“Aşçınızı neden ahıra götürüyorsunuz efendim?” diye sordu dev çiftlik sahibi önündeki zayıf adama.

“Aşçınızı neden ahıra götürüyorsunuz efendim?” diye sordu dev çiftlik sahibi önündeki zayıf adama.

Bozkırın Eşiğinde: Martha ile Ul’un Hikâyesi

Bölüm 1 — Yaz Sonunun Solgun Güneşi

Yazın son günleri, bozkırın üstünde her zaman biraz tereddütle doğardı. Sanki güneş, yeni bir günü yakmaya değer bulup bulmadığına karar veremiyordu. Querwor Ridge’in hemen dışındaki Carlinn yük istasyonunun çevresinde, ufka yapışmış solgun kehribar bir pus vardı; uzak tepelerin çizgilerini yumuşatıyor, her şeyi olduğundan daha sessiz ve daha kırılgan gösteriyordu.

Toz, rüzgârın unutkanlığında havada asılı kalır; altın gibi titrer, insanın gözüne sanki “bak, burada zaman bile ağır” derdi. Ahırlar ve ağıllar çevresinde rüzgâr bile nazik esiyor, sanki içeride yaşayan bir kederi uyandırmaktan korkuyordu. Sabahın kokusu — güneşte ısınmış tahta, kuru adaçayı ve gece boyu soğumuş metal — avluya sızıyor; öğlene doğru bozkırın üstüne çökecek o ağır sıcağın cılız bir vaadini taşıyordu.

Köy henüz tam uyanmamıştı ama istasyon avlusu zincirlerin tıkırtısıyla, tekerleklerin gıcırtısıyla ve Don Carl’ın bağıran, bağışlamayan sesiyle çoktan hareketlenmişti. O sert müziğin içine, başka sesler karışmaya çalışırdı: utangaç, kırılgan, çoğu zaman bozkırın genişliğinde kaybolan sesler.

Ahırın içinde Martha Alore, önlüğünü yüzüne bastırmış, omuzlarını sarsan hıçkırıkları susturmaya çalışıyordu. Bern’in mutfak kapısından içeri dalıp, kızgın yağ gibi sıçrayan suçlamalarıyla saldırdığı anın ardından kaçmıştı. Deseni biliyordu: yükselen ses, kısılmış gözler, fiziksel bir darbe gibi inen hayal kırıklığı. Güç ve hızdan yapılmış bir dünyada Martha, küçülmeyi öğrenmişti; daha az yer kaplamayı, gölgede kalmayı, mümkünse görünmemeyi.

Ama görünmez olmak bile onu çoğu zaman korumuyordu.

“Çok yavaş. Çok yumuşak. Çok dert.”

Bu cümleler, başkalarının su kovası taşıdığı gibi, Martha’nın ruhunda ağır ağır taşınırdı. Ahır; eski atların kokusunu, samanı, kuru toprağı ve sırların dinlenmeye gittiği o sessiz yerleri taşırdı. Martha, eskimiş yem çuvallarının yanına çöktü. Büyük bedeni her nefeste titriyordu. Nadiren ağlardı — sebep bulamadığı için değil; gözyaşı Bern’i daha da öfkelendirdiği için. Fakat burada, kirişlerin altında, mevsimler görmüş tahtaların gölgesinde, göğsünü sıkan acıyı serbest bıraktı.

Dışarıdan ayak sesleri geldi. Yumuşak, dikkatli. Martha dondu. Hızla gözlerini sildi, sırtını doğrultmaya çalıştı; nefesini sakinleştirmek isterken daha da boğulur gibi oldu.

Ahırın eşiğinde bir gölge uzadı. Uzun ve heybetli bir siluet, gücünü kontrol etmeye alışkın bir adamın ölçülü hareketleriyle içeri girdi. Bozkır insanlarının “Clarwer Ridge’in Devi” diye fısıldadığı Ul McQini idi. Güneşten açılmış saçları yakasının kenarına değiyor, çizmelerinde sabahın erken saatlerinde kat ettiği millerin tozu duruyordu. Ul; toprağın kendisi gibi sessiz, zamanla sertleşmiş, fırtınada bile eğilmeyen bir çit direği gibi sağlamdı.

Ama toprağın acımasız olabildiği yerde, onun gözleri acımasız değildi.

Martha’nın gözyaşı izlerini gördü. Titreyen ellerini, çuvallara doğru küçülmeye çalışan bedenini.

“Günaydın,” dedi alçak sesle. “Korkutmak istemem.”

Martha ağzını açtı ama ses çıkmadı. Utanç boğazına düğümlendi. Ul bir adım daha attı, çizmeleri samanı hafifçe ezdi.

“Biri sana zarar verdi mi?”

Martha başını hızlıca salladı. Yalanı, gözlerinde duruyordu.

“Yalnızca… yorgunum,” diye fısıldadı. “Lütfen… bana bakmayın.”

Ul, bakmayı bırakmadı; ama bakışında merak yoktu, merhamet gösterisi yoktu. Sadece dikkat vardı. Kırılmış bir hayvanın “beni görme” isteğini tanıyan bir dikkat.

Dışarıdan Don Carl’ın sesi geldi: “Ul! At mı alacaksın, yoksa benden mi saklanıyorsun?”

Ul çenesini sıktı. “Geliyorum,” diye seslendi ama yerinden kımıldamadı. Martha’ya tekrar baktı.

