir vadiye indi. Orada geçici bir konak vardı: üç genç yörük savaşçısı ve bir yaşlı kadın.
Gençler Tekin’i görünce gerildiler; ama asıl gerilim, Tekin’in kucağındaki sarı saçlı köylü kızını görünce büyüdü.
Necati en hızlı tepki verendi. “Bela mı getirdin Tekin?” diye çıkıştı. Eli bıçağına gitti.
Tekin sert bir bakışla durdurdu onu. “Bu bir çocuk,” dedi. “Bela değil.”
Yaşlı kadın barınağından çıktı. Küçük yapılıydı ama duruşu taş gibiydi. Gözleri, insanın yüzünü değil, hikâyesini okur gibi bakardı. Adı Satı’ydı. Herkes ona “Satı Nine” derdi.
Satı Nine Leyla’ya baktı. Kızın gözlerine uzun uzun baktı. Sonra Tekin’e:
“Annesi yeni ölmüş,” dedi.
Tekin şaşırdı. “Nereden anladın?”
“Yetim gözünü bilirim,” dedi Satı Nine. “Çok gördüm.”
Satı Nine, Leyla’ya ellerini uzattı. “Gel kızım. Burada kimse sana dokunmaz.”
Leyla, Tekin’e baktı. Tekin başıyla onay verdi. Leyla, tedirgin ama yorgun bir cesaretle Satı Nine’nin elini tuttu.
Barınağın içinde su, biraz kuru et, sıcak bir ses… Satı Nine, eski bir ninni mırıldandı. Leyla kelimeleri bilmedi ama sesin içindeki “ev” duygusunu tanıdı. Annesinin geceleri fısıldadığı şefkat gibi.
Kız, annesi öldüğünden beri ilk kez derin bir uykuya daldı.
Dışarıda Tekin, gençlerle yüzleşti. Gökhan, “Neden bunu yapıyorsun?” diye sordu. “Köylü kızı için?”
Tekin’in bakışı sertleşti; kelimeleri bıçak gibi çıktı:
“Benim kızım korunmaya muhtaçken kimse korumadı.”
Gençlerin gözleri yere indi.
Satı Nine dışarı çıktı. Tekin’e yaklaştı.
“Bu çocuk burada kalabilir,” dedi. “Ama bu, sadece ekmek paylaşmak değil. Bu, kan davası gibi büyüyebilir.”
Tekin başını salladı. “Biliyorum.”
Satı Nine, yörük geleneğinden söz etti: koruyuculuk yemini. Kendi kanından olmayan bir yetimi korumayı seçen adam, bunu Allah’ın huzurunda ilan ederdi.
Su getirdi. Tekin’in önünde durdu.
“Bu çocuğu korumaya, onu kendi canın gibi kollamaya yemin eder misin?”
Tekin elini göğsüne koydu.
“Allah şahidim olsun,” dedi. “Yemin ederim.”
Satı Nine suyu Tekin’in eline döktü; temizliğin ve yeni başlangıcın simgesi gibi.
“Ağır bir yemin,” dedi Satı Nine. “Onun acısı senin acın olur.”
Tekin gözünü kırpmadı. “Öyle olsun.”
Tam o sırada Necati koşarak geldi:
“Atlılar! Beş kişi… silahlı… buraya geliyorlar!”
Bölüm 5 – Kaçışın Ahlâkı
Tekin bir an “savaşçı” oldu. Gözleri, yılların karanlık taşına döndü. Ama Satı Nine kolunu tuttu.
“Öldürme,” dedi fısıltıyla. “Bugün beşini öldürürsün, yarın köy ordu gibi gelir. Sonra bizim kadınlarımız, çocuklarımız bedel öder.”
Tekin’in çenesi kilitlendi. Öfke, yeminle çatıştı. Yemin, sadece “kızı koru” demiyordu; aynı zamanda “halkını yakma” diyordu.
Satı Nine hızlı düşündü: “Kızı al. Dağa çık. Bildiğin mağaralara. Biz burada oyalarız.”
