“Annemin ayakkabılarını buldum… Ama annemi bulamadım,” diye hıçkırdı. İz, çiftçiyi kanyona doğru

Kanyonun Düğmesi
Ağustos güneşi, Bitter Creek’in çevresindeki otlaklara bir çekiç gibi iniyordu. Sıcak; toprağı çatlatıyor, havayı titretiyor, insanın düşüncelerini bile yavaşlatıyordu. Garret Hale, çiftliğinin avlusunu geçerken gömleğinin sırtına yapıştığını hissetti. Omzunda, eski bir eyer battaniyesi vardı; ahırın öbür ucundaki kısrağın sırtına sürtüp yara açan kayışı kontrol edecekti. Güneş, ahırın çatısındaki paslı çivileri bile kızdırmış gibiydi.
Bir an için, dünyadaki tek ses kendi adımları sandı. Sonra o sesi duydu: İnce, ritmik bir hıçkırık. Sanki biri, sessizliğin dikiş yerini söküyordu.
Durdu.
Su yalağının gölgesinde, neredeyse gölge kadar küçük bir çocuk oturuyordu. Dizlerini karnına çekmiş, yüzünü kollarının arasına gömmüştü. Saçları koyu, dağınık; elbisesi bir zamanlar beyazken şimdi kemik rengine dönmüştü. Ayakları çıplaktı; sert toprak, tabanlarını çizmiş, parmak araları kırmızıya kesmişti.
Garret, elindeki battaniyeyi yavaşça yere bıraktı. Ani bir hareketin çocuğu ürküteceğini düşündü. Dizlerinin çatırdadığını umursamadan çömeldi; kırk üç yaş, her sabah vücuduna kendi adını yazıyordu.
“Merhaba,” dedi alçak bir sesle.
Hıçkırık kesildi ama kız başını kaldırmadı.
“Canın acıyor mu?”
Kız, yüzü hâlâ kollarının arasında, başını iki yana salladı.
“Kayboldun mu?”
Bir süre durdu. Sonra bu kez başını evet der gibi salladı.
Garret, çiftliğin önünden geçen ince toprak yola baktı. Bitter Creek kasabasına giden yol… günlerdir doğru dürüst araba geçmemişti. Ne nal izi, ne tekerlek izi. Bu sıcaklıkta kimse yolda olmak istemezdi—ama bazen insanlar, istemedikleri şeyleri yapmaya mecbur kalırdı.
“Ailen nerede?” dedi.
Kız, sanki kelimeleri tartarak, yavaşça başını kaldırdı.
Yüzü tozla, gözyaşıyla, güneş yanığıyla karışmıştı. Göz kapakları şiş, kirpikleri birbirine yapışmış gibiydi. Altı—en fazla yedi yaşında.
Konuştuğunda sesi o kadar kısıktı ki Garret, biraz daha eğilmek zorunda kaldı.
“Annemin ayakkabılarını buldum,” dedi.
Garret’ın kaşları çatıldı. “Ayakkabılarını mı?”
Kız, avucunu göğsüne bastırdı. “Onları buldum… ama annemi bulamadım.”
Sonra cebinden bir şey çıkardı. Yumruğunu sıkmıştı; sanki elini açarsa içindeki tek sağlam gerçek düşüp kırılacaktı. Parmaklarını ağır ağır gevşetti.
Avucunda küçük bir düğme duruyordu. Kemikten oyulmuş, bir kenarında ip geçecek delikler… Pazar günleri giyilen elbiselerin düğmelerinden. Üzerinde, yılların parmak izlerini içine çekmiş soluk bir parlaklık vardı.
“Bu… annemin mavi elbisesindendi,” dedi kız. “Düğmeli olan. Yerde buldum. Ayakkabılarını da.”
Garret’ın boğazı düğümlendi. Bu topraklarda çok şey görmüştü: at kazaları, yılan sokmaları, çamurlu sudan kırılan ateşler… Ama bir çocuğun “annemi bulamadım” deyişi, hepsinden daha ağırdı.