“Gerçekten iyi misin?”

Martha yine başını salladı; alt dudağı istemsiz titredi.

Ul ısrar etmedi. Bazı acılar, üzerine dokunulduğunda büyürdü. Sadece başını hafifçe eğdi; ikisinin de bildiği ama Martha’nın yüksek sesle söyleyemediği bir gerçeği kabul eder gibi. Sonra güneşe çıktı.

Avluda Bern onu karşıladı. İnce, kemikli, ruhuna büyük gelen bir otoriteyi üstüne giyer gibi taşıyan bir adamdı. Yüzündeki tahammülsüzlük, sanki her şeyi hak ettiği halde dünya ona vermiyormuş gibi bir öfkeyle sertleşmişti.

“Onu dert etme,” dedi Bern. “Martha hep boş yere drama yapar.”

Ul yavaşça döndü. Yüzünde ifade yoktu. Sesi, avlunun üstüne taş gibi oturdu:

“Niye aşçınız ahırda ağlıyor, Bay Carl?”

Bir an için avlu sustu. Atlar bile başlarını kaldırdı. Bern, hazırlıksız yakalanmış gibi göz kırptı; sonra kendini toparladı.

“Çok hassas. Sabah bisküvileri yaktı, onu kişisel aldı.”

Ul, kolay yalanı yutmadı. Bakışı avluyu taradı: Duymamış gibi yapan erkekler, dükkânın verandasından bakan kadınlar, dramayı yetişkinlerden önce koklayan çocuklar…

Martha, ahır kapısında gölgede durmuştu. Gözleri titriyor, yüzünde utançla karışık bir korku vardı. Bern ona bağırdı: “Martha! İyi olduğunu söyle!”

Martha içgüdüyle doğruldu. “İyiyim,” dedi; son kelime kırıldı. Zorla bir gülümseme aradı, gülümseme doğmadan öldü.

Ul, Martha’nın omuzlarının nasıl içeri çöktüğünü gördü. Kadının kendisini inciten adamı savunmaya çalıştığını gördü; çünkü yerini kaybetmek, dayak yemekten bile daha tehlikeli görünüyordu.

Verandada Ruthy Harland fısıldadı: “Onu çalıştırdığına şükretsin. O cüssesiyle, o yavaşlığıyla kim alır?”

Sözler Martha’ya taş gibi çarptı. Başını eğdi; kaburgalarına tanıdık bir acı oturdu.

Ul’un çenesi gerildi. Kendi geçmişini hatırladı: Toprak onu sertleştirene kadar, “çok uzun, çok sakar” diye alay edilen delikanlıyı. Bozkırda insanlar, görünüşe göre karar vermeyi severdi. Ul, bunu iyi bilirdi.

Bern omzuna vurdu. “Atlara bakalım, Ul. Günümüzü bunun saçmalığıyla harcamayalım.”

Ul hareket etmedi. Sessizliği, havayı değiştirdi. Martha ona baktı; büyük, belirsiz gözlerle. Birinin onun için ayağa kalkması, Martha’nın dünyasında neredeyse masal gibiydi.

Ul nihayet konuştu. Sesi, kanyon duvarı gibi sabitti:

“İnsanlara böyle konuşmamalısın.”

Bern kahkaha attı. “O aşçı, Ul. Hanımefendi değil.”

Gerginlik büyüdü. Ul’un gözleri keskinleşti. Martha, Bern’in sözüyle küçüldü; ama Ul’un bakışı Martha’ya döndüğünde yumuşadı. O kısa anda Martha, tanımadığı bir şey hissetti: tanınmak… belki korunmak.

Ve tam o sırada rüzgâr ansızın esip tozu ayaklarının etrafında kaldırdı. Martha göğsünü sardı. Sanki rüzgâr, yalnızca ona konuşuyordu.

Ul, onun bakışını takip etti; sonra Bern’e döndü. Kelimesiz bir şey geçti aralarında. Martha hissetti ama ad koyamadı.

“Lütfen,” diye fısıldadı; yalnız Ul duydu. “Bunu daha kötü yapma.”

Martha, o an bilmiyordu: Bozkırda bazen bir cümle, yaklaşan fırtınanın ilk gök gürültüsüdür.

Bölüm 2 — Eldivenler ve Sessiz Bir Teklif

Ertesi sabah, Clarwer Ridge gri-mavi bir sessizlikle uyandı. Gökyüzü, sanki dünyayı erkenden uyandırdığı için özür diliyor gibiydi. Tarlaların üstünde ince bir sis, otların üzerinde çiy taneleri… Hepsi “yeni başlangıç” hissi verirken Martha’nın içi aynı ağırlıkla doluydu.

Bern erkenden gitmişti; en azından sabahın ilk saatinde sesi Martha’nın ensesinde kırbaç gibi şaklamadı. Martha hamuru yoğurdu, unla uğraştı, kahveyi kaynattı. Elleri işin ritmini biliyordu. Ama zihni hep ahıra dönüyordu: Ul’un sorusuna, avludaki sessizliğe, Bern’in kendinden emin yalanına.

Öğlene doğru avlu yine canlandı. Martha tepsiler taşıdı; bakışını hep yere indirdi. İnsanların gözleri üstündeydi: merak eden, acıyan, yargılayan.