Tekin barınağa girdi, Leyla’yı uyandırdı. Kız uykulu, şaşkın.
“Ne oluyor?” dedi.
“Kötü niyetli adamlar geliyor,” dedi Tekin. “Seni benden almak isteyecekler.”
Leyla’nın gözleri korkuyla doldu. “Ben… onlarla gitmek istemiyorum.”
Tekin onu kucağına aldı. “Gitmeyeceksin.”
Dışarıda kamp gerildi. Rıfat geldi, bağırdı: “Köylü kızı nerede?”
Satı Nine sakindi. “Burada kız yok.”
Rıfat küfretti, tehdit etti. Genç savaşçılar silahlarına davrandı. Hava, bir kıvılcımla patlayacak gibiydi.
Ama Satı Nine’nin sesi taş gibi ağır çıktı:
“Bu kampı yakarsan, öyle bir savaş başlatırsın ki köyünde taş üstünde taş kalmaz.”
Rıfat’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Şiddetli bir itişle geri çekildi. “Bu bitmedi,” dedi. “O kızı bulacağım.”
Ve adamlarıyla çekildi. Ama herkes biliyordu: bu, bir “ara”ydı; son değil.
Necati’ye emir verildi: Tekin’e haber götürecek, “yakında kalma, daha uzağa git” diyecekti.
Tekin çoktan dağa tırmanıyordu.
Bölüm 6 – Mağaranın Ateşi
Tekin, çocukluğundan beri bildiği gizli bir mağaraya vardı. Girişi, kayaların diliyle saklanmıştı; bilmeyen geçip giderdi. İçeride damlayan su, küçük bir havuz yapmıştı.
Gece hızla çöktü. Dağ gecesi, gündüzün sıcağını unutturur; insanın içine bıçak gibi girerdi.
Tekin çakmak taşını çıkardı, ateş yaktı. Alev, mağaranın duvarlarına turuncu bir hayat çizdi.
Leyla titriyordu. Tekin kendi derisini battaniye gibi kızın omzuna sardı. Kendi üşümeyi seçti; çünkü yemin böyle bir şeydi: “kendinden vermek.”
Leyla, ateşin yanında biraz çözüldü. Sonra kısık bir sesle sordu:
“Sen de… birini kaybettin değil mi?”
Tekin sustu. Bazı soruların cevabı, insanın boğazında yıllarca taşırdığı bir yük gibidir.
Ama Leyla’nın bakışı saf ve bekleyendi; onu yargılamıyordu. Sadece “anlamak” istiyordu. Ve belki de birinin acısını duyunca, kendi acısı biraz daha taşınabilir oluyordu.
Tekin anlatmaya başladı. Dilber’i… Nazlı’yı… kül olmuş çadırı… gömülen bedeni… kalan boşluğu.
Leyla’nın gözlerinden yaşlar aktı. “O yüzden annemin mezarında ağladın,” dedi.
Tekin başını eğdi. “Evet.”
Leyla, küçük bir cesaretle yaklaştı. “Sen iyi birisin.”
Tekin acı bir gülümsemeyle başını salladı. “İyi değilim. Bu eller adam öldürdü.”
Leyla’nın sesi kararlı çıktı: “Ama beni götürmedin. Beni satmadın. Beni korkutmadın. Beni sakladın.”
Tekin, o an anladı: Bir çocuk için “iyi”, bir adamın geçmişiyle değil, şu anki seçimiyle ölçülürdü.
Gece yarısına doğru mağaranın ağzında bir gölge belirdi: Necati.
Haber kötüydü ama çözüm netti: “Çerkez Bey’in ana kampına gidin. Üç gün. Zor yol. Ama tek güvenli yer.”
Tekin ateşe baktı. Üç gün… takip… pusular… açlık… soğuk.
Sonra Leyla’ya baktı. Kız, korkuya rağmen gözlerini kaçırmıyordu.
“Gideceğiz,” dedi Tekin.
