Ailesi Onu Çocuk Sahibi Olamadığı İçin Sattı… Ta Ki Üç Çocuklu Yalnız Bir Adam Onu Kurtarana Kadar.

Ailesi Onu Çocuk Sahibi Olamadığı İçin Sattı… Ta Ki Üç Çocuklu Yalnız Bir Adam Onu Kurtarana Kadar.

Dağların Kalbinde Yeniden Doğuş — Zeynep’in Hikâyesi

Zeynep o sabah horoz sesleriyle değil, mutfaktan gelen annesinin hıçkırıklarıyla uyandı. Mart ayının son günleriydi. Torosların eteklerindeki küçük köyde bahar henüz toprakla barışamamıştı. Pencereden süzülen soluk ışık odanın nemli duvarlarında titriyordu. Yirmi iki yaşındaydı Zeynep. Koyu kestane saçları belinin altına kadar uzanıyor, ela gözleri köyün diğer kızlarından farklı bir derinlik taşıyordu. Ama bu güzellik son yıldır üzerine yapışan utançla gölgelenmişti.

Kısır. Bu kelime ilk kez kaynanasının ağzından dökülmüştü. Evliliğinin ikinci yılında karnı hâlâ dümdüz kalınca önce fısıltılar başlamıştı köyde, sonra bakışlar. En sonunda da kocası Kenan’ın o gece söylediği cümle: “Senden çocuk olmaz. Annem haklıymış.” O gece Zeynep’in dünyası kararmıştı. Üç ay sonra boşanma kağıdı eline tutuşturulmuş, çeyizi bir eşek arabasına yüklenmiş, babaevine geri gönderilmişti.

Babaevi… Bu kelime artık sığınak değil, zindan anlamına geliyordu. Babası Hasan altmışını geçmiş, beli bükülmüş, gözleri yorgun bir adamdı. Tarladan geriye kalan birkaç dönüm arazi geçen yılki kuraklıkla birlikte neredeyse hiçbir şey vermemişti. Üstelik abeyinin düğün borcu, ablasının tedavi masrafları derken evin üzerine kara bulutlar çökmüştü. Zeynep eve döndüğünde annesinin ilk cümlesi bir karşılama değil, bir yakınma olmuştu: “Başımıza ne işler açtın kızım? Baban zaten dertli. Bir de sen geldin.”

Zeynep o günden sonra evin görünmez bir parçası oldu. Sabahın beşinde kalkıyor, hayvanları yemliyor, evi süpürüyor, yemekleri pişiriyor ama sofrada en son oturuyordu. Abeyi Murat ve karısı Elif onu sanki bir hizmetçi gibi görüyordu. “Boşanmış kız eve yük olur,” demişti bir gece Murat, Zeynep’in duyacağını bile bile. “Hem kimse almaz artık bunu. Ayıptır söylemesi. Kısır damgası yemiş.”

Günler birbirini kovaladı. Zeynep köyün çeşmesine giderken yolda karşılaştığı kadınların bakışlarını hissediyordu. Kimileri acıyor, kimileri küçümsüyordu. En acısı çocukluk arkadaşı Fatma’nın bile onunla konuşmaktan kaçınmasıydı.

Bir akşamüstü Zeynep avluda çamaşır asarken içeriden yükselen sesler dikkatini çekti. “Tahir ağa 50 koyun veririm diyor.” Bu ses babasına aitti. “50 koyun mu? Ama Hasan, o adam 70 yaşında. Üç karısı olmuş. İkisi de kaçmış ondan,” annesi ağlamaklı bir sesle itiraz ediyordu. “Ne yapalım Hediye? Başka çaremiz mi var? Borcumuz boyumuzu aştı. Kız burada kalsa ne olacak? Evde oturup yük olmaya devam mı edecek? Bari bir işe yarasın.”

