Acı içindeki bir çiftçi, O”nu ahırında, hiç göndermediği bir mektupla birlikte buldu

Gönderilmemiş Mektubun Yolu
Bölüm 1 — Rüzgârın Getirdiği Yabancı
Kışın sonu denilen şey bazen bir veda değildir; sadece daha ince bir bıçaktır. Düzlüklerin üstünden esen rüzgâr, ahırın tahta kaplamalarını sanki dişleriyle kemiriyormuş gibi tırtıklıyor, teneke çatıyı öfkeli bir el gibi sarsıyor, karı yerin üstüne dalga dalga bastırıyordu. Çiftlik, beyazın altında yutkunmuş bir sessizliğe gömülmüştü; her ses boğuluyor, her gölge olması gerekenden uzun duruyordu.
Cole Waker, sobanın içindeki közler daha tükenmeden yataktan kalktı. Bu, uykusuzluğun değil alışkanlığın işiydi: Evde yalnız kaldığından beri geceleri daha hafif uyurdu; rüzgârın tonu değişse duyardı, Red’in nefesi hızlansa hissederdi. Yaşlı köpek o sabah bir kez havladı—tek bir havlama, ama yanlış bir nota gibi keskin. Sonra, istemediği bir şeye kulak kabartıyormuşçasına hareketsiz kaldı.
Cole fenerini kancadan aldı, kapıyı açtı. Soğuk yüzüne tokat gibi çarptı; botları karın içine gömüldü, nefesi kalın bulutlar halinde yükseldi. Fenerin ışığı her adımda sallanıyor, çit direklerinde ve donmuş çamur parçalarında altın renkli kısa anlar yakıyordu.
Ahırın kapısını ittirdi. Menteşe, bir uyarı gibi gıcırdadı. Red içeri süzüldü; tüyleri kabarmıştı. Cole feneri kaldırdığı anda adımları kesildi.
Samanların arasında bir kadın vardı. Dizlerini göğsüne çekmiş, ince bir paltoya sarılmış, etek ucuna kar yapışmıştı. Elleri çıplaktı; kızarmış, şişmiş, parmak eklemlerinde deri çatlamıştı. Yanında yıpranmış bir çanta duruyordu; sanki sahibinin gücü bittiği anda yere bırakılmış gibi.
Kadın başını kaldırdı. Gözleri genişti ama savrulmuyordu; panik değil, inat taşıyordu.
“Gideceğim,” dedi. Sesi soğukla kalınlaşmıştı. “Sorun çıkarmak istemedim. Sadece rüzgârdan korunacak bir yer arıyordum.”
Cole cevap vermedi. Korkuyu da görmüştü, yalanı da. Ama kadının yüzündeki ifade ikisi de değildi. Bu, yorgun bir cesaretti—başka seçenek kalmadığında insanın mecburen takındığı türden.
“Nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu sonunda.
Kadın bir an durdu, sonra neredeyse fısıldayarak, “Evet,” dedi. “Burası senin toprağın.”
Fenerin ışığı kadının yüzüne yumuşak bir sıcaklık verdi: göz altındaki morlukları, saçına yerleşmiş kırağıyı, dudaklarının kenarındaki kuruluğu gösterdi. Red yaklaştı, kadının dizine burnunu dokundurdu; tehdit görmemiş gibi bedenini kadına yasladı. Cole’un çenesi gerildi.
“Adın?” diye sordu.
Kadın dikkatle doğruldu; hızlı hareket etse kemikleri kırılacakmış gibi temkinliydi. “Lilan Hart,” dedi. “Cole Waker’ı aramaya geldim.”
Kendi adını yabancı bir ağızdan duymak, Cole’un boğazına görünmez bir elin oturması gibiydi. Bir kez gözlerini kırptı.
“Bulmuş oldun,” dedi.
Lilan, fenerden Cole’un yüzüne baktı. “Bir mektup aldım,” dedi. “Üstünde adın yazıyordu. Gönderenin adresi yoktu. Ama… senin iyi birine ihtiyacın olduğunu söylüyordu.”