“Adın ne?” diye sordu.
“Klara,” dedi kız. “Klara Brennon.”
“Ben de Garret. Peki… anneni en son ne zaman gördün, Klara?”
Kız gözlerini kaçırdı. “Uyandığımda karanlıktı. Annem yoktu. Bekledim. Sonra güneş doğdu. Yürüdüm. Kayaların yanında ayakkabılarını buldum. Sonra… düğmeyi.”
Ağlaması yeniden başladı, bu kez daha koyu, daha yorgun.
Garret, çiftliğe ve evin sessizliğine dair bir anlık görüntüyü aklından geçirdi. Caroline… Üç kış önce ateşten gitmişti. O günden beri ev, sanki nefesini tutmuş bekliyordu. Şimdi bu avluda, annesinin düğmesine sarılan bir çocuk vardı.
“Bugün bir şey yedin mi?” dedi.
Klara başını hayır der gibi salladı.
Garret, sesindeki yumuşaklığı saklamadan konuştu. “Gel. Sana yemek bulalım. Sonra annen için… bir şey yaparız.”
Kız tereddüt etti. Düğmeyi daha sıkı tuttu.
“Sana zarar vermeyeceğim,” dedi Garret. “Önce karnın doysun. Açken insanın aklı da yüreği de çabuk yorulur.”
Klara sonunda küçük bir baş hareketiyle kabul etti.
Evin içine girdiklerinde mutfak, o sabah içtiği kahvenin ince kokusunu hâlâ taşıyordu. Garret ekmeği kalın dilimler halinde kesti, üstüne tereyağı sürdü, bir bardak süt koydu. Klara, günlerdir bir şey yememiş gibi değil, sanki günlerdir dünyada güven diye bir şey bulamamış gibi yedi—hızlı, sessiz, gözleri hep kapıya kayarak.
Garret pencereye gidip kanyona baktı. Çiftliğin kuzeydoğusunda, kızıl kayaların yarıp geçtiği derin bir yarık… İnsanı içine alıp saklayan yerlerden. Orada sığır kaybetmişti; aylar sonra çakalların dağıttığı kemikleri bulmuştu.
Ayakkabılar… düğme… ve kayıp bir kadın.
Klara tabağını bitirince, gözleri hâlâ kızarık, Garret’a baktı.
“Onu bulmama yardım eder misin?” dedi.
Garret’ın içinde iki ses konuştu. Biri “kasabaya git, şerife haber ver, işi kanuna bırak” diyordu. Diğeri Caroline’ın sesini taşıyordu: İnsan, zor zamanda kim olduğunu belli eder.
Şapkasını aldı, kapıya yöneldi. “Evet,” dedi. “Bulacağız.”
1. Kamp Yeri ve Keskin Koku
Garret, kısrağı eyerlerken Klara ahır kapısında bekledi. Düğmeyi bir tılsım gibi avucunda taşıyor, parmaklarıyla üstündeki küçük oyukları yokluyordu.
“Daha önce ata bindin mi?” diye sordu Garret.
Klara başını iki yana salladı.
“Öğreneceksin,” dedi Garret; bunu bir emir gibi değil, bir söz gibi söyledi.
Kızı eyere kaldırdı, kendisi arkasına geçti. Bir kolunu Klara’nın çevresine doladı; kız, bir kuş kadar hafifti ama titreyen bir kuş gibi.
Çiftliği geride bıraktıklarında arazi açıldı: kurumuş otlar, dikenli çalılar, bodur ardıçlar… Güneş alçalmaya başlamıştı ama sıcaklık inatçıydı, sanki gün batımı bile serinlik getirmeye cesaret edemiyordu.
Klara, uzak sırtı işaret etti. “Orası. Annem ‘güvenli’ demişti.”
Garret, atı kanyonun yanındaki sığ çukura yönlendirdi. Yaklaştıkça, sönmüş bir ateşin külü, buruşmuş bir battaniye, devrilmiş bir teneke kupa gördü. Kampa dair her şey, yolda olan bir kadının ve çocuğun taşıyabileceği kadar azdı.
Sonra Klara koştu. Battaniyeye değil—yirmi adım ötedeki düz kayaya.
“Orada,” dedi fısıltıyla.
Kayanın üstünde iki kadın ayakkabısı yan yana duruyordu. Kahverengi deri, topukları aşınmış; bağcıkları hâlâ bağlı. Sanki biri ayakkabılarını çıkarıp birazdan geri giyecekmiş gibi… Ama bu topraklarda kim ayakkabısını bırakıp çıplak ayakla yürürdü?
Garret çömeldi. Kan yoktu. Kavga izi yoktu. Ama toprağın üstünde, ayakkabıların ötesine uzanan soluk izler vardı: çıplak ayak izleri. Küçük değil—bir kadına ait.
Kanyon yönüne gidiyorlardı.
Garret kampı daha dikkatli taradı. Ve o zaman burnuna gelen şeyi fark etti: Duman değil, çürük değil… keskin, ekşi, kimyasal bir koku.
Garret’ın yüzü gerildi. “Bu…” diye mırıldandı kendi kendine.
Klara, sesi titreyerek sordu: “Annem dün bir adam gördü.”
Garret başını kaldırdı. “Ne adamı?”
“Akşam ateşe geldi. Yardım gerekir mi dedi. Annem ‘hayır’ dedi. Adam gülümsedi.”
“Gülümsedi…” Garret kelimeyi ağzında evirip çevirdi. “Ne şapkası vardı? Yüzünde… bir şey?”
Klara yanağına dokundu. “Burada. Yara gibi.”
Garret’ın içi soğudu.
Bitter Creek’te birkaç kez görmüştü onu: Cyrus Don. Sınırın öbür tarafında yaşamayı marifet sananlardan. Gözleri hep etrafı tartan, gülüşü gözlerine ulaşmayan bir adam.
Garret ayağa kalktı, tüfeğini kılıfından çıkardı. Mermileri kontrol etti: altı.
Klara, “Annem yaralandı mı?” dedi.
Garret yalan söyleyebilirdi. “Hayır,” deyip kızın dünyasını bir saatliğine onarabilirdi. Ama yalanlar, insanın elinde patlayan dinamit gibiydi.
“Bilmiyorum,” dedi. “Ama öğreneceğiz.”
Klara, “Ben de geleyim,” deyince Garret başını sertçe salladı.
“Hayır. Çok tehlikeli.”
Geri dönüş yolunda Klara sessizdi. Eve varınca Garret kızı masaya oturttu, kapıyı kilitlemesini söyledi.
“Benden başka kimseye açma,” dedi. “Annen gelse bile—önce sesini duy, emin ol.”
Klara bu cümleyi anlamak istemedi; ama gözleri anlamıştı.
Garret su matarası, kibrit, yedek tabanca aldı. Mutfağa döndüğünde Klara hâlâ düğmeye bakıyordu.
“Bay Hale,” dedi fısıltıyla. “Sence… yaşıyor mu?”
Garret, kendisini şaşırtan bir sakinlikle konuştu. “Annen savaşçı. Dışarıdaysa… onu eve getiririm.”
Kızın yüzü, yorgun bir kabullenişle gevşedi. “Teşekkür ederim.”
Garret kapıdan çıktı. Arkasından kilidin “klik” sesi geldi.
2. Kanyonun İçinde: İki Adam, Bir Kadın
Kanyon, yukarıdan bakınca sadece bir çizgi gibiydi. İçine girince ise başka bir dünyaydı: duvarlar pas kırmızısı, katman katman; rüzgârın sesi ince bir ıslık, gölgeler ağır.
Garret atından indi, hayvanı yürüyerek götürdü. Kanyonun dibinde hava serinlemişti, ama bu serinlik rahatlatıcı değil, uyarıcıydı—insana “burada her şey olabilir” diyen bir serinlik.