Tam tepsiyi masaya bırakmıştı ki gölgesi üzerine düştü. Ul, kapının arkasındaki çerçeveden daha büyük duruyordu; tozlu ceketi, dikkatli bakışı vardı. Ne müdahil, ne kayıtsız… yalnızca uyanık.

“Günaydın, Martha,” dedi alçak sesle.

Martha irkildi, neredeyse tabağı düşürüyordu. “Günaydın, bay… Bay McQini.”

“Ul yeter,” dedi yumuşakça.

Martha başını salladı, ama adını tekrar etmedi. Ul’un adı, Martha’nın dilinde fazla yakın bir şey gibiydi; fazla cesur.

Martha geri dönüp mutfağa kaçacakken Ul, yolu kesmeden orada kaldı; gitmeyeceğini, ama üstüne de gelmeyeceğini söyleyen bir duruşla.

“Bugün iyi misin?”

Soru basitti; ama Martha’nın içinden bir şeyin üstündeki kabuğu kaldırdı. “İyiyim,” dedi otomatik. “Kahvaltı bitmedi daha.”

Ul bir an sustu; utandıracak kadar uzun değil, kaçacak kadar kısa değil. Sonra çantasından iki adet iş eldiveni çıkardı. Deri, sağlam, kullanılmış ama bakımlı.

Masaya bıraktı.

“Eyer odasında buldum,” dedi. “Bana küçük geliyor. Birine yarar diye düşündüm.”

Martha’nın boğazı düğümlendi. Yeni değildi; ama iyiydi. Martha’nın ince, yıpranmış bez eldivenlerinden çok daha iyiydi. Bu, Martha’nın nasıl kabul edeceğini bilmediği bir iyilikti.

“Hayır,” diye fısıldadı. “Alamam.”

“Bedeli yok,” dedi Ul, bir adım geri çekilerek. “Sadece işine yarasın istedim.”

Ve daha Martha itiraz edemeden Ul dönüp atına yürüdü. Martha masada kalan eldivenlere baktı. Gözleri doldu; ama düşmesine izin vermedi. Eldivenleri mutfaktaki kutuların arkasına sakladı — sanki bulunurlarsa yakacak bir suç deliliymiş gibi.

O günden sonra Ul, köyde çeşitli bahanelerle görünmeye başladı. Bazen yük yolunu kontrol ediyor gibi, bazen Annie Lutter’ın dükkânında duruyor gibi. Annie bunu fark etti ve Martha’ya bir gün, un torbasını uzatırken fısıldadı:

“Sana bakan biri var.”

Martha kızardı. “Sadece kibar.”

Annie’nin sesi yumuşaktı ama sözü ağırdı: “Kibarlık, ‘sadece’ değildir.”

Martha, umut duygusunun yüzüne vurmasından korktu. Çünkü umut, Bern’in elinde her zaman cezaya dönüşmüştü.

Korkusu doğru çıktı.

Bern bir sabah daha erken döndü. Bir iş ters gitmişti; öfkesi Martha’nın üstüne dökülmeye hazırdı.

“Buna bitmiş mi diyorsun?” diye bağırdı, hesap defterini Martha’ya iterek. “Yine yanlış!”

“Ben… ben dün gece dediğiniz gibi yazdım,” diye kekeledi Martha.

“Hiç dinlemiyorsun!” diye tısladı Bern. “Senin gibi çamura saplanmış araba gibi hareket eden birini niye tutuyorum ben?”

İşçiler sustu. Martha’nın yüzü yandı.

O an kapıdan Ul girdi. Tesadüf değildi belki, ama Ul bunu “dinlemeye gelmiş” gibi göstermedi. Sadece duyduğunu saklamadı.

“Günaydın,” dedi. “Burada biraz gerginlik var gibi.”

Bern, Ul’u görünce dişlerini sıktı. “Senin işin değil.”

Ul’un bakışı Martha’ya kaydı; Martha, defteri kalkan gibi tutuyordu. Ul’un sesi sertleşmeden güçlendi:

“İnsanlara saygıyla konuşmak para etmez.”

Bern omuzlarını gerdi. “O benim çalışanım.”

“Bu, onu daha az insan yapmaz,” dedi Ul.

Avluda bir mırıltı dolaştı. Martha nefessiz kaldı. Ul bağırmıyordu. Bağırmasına gerek yoktu.

Bern söylenerek dışarı çıktı. Martha, içinde aynı anda korku, rahatlama ve daha korkutucu bir sıcaklıkla kaldı.

Ul yaklaştı. “İyi misin?”

Martha’nın dudakları titredi. “Niye… niye hep soruyorsunuz?”

Ul’un cevabı, Martha’nın kaburgalarının arasına bir taş gibi oturdu:

“Çünkü hâlâ o cevaba ihtiyacın var.”

O gün Martha, sakladığı eldivenleri çıkardı ve giydi. Eldivenler tam oldu. Sanki Martha’nın ellerine değil, Martha’nın yüreğine ölçülmüştü: “Kendini koru.”

Bern eldivenleri gördüğünde gözleri daraldı. “Onlar nereden?”

Martha sustu.

Bern eldiveni çekip çıkardı. “Çaldın mı?”

“Hayır!” diye bağırdı Martha, kendi sesine şaşırarak. “Biri verdi.”

“Kim?”

Martha cevap vermedi. Bern’in suskunluktan anladığı şey yüzünü çirkinleştirdi.