Zeynep’in elleri titredi. Çamaşır ipinden tuttuğu gömlek yere düştü. Ama eğilip almaya mecali yoktu. Dizlerinin bağı çözülmüş, dünya dönüyordu. Onu satıyorlardı. Öz babası, öz annesi. Birkaç koyun karşılığında.

O gece Zeynep uyumadı. Tavandaki çatlaklara bakarak yattı. Aklından çocukluğu geçti; babasının onu omzunda taşıdığı günler, annesinin saçlarını tararken söylediği ninniler… Hepsi bir yalanmış gibi geliyordu. Artık ertesi sabah kahvaltıda babası resmi bir tavırla konuştu: “Zeynep, Tahir ağa seni istiyor. Önümüzdeki hafta nikah kıyılacak.” Annesi başını öne eğdi. Abeyi pencereden dışarı baktı. Yenge ise dudağının kenarında gizli bir tebessümle çayını yudumladı.

“Baba…” Zeynep’in sesi kısıktı. “O adam…” “Duydukların seni ilgilendirmez,” babasının sesi keskin çıktı. “Karar verildi.”

Zeynep o an içindeki bir şeyin kırıldığını hissetti. Bir cam gibi sessizce. Ama parçaları sonsuza dek batacak şekilde.

Tahir ağa bir hafta sonra köye geldi. Yanında iki adamı vardı. Siyah bir cepken, kirli bir şal var. Gözlerinde aç gözlü bir ışık. Zeynep onu ilk gördüğünde midesinin bulandığını hissetti. Adam yetmişlik gösteriyordu. Elleri nasırlı, tırnakları sararmış, dişleri dökülmüştü. Ama en kötüsü bakışlarıydı. Zeynep’e bir insan gibi değil, bir mal gibi bakıyordu.

“Güzelmiş,” dedi Tahir ağa Zeynep’in babasına dönerek. “50 koyun dedik ama 45’e indirelim. Kısır olduğu malum.” Babası itiraz etmedi. Başını salladı.

Nikah köyün imamı tarafından birkaç dakikada kıyıldı. Zeynep “Evet” derken sesinin çıkmadığını, dudaklarının sadece kıpırdadığını fark etti. O gece Tahir ağa’nın evine götürüldü. Torosların öte yakasında tenha bir vadide taştan yapılmış soğuk bir eve.

İlk gece Zeynep kendini bir hücrede hissetti. Tahir ağa onu bir odaya kapattı ve “Yarın konuşuruz,” deyip çıktı. Ama Zeynep o adamın bakışlarından ne istediğini anlamıştı. Uyumadı. Pencereyi kontrol etti. Demir parmaklıklar yoktu ama dışarıda iki köpek bağlıydı. Kapı ise dışarıdan kilitliydi.

Sabaha karşı adam kahvaltı için onu çağırttığında Zeynep ilk kez onun evini gördü. Dağınık, kirli, pis kokulu bir yer. Duvarlarda eski silahlar asılıydı. Bir köşede kim olduğunu bilmediği iki adamın fotoğrafı vardı. Tahir ağa ona yaklaştığında Zeynep içgüdüsel olarak geri çekildi.

“Kaçma benden,” dedi adam sırıtarak. “Artık benimsin.”

O gün ve ertesi gün Zeynep sürekli gözetim altında tutuldu. Ama üçüncü gece bir fırsat doğdu. Tahir ağa aşağı köye inmiş, adamlarından biri sarhoş olup uyumuştu. Zeynep gece yarısı sessizce mutfak penceresinden sıyrıldı. Ayakları çıplaktı. Üzerinde sadece ince bir elbise vardı ama arkasına bakmadan koşmaya başladı.

Karanlık, soğuk, taşlık patikalar, dikenli çalılar… Hiçbiri onu durduramadı. Ölmek o adamın elinde kalmaktan iyiydi. Zeynep koştu. Ne kadar koştuğunu bilmiyordu. Dakikalar mı saatler mi? Ayaklarının altındaki taşlar ayakkabısız tenine batıyordu. Dikenler baldırlarını çiziyordu ama durmadı.

Toroslar gece karanlığında devasa birer gölge gibi uzanıyordu. Ay bulutların arasından ara sıra sırıtıyor, sonra tekrar kayboluyordu. Zeynep her adımda daha da derine ilerliyordu dağların kalbine.

Bir saat sonra nefesi kesildi. Bir kayanın dibine çöktü. Kalbi göğsünde güm güm atıyordu. Arkasına baktı. Karanlıkta hiçbir hareket yoktu. Henüz fark etmemişlerdi belki ya da aramıyorlardı. Ama asıl tehlike şimdi başlıyordu. Soğuk kemiklerine kadar işliyordu. Mart sonu olmasına rağmen dağlarda hâlâ kış hüküm sürüyordu.

Zeynep titriyordu. Elleri buz kesmişti. Üzerindeki ince elbise gece rüzgarına karşı hiçbir koruma sağlamıyordu. Gece ilerledikçe Zeynep hareket etmeye devam etti. Durduğunda donacağını biliyordu. Bir patika buldu ve onu takip etti. Ama patika bir süre sonra kayboldu ya da o kaybetti. Etrafına baktığında sadece karanlık ağaçlar ve taşlar gördü. Yukarıda yıldızlar parlıyordu ama hiçbiri ona yol göstermiyordu.

Sabaha karşı bir derenin sesini duydu. Suya doğru ilerledi. Dere küçük, sığ ve buz gibiydi. Ama Zeynep o kadar susamıştı ki dizlerinin üzerine çöktü ve avuçlarıyla su içti. Su midesinde bir kıvılcım gibi yandı. Soğuktu ama canlıydı. Ayağa kalkmaya çalıştığında dizleri tutmadı. Yanına kıyıdaki taşların üzerine düştü. Gözleri kapanıyordu. Yorgunluk, soğuk ve açlık bedenini ele geçiriyordu. Sadece biraz dinleneyim diye düşündü. Sadece biraz.

Zeynep uyanıp uyumadığını bile anlamadı. Gözlerini açtığında güneş doğuyordu ama güneşin sıcaklığını hissetmiyordu. Bedeni uyuşmuştu. Doğrulmaya çalıştı, başarısız oldu. İkinci denemede elleriyle toprağa tutunarak yarı oturur bir pozisyona geçebildi. Çevresine baktı. Dağlar uyanıyordu, kuşlar ötüyor, dere çağlıyordu. Ama Zeynep için bu sesler bir ninni gibi geliyordu. Tatlı bir ninni, uyku çağıran.

Günün ilk yarısında biraz yürümeye çalıştı. Ama yürümek değil, sürünmek daha doğru bir tabirdi. Yemek yoktu. Yıl boyunca topladığı bitki bilgisi boş midesine çare olamıyordu. Çünkü bu kayalık arazide yenilebilir hiçbir şey göremiyordu.

Öğleden sonra Güneştepe’ye ulaştığında Zeynep bir çam ağacının dibine çöktü. Gözlerini kapattı. “Burada ölecek miyim?” diye sordu kendine. Cevap yoktu.

İkinci gece daha da zordu. Zeynep bir kaya kovuğuna sığındı. Sırtını taşa yasladı. Dizlerini göğsüne çekti, titriyordu. Artık sadece bedeni değil, zihni de titriyordu. Halüsinasyonlar başladı. Annesini gördü. Çocukken yaptığı börekleri tabakta sunan annesini, “Ye kızım!” diyordu annesi. “Aç kalmışsın.” Zeynep tabağa uzandı ama tabak buhar oldu. Babasını gördü. Onu omzunda gezdirdiği günlerdeki gibi gülümseyen babasını, “Korkma kızım,” diyordu babası. “Yanındayım.” Ama Zeynep ona dokunmak istediğinde baba gölge oldu ve kayboldu.

Sonra Kenan’ı gördü, eski kocasını. Yüzünde o son geceki ifade vardı. Acımasız, soğuk. “Senden çocuk olmaz.” Sesi dağlarda yankılandı. Tekrar tekrar. Zeynep ağlamak istedi ama gözlerinden yaş gelmiyordu. Susuzluk tüm sıvıları kurutmuştu.

Üçüncü günün şafağında Zeynep artık yürüyemiyordu. Emekleyerek bir tepenin yamacına tırmandı. Oradan aşağıya baktığında bir vadi gördü. Vadide tüten bir baca vardı. Bir ev ya da sadece bir hayaldi. Artık gerçek ile hayalin arasındaki çizgi bulanıklaşmıştı. Zeynep tepeyi inerken dengesini kaybetti ve yuvarlandı. Taşlar, dikenler, toprak… Hepsinin arasından geçerek bir düzlüğe savruldu. Orada kaldı. Hareketsiz. Gözleri yarı açık, nefesi sığ. Son düşüncesi annesi oldu. “Anne,” diye fısıldadı. “Yardım et.” Sonra karanlık.

“Baba, baba buraya bak!” Bir çocuk sesi, ince telaşlı. Zeynep bu sesi uzaklardan, suların altından geliyormuş gibi duydu. Gözlerini açmak istedi ama göz kapakları kurşun gibi ağırdı. Ayak sesleri, birden fazla kişi. Yaklaşıyorlar.

“Allah Allah, bu kim böyle?” Bir erkek sesi. Kalın, güçlü ama tedirgin. “Baba, ölmüş mü?” Başka bir çocuk sesi, daha küçük. “Bilmiyorum. Yusuf gel şuraya. Elif, Mustafa’yı tut!”

Zeynep bedeninin havaya kalktığını hissetti. Birisi onu kaldırıyordu. Güçlü kollar, koyun ve tütün kokan bir göğüs, sıcaklık. Gözlerini zorlayarak aralığından açtı. Üzerine bakan bir yüz gördü. Kaşları kalın, gözleri koyu, sakalı siyaha çalan bir adamdı. Otuz beş kırk yaşlarında. Yüzünde endişeden çok şaşkınlık vardı.

“Ayık mısın?” diye sordu adam. Zeynep cevap veremedi. Gözleri tekrar kapandı. Ama bu sefer karanlık değil, bir uyku hissediyordu. Güvenli bir uyku.

Zeynep sıcak bir şeyin dudaklarına değdiğini hissederek uyandı. Gözlerini açtığında yumuşak bir ışık gördü. Ocak ateşi. Bir tavanda is kalmış ahşap kirişler. “Ayıldı baba!” Bir çocuk sesi, başını çevirdi. Yanında üç çocuk duruyordu. En büyüğü on yaşlarında bir erkek çocuğuydu. Yüzü ciddi, gözleri anneannesinden miras kalmış gibi ela. Ortanca yedi sekiz yaşlarında bir kız. Örgülü saçları, meraklı bakışları. En küçüğü ise dört beş yaşlarında tombul yanaklı biri olan, elinde oyuncak bir tahta at vardı.

“Kim… Kimsiniz?” Zeynep’in sesi kısık çıktı. “Sen kimsin?” diye karşılık verdi bir ses. Zeynep başını çevirdiğinde kapıda duran adamı gördü. Onu dağda bulan adam. Adam içeri girdi. Elinde bir tas vardı. Yaklaştı ve Zeynep’in yanına çömeldi. “Çorba!” dedi kısa. “İç.”

Zeynep’in elleri titriyordu. Çorbayı tutamadı. Adam tası dudaklarına götürdü ve yavaşça içirmesine yardım etti. Çorba sıcaktı, tuzluydu. İçinde tarhana ve kurutulmuş nane kokuyordu. Zeynep her yudumda hayata biraz daha tutunduğunu hissetti.

Birkaç saat sonra Zeynep oturabilecek kadar güç toplamıştı. Adam ona sorular sordu kısa kesik cümlelerle. “Adın ne?” “Zeynep.” “Nereden geliyorsun?” Zeynep duraksadı. “Aşağı köylerden.” “Daha da ne işin var?” “Kaçtım.” “Kimden?” Zeynep cevap vermedi. Adam da üstelemedi.

Sonra Zeynep sordu: “Siz… siz kimsiniz?” Adam ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Dışarıya dağlara baktı. “Halil,” dedi. “Burada yaşarız.” “Çocukların mı bunlar?” “Evet. Eşim öldü.” Sesi sert çıktı. Konu kapatılmıştı.

Zeynep daha fazla sormadı ama çocuklara baktı. Annesiz büyümüş çocuklar. Yüzlerinde hem olgunluk hem eksiklik okunuyordu. O gece Zeynep evin bir köşesine serilen yatakta uyudu. Halil ve çocuklar başka bir odadaydı. Kapı açık bırakılmıştı. Ocak yavaşça yanıyordu.

Zeynep tavanı seyrederken düşündü. Bu adam onu kurtarmıştı ama istemiş miydi yoksa sadece mecbur mu kalmıştı? Halil’in yüzünü hatırladı. Sert çizgiler. Kapalı bir ifade, kırık bir şeyler vardı o gözlerde. Zeynep kendi kırıklığını başkasında tanımayı biliyordu. Belki diye düşündü. Belki ikimiz de kırığız.

Uyku bu düşüncenin ortasında geldi.

Günler geçti. Zeynep güç topladıkça evde yardım etmeye başladı. İlk başta Halil izin vermek istemedi. “Sen misafirsin,” demişti. “Yatağında yat.” Ama Zeynep dinlemedi. Bir sabah erkenden kalktı. Ocağa odun attı. Çay demleyip sofraya koydu. Halil uyandığında sofra hazırdı. Adam önce kaşlarını çattı. Sonra hiçbir şey demeden oturdu ve çayını içti. Bir kapı aralanmıştı.

Çocuklarla bağ kurmak daha kolaydı. En küçük olan Mustafa Zeynep’e ilk günden beri merak ve sıcaklıkla yaklaşıyordu. Tahta atını ona göstermiş, adının Yıldız olduğunu söylemişti. Elif, ortanca kız biraz daha çekingendi. Ama Zeynep bir gün onun saçlarını örerken buzlar erimeye başladı. “Annem de böyle örerdi,” dedi Elif fısıltıyla. Zeynep’in eli bir an durdu. Sonra devam etti. “Annen çok güzelmiş. Sen de güzelsin.” Elif’in sesi utangaçtı.

En büyük Yusuf ise mesafeliydi. Babası gibi. Zeynep’i süzüyor ama konuşmuyordu. Bir gece Zeynep onu tek başına otururken buldu. “Neden kaçtın?” diye sordu Yusuf. Doğrudan. Zeynep dürüst olmaya karar verdi. “Beni satmışlardı.” Yusuf’un gözleri büyüdü. Sonra başını önüne eğdi. “Annem de hasta olunca köydekiler babamı terk etmesini söylemişti. Babam dinlemedi.” Zeynep o an Halil’e dair yeni bir şey öğrendi. Sadece dul değildi. Sadık bir adamdı.

İki hafta geçti. Zeynep artık evin bir parçası gibi hissediyordu. Yemekleri o yapıyor, çocuklara o bakıyor, hayvanları o yemliyordu. Halil dağlarda koyunlarla meşgul oluyor. Akşamları eve yorgun ama sessiz dönüyordu. Araları hâlâ mesafeliydi. Ama bir gece ocak başında otururken Halil konuştu.

“Ne zamana kadar kalacaksın?” Zeynep beklediği bir soruydu bu. “Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Gidecek yerim yok.” Halil ateşe baktı. Uzun bir sessizlik oldu. “Kalabilirsin,” dedi sonunda. “Çocuklar sana alıştı.” Zeynep başını kaldırdı. Halil hâlâ ateşe bakıyordu. Yüzünde bir ifade yoktu ama sesi o kısa cümlede bir kapının açıldığını söylüyordu.

“Teşekkür ederim,” dedi Zeynep. Halil başını salladı. Sonra ayağa kalktı ve odasına gitti.

Zeynep ocağın alevlerini seyrederken gülümsedi. Küçük bir gülümseme ama uzun zamandır ilk kez gerçek.

Bahar ilerledikçe Halil’in obaya inmesi gerekti. Koyunların kırkımı yaklaşıyordu. Erzak alınacaktı ve köyün yayla şenliğine katılmak zorunluydu. Aksi halde obadan dışlanırlardı.

“Benimle geleceksin,” dedi Halil bir sabah. Zeynep tereddüt etti. “Sormazlar mı kim olduğumu?” “Sorarlar.” Halil’in sesi düzdü. “Ama bu beni ilgilendirmez.”

İlk kez Zeynep Halil’in ona karşı değil, onun için durduğunu hissetti.

Oba! Dağların eteklerinde yeşil bir yaylaya kurulmuştu. Onlarca çadır karakeçeden yapılmış, rüzgarla sallanıyordu. Ortada büyük bir ateş çukuru vardı. Kadınlar ekmek pişiriyor, erkekler hayvanlarla ilgileniyordu. Halil’in gelişi fark edildi. İnsanlar ona selam verdi ama gözler hep Zeynep’e kayıyordu. Sessiz, ölçen bakışlar.

İlk gerçek çatışma Halil’in annesi Emine Ana’dan geldi. Yaşlı kadın, 80 yaşını geçmiş, asasına dayanan, gözleri keskin biriydi. Torunlarını kucakladı, oğluna sarıldı. Ama Zeynep’e baktığında yüzü taşlaştı.

“Bu kim?” diye sordu Halil’e. “Zeynep, yanımızda kalıyor.” “Yanınızda mı?” Emine Ana’nın sesi keskinleşti. “Nasıl bir kadın senin evinde kalır?” “Anne, nerelisin?” Emine Ana Zeynep’e döndü. Zeynep yutkundu. “Aşağı köylerden.” “Kocam var mı?” “Boşandım.”

Sessizlik. Emine Ana’nın gözleri kısıldı. “Boşanmış bir kadın. Oğlumun evinde, torunlarımın yanında.” “Anne, yeter,” Halil’in sesi sert çıktı ama Emine Ana susmadı. “Kovarsın bu kadını oğlum. Ayıptır, günahtır. Elalem ne der?”

Zeynep o an geri adım atmak istedi. Dönüp gitmek. Ama Halil ona baktı. Kısa bir bakış. Kal diyen bir bakış. Kaldı.

Sonraki günler zor geçti. Obadaki kadınlar Zeynep’le konuşmuyordu. Çeşmede suyunu doldururken yer açmıyorlar, sofra kurarken onu çağırmıyorlardı. Fısıltılar eksik olmuyordu. “Duymuş muydun? Satılmış kadınmış. Kısırmış zaten. Eski kocası bırakmış. Halil’e büyü yaptı herhalde. Yoksa niye evine alsın?”

Zeynep bu sözleri duyduğunda içi paramparça oluyordu ama yüzünü belli etmiyordu. Başını dik tutuyor, işine bakıyor, çocuklarla ilgileniyordu. Bir gece tek başına otururken ağladı. Sessizce, kimsenin görmediği yerde.

Kabulün ilk işareti beklenmedik bir yerden geldi. Obadaki yaşlı bir adam, Dursun Dede, Zeynep’in yaptığı ekmekleri tattı. Sofrada herkesin önünde, “Helal olsun kızım, bereketli ellerin var,” dedi. Küçük bir cümleydi ama bir yarı kaçtı.

Sonra Zeynep’in bitki bilgisi konuşulmaya başlandı. Bir kadının bacağındaki yarayı temizlediği, apseli bir çocuğa merhem hazırladığı duyulmuştu. Yavaş yavaş bazı kadınlar ona soru sormaya başladı. “Zeynep kızım, bu ot ne?” “Hanım, benim şuramda bir sızı var…” Zeynep hepsine sabırla cevap verdi. Hepsine yardım etti.

Ama gerçek dönüm noktası henüz gelmemişti. Yaz ortasında bir facia yaşandı. Mustafa, en küçük çocuk, dere kenarında oynarken kayaların arasına düştü. Başını taşa çarpmış, bayılmıştı. Onu bulan diğer çocuklar çığlık çığlığa obaya koştu.

Herkes toplandı. Halil oğlunu kucağına aldı. Mustafa’nın alnından kan akıyordu. Gözleri kapalıydı. Zeynep hiç düşünmeden öne atıldı. “Verin onu bana.” Halil tereddüt etti ama Zeynep’in gözlerindeki kararlılık onu ikna etti.

Çocuğu yere yatırdılar. Zeynep yarayı inceledi. Derin değildi ama kan kaybı vardı. Hemen temiz bez istedi, kaynar su istedi. Obadaki kadınlar bu sefer düşünmeden koşuştular. Zeynep yarayı temizledi. Kanamayı durdurdu. Yaraya koyun yağı ve kekik karışımı sürdü. Mustafa’nın başını dizine aldı ve bekledi.

Saatler geçti, gün battı. Herkes nefesini tutmuştu. Sonra Mustafa gözlerini açtı. “Baba,” diye fısıldadı. Halil oğluna sarıldı. Gözleri nemliydi. Zeynep’e baktı. Hiçbir şey demedi. Ama o bakış bin kelimeydi.

O gece Emine Ana Zeynep’in yanına geldi. Yaşlı kadın bir an durdu. Sonra beklenmeyeni söyledi. “Aferin kızım, torunumu kurtardın.” Zeynep başını eğdi. “Vazifemdi.” Emine Ana elini Zeynep’in omzuna koydu. “Artık bizdensin.”

Zeynep o elin sıcaklığıyla birlikte yıllardır hissetmediği bir şeyi hissetti. Ait olmak.

Yaz bitti. Sonbahar geldi. Zeynep artık obanın bir parçasıydı. Kadınlar ona danışıyor, çocuklar etrafında toplanıyor, yaşlılar ona saygıyla bakıyordu. Halil ile arasında ise sessiz bir değişim oluyordu. Konuşmalar biraz daha uzadı, bakışlar biraz daha sürdü. Bir gece ocak başında yan yana otururken elleri bir an değdi. İkisi de çekmedi.

Sonbaharın son günlerinde obaya bir atlı geldi. Zeynep çadırın önünde ekmek açarken onu gördü, tanıyordu. Tahir ağa’nın adamlarından biriydi. Kalbinin durduğunu hissetti. Adam obanın meydanına indi. Etrafına bakındı. Gözleri Zeynep’i bulduğunda sırıttı. “Buldum seni.”

Birkaç gün sonra Tahir ağa kendisi geldi. Yanında muhtar ve iki jandarma vardı. Oba toplandı. Halil çadırının önünde duruyordu. Yanında çocukları, arkasında Zeynep.

“Halil ağa,” dedi muhtar, “bu kadın senin eşin mi?” “Değil.” “O zaman neden evinde?” Halil cevap vermedi. Tahir ağa öne çıktı. “Bu kadın benim nikahlım. Benden kaçtı. Hırsızlık yaptı. Onu geri istiyorum.”

Zeynep titriyordu ama bu sefer korkudan değil, öfkedendi. “Sizin malınız değilim!” diye haykırdı. Herkes ona döndü. Zeynep öne çıktı. Başı dikti, sesi güçlüydü. “Ailem beni sattı. Bu adam beni zorla aldı. Ben ondan kaçtım. Bu benim hakkımdı.”

Tahir ağa sırıttı. “Haklar mı? Sen kadınsın. Hakkın yok.”

O an Halil konuştu. “Var.” Sesi sakindi ama arkasında çelik vardı. “Bu kadın artık benim ailem. Onu kimseye vermem.”

Muhtar tereddüt etti. Jandarmalar birbirlerine baktı. Emine Ana asasına dayanarak öne çıktı. “Bu kız benim gelinimdir. Torunumu kurtardı. Kanımızdandır.” Obadaki kadınlar birer birer öne çıktı. Erkekler de… Hepsi Zeynep’in arkasında saf tuttu.

Tahir ağa’nın yüzü kızardı. “Bunu böyle bırakmam.” “Bırakırsın,” dedi Halil, bir adım öne çıkarak. “Bir daha bu obaya ayak basarsan köpeklere yem ederim seni.”

Sessizlik. Muhtar öksürdü. “Gidin Tahir Bey, bu iş burada biter.” Tahir ağa bir an Halil’e baktı. Sonra Zeynep’e. Sonra döndü ve gitti.

O gece Zeynep ve Halil ocak başında oturdu. “Neden?” diye sordu Zeynep, “Neden benim için durdun?”

Halil uzun süre cevap vermedi. Sonra ateşe bakarak konuştu. “Karımı kaybettiğimde öldüm. Üç yıl sadece nefes aldım. Sonra sen geldin.” Zeynep’in kalbi durdu. “Sen geldin ve ev yeniden ev oldu. Çocuklar gülmeye başladı. Ben… ben yeniden hissettim.”

Zeynep’in gözleri doldu. Halil ona döndü. İlk kez yüzünde sertlik yoktu. Sadece samimiyet. “Benimle evlenir misin?”

Zeynep cevap veremedi. Sadece başını salladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Ama bu sefer mutluluk yaşlarıydı.

Düğün ilkbaharda yapıldı. Yörük geleneklerine göre üç gün sürdü. Davullar çalındı, halaylar çekildi. Zeynep kırmızı bir gelinlik giydi. Başında Halil’in annesinden kalma gümüş bir taç vardı. Emine Ana gelinin yanına geldi. Elinden tuttu. “Oğlumu mutlu et,” dedi. “Sen de mutlu ol.” Zeynep başını eğdi. “Söz veriyorum.”

O gece Halil ve Zeynep ilk kez elele yürüdü. Dağlar onlara şahit oldu.

Üç yıl sonra yayla yaz güneşiyle parlıyordu. Zeynep çadırın önünde oturmuş, kucağındaki bebeği emziriyordu. Küçük bir kız, adı Ayşe’ydi. Altı aylıktı ve annesinin ela gözlerini almıştı. Yusuf şimdi on üç yaşında, babasının yanında koyunlarla ilgileniyordu. Elif on yaşında, küçük kardeşiyle oynamaktan bıkmıyordu. Mustafa sekiz yaşında, hâlâ tahta atını bırakmamıştı. Ama artık gerçek at binmeyi de öğreniyordu.

Halil uzaktan eve yürüyerek geliyordu. Güneş onun geniş omuzlarında parıldıyordu. Zeynep ona baktı, gülümsedi. Halil yanına geldi. Bebeğe bir öpücük kondurdu. Sonra Zeynep’e baktı. “Mutlu musun?” diye sordu.

Zeynep cevap olarak onun eline uzandı. Parmaklarını kenetledi. “Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmadım,” dedi.

Dağlardan bir rüzgar esti. Serin, temiz, özgür. Zeynep başını kaldırdı ve gökyüzüne baktı. Artık ne satılmış bir kadındı ne de kısır damgası taşıyordu.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News