“Annesi tarafından her gün dövülüyordu… ta ki dağlardan gelen az konuşan bir adam onu alıp götürene kadar…”

AYININ GÖLGESİNDE ÖZGÜRLÜK
Giriş: Toz ve Gözyaşı
1884 yılının kavurucu yazında, Wyoming’deki Cold Creek maden kasabası adeta bir cehennem provası gibiydi. Güneş, kızgın bir demir gibi gökyüzünden inerken, gümüş madenlerinden kalkan tozlar insanların derisine sefaletin ikinci bir katmanı gibi yapışıyordu. Yol kenarındaki en köhne kulübede, henüz 18 yaşındaki Sarah Miller, ellerinin eklemleri kanayana kadar yerleri ovalıyordu. Ucuz sabun, çatlamış cildini yakıyordu ama durmaya cesareti yoktu. Köşedeki sallanan sandalye hiç durmadan gıcırdıyordu: Gıcır, gıcır, gıcır… Bu, yaklaşan fırtınanın ayak sesleriydi.
“O köşeyi iyi temizlememişsin,” diye gürledi Agnes Miller. Sesi, yılların biriktirdiği nefret ve ucuz viskiyle paslanmıştı. Agnes, çökmüş yüzü ve öfke dolu sarımsı gözleriyle bir deri bir kemik kalmış bir kadındı. Ayağa kalktı, su kovasına bir tekme attı ve gri, kirli su Sarah’nın yeni kuruttuğu zemine ve yırtık pırtık elbisesine yayıldı.
“Bak kendine,” diye tükürdü Agnes. “Aynı baban gibisin. Maden onu yutmadan önce o da senin gibi sünepeydi. Bu evi temizleyince borçların kapandığını mı sanıyorsun? İlacımı alabiliyor musun? Kalk ve Ayubai’nin dükkanına git. Eğer bir şişe içkiyle dönmezsen kemerim nerede biliyorsun.”
Sarah, güneşin yakıcı ışığına daldı. Dışarıdaki o gaddar ışığı, evdeki o karanlık cehenneme tercih ederdi. Cold Creek bir yılan yuvasıydı ama o, başını öne eğip dükkana doğru yürürken tek düşündüğü annesinin öfkesinden nasıl kurtulacağıydı.
Bölüm 1: Devin Gölgesi
Genel mağazanın kapısındaki çıngırak neşeyle çaldı ama bu ses, kasabanın kasvetiyle tezat oluşturuyordu. Bay Ayobai, tezgahın arkasında un tartıyordu. “İyi günler Sarah,” diye mırıldandı genç kızın çenesindeki taze morluğu görünce gözlerini kaçırarak.
“Annem beni gönderdi,” dedi Sarah fısıltıyla. “Belki yapacak bir iş vardır diye…”
Ayobai iç geçirdi. “Bugün iş yok kızım. Madenlerde işler durduğundan beri dükkan da öldü.”
Panik, Sarah’nın boğazına bir safra gibi yükseldi. Boş elle dönerse annesi bu sefer sadece kemerle yetinmezdi. “Lütfen, Bay Ayobai! Herhangi bir şey… Depoyu düzenlerim, iskeleyi süpürürüm.”
Ayobai, acı çekiyormuş gibi göründü ve tezgahın altından bir gümüş dolar çıkardı. “Bu sadaka Sarah. Al ve git. Annenin buraya gelip bağırmasını istemiyorum.”
Bir dolar yetmezdi. Bir şişe viski bile etmezdi. Sarah, avucundaki paraya bakarken titriyordu. Tam o sırada, kapının ışığı devasa bir gölgeyle karardı. İçeri biri girdi. Bir dev… Madenciler sustu, sinekler bile havada dondu sanki.
Gelen, Silas Stone’du; nam-ı diğer “Blackw Ridge Ayısı”. Dağlardan yılda sadece üç kez, kürklerini mühimmat ve tuzla takas etmek için inerdi. Hakkındaki söylentiler bir canavarı tarif ederdi: Bir adamı çıplak elleriyle öldürdüğü, kurtlarla yaşadığı ve dilsiz olduğu konuşulurdu. Üzerinde ayı ve kurt postlarından yapılmış kıyafetler vardı. Botları yüksek yolların çamuruyla kaplıydı.
Bölüm 2: Takas ve Teslimiyet
Sarah kaçmaya çalışırken ayağı gevşek bir tahtaya takıldı ve Silas’ın koluna çarptı. Bir kayaya çarpmış gibi hissetti. Silas kımıldamadı bile. “Özür dilerim, efendim, özür dilerim,” diye kekeledi Sarah, darbe bekleyerek.
Gözlerini açtığında Silas ona bakıyordu. Gözleri buz tutmuş bir göl gibi griydi. Öfke yoktu, merak vardı. Bakışları kızın morarmış çenesine, kanayan ellerine ve bükülmüş omuzlarına kaydı. Silas, Ayobai’ye döndü. Sesi uzaktaki bir gök gürültüsü gibiydi: “Kim bu?”
“Agnes Miller’ın kızı Sarah,” dedi Ayobai.
Silas, elini uzattı. Avucu nasırlı ve yara izleriyle doluydu. Sarah titreyerek elini devin eline bıraktı. Silas onu zahmetsizce ayağa kaldırdı. Sonra tezgahın üzerindeki değerli gümüş tilki ve kunduz kürklerini Ayobai’ye doğru itti. “Bunun karşılığı 500 dolardan fazla eder,” dedi Silas. Sonra Sarah’ya döndü. “Beni ona götür.”
Sarah’nın rengi soldu. “Anneme mi? Neden?”
Silas bıçağının kabzasına dokundu. “İş meselesi.”
Sarah önde, dev arkada köhne kulübeye vardılar. Agnes, elinde ocak demiriyle bekliyordu. “Seni küçük sürtük! Eğer getirmedinse…” Kapıdaki dev gölgeyi görünce donup kaldı.
Silas içeri girdi; zemin gıcırdadı, ev sanki küçüldü. Yerlerdeki boş şişelere ve pisliğe tiksinerek baktı. “Borçların olduğunu duydum,” dedi sesi çakıl taşlarının yuvarlanması gibi. Masaya ağır bir deri kese fırlattı. Altının şıkırtısı kulübede yankılandı.
“500 dolar,” dedi Silas. “Bu mezbelelik için yeterli. Seni uzaklara götürecek kadar viski parası. Ama karşılığında bir şey alıyorum.”
Agnes açgözlülükle keseye atıldı. “İstediğini al! Toprağı mı, mobilyayı mı?”
Silas parmağını kaldırıp Sarah’yı işaret etti. Ölümcül bir sessizlik oldu. Sarah nefes almayı bıraktı. Kendi annesi onu bir hayvan gibi mi satacaktı? Agnes bir altına, bir kızına baktı ve vahşi bir gülümsemeyle cevap verdi: “Al götür. Çok yiyor zaten. Elleri de hantal.”
Bölüm 3: Dağlara Tırmanış
“Eşyalarını topla,” dedi Silas. Sarah ağlayarak odasına koştu. Yanına sadece babasının eski bir fotoğrafını, bir tarak ve ince bir şal alabildi. Dışarı çıktıklarında güneş yakıyordu ama Blackw Ridge’in karlı zirvelerine doğru yol aldıkça hava keskin bir soğuğa bıraktı yerini.
At arabasıyla saatlerce tırmandılar. Sarah titremeye başlayınca Silas durdu, ağır bir battaniye çıkarıp onu sardı. “Nefes al,” diye mırıldandı.
“Neden?” diye sordu Sarah sonunda. “Neden beni satın aldın?”
Silas ufka baktı. “Seni satın almadım. Fidye ödedim. O evde zaten ölüyordun. Ben sadece yaşamana izin verdim.”
Yollar araba için imkansız hale geldiğinde yürümeye başladılar. Kar diz boyuna ulaştı. Sarah’nın ayakları uyuştu, üç kez düştü. Üçüncüde bileğini burkup çığlık atınca Silas hiç sormadan onu kucağına aldı. Sarah başını devin göğsüne yasladı. Kalbinin güçlü ve düzenli atışını duydu. İlk defa kendini güvende hissetti.
Çam ağaçlarının arasından muazzam bir kütük ev belirdi. İçeride binlerce kitap vardı. Silas, Sarah’yı ateşin yanına oturttu, botlarını çıkarıp donmuş ayaklarını ılık suyla ovmaya başladı.
“Neden bu kadar çok kitap var?” diye sordu Sarah.
“Kışlar uzun,” dedi Silas. “Sessizlikte zihin çürür. Ben üç tane kitap yazdım.”
Sarah’nın ağzı açık kaldı. “Sen bir yazarsın…”
Bölüm 4: Ayının Kalbi
Takip eden aylar tuhaftı. Silas sessizdi ama asla zalim değildi. Sarah’ya ateş yakmayı, odun kesmeyi, harita okumayı ve kürk tabaklamayı öğretti. Ona kalın kıyafetler verdi. Sarah her gece en kötüsünü bekliyordu ama Silas ona asla izinsiz dokunmadı.
Bir gece fırtına koptuğunda Sarah uykusunda annesinin çığlıklarını duyup ağlayarak uyandı. Silas ateşin başında kitap okuyordu. Yaklaşıp elini kızın omzuna koydu. “Artık orada değilsin,” dedi. Sarah onun göğsüne yaslanıp ağladı. Silas onu kucaklamadı ama öylece durup ağlamasına izin verdi.
Sarah zamanla Silas’ın bir yangında eşini ve çocuğunu kaybettikten sonra şehirden kaçtığını öğrendi. Unutmamak için yazıyordu. “Yalnızlık ve Kurtuluş Hikayeleri” adlı kitabını Sarah’ya okuttu.
Bahar gelip karlar eridiğinde, Silas onu en yakın kasabaya götürdü. Bir yargıcın huzuruna çıktılar ve evlendiler. Çiçek yoktu, parti yoktu; sadece bir söz vardı. Eve döndüklerinde Sarah artık bir mülk değil, özgür bir kadındı.
Sonuç: Evin Anlamı
Blackw Ridge’de hayat kolay değildi ama artık cehennem de değildi. Sarah, onu 500 dolara kurtaran ve ona sessiz bir kalp veren bu dev adamın kollarında, hiç beklemediği bir şeyi buldu: Aşk.
Cold Creek’in tozu çok gerilerde kalmıştı. Sarah, ayının gölgesinde kendi ışığını bulmuştu. Silas Stone artık bir canavar değil, onun dünyasının koruyucusuydu. Dağların zirvesinde, rüzgarın uğultusu arasında yeni bir hayatın şarkısını birlikte yazdılar.
– SON –