Bölüm 7 – Üç Günlük Yol: İzler ve Nefesler
Şafakta yola çıktılar. Tekin, iz bırakmamaya çalıştı. Dere yataklarını kullandı, taşın üstüne bastı, rüzgârın yönünü dinledi.
İlk gün nispeten sakindi. Akşam bir kaya kovuğunda saklandılar. Ateş yakmadılar; duman ele verirdi. Leyla üşüyünce Tekin hırkasını ona sardı.
“Sen üşüyeceksin,” dedi Leyla.
“Ben alışkınım,” dedi Tekin. “Sen uyu.”
Gökyüzü yıldızla doluydu. Leyla fısıldadı:
“Tekin… annem bizi görüyor mudur?”
Tekin göğe baktı. “Görüyordur,” dedi. “Ve senin hayatta kalmana sevinıyordur.”
İkinci gün, tehlike geldi.
Dar bir geçitte Tekin, uzak nalların sesini duydu. Üç atlı… yaklaşan…
Leyla’yı kucağına aldı, büyük bir kayanın arkasına sakladı. Nefeslerini tuttular. Rıfat ve iki adamı geçti. Toprağı incelediler, söylenip durdular.
Leyla, Tekin’in avucunda hissediyordu: kalp atışı hızlı ama düzenli. Korku vardı; panik yoktu. Bu, hayatta kalmanın farkıydı.
Atlılar uzaklaştığında Tekin fısıldadı: “Devam.”
Üçüncü günün öğlenine doğru, dağ geçidinde pusuya düştüler.
Beş adam… beş tüfek…
“Dur!” diye bağırdı Rıfat. “Kızı ver!”
Tekin, Leyla’yı arkasına aldı. Kendi bedenini kalkan yaptı.
“Bu kız benimle kalacak,” dedi.
Rıfat güldü. “Sen kimsin? Bir yörük! Bir kaçıran!”
Tekin’in sesi sert çıktı: “Ben onun koruyucusuyum. Yemin ettim.”
Rıfat tükürdü. “Yeminini köyüne sakla.”
Tekin etrafa baktı: sağda dik bir yamaç… tehlikeli ama atlıların çıkamayacağı türden.
Leyla’ya fısıldadı: “Sıkı tutun. Ne olursa olsun bırakma.”
Ve bir anlık hamleyle, elindeki taşı fırlattı. Adamların biri sendeledi. Tekin koştu. Kurşunlar kayalara çarptı, kıvılcım gibi sekti.
Tırmandılar. Tekin, yamaçla kavga etti; Leyla, Tekin’e tutunarak hayata tutundu.
Sonunda yukarıda bir çıkıntıya ulaştıklarında ikisi de nefes nefeseydi. Leyla ağlıyordu ama yaralı değildi.
Aşağıdan Rıfat’ın sesi geldi: “Bu bitmedi!”
Tekin cevap vermedi. Çünkü bazı sözler rüzgârla taşınır, ama kararlar taş gibi dururdu.
Artık Çerkez Bey’in toprağına giriyorlardı. Köylüler burada ilerlemeye cesaret edemezdi.
Bölüm 8 – Çerkez Bey’in Hükmü
Akşamüstü, büyük bir kamp göründü: onlarca çadır, yüzlerce hayvan, ateşler, duman, ses… Bir topluluğun kalbi gibi atıyordu.
Leyla’nın gözleri büyüdü. Hayatında bu kadar kalabalığı hiç görmemişti.
Kampa girdiklerinde herkes durdu. Fısıltılar yayıldı: “Tekin… kucağında köylü kız… nasıl?”
Sonra Çerkez Bey ortaya çıktı. Heybetli bir adamdı; sakalı gür, bakışı keskin. Sözünün ağırlığı vardı.
“Tekin,” dedi. “Kampıma ne getirdin?”
Tekin gözünü kaçırmadı. “Kimsesiz bir çocuk,” dedi. “Ve bir yemin.”
Çerkez Bey Leyla’ya baktı. “Adın?”
“Leyla,” dedi kız, sesi titreyerek.
“Annen baban?”
“Annem öldü,” dedi. “Babamı tanımadım.”
Çerkez Bey, Tekin’i işaret etti. “Bu adam seni koruyor mu?”
Leyla bir an durdu. Sonra, sanki hayatındaki en büyük kararı veriyormuş gibi konuştu:
“Evet,” dedi. “O benim ailem.”
Kamp bir an sessiz kaldı. Çerkez Bey başını kaldırdı, yüksek sesle konuştu:
“Yetimi korumak bizim geleneğimizdir. Bu çocuk misafirimizdir. Ona dokunan, bana dokunur.”
Söz bitti. Tartışma bitti.
Tekin’in omuzları ilk kez hafifledi. Üç günün ağırlığı, yeminle birlikte yerine oturdu: artık kaçmıyorlardı. Artık bir çatıları vardı.
Bölüm 9 – Öğrenilen Yeni Hayat
Aylar geçti. Leyla, kampa alıştı. Kadınlar ona hamur yoğurmayı öğretti, çocuklar oyunlarını paylaştı. Leyla’nın yüzü yavaş yavaş renk aldı. Geceleri daha az sıçrayarak uyanmaya başladı.
Satı Nine bir gün ana kampa geldiğinde Leyla onu görür görmez koştu, sarıldı.
“Çiçek gibi açmışsın,” dedi Satı Nine.
Leyla’nın gözleri doldu. “Burada kimse bana kızmıyor,” dedi.
Tekin de değişiyordu. Leyla’nın soruları, onun içindeki pası kazıyordu. Kız, hayatı merak ediyordu; Tekin, hayatın sadece acı olmadığını yeniden öğreniyordu.
Bir akşam Leyla çekinerek sordu:
“Tekin… sana baba diyebilir miyim?”
Tekin’in boğazı düğümlendi. Nazlı’nın sesi, yıllar sonra mağaranın duvarından çıkmış gibi duyuldu.
“Kızım,” dedi, “istersen dersin.”
Leyla bir kez denedi. Kelime ağzından çıktığında, kampın rüzgârı bile yumuşadı:
“Baba.”
Tekin gözlerini kapadı. Bazı yaralar tamamen kapanmazdı; ama bazı kelimeler, yaranın üstüne temiz bir bez gibi konurdu.
Bölüm 10 – Bir Mezardan Doğan Aile
Yıllar geçti. Leyla büyüdü; on üç yaşına geldiğinde artık herkes onu “Tekin’in kızı” diye tanıyordu. Bazıları hâlâ şüphe taşırdı; çünkü önyargı, dağdan bile ağırdır. Ama çoğu, Leyla’nın çalışkanlığını, terbiyesini, merhametini gördü.
Tekin’in saçlarına ak düştü. Yüzünde çizgiler arttı. Ama gözündeki karanlık, eskisi kadar koyu değildi.
Bir gün baba-kız bir tepeye çıktılar. Güneş batıyordu; gökyüzü turuncu ve morla boyanmıştı.
Leyla fısıldadı: “Annem… bazen özlüyorum. Ama artık içim yanmıyor. Sadece… hatırlıyorum.”
Tekin başını salladı. “Ben de,” dedi. “Her gün.”
Leyla, babasının koluna yaslandı. “Sence annem mutlu mudur?”
Tekin, uzaklara baktı. Bir mezarın başında dökülen gözyaşlarını düşündü. Bir mağaradaki ateşi, bir kampın hükmünü, bir çocuğun “baba” deyişini…
“Mutludur,” dedi. “Çünkü sen yaşıyorsun. Ve yalnız değilsin.”
Rüzgâr tepeden geçti. Sanki eski acıları alıp götürmek ister gibi.
Ve Doğu Anadolu’nun sert dağlarında, bir mezarın başında başlayan hikâye, bir yeminle aileye dönüşmüş oldu.