Bu cümle Cole’a bir darbe gibi çarptı. Bir an rüzgârın uğultusunu duyamadı; yalnızca evin içindeki o eski sessizliği duydu—Miriam öldüğünden beri duvarların arasına sinmiş o ağır boşluğu. O mektubu yazdığı geceyi hatırladı: küçük kızı Nora yan odada uyurken, elleri titreyerek mutfak masasına oturmuş; acısını kelimelere boşaltmış, sonra da utanır gibi kâğıdı katlayıp çekmecenin en dibine itmişti. Göndermemişti. Kimse görmesin istemişti.
“Ben hiç mektup göndermedim,” dedi kısık bir sesle.
Lilan’ın ağzı, neşesiz ama meraklı küçük bir gülümsemeye döndü. “Belki başka biri göndermiştir,” dedi. “Belki… yolunu kendi bulmuştur. Bilmiyorum.”
Cole, kadının titreyen bedenine, çatlamış ellerine, karla kirlenmiş eteğine baktı. Bir şeyi biliyordu: Ahırın kapısını yeniden kapatırsa, bu kadın geceyi çıkaramayabilirdi.
Lilan ayağa kalkmaya çalıştı; dizleri titredi. Red, tam zamanında yanına sokuldu, onu destekledi. Cole düşünmeden Lilan’ın dirseğini tuttu. Paltosunun altında ne kadar zayıf olduğunu hissetti.
“Geri dönmek zorunda değilsin,” dedi, sesi kendi kulağına bile beklediğinden daha kararlı geldi. “İçeri gel.”
Lilan, sanki nezaketin bedelini çoktan öğrenmiş biri gibi baktı. “Bir çocuk var,” dedi sessizce.
Cole’un boğazı düğümlendi. “Kızım,” dedi. “Nora.”
Lilan başını bir kez salladı. “Tamam,” dedi. “Sadece bu gece için.”
Bahçeyi sessizce geçtiler. Rüzgâr paltolarını çekiştiriyor, kar botlarının altında sertçe gıcırdıyordu. Ev, beyaz toprağın üstünde karanlık ve sade duruyordu; tek bir adamla küçük bir kız için fazla büyük görünen kare bir yapı. Cole kapıyı açtı, kenara çekildi. Lilan bir an eşikte durdu; sanki geri dönemeyeceği bir çizgiyi geçiyormuş gibi. Sonra içeri girdi.
Ateş hâlâ hafif bir parıltı yayıyordu. Eski odun dumanı ve günler önce pişmiş güvecin kokusu havada asılı kalmıştı. Sallanan sandalyede bir kumaş tavşan eğri duruyordu; kulağı bükülmüştü. Cole, Lilan’ın gözlerinin oraya takıldığını gördü ve ifadesinde küçük bir yumuşama oldu.
Masanın yanına bir kase koydu, içine güveç doldurdu. Yanına teneke bardakta su bıraktı. Lilan, sanki yiyecek bir anlaşmaymış gibi küçük lokmalarla, yavaşça yedi; tek zerreyi israf etmedi.
Cole, koridorun sonundaki boş odayı gösterdi. “Orada yatabilirsin,” dedi. “Eskiden… karımın odasıydı.”
Lilan ürpermedi; yalnızca gözlerini kaldırıp Cole’un bakışını yakaladı. “Başın sağ olsun,” dedi. Basit ama ezber değil; insanın içinden gelen türden.
Cole boğazını temizledi. Keder beklenmedik anlarda yükselirdi.
O gece, Lilan koridora kaybolurken evin sessizliği değişti. Hâlâ sessizdi; ama ölümcül bir boşluk değildi artık. İçinde başka bir nefesin olduğu bir sessizlikti.
Bir süre sonra koridorda yumuşak bir ses duyuldu. Cole döndü. Nora, geceliğiyle kapı aralığında duruyordu; saçları uykudan dağınık, tavşanı göğsüne sıkıca bastırmıştı. Çocukların çok erken büyüdüğünde gözlerine yerleşen o dikkatli bakışla sordu:
“Baba… kim var burada?”