“Acıdığı için sana bakan bir çiftlik sahibine gözünü dikmeyeceksin,” dedi Bern. “Gözün bu mutfakta olacak.”

Tam o sırada Ul’un atı avluya girdi. Martha’nın kalbi sıkıştı. Ul indi, Martha’nın yüzündeki korkuyu gördü.

“Ne oldu?”

Martha eldiveni yerden almak için eğildi, ama Ul daha hızlı davrandı. Eldiveni alıp Martha’nın ellerine yavaşça koydu.

“Açıklamak zorunda değilsin,” dedi. “Ama böyle muameleyi hak etmiyorsun.”

Martha’nın sesi kırıldı: “Sorun istemiyorum.”

Ul’un cevabı, bir kapı aralığı gibiydi:

“Sen sorun değilsin.”

Bozkırın üstünde gün, kızıl bir altına doğru çökerken Martha, eldivenleri göğsüne bastırdı. Havada bir şey vardı. Yaklaşan bir hesaplaşma gibi.

Bölüm 3 — Fırtına Gecesi: ‘Hayır’ Demenin Bedeli

Fırtına, köy daha hazırlanamadan geldi. Camları titreten gök gürültüsü, fenerleri sallayan rüzgâr, morlaşan bulutlar… Atlar huzursuzlandı, köpekler gölgelere havladı. Rüzgâr bile ne zaman saldıracağını seçer gibi dolaştı, sonra bir anda boşandı.

Martha, su pompasının yanında ellerini yıkarken havadaki değişimi kemiklerinde hissetti. Fırtınalar ona hep kötü şeyleri hatırlatırdı; ama bu seferki, sanki kişisel bir öfke taşıyordu. Martha’nın yıllardır gömdüğü korkuyu gökyüzü de taşıyor gibiydi.

Bern içeride bir o yana bir bu yana yürüyordu. İşlerin kötü gittiği günlerde öfkesi daha zehirli olurdu. Son zamanlarda işler hep kötüydü.

Martha başını eğdi, mümkün olduğunca görünmez olmaya çalıştı. Ama öfke, hedefini bulur.

İki çiftlik işçisi koşup sundurmaya sığındı. Arkalarına bakıyorlardı; sonra yağmur perdesinin içinden Ul belirdi. Ceketi ıslanmış, omuzlarına yağmur vuruyordu. Yürüyüşü, fırtınayı tanıyan birinin yürüyüşüydü.

Ul Martha’yı görünce kaşları çatıldı. “Burada dışarıda çalışmamalısın,” dedi. “Daha da sertleşecek.”

“İyiyim,” dedi Martha, sesi titreyerek. “İş bitmeli.”

“Her zaman bitecek iş var,” dedi Ul. “Ama bu, acı çekmeye değdiği anlamına gelmiyor.”

O an ofis kapısı sertçe açıldı. Bern fırtınanın içine çıktı; gözleri büyümüş, kaşları kırık.

“Martha! Saatler önce defterleri düzelt dedim! Burada ne dikiliyorsun?”

Ul’un duruşu değişti. Omuzları kareleşti, çenesi sertleşti. Sanki gökyüzünün fırtınası, yerde de bir karşılık bulmuştu.

“Dikilmiyor,” dedi Ul sakinlikle. “Nefes alıyor.”

Bern kuru bir kahkaha attı. “Sen yine mi? Kendi çiftliğin yok mu? Eğlencen bu mu?”

“Birine eziyet ediliyorsa, ‘bana ne’ diyemem,” dedi Ul. Sesi alçaktı ama keskin bir bıçak gibiydi.

Yakındaki insanlar duymamış gibi yaptı. Ama kimse gitmedi. Clarwer Ridge’de insanlar çoğu zaman seyirci olmayı güvenli bulurdu.

Martha’nın kalbi kaburgalarına vurdu. Keşke yok olabilseydi. Keşke Ul onun için risk almasa, diye düşündü. Bern bir adım attı; Martha içgüdüyle küçüldü.

Ul, Bern’in gözlerinin içine baktı. Bern’in kendinden eminliği, rahatsızlığa dönüştü.

“Onunla böyle konuşmana izin vermeyeceğim,” dedi Ul.

Martha hafifçe başını salladı. “Lütfen,” diye fısıldadı. “Daha kötü olmasın.”

Ul, Martha’ya döndüğünde yumuşadı. “Sorun sen değilsin, Martha.”

Şimşek çaktı. Avlu bir an gündüz gibi oldu. Martha, her şeyi net gördü: Bern’in kini, işçilerin suskunluğu, Ul’un kararlılığı, kendi titreyen elleri.

Bern parmağını Martha’ya doğrulttu. “Seni kim alır sanıyorsun? O dev çiftlik sahibi seni bir hafta taşır, sonra sıkılır. Geri sürünerek gelirsin!”

Sözler Martha’nın içini yırttı. Ama Ul bir adım öne çıktı; Martha ile Bern’in arasına set oldu.

“Yeter,” dedi Ul. “Birini, kimse durdurmaz sanıyorsun diye parçalayamazsın.”

Bern sırıttı. “Kim durduracak? Sen mi?”

Ul’un cevabı basitti: “Gerekirse evet.”