Çıplak ayak izleri, alçak yerlerdeki yumuşak kumda daha netti. İzler düz gitmiyordu; bazen zikzak çiziyordu. Garret bunu gördü ve içinden bir küfür geçti. Uyuşturulmuş biri… ya da korkuyla yönünü yitirmiş biri böyle yürürdü.
Sonra sesler duydu.
İki erkek sesi—alçak, kaba. Garret, atı cılız bir ardıca bağladı. Tüfeğini eline aldı, gölgeler boyunca duvara yakın ilerledi. Adımlarını kayaların pürüzlerine bastı, taşların çıtırtısını yuttu.
Virajı döndüğünde onları gördü.
Kanyon duvarının dibinde küçük bir ateş vardı. Başında iki adam. Uzun, sıska olanın siyah şapkası ve yanağındaki yara izi, Garret’ın hafızasındaki taşın üstüne kazınmış gibi duruyordu: Cyrus Don.
Öbürü daha kısa, daha geniş omuzlu, sakallı bir adamdı; yüzü, güneşte kurumuş deri gibi sertti.
Ve aralarında bir kadın… kayaya yaslanmış, başı öne düşmüş. Mavi bir elbise giyiyordu. Omzunda yırtık, ayakları çıplak, kesik içinde. Nefes alıyordu ama vücudu ağır, sanki ruhu bedeninden yarım adım geride kalmıştı.
Garret’ın kalbi hızlandı. Kadın hayattaydı.
Cyrus, sakallı adama bir şeyler anlatıp güldü. Garret, kelimelerin bazılarını yakaladı:
“Santa Fe’de iyi para eder… rızası mı… kimin umrunda…”
Sakallı adam homurdandı: “Çocuk?”
Cyrus omuz silkti. “Kampta kaldı. Biri bulur ya da bulmaz.”
Garret’ın içinde bir şey kırıldı. Kırılan şey, sadece öfke değildi—bir zamanlar dünyaya duyduğu sabırdı.
Gölgeden çıktı.
“Artık bu sizin sorununuz,” dedi.
İki adam aynı anda döndü. Eller silahlarına gitti.
“Yapma,” dedi Garret. Sesi sakin, tehlikeli bir sakinlikteydi. Tüfeğin namlusu Cyrus’un göğsüne bakıyordu. “Ellerini görebileceğim yerde tut.”
Cyrus, yarı gülümseyerek, sanki eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi konuştu. “Garret Hale… Seni burada görmek… kaderin cilvesi.”
Garret tüfeği sakallı adama çevirdi. “İkiniz de silahlarınızı toprağa atın.”
Sakallı adam bakışını Cyrus’a kaydırdı. Cyrus, bir an tereddüt etti; sonra tabancasını çıkarıp kenara attı. Sakallı adam da aynısını yaptı.
Garret kadına yaklaştı. Bir eliyle tüfeği tutuyor, öteki eliyle kadının omzuna nazikçe dokunuyordu.
Kadın gözlerini araladı. Bakar gibi yaptı ama odaklanamadı. Dudakları kıpırdadı; ses, boğazına takıldı.
“Ben Garret,” dedi Garret fısıltıyla. “Kızın… Klara. Seni arıyor. Güvende.”
“Klara…” Kadının gözleri büyüdü; kelime ağzından dua gibi çıktı.
Cyrus, gülerek araya girdi: “Onunla buradan çıkabileceğini mi sanıyorsun? Biz ikiyiz, sen teksin.”
Garret başını kaldırdı. “Sonsuza kadar izlemek zorunda değilim.”
Sakallı adamın gözleri toprağa düşen tabancaya kaydı. Garret bunu gördü.
“Yapma,” dedi.
Adam hamle yaptı.
Garret tetiğe bastı.
Silah sesi, kanyonun içinde gök gürültüsü gibi patladı. Sakallı adam omzunu tutarak yere düştü, acıyla kıvrandı. Kan, parmaklarının arasından sızdı.
Cyrus’un eli, kemerinin arkasına gitti—tabanca değil, ince bir bıçak.
Garret ikinci kez ateş etti. Mermi Cyrus’un bacağına girdi. Cyrus çığlık atıp dizlerinin üstüne çöktü, sonra yan döndü. Bıçak taşlara çarpıp kaydı.
Garret’ın sesi buz gibiydi. “Bir sonraki… kafana.”
Cyrus dişlerini sıktı. “Bunun bedelini ödersin, Hale.”
Garret cevap vermedi. Kadını—Mary olduğunu henüz bilmiyordu—kollarına aldı. Kadın hafifti ama ter ve ilaç kokuyordu. Atın yanına taşıdı, dikkatle eyere oturttu; kendisi arkasına geçti.
Kanyonun ağzına doğru ilerlerken Cyrus’un sesi duvarlardan yankılandı: “Duydun mu? Öldün!”
Garret, o sesi geride bıraktı.
3. Eve Dönüş: Sıcak Çorba, Soğumayan Korku
Çiftliğe dönüş yolu hiç bitmeyecek gibiydi. Kadın, Garret’ın kollarında bilinçle baygınlık arasında gidip geliyordu. Her seferinde aynı kelimeyi mırıldanıyordu: “Klara…”
Güneş battığında gökyüzü mora döndü. Evin penceresinde lamba ışığı yanıyordu. Klara beklemiş, beklerken korkusunu işe dönüştürmüş olmalıydı; lamba, birinin “buradayım” diyen küçük ateşiydi.
Garret kapıya yaklaşınca seslendi: “Klara! Benim!”
Kilit açıldı. Kapı aralandı. Klara’nın yüzü loş ışıkta bembeyazdı. Sonra annesini gördü.
Nefesi kesildi; bir saniye dondu, ardından içindeki her şey dışarı boşaldı.
“Anne!”
Garret kadını kanepeye yatırdı. Klara, annesinin boynuna sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağladı. Kadın gözlerini açıp kızını görünce o da ağladı; sessiz, derin, vücudunu sarsan bir ağlayış. Garret, bu anın mahremiyetini sezdi ve iki adım geri çekildi.
Ocakta su kaynattı. Kahve değil—bu saatten sonra kahve, insanın yüreğini daha da hızlandırırdı. Ama evdeki en kolay sıcaklık oydu. Sonra, Mary’nin dudaklarının çatladığını görünce biraz suya bal karıştırdı, bir fincana döktü.
Kadın, fincanı iki eliyle tuttu. Elleri titriyordu. Yüzünde morluklar belirginleşmiş, kir çizgileri yanağına yerleşmişti.
“Teşekkür ederim,” dedi kısık sesle.
Garret başını salladı. “Beni kızın buldu.”
Kadın, Klara’nın saçlarını düzeltirken fısıldadı: “Cesur kızım…”
Bir süre sadece ateşin çıtırtısı konuştu. Klara annesinin yanında, yorgunluktan uyuyakaldı. Mary—artık adını söylemişti: Mary Brennon—kızının üstüne battaniyeyi çekti.
Garret, sandalyesini biraz uzağa koydu. Yakın olmak istiyordu ama boğucu olmak istemiyordu.
Mary, bir süre sonra gözlerini Garret’a çevirdi. “Bizi… neden kurtardınız?” dedi. “Bize borcunuz yoktu.”
Garret, Caroline’ı düşündü. Onun kahkahasını, mutfakta tencere kapağını eline vurup ritim tutuşunu… ve son kış, ateşin onun nefesini nasıl çaldığını.
“Karım,” dedi, kelimeleri yavaşça seçerek, “dünyanın ancak içindeki insanlar kadar iyi olduğunu söylerdi. Eğer birbirimizin acısını görmezden gelirsek… geriye korunacak pek bir şey kalmaz.”
Mary’nin gözleri doldu ama bu kez gözyaşında başka bir şey vardı: minnettarlıkla karışık bir karar.
“O zaman… bu gece burada kalabilir miyiz?” dedi. “Yarın ne yapacağımızı düşünürüz. Paramız yok, ama çalışırım. Yemek yaparım, ahıra bakarım. Yük olmayız.”
Garret, evin boş odalarını, masanın üç kişilik olabileceğini, verandada yeniden bir sesin yankılanmasını düşündü. Bu düşünce, şaşırtıcı biçimde ağır bir taş gibi değil, hafif bir kapı gibi geldi.
“Kalın,” dedi. “İstediğiniz kadar.”
Mary, dudaklarını birbirine bastırdı. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
O gece Garret yatağına girdiğinde uyuyamadı. Pencereden dışarı baktı. Kanyon karanlıktı, ama karanlığın içinde bir şey kıpırdıyormuş gibi hissediyordu: Cyrus’un intikam sözü… şerifin soruları… ve en çok da, bir çocuğun “annemin ayakkabılarını buldum” deyişi.
Yine de evin diğer odasından gelen iki nefes sesi vardı. Bu ses, uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu çağırdı: sorumluluk. Ve sorumluluğun kardeşi olan umut.
4. Bitter Creek’te Şerif ve Konuşulmayan Şeyler
Sabah, kahve kokusuyla geldi. Bu kez kahve Garret’ın ellerinden değil, Mary’nin ellerinden çıkmıştı. Mary, ocak başında duruyor; yüzünde morluklar, ama gözlerinde daha sağlam bir ışık vardı. Klara masada oturuyor, ekmeğini küçük ısırıklarla yiyordu.
Garret, fincanı aldı. “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Mary’ye.
“Ağrıyor,” dedi Mary. “Ama yaşıyorum.”
Klara, sanki “yaşıyorum” kelimesinin değerini yeni öğrenmiş gibi annesine baktı.
Garret o gün kasabaya gitti. Şerif Pruitt, genel mağazaya bitişik küçük odasında, kâğıt yığınları arasında oturuyordu. Terle karışmış tütün kokusu, odanın tavanına sinmişti.
Garret, olan biteni anlattı: Klara’yı, kampı, ayakkabıları, kanyondaki adamları, Mary’yi… Cyrus Don’u.
Şerifin yüzü, her “Cyrus” dediğinde biraz daha karardı.
“Onu biliyorum,” dedi Pruitt. “Ama bilmek yetmiyor. Kanıt… tanık… bir de şu var: Adam iz bırakmadan kaybolmayı sever.”
“Ben iz bıraktım,” dedi Garret. “Bacağına kurşun.”
Şerif iç çekti. “Kanyona adam gönderirim. Eğer hâlâ oradalarsa…”
Garret, “Santa Fe diye bir şey söylediler,” dedi. “Kadınları satmaktan…”
Şerifin gözleri bir an durdu. “Yollarda kaybolanlar… Söylenti çok. Kanıt az.” Sonra sesi sertleşti. “Ama bu, peşine düşmeye değmeyecek bir şey değil.”
Garret, çiftliğe döndüğünde Mary’yi ahırda buldu. Mary bir atı fırçalıyordu; Klara saman balyasına oturmuş, hayranlıkla izliyordu.
Garret, istemsizce gülümsedi. “Senden hoşlandı,” dedi.
Mary, atın boynunu okşadı. “Hayvanlar… niyeti anlar.”
Klara, gözlerini parlatıp sordu: “Ben de yardım edebilir miyim?”
Garret, şapkanın gölgesinde gülümsemesini saklamadı. “Edeceksin. Ama önce… tırnaklarına dikkat. Atlar, yanlış basanı affetmez.”
Klara bunu ciddi ciddi başını sallayarak dinledi; sanki atların bir “yasası” olduğunu anlamıştı.
5. Yeni Bir Ritmin Doğuşu
Günler haftalara döndü. Çiftliğin sesi değişti.
Mary, mutfağı yeniden “yaşayan” bir yere çevirdi. Tencere kapağı sesi, tahta kaşığın ritmi, sabahları erken kalkıp su ısıtırken çıkardığı küçük uğraşlar… Garret, bunların bir evin kalp atışı olduğunu unutmuştu.
Klara, Garret’ın peşinden gölge gibi dolaştı. Çit tamiri, yem taşıma, tavukları sayma—her şey bir dersti.
“Neden şu çit direği eğri?” diye sorardı.
“Çünkü toprak burada gevşek,” derdi Garret.
“Peki neden gevşek?”
“Çünkü geçen kış su buradan aktı.”
“Peki su neden buradan aktı?”
Garret, bir gün kendini, yıllardır ilk kez kahkaha atarken buldu. Caroline olsaydı “çocuk seni konuşturdu işte” derdi—ve haklı olurdu.
Ama her şey tatlı değildi. Geceleri, Garret bazen dışarı çıkar, avluyu dinlerdi. Bir at nalının uzaktan gelen sesi, rüzgârın yanlış bir anda esmesi… Her şey Cyrus’un “öldün” tehdidini hatırlatırdı.
Bir gece Mary verandaya çıktı. Garret’ın yanında durdu; ikisi de karanlığa baktı.
“Korkar mısın?” diye sordu Mary, sanki çoktan cevabı biliyormuş gibi.
Garret, bir süre sonra konuştu. “Korku… burada yaşamanın bir parçası. Ama beni asıl korkutan, bir gün Klara’nın dünyaya güvenmeyi bırakması.”
Mary, yutkundu. “Ben de aynı şeyden korkuyorum.”
Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Mary, neredeyse utangaç bir kararlılıkla konuştu:
“Burada kalmak istiyorum,” dedi. “Sonsuza kadar demiyorum. Ama… Klara bir süre daha ‘ev’ kelimesini hak ediyor.”
Garret başını salladı. “Ben de… bir süre daha ev kelimesini hatırlamak istiyorum.”
Mary ona baktı. Bu bakışta acele yoktu. Zorla söylenmiş söz yoktu. Sadece iki insanın, aynı yaradan sızan acıyı tanıması vardı.
6. Cyrus’un Gölgesi ve Kapanan Bir Hesap
Sonbaharın ilk serin günlerinde, şerifin adamları kanyonda bir iz buldu: sönmüş bir ateş, kan lekesi, yerde sürünme izleri. Ama Cyrus yoktu. Sakallı adam da yoktu.
“Kaçmışlar,” dedi şerif bir gün Garret’a. “Ama artık yüzlerini daha çok arayacağım. Sadece senin kurşunun için değil.”
Garret, “Kadınlar için,” dedi.
Şerif başını ağır ağır salladı. “Kadınlar için.”
Cyrus, kış gelene kadar ortalıkta görünmedi. Garret, bunun iyiye işaret olmadığını biliyordu. Bazı insanlar yara aldığında geri çekilir, bazıları plan yapar.
Bir gece, kar yağmadan hemen önce, ahırın arka tarafında bir ses duyuldu: tahta sürtünmesi, birinin nefesini tutuşu gibi.
Garret tüfeğini aldı. Kapıyı sessizce açtı.
Ay ışığında bir gölge kıpırdadı—ve bir fısıltı duyuldu: “Hale…”
Garret tüfeği kaldırdı. “Adını söyle,” dedi. Sesi, kış gibi sertti.
Gölge, bir adım attı. Cyrus’tu. Yüzü daha çökmüş, yanağındaki yara daha sert görünüyordu. Bacağı aksıyordu. Elini havaya kaldırmıştı ama Garret, o elin boş olduğuna güvenmedi.
“Bana borçlusun,” dedi Cyrus. “Bacağımı aldın.”
Garret, “Sen bir annenin hayatını almaya kalktın,” dedi. “Bir çocuğu çöle bıraktın.”
Cyrus, dişlerinin arasından güldü. “Bu dünya… merhameti cezalandırır.”
Garret, tetiğe dokunmadı. Ama sesi netti: “Bu çiftliğe bir daha yaklaşırsan, merhamet görmezsin.”
Cyrus, bir an Garret’ın gözlerine baktı. O gözlerde pazarlık yoktu. Sonra geri çekildi; karanlık, onu yuttu.
Ertesi gün şerife haber gitti. Şerif ve iki adam, iz sürdü. Haftalar sonra Cyrus’un kasabanın güneyinde bir han kavgasında yakalandığı haberi geldi. Üzerinde başka kadınlara ait eşyalar çıktı: bir tarak, bir kolye, bir dantel parçası. Şerif, o eşyaların sahiplerini bulamayınca bile dosyayı kapatmadı.
“Bu sefer kapatmam,” dedi Pruitt. “Bu sefer… gerçekten takip edeceğim.”
Garret, bunun kasaba için küçük bir devrim olduğunu düşündü. Bazen adalet, büyük mahkemelerle değil; birinin “artık yeter” demesiyle başlardı.
7. Üç Yıl Sonra: Bir Yuvanın Sesi
Üç yıl, toprağın yüzünü değiştirir ama insanın içindeki bazı yerleri daha yavaş dönüştürür. Yine de Garret Hale’in çiftliği, üç yıl önceki sessiz mezarlık gibi değildi artık.
Klara, bahçede koşuyor, ahır kedisini kovalamaya çalışıyordu. Kedinin ağzında kurutulmuş et parçası vardı; zafer kazanmış bir haydut gibi kaçıyordu. Klara’nın kahkahası, ahırın duvarlarından sekiyor, havayı dolduruyordu.
Mary kapının eşiğinde durdu. Üzerinde güneşte solmuş, sade bir elbise vardı. Yüzü, ilk geldiği günkü gibi yorgun ve donuk değildi; yanaklarında hayatın rengi geri gelmişti.
Garret, elindeki çekiçle verandaya çıktı. Çitlerden geliyordu; gömleği toz içindeydi.
“Gittikçe hızlanıyor,” dedi Mary, Klara’yı izleyerek.
Garret gülümsedi. “İyi. Dünya yavaşlara acımaz.”
Mary, bir an sessiz kaldı. Sonra sesi yumuşadı. “O günü hatırlayacak mı sence?”
Garret, kanyonu düşündü: ayakkabıları, düğmeyi, keskin kokuyu. Sonra Klara’nın kahkahasına baktı.
“Belki,” dedi. “Belki hatırlar. Belki hatırlamaz. Ama bildiğim bir şey var: Artık yalnız değil.”
Mary, elini uzattı. Garret’ın elini tuttu. Bu hareket, yıllar içinde konuşulmadan öğrenilmiş bir dil olmuştu: “Buradayım.”
Mary, “Bize bir yuva verdin,” dedi.
Garret, elini nazikçe sıktı. “Siz… burayı yuva yaptınız.”
Bahçede Klara, kediyi yakalayamadığı için yere oturup “haksızlık!” diye bağırdı. Kedi ise çitin üstünde durup sanki “hayat böyle” der gibi kuyruğunu salladı.
Garret ve Mary, o anın içine sessizce gülümsedi.
Kanyon hâlâ oradaydı; kızıl kayalar hâlâ geceyle gündüz arasında renk değiştiriyordu. Ama artık o kanyon, onların hayatının merkezinde değil, uzağında bir hatıraydı. Bir düğme kadar küçük bir şeyin, bir insanı bir başka insana bağlayabildiğini kanıtlayan bir hatıra.
Ve çiftliğin üzerinde, yeni bir ses vardı: güvenin sesi. Kahkaha, ayak sesleri, tencere kapağı… Bir yuvanın, kendini yeniden inşa edişi.