Cole diz çöktü, yüzü Nora’nın yüz hizasına geldi. Sakalındaki nemli karı elinin tersiyle sildi. “Bir kadın yardıma ihtiyaç duydu,” dedi nazikçe. “Sadece bu gece.”
Nora’nın bakışları koridora kaydı. “İyi biri mi?” diye fısıldadı.
Cole bir an sustu. Rüzgârı değil, kendi göğsünü dinledi. “Bence öyle,” dedi.
Nora tavşanı daha sıkı kucakladı. “Annem iyi biriydi,” dedi, kelimeyi yoklar gibi.
Cole yutkundu. “Evet,” dedi. “Annen iyi biriydi.”
Nora, istemeyi gururuna yediremeyen çocukların yaptığı gibi, alnını kısa bir süre Cole’un omzuna dayadı. Cole onu tuttu; çok sıkmadan, kırılgan bir şey taşır gibi.
Ve Cole, koridora bakarken sabahın ne getireceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey: dışarıda rüzgâr hâlâ uluyordu, ama çatısının altında uzun zamandır ilk kez yalnız değildi.
Bölüm 2 — Üçüncü Kase
Sabah, gri bir tereddüt gibi geldi. Gökyüzü sanki uyanmaya karar verememişti; camlarda buz, beyaz eğrelti otu desenleri çizmişti. Soba kömüre dönmüş, mutfakta soğuk, duvarların içine sinmişti.
Cole, yulafı tencerede karıştırırken kokunun sıradan ama rahatlatıcı olduğunu düşündü. Kışın sonunda sıcaklığın değeri artardı; insan bazen yalnızca sıcak bir şey yediği için hayatta kalırdı.
Masanın üstüne iki kase koydu, sonra bir üçüncüyü. Üçüncü kase, bir soru işareti gibi durdu. Kendi kendine kızdı; ama kaldırmadı.
Red, şöminenin yanında yatıyordu. Kuyruğunu bir kez salladı; sonra yine taş kesildi. Nora, tek çorapla mutfağa girdi; sandalyeye tırmandı, bacaklarını altına çekti. Güvensiz hissettiğinde hep böyle otururdu.
“Hâlâ burada mı?” diye sordu küçük bir sesle.
“Evet,” dedi Cole, Nora’nın önüne kaseyi kaydırarak. “Hâlâ burada.”
Nora, koridora, yulafa, tekrar koridora baktı.
Misafir odasının kapısı sessizce açıldı. Lilan mutfağa girdi; saçları arkada örülüydü, yanakları hâlâ soğuktan kızarık ama omuzlarındaki gerginlik azalmıştı. Yüzünü yıkamıştı; artık fırtınada savrulmuş bir gölge değil, bir insan gibi görünüyordu.
Nora’yı görünce durdu. İkisi de bir an kıpırdamadı.
Sonra Lilan, sanki doğal bir refleksle ellerini yana indirdi, avuç içlerini açıkça gösterdi; çocuğa zarar vermeyeceğini beden diliyle anlatmak ister gibi. “Günaydın,” dedi yumuşakça.
Nora gözlerini kırptı. Gülümsemedi ama geri de çekilmedi. “Günaydın,” dedi fısıltıyla.
Cole, ikisini bir kapının rüzgârda sallanışını izler gibi izledi: tek bir yanlış hareketle çarpıp kapanabilecek bir şeyin hassaslığını hissederek.
“Uyuyabildin mi?” diye sordu Lilan’a.
“Elimden geldiğince,” dedi Lilan. Masadaki üçüncü kaseye baktı; bakışları kısa bir an Cole’un yüzünde durdu. “Yatak için teşekkür ederim.”
Cole kaşığı üçüncü kasenin yanına bıraktı. “İki gün karlı yollarda yürüdüysen, yemek de yersin,” dedi. Sesindeki sertlik, aslında merhametin üzerindeki kabuk gibiydi.
Lilan tereddüt etti; sonra oturdu. Hareketleri zarafet için değil, hayatta kalmak için öğrenilmiş dikkatle doluydu. Sessizce yediler. Bu, garip bir sessizlik değildi; yorgun insanların sessizliği. Her biri, görünmeyen bir tehlikeyi dinliyordu.
Nora yemeğini bitirip kasesini itti, ayağa kalktı. Tavşanını alıp Lilan’ın yanına geldi; gözleri Lilan’ın saçındaki örgüye takıldı.
“Bunu sen mi yaptın?” diye sordu, kendi kafasını işaret ederek.
Lilan örgüsüne dokundu. “Evet,” dedi. “Saçı bir arada tutuyor.”
Nora eliyle uzanacak gibi yaptı, sonra durdu. Çekindi. Sonra koridora koşar adım gidip giyinmeye başladı.
Nora gidince Cole alçak sesle konuştu: “Gerçekten o mektup yüzünden mi geldin?”
Lilan’ın kaşığı havada asılı kaldı. “Evet,” dedi. “Başka bir şeyim yoktu.”
“Beni nasıl buldun?”
Lilan kaşığı masaya bıraktı. “Kansas City’de… bir tür yerleştirme ofisi gibi bir yer var,” dedi. “Resmi değil. Bir dükkânın arkasında, kâğıt yığınları ve eski mektuplar… Kadın, mektupların bazılarına kimsenin cevap vermediğini söyledi. Seninkine de.”
Cole’un yüzü ısındı; utanç, öfke ve mahremiyetin ihlali birbirine karıştı. “O mektubun var olmasını istemiyordum,” dedi.
“Anlıyorum,” dedi Lilan. “Ama vardı.”
Cole, “Neden sen?” diye sordu. “Yani… bunca kişi varken.”
Lilan’ın ağzı sıkılaştı. Gözlerini kaçırmadı. “Çünkü,” dedi, “en kötü günümü henüz bilmeyen birine ihtiyacım vardı. Bana ‘zaten böyle biri’ gibi bakmayacak birine.”
Cole’un içindeki eski yaralar sızladı. “Ne oldu?” diye sordu.
Lilan bir an sustu; sonra, “Bugün değil,” dedi.
Cole başını salladı. Sınırı kabul etti. İnsan, dokununca acıyan hikâyelerin ne olduğunu bilirdi.
Kahvaltıdan sonra Lilan bulaşıkları toplamaya başladı. Cole refleksle “Dur” diyecekti; ama Lilan başını kaldırmadan, “Çalışabilirim,” dedi. “Buraya taşınmaya gelmedim. Ama bulunduğum yerde yük olmak istemem.”
Suyun sesi, teneke kapların tıkırtısı mutfağı neredeyse normal hissettirdi. Cole, bu “normal”in nasıl bir lüks olduğunu fark etti.
Öğlene doğru kapının menteşesi iyice gevşedi. Cole aletleri aldı. “Kapıyı tamir edeceğim,” dedi.
Lilan paltosunu giydi. “Ben de tutabilirim,” dedi. “Çivi tutmayı bilirim.”
Dışarı çıktılar. Hava burnun içini acıtacak kadar soğuktu; güneş solgun bir madeni para gibi alçakta duruyordu. Cole çekiçle çalışırken Lilan tahtayı sabitledi. Parmakları yaralıydı, ama sızıyı yüzüne taşımadı.
Red bir tur atıp karın üstüne çöktü; ihtiyar bir ustabaşı gibi onları izledi.
Nora dışarı çıktı; tavşanını sürükleyerek yaklaştı. Lilan onu ilk fark eden oldu. Çömeldi.
“Bu tavşan yorulmuş gibi,” dedi.
Nora aşağı baktı. “Kolu kopuk,” diye mırıldandı.
Lilan elini uzattı. “İzin verir misin?”
Nora tereddüt etti; sonra tavşanı, sanki önemli bir şeyi teslim ediyormuş gibi Lilan’ın avuçlarına bıraktı.
Lilan cebinden küçük bir iğne ve iplik çıkardı. Cole’un kaşları kalktı; böyle bir şeyi yanında taşıyan çok kişi tanımıyordu. Lilan hızlı, dikkatli dikişlerle kolu yerine sabitledi. İşini bitirince düğümü sıkıp tavşanı Nora’ya uzattı.
“Her şey ikinci bir şansı hak eder,” dedi.
Nora tavşana, sonra Lilan’a baktı. “Teşekkür ederim,” dedi fısıltıyla.
Lilan başını küçükçe salladı; bunu büyütmek istemez gibiydi. Ama Cole, Lilan’ın gözlerinde bir yumuşama gördü. Göğsünde bir şey kıpırdadı: acı değil; uzun zamandır unutulmuş bir “olabilir” duygusu.
Bölüm 3 — Kasabanın Dili
Günler, karın bir anda kaybolmadığı ama yumuşadığı bir ritimde ısınmaya başladı. Beyaz örtü çöktü, yer yer kahverengi toprağı açığa çıkardı; dere, çiftliğin arkasında yeniden şırıltıyla akmaya koyuldu. Çit direkleri donun itmesiyle eğilmişti; çamur, botlara yapışıyordu.
Cole ve Lilan, konuşmadan yan yana çalışmayı öğrendi. Lilan kileri temizlerken Miriam’ın etiketlediği kavanozları buldu—özenli el yazısı, tarihler, küçük notlar. Lilan kavanozlara sahiplenerek değil, saygıyla dokundu; sanki birinin anısına yanlışlıkla basmaktan korkar gibi.
Nora, Miriam’ı sorduğunda Lilan onu susturmadı. Dinledi. Nora’nın karışık cümlelerine sabırla yer açtı; “O gün… annem…” diye başlayan, ortasında dağılan anlatıları sabırla topladı. Cole bazen koridorda durup o sesleri dinledi. Kederi ilk kez sıkmak yerine gevşiyordu; sanki evin içinde yalnız bir acı değil, paylaşılan bir hatırlama dolaşıyordu.
Bir hafta sonra Cole arabayı kasabaya gitmek için hazırladı. Sedar Hollow, her zaman rüzgâr alan bir kıvrımın dibinde kurulmuş küçük bir yerdi: çamurlu sokaklar, düşük çatılar, her şeyin birbirini bildiği türden bakışlar.
Lilan, “Ben kalırım,” dedi. “Kasabada başına iş açılmasın.”
Cole, Nora’nın yolculuk hevesiyle parmak ucunda zıplayışını izledi. “Sen de gel,” dedi Lilan’a. “Burada kalacaksan, sanki bir suç işlemişsin gibi saklanmana gerek yok.”
Lilan’ın gözlerinde bir anlık korku belirdi. Sonra derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi.
Kasabaya vardıklarında, bazı erkekler şapkalarıyla selam verdi; bazı kadınlar bakıp yüzlerini çevirdi. Cole, Nora’nın omzunda elini sabit tuttu. Lilan, başını dik tutmaya çalışıyordu ama adımlarının içinde temkin vardı.
Genel mağazanın kapısındaki zil çaldı. İçerisi sıcaktı; sabun ve kahve kokusu havayı dolduruyordu. Bayan Grady başını kaldırıp Cole’a gülümsedi.
Sonra Lilan’ı görünce gülümsemesi, ipi kesilmiş gibi düştü. Gözleri, “Ben bir şey biliyorum” diye bağıran insanların gözleri gibi kısıldı.
“Ee?” dedi Bayan Grady, sesi gereğinden tatlı. “Bak sen… kimi getirmişsin, Cole.”
Cole havadaki değişimi bir sıcaklık düşüşü gibi hissetti. “Onu tanıyor musun?” diye sordu, sesi sakin ama keskin.
“Tanırım,” dedi kadın. “Şehirdeki kuru gıda dükkânında çalışırdı. Sorunlar onu sokak köpeği gibi izler.”
Lilan’ın çenesi gerildi, ama konuşmadı. Nora şaşkınlıkla babasına baktı; çocuk, yetişkinlerin kelimelerle bıçak çektiğini sezmişti.
Cole tezgâha yaklaştı. “Un, tohum ve lamba yağı alacağım,” dedi. “Hikâye değil.”
Bayan Grady’nin bakışları Nora’ya kaydı. “Bu senin kızın mı?”
“Evet,” dedi Cole. “Hesabı çıkar.”
Kadın hesap yaptı; ama gözleri, sanki çıkarılan toplamdan daha fazlasını tartıyormuş gibi onları izledi.
Dışarı çıktıklarında Lilan’ın elleri titriyordu. Burnundan yavaşça nefes aldı; keskin bir şeyi yutuyormuş gibi.
“Bana ne demek istediler?” diye sordu Cole, mağazadan uzaklaşınca.
Lilan dümdüz önüne baktı. “Beni incitmek istediler,” dedi. Sonra kelimeler, uzun süre tutulmuş bir nefes gibi döküldü: “Orson Pritchard diye biri vardı. Çalıştığım yerin sahibi. ‘Hayır’ dediğimde… hırsız dedi. Baştan çıkarıcı dedi. İnsanların gözünde beni kirletti. İşimi aldı. Kaldığım odayı aldı. Kapıları kapattı.”
“Çalmadın,” dedi Cole; bu bir soru değil, bir karar gibiydi.
“Hayır,” dedi Lilan hızlı ve net. “Ceketim, iğnem, ipliğim ve gururumla çıktım oradan.”
Cole başını salladı. Dünyanın yeni bir başlangıca bedelsiz izin vermediğini biliyordu. Ama ilk kez, bedeli ödemek zorunda olmayanın da kendisi olabileceğini düşündü: Bedeli, haksızlık yapan ödesin diye.
O gece rüzgâr yine huzursuz esti. Panjurlar titredi; insanın kapılar açıldı sanmasına neden olan türden bir rüzgârdı. Cole ahıra giderken Red alçak bir hırıltı çıkardı.
Yoldan bir binici geldi. Komşu değildi, dost da değildi. Koyu paltolu, şapkası gözlerine kadar inmiş, botları çamurlu bir adam… Elinde kâğıt taşıyordu; bıçak gibi değil, ama bıçaktan daha keskin bir şeye dönüşebilecek türden.
Cole ahırdan çıktı, yarı yolda buluştu. “Cole Waker mısın?” diye sordu adam.
“Evet.”
“Ben Harlin Tate,” dedi adam. “Sedar Hollow şerif yardımcısı. Bunu teslim etmem istendi.”
Cole kâğıdı fener ışığında okudu. Bu bir tutuklama emri değildi—ama çağrıydı, tehdit kokan bir bildirimdi. Lilan Hart’ın “çalınan mallar” hakkında sorgulanmak üzere arandığı, ona yatak verenlerin “suça ortaklık” sayılabileceği yazıyordu. Altında Orson Pritchard’ın adı vardı.
Cole’un eli kâğıdı buruşturacak kadar sıkıldı.
Lilan verandaya çıktı; Nora’nın paltosunu omuzlarına sarmıştı. Çocuk, Lilan’ın arkasında duruyor, tavşanı göğsüne bastırıyordu.
Tate, Lilan’a baktı. “Hanımefendi,” dedi. “Adınız burada.”
Lilan’ın yüzü soldu, ama sesi sabit kaldı. “Ben ondan bir şey çalmadım.”
Tate omuz silkti. “Doğru mu değil mi, ben karar vermem,” dedi. “Ben sadece getiririm.”
Cole düşünmeden Lilan’ın önüne geçti. “Burası benim arazim,” dedi. “O benim çatımın altında.”
Tate’in gözleri kısıldı. “İşleri zorlaştırmak mı istiyorsun?”
Cole’un sesi alçaktı, ama duyuluyordu: “Hayır. Sen, kötü bir adamın zararını kolaylaştırmak istiyorsun.”
Tate ağırlığını değiştirdi. “Kasaba halkı onun sorun getirdiğini söylüyor.”
Cole bir an Lilan’a baktı: korkuyu gördü, gururu gördü. Sonra Nora’ya baktı: çocuk, yetişkinlerin hangi dünyayı kuracağına karar verdiğini izliyordu.
Sonra Cole tekrar Tate’e döndü. “Kasaba ne derse desin,” dedi. “Pritchard onu istiyorsa kendisi gelsin ve burada, yüzüme karşı söylesin. Şimdilik sen gideceksin.”
Tate, Cole’u tartar gibi baktı. Sonunda atının dizginlerini çekti. “Bu iş bitmedi,” dedi ve karanlığa doğru gitti.
Nal sesleri kaybolduğunda çiftlik yeniden sessizliğe büründü—ama bu sefer sessizlik korkuyla doluydu.
Lilan nefes verdi, eve döndü. “Gideceğim,” dedi gergin bir sesle. “Seni ve Nora’yı buna bulaştıramam.”
Cole yaklaştı. “Sen bir fırtına değilsin,” dedi. “Sen bir insansın.”
Lilan başını salladı. “Onun gibi erkekler kaybedince ne yapar… bilmiyorsun,” diye fısıldadı.
Cole’un gözleri sertleşti. “Kaybın insana neler yaptığını biliyorum,” dedi. “Ama neyi mazur göstermediğini de.”
Nora, kapının eşiğinden bir adım attı. Gözleri yaşlıydı, yanaklarını koluyla silmişti. “Lütfen gitme,” dedi. “İnsanların gitmesinden hoşlanmıyorum.”
Bu cümle, evin ortasına ağır bir taş gibi düştü.
Lilan çömeldi, Nora’yı kendine çekti. Onu kırılgan ve kutsal bir şey gibi tuttu. Cole, boğazındaki düğümün kederden değil, yeni bir kayıp korkusundan oluştuğunu fark etti.
Bölüm 4 — Adaletin Kapısında
O gece Nora uyuduktan sonra Lilan masaya oturdu. Çantası yanında duruyordu; kararını çoktan vermiş birinin sessizliği vardı üzerinde. Cole, buruşturulmuş kâğıdı düzeltip masaya koydu.
“Yarın kasabaya gideceğiz,” dedi. “Şerifle konuşacağız. Saklanmayacağız.”
Lilan, gözlerini Cole’a kaldırdı. “Neden?” diye sordu. Sesi yumuşaktı; ama içinde, birinin “Buna değer miyim?” sorusu vardı.
Cole bir an durdu. Sonra, kelimeleri özenle seçerek konuştu: “Miriam öldüğünde bana yankılarla dolu bir ev kaldı,” dedi. “Bunun hak ettiğim şey olduğunu düşündüm. Sonra… bir mektup yüzünden—benim gönderdiğimi sandığın bir mektup yüzünden—ahırıma girdin.”
Cole elini masanın üstünde gezdirdi; sanki konuşurken kırılacak bir şeyi düzeltmek ister gibi. “İşaretlere pek inanmam,” dedi. “Ama gördüklerime inanırım.”
“Ne görüyorsun?” diye sordu Lilan.
Cole yutkundu. “Dünya onurunu almaya çalışırken onu koruyan bir kadın görüyorum,” dedi. “Kızımın daha rahat uyuduğunu görüyorum. Evimin yeniden ısındığını görüyorum. Ve seni kapıdan çıkarırsam… doğru olanı değil, korkuyu seçmiş olacağımı görüyorum.”
Lilan’ın elleri titredi. “Onun yerini dolduramam,” diye fısıldadı. Miriam’dan bahsettiğini ikisi de biliyordu.
Cole başını salladı. “Doldurmak zorunda değilsin,” dedi. “Nora annesini hatırlayacak. Ben onu hatırlayacağım. Sen buraya bir şeyi silmeye gelmedin.”
Cole bir çekmeceyi açtı. İçinden katlanmış, kenarları yıpranmış bir kâğıt çıkardı. Bir yüzük değildi, büyük bir sözleşme değildi; sadece bir mektuptu—gönderilmemiş, ama hayatına bir şekilde karışmış.
“Bunu hayatımın en kötü gecesinde yazdım,” dedi. “Nazik birini istedim. Sen geldin. O yüzden şimdi sana yüzüne karşı soruyorum: Kalacak mısın? Başka yerin olmadığı için değil… istediğin için.”
Lilan’ın gözleri doldu; ama gözyaşlarını serbest bırakmadı. Bir kez, kendini toparlayan bir insan gibi gözlerini kırptı.
“Kalmak istiyorum,” dedi.
Cole’un omuzları, uzun süredir gergin duran bir ipin kesilmesi gibi gevşedi. Ev, sanki o anda nefesini geri aldı.
Ertesi gün Sedar Hollow’a birlikte gittiler: Cole, Lilan, Nora ve Red. Şerifin ofisi, belediye binasının yanında küçük bir odaydı; tahta masalar, tütün kokusu, duvarda asılı solgun bir bayrak.
Şerif, yaşlı bir adamdı; yüzü pek az şeye şaşıran türdendi. Cole net konuştu. Lilan gerçeği saklamadan anlattı. Nora, tavşanını tutup sessizce dinledi.
Şerif, Lilan’ın ellerindeki yaraları, gözlerindeki yorgunluğu, anlatının tutarlılığını gördü. Bir kâtip çağırdı. İlk kez biri, Lilan’ın hikâyesini kâğıda geçirdi. Sadece Pritchard’ın sesi kalmadı ortada.
“Bu iş hemen bitmez,” dedi şerif. “Ama burada, kayda girer. Ve kayda giren şey, bir gün birinin kapısına dayanır.”
Cole, şerifin kelimelerindeki ağır gerçeği anladı. Adalet hızlı olmayabilirdi; ama iz bırakmadan da geçmemeliydi.
Kasabadan çıkarlarken Bayan Grady onları uzaktan izliyordu. Bazı bakışlar hâlâ keskin, bazı fısıltılar hâlâ kirliydi. Ama Cole, Lilan’ın artık yalnız yürümeyeceğini biliyordu. İnsan bazen bunun bile dünyayı değiştirdiğini geç fark eder.
Pritchard meselesi, gerçekten de hemen bitmedi. Birkaç hafta sonra bir tebligat daha geldi; sonra bir görüşme; sonra “kanıt” diye gösterilen boş laflar. Cole, tarladaki işleriyle beraber bu mücadeleyi de yürüttü. Lilan, korkunun üstüne basmayı öğrenen bir insan gibi başını dik tuttu. Nora, her gecenin sonunda aynı soruyu sormayı bıraktı: “Sabah burada olacak mısın?”
Çünkü cevabı evin içinde yaşamaya başlamıştı.
Bahar, yavaş bir affetme gibi geldi. Son karlar çatıdan eridi; dere berrak aktı; toprak yumuşadı. Cole bir akşamüstü, Nora’nın bir yandan gülerek koşup bir yandan tavşanının kulağını savurduğunu izledi. Lilan yanında duruyordu. Red ayaklarının dibinde, yaşlı ve memnun, gözlerini kısarak güneşi içine çekiyordu.
Cole fazla konuşmadı. Sadece elini uzattı. Lilan, izin verdi—bir sözleşme gibi değil, bir güven gibi.
Ve Lilan, daha önce pek inanmadığı bir şeyi anladı: Bazen sevgi, bir anda yanan bir ateş değildir. Bazen fırtınada tutulan bir fenerdir. Bazen “gönderilmemiş” sandığın bir mektup bile yolunu bulur—çünkü asıl adres, kâğıttaki isim değil; insanın içindeki ihtiyaçtır.
Kış, çiftliğin üstünden çekilirken geride izler bırakmıştı: eğilmiş çit direkleri, çatlamış tahta, yorgun bedenler. Ama bahar, onların arasına yeni bir şey koydu: birlikte onarılan bir kapı, yeniden dikilmiş bir tavşan kolu, masadaki üçüncü kasenin artık soru değil alışkanlık oluşu.
Cole, akşam ışığında verandadan tarlaya baktı. Uzaktan Nora’nın kahkahası geliyordu. Lilan’ın nefesi yanında sakin, gerçek ve sıcaktı.
Dünya hâlâ zordu. Kasaba hâlâ konuşuyordu. Pritchard hâlâ kendi gölgesini büyütmeye çalışıyordu. Ama evin içinde, rüzgârın bile tam söküp atamadığı bir şey vardı artık: birbirini seçmiş insanların sessiz, inatçı dayanışması.
Ve bu, bazı mektuplardan daha güçlüydü.