Tam o sırada, vekil Thor Edry yağmurdan sırılsıklam halde göründü. Sahneyi gördü: Martha’nın korkusunu, Bern’in öfkesini, Ul’un koruyucu duruşunu.

Bir an bile tereddüt etmedi. “Don Carl,” dedi sertçe, “yeter. Geri çekil.”

Bern küfrederek geri çekildi. İnsanlar dağılmaya başladı. Martha, Ul’un ceketi yağmurun çoğunu keserken titriyordu; ama bu kez titremesi sadece korkudan değildi. İçinde bir şey kırılmıştı: “Ben de hayır diyebilirim.”

Ul eğildi, sesi fırtınanın içinde bile duyulacak kadar netti: “Bu gece cesur bir şey yaptın.”

“Korkuyorum,” dedi Martha.

“Cesaret korkusuzluk değildir,” dedi Ul. “Korkunun içinden yürümektir.”

Yağmur hafifledi ama o gecenin yankısı, köyün üstünde kaldı.

Martha anladı: Fırtına bitmemişti. Sadece başlamıştı.

Bölüm 4 — Sabah: Kıymeti Ölçülen Bir İnsan

Fırtına doğuya kayıp gitti. Avluda su birikintileri, gökyüzünü ayna gibi yansıtıyordu. Hava temizlenmişti, ama gerilim temizlenmemişti. Köy rutine dönmüş gibi yapıyordu; fakat herkes biliyordu: Dün gece bir çizgi çekilmişti.

Martha o sabah yürürken ağırlık taşıyordu. Uyumamıştı. Gözlerini kapadığında Bern’in bakışını görüyordu. Ul’un sesini duyuyordu. En çok da kendi sesini hatırlıyordu: “Girmeyeceğim.”

Avluya çıktığında Bern sundurmada duruyordu. Bu kez bağırmıyordu. Sessizlik, bağırmaktan daha tehlikeli olabiliyordu. Sessizlik, plan demekti.

“Dün gece bir şeyi değiştirdiğini mi sanıyorsun?” dedi Bern.

Martha durdu.

“Beni rezil ettin,” dedi Bern, alçak ama zehirli bir sesle. “Onun yüzünden.”

Martha yutkundu, bir şey demedi.

“Cevap ver,” dedi Bern yaklaşarak. “O dev gelip seni hep kurtaracak mı sanıyorsun? Sıkılır. Herkes sıkılır.”

Martha, bir darbe bekler gibi gerildi. Bern bunu fark edip memnun olur gibi gülümsedi.

O sırada adımlar geldi. Ul göründü; gökyüzü artık açıktı, Ul’un silueti netti. Elinde silah yoktu, yüzünde öfke yoktu. Sadece amaç vardı.

Ul, Martha’ya baktı. “İyi misin?” diye sordu yine.

Bern araya girdi. “Çalışıyor. Her sabah buraya gelip sahip gibi davranamazsın.”

“Sorun çıkarmaya gelmedim,” dedi Ul. “Ama onu tehdit ediyorsan gitmem.”

Bern alay etti. “Kahraman mısın?”

“Hayır,” dedi Ul sakinlikle. “Sadece yanlışın üstüne basılmasına izin vermiyorum.”

Bern’in yüzü kıpkırmızı oldu. Yakındaki metal bir tavayı kaptı ve Martha’ya doğru fırlattı. Belki korkutmak içindi, belki daha fazlası.

Ul düşünmeden hareket etti. Eli uzandı, havada tavayı yakaladı. Metal, Ul’un kavrayışında eğildi, büküldü; çıkan ses, sabahın içine bir çığlık gibi girdi.

Avlu dondu.

Martha, tavaya baktı; sonra Ul’a. Bu, sadece güç gösterisi değildi. Bu, “buraya kadar” demenin fiziksel haliydi.

Ul tavayı yere bıraktı. Sesi bir çizgi gibiydi: “Burada biter.”

Bern öfkeyle Ul’a saldıracak gibi oldu ama Ul, Martha’nın önünde durdu. Bern’in itmesi Ul’u bir santim bile oynatmadı. Bern sendeledi, etrafa baktı: “Beni kim savunacak?” der gibi. İşçiler işlerini bırakmıştı; herkes görüyordu.

Vekil Thor Edry yine ortaya çıktı. “Ne oluyor?” diye sordu.

Bern parmağını Ul’a uzattı. “Tutukla! İşime karışıyor. Tehdit ediyor!”

Ul sakin kaldı. “O, ona tava fırlattı.”

Bern tükürdü. “Sadece attım. O dramatik.”

Vekilin bakışı sertleşti. “Yeter Bern.”

Ve o an Martha’nın içinde bir cümle yükseldi. Titreyerek ama yutmayarak konuştu:

“Artık burada çalışmıyorum. Gidiyorum.”

Bern’in ağzı açık kaldı. “Nankör!”

Martha, kendi şaşkınlığıyla fısıldadı: “Bana verdiğin… ne? Onurumu aldın. Ben de izin verdim. Artık vermiyorum.”

Bu söz, Martha’nın hayatında ilk kez “kendine ait”ti. Bern, vekilin varlığında daha fazla ileri gidemezdi. Köy görmüştü.

Martha ahırdan birkaç eşyasını topladı: önlük, şal, annesinden kalan tarif defteri. Hepsi bir bez çantaya sığdı; ama o çanta, ruhunda bir koca hayat kadar ağırdı.

Çıktığında Ul, kapıda bekliyordu. Acele ettirmedi. Yönlendirmedi. Sadece “çıkışın senin hakkın” dedi.

“Benimle gelmek zorunda değilsin,” dedi Martha.

Ul başını salladı. “Ama seni inciten yerde kalmak zorunda da değilsin.”

Martha’nın boğazı yine düğümlendi. “Nereye gideceğimi bilmiyorum.”

“Benim çiftlikte yer var,” dedi Ul. “Mutfağın yeniden cana ihtiyacı var. İstediğin kadar kal. Borç yok. Şart yok.”

Martha, şalını daha sıkı tuttu. “Ya… ya beceremezsem?”

“Becerememek başka, düşmek başka,” dedi Ul. “Düşersen, ayağının altındaki toprağı kimse çekmeyecek.”

Martha gözlerini kaçırdı; gözyaşı bu sefer utançtan değil, korkutucu büyüklükte bir rahatlamadan geldi.

Carlinn’in kapısından çıktı. Güneş bulutların arasından sızdı, sanki seçimi onaylıyordu. Arkadan Bern bağırdı: “Geri sürünerek döneceksin!”

Martha dönüp bakmadı. Ul onun yanında yürüdü; ne önde, ne geride. Aynı adımda.

Tam köyün kenarına vardıklarında vekil Thor Edry koşarak geldi.

“Bilmeniz gereken bir şey var,” dedi nefes nefese. “Bern, konseye gidiyor. ‘Ul beni tehdit etti’ diye dava açtırmaya çalışıyor. Suçlama peşinde.”

Martha’nın içi buz kesti. Ul’un çenesi gerildi, ama gözleri sakin kaldı.

Vekil devam etti: “Sandığınız fırtına bitmedi.”

Martha, yolun artık sadece kaçış olmadığını anladı. Yol, yeni bir savaşın başlangıcıydı.

Bölüm 5 — Ul’un Çiftliği: Güvenin Zor Zanaatı

Ul’un çiftliği, bozkırın biraz daha genişlediği bir yerdeydi. Etrafında çitler vardı ama çitlerin dili sert değildi; düzenin diliydi. Evin önündeki ahşap sundurma, güneşin altında eskimiş ama sağlamdı. Kapının yanında rüzgâra dayanmış bir adaçayı demeti asılıydı; koku, istasyonun metal ve ter kokusundan farklıydı: daha sakin, daha “ev” gibi.

Martha içeri adım attığında, sanki yıllardır içini sıkan bir kemer gevşedi. Ama gevşemek, rahatlamak demek değildi. Bazı insanlar, güveni bilmedikleri için güvenin içinde de tetikte kalırdı. Martha onlardan biriydi.

Ul, mutfağı gösterdi. “Burayı kendi mutfağın gibi düşün. İstersen hiç yemek yapma. İstersen sadece dinlen.”

Martha şaşırdı. “Hiç… karşılık istemiyor musunuz?”

Ul, sobanın yanındaki sandalyeyi çekti. “İnsan, varlığıyla zaten karşılıktır,” dedi. “Burada var olman yeter.”

Martha, “burada var olmak” cümlesini anlamakta zorlandı. Çünkü istasyonda var olmak, yük olmaktı. Burada Ul, var olmayı bir hak gibi söylüyordu.

İlk günler Martha, sürekli “bir şey ters giderse” diye bekledi. Bir tabak kıracak, bir yemek yanacak, Ul bağıracak… ama Ul bağırmıyordu. Bir kere bile.

Martha, sabahları erkenden kalktı; alışkanlıktı. Ekmek yaptı, kahve kaynattı, çiftlik işçilerine yemek hazırladı. İşçiler önce çekingen davrandılar; Ul’un yanında “yabancı” bir kadını nasıl karşılamaları gerektiğini bilmiyorlardı. Ama Martha’nın sessiz çalışkanlığı ve yemeğin içindeki ince özen, günler içinde dili çözdü. Bir teşekkür, sonra bir “eline sağlık”, sonra bir “Martha, şu tarifi nasıl yaptın?”

Martha her “teşekkür”de sanki yanlış bir şey olmuş gibi irkiliyordu. Ul bunu fark etti.

Bir akşam, güneş batarken Ul verandada oturup eyer kayışını tamir ediyordu. Martha kapının eşiğinde durdu; elinde bir bardak su vardı. Verip vermemekte kararsız kaldı. “Rahatsız eder miyim?” düşüncesi, yüreğine refleks gibi oturmuştu.

Ul başını kaldırdı. “Gel,” dedi. “Kapı eşiği soğuk.”

Martha oturdu. Bir süre konuşmadılar. Bozkırda sessizlik, bazen konuşmaktan daha güvenliydi.

Ul kayışı düzeltti. “Konsey işi büyüyebilir,” dedi sonunda.

Martha’nın içi yine daraldı. “Ben yüzünden… başınıza iş açtım.”

Ul, kayışı bıraktı. Martha’ya baktı. “Hayır. Sen yüzünden değil. Onun yaptığı yüzünden.”

Martha gözlerini indirdi. “Ama herkes… beni suçlar.”

“Bırak suçlasınlar,” dedi Ul. “Köy, sessizliği alışkanlık edinmiş. Sessizlik, bazen zalimin en büyük yardımcısıdır.”

Martha, bu cümleyi içinin bir yerine koydu. O gece ilk kez, korkuyla birlikte bir düşünce de büyüdü: “Belki ben de konuşabilirim.”

Bölüm 6 — Konseyin Önünde: Bozkırda Adaletin Dili

Bern, konsey toplantısını bir gösteriye çevirmek istedi. Querwor Ridge’in küçük meclis binası, o gün hiç olmadığı kadar doldu. Erkekler şapkalarını dizlerinin üstünde tutuyor, kadınlar arka sıralarda fısıldaşıyordu. Herkesin gözünde aynı soru vardı: “Dev Ul McQini, Don Carl’a saldırdı mı?”

Martha, kapıda durduğunda dizleri titredi. Kalabalık, istasyondaki bakışlardan bile ağırdı. Çünkü burada insanların merakı, “hikâye”ye dönüşmek üzereydi. Ve hikâyeler, gerçekleri kolayca ezerdi.

Ul, Martha’nın yanında yürüdü. “İstersen dışarıda bekleyebilirsin,” dedi.

Martha yutkundu. “Hayır,” dedi. Sesini tanımadı. “Bu sefer… saklanmayacağım.”

İçeri girdiler. Bern, ön tarafta dikiliyordu; yüzünde mağduriyet maskesi vardı. Vekil Thor Edry de oradaydı; tanık olarak çağrılmıştı.

Konsey başkanı, yaşlı bir adam, gözlüklerinin üstünden baktı. “Bay McQini, Bay Carl sizi tehdit ve saldırı ile suçluyor. Söyleyeceğiniz var mı?”

Ul sakince konuştu. “Ben kimseye saldırmadım. Bay Carl, çalışanına — Martha’ya — şiddet uygulamaya kalktı. Ben engelledim.”

Bern atıldı. “Yalan! O kadın dramatik! Üstelik benim çalışanımdı, işime karıştı!”

Başkan kaşlarını çattı. “Martha Alore burada mı?”

Martha ayağa kalktı. Kalbi, sanki göğsünden çıkacak gibiydi. Bir an için eski Martha geri gelmek istedi: başı eğik, sesi kısık, “ben iyiyim” diyen Martha. Ama Ul’un verandadaki sözleri yankılandı: Sessizlik, zalimin yardımcısıdır.

Martha konuştu. Ses önce titredi, sonra düzeldi.

“Don Carl, beni yıllardır aşağıladı. Beni aptal, yavaş, değersiz ilan etti. Bazen bağırdı, bazen itip kakarak korkuttu. Son gün… bana tava fırlattı.”

Salonda bir uğultu yükseldi. Ruthy Harland fısıldamak için eğildi; ama yanındaki kadın ona sertçe baktı. Bu bile bir şeydi: köyün sessizliğinde küçük bir çatlak.

Bern bağırmak istedi; başkan elini kaldırdı. “Bay Carl, susun.”

Martha devam etti: “Ul beni ‘kurtarmaya’ gelmedi. O gün oradaydı ve gördü. Ben de… artık susmak istemedim. Ben istasyondan kendi isteğimle ayrıldım.”

Konsey başkanı vekile döndü. “Vekil Edry, olaya tanık oldunuz mu?”

Thor Edry başını salladı. “Evet. Bay Carl’ın tavrı saldırgandı. Bay McQini’nin saldırısı yoktu. Gerginliği durdurdu.”

Bern’in maskesi çatladı. “Bunlar birleşti!” diye tısladı. “Benim itibarımı kirletiyorlar!”

Başkanın sesi taş gibi indi. “İtibar, davranışla korunur, bağırışla değil. Dava konusu düşmüştür.”

Salonda farklı bir sessizlik oldu. Bu, eski “seyirci sessizliği” değildi; bir karar sessizliğiydi.

Martha, ayağa kalktığı hâlde ilk kez kendini küçük hissetmedi. Hâlâ korkuyordu. Ama korku artık onu yönetmüyordu.

Ul dışarı çıktıklarında kısa bir nefes aldı. “Bitti,” dedi.

Martha başını salladı. “Hayır,” dedi. “Bu… sadece başlangıç. Ama bu sefer… ben de varım.”

Ul, Martha’nın gözlerinin içine baktı; sanki bir insanın ilk defa kendine yer açtığını görüyordu. “Evet,” dedi. “Bu sefer varsın.”

Bölüm 7 — Bern’in Gölgesi ve Köyün Dili

Konsey kararı Bern’i durdurdu, ama içindeki kini bitirmedi. Bozkırda bazı insanlar yenilgiyi kabullenmez; onu çamura bulayıp başkasının üstüne fırlatmak ister.

Bern köyde dolaştı, fısıldadı, insanları kışkırttı. “Ul kadını ayarttı,” dedi. “Martha hırsızdır,” dedi. “Beni rezil etmek için plan yaptılar,” dedi.

Bazıları inanmak istedi. Çünkü inanmak, düşünmekten kolaydı. Fakat bu kez köyün tamamı Bern’in arkasına dizilmedi. Birkaç kişi, özellikle de Annie Lutter ve bazı işçiler, Martha’nın istasyondaki hâlini hatırlıyordu. Martha’nın gözlerindeki yorgunluğu, omuzlarındaki utancı… şimdi ise daha dik yürüyüşünü.

Ruthy Harland bile bir gün, dükkânın önünde konuşurken sözünü yarıda kesti. Çünkü kendi sözlerinin Martha’nın yüzünde bıraktığı izi anımsadı. Bu, Ruthy gibi biri için bile küçük bir uyanıştı.

Ul’un çiftliğinde Martha, işini yapmayı sürdürdü. Ama artık iş, “kendini kanıtlamak” için değildi. Martha yemek yaparken, ilk kez yaptığı yemeğin tadını da hissediyordu. İlk kez “hata yaparsam ölmem” diye düşünüyordu.

Bir gün ekmek fazla kabardı, tepsiye taştı. Martha’nın eli istemsiz titredi; eski korku yükseldi. Ul mutfağın eşiğinde belirdi, taşan hamura baktı.

Martha nefesini tuttu. “Özür… dilerim.”

Ul kaşını kaldırdı. “Özür mü?”

Martha’nın boğazı kurudu. “Ben… yanlış yaptım.”

Ul sobanın yanına gelip ekmeği kokladı. Sonra sakin bir cümle söyledi:

“Yanlış değil. Sadece taşmış. Keseriz, yeriz.”

Martha’nın gözleri doldu. O an anladı: İnsan bazen bağırılmadığı için ağlar. Çünkü bağırılmamak, yeni bir dil öğrenmektir.

Bölüm 8 — Kayıp Bir Defter, Bulunan Bir Ses

Bern, son bir hamle yaptı. İstasyonda Martha’nın annesinden kalan tarif defterinin bir sayfasını bulup “çalınmış kayıt” diye lanse etti. Konsey binasına bir dilekçe daha verdi, bu sefer “mülk hırsızlığı” gibi küçük ama lekeli bir suçlamayla.

Martha bunu duyunca gece uyuyamadı. Tarif defteri, annesinin sesi gibiydi. “Ona bile dokunuyor,” diye düşündü; Bern’in kini artık sadece Martha’yı değil, Martha’nın geçmişini hedef alıyordu.

Ul, Martha’ya seçenek sundu: “İstersen vekille konuşuruz, avukata gideriz. İstersen bunu büyütmeyelim. Ama karar senin.”

Martha ilk kez “karar senin” cümlesini duyduğunda, içindeki eski Martha yine “ben karar veremem” diye fısıldadı. Sonra Martha kendi kendine, sessiz ama net bir cevap verdi: “Verebilirim.”

Ertesi gün Martha, vekil Thor Edry ile birlikte istasyona gitti. Kapıdan içeri adım atmak, eski yarayı yeniden açmak gibiydi. Ahırın kokusu aynıydı. Zincirlerin sesi aynıydı. Ama Martha aynı değildi.

Bern onları görünce sırıttı. “Bak kim gelmiş. Sürünerek dönmüştün demiştim.”

Martha’nın içi ürperdi. Ama geri çekilmedi.

Vekil, sert bir sesle konuştu: “Dilekçeyi geri çekeceksin, Bern. O sayfa defterin parçası değil bile; eski bir kopya. Üstelik defter Martha’nın. Kanıt yok.”

Bern homurdandı. “Siz hepiniz…”

Martha söze girdi. “Ben artık senin korkunla yaşamıyorum,” dedi. “Bu defter de, sesim de benim.”

Bern’in yüzü buruştu. Bir an, Martha’nın eski halini aradı: başı eğik, ağlamaklı, geri adım atan… bulamadı.

Martha defteri çantasına koydu. Ul, dışarıda bekliyordu. Martha çıkınca Ul’un gözleri soru sormadı; cevap bildi.

Martha hafifçe başını salladı. “Bitti,” dedi.

Ul, “bitti mi?” diye sorar gibi baktı.

Martha ekledi: “En azından… benim içimde bitti.”

Bölüm 9 — Bozkırın Gerçek Sıcaklığı

Sonbahar, bozkıra usulca girdi. Akşamlar daha serin, sabahlar daha berrak oldu. Ul’un çiftliğinde işler bitmedi; bozkırda iş hiç bitmezdi. Ama işin anlamı değişmişti.

Martha, çiftlik işçileriyle birlikte kış hazırlığı yaptı. Kurutulmuş et, konserve, un çuvalları, odun… Her şey düzenlenirken Martha’nın içindeki düzen de yavaş yavaş yerine oturuyordu. Bir gün işçilerden biri, genç bir adam, yanlışlıkla bir kavanozu kırdı. Genç adam gözlerini kapadı, bağırılmayı bekledi.

Martha, o an kendini gördü: yıllarca böyle bekleyen Martha’yı.

Martha kavanozun kırıklarını topladı. “Süpürge nerede?” dedi sadece. Sonra ekledi: “Kaza oldu. Olur.”

Genç adam şaşkınlıkla baktı. “Kimse… kızmıyor mu?”

Martha, kendi cümlesini ilk defa duyuyormuş gibi konuştu: “Kızmak, bir şeyi düzeltmiyor.”

Ul, uzaktan bunu izledi. Gözlerinde bir memnuniyet vardı; ama zafer gibi değil, bir ağacın büyümesini izler gibi.

Martha, bir akşam güneş batarken verandaya çıktı. Ul, her zamanki gibi sessizce bir şey tamir ediyordu. Martha, artık eşiğe takılmadan yanına oturdu.

“Ul,” dedi, adını ilk kez rahatça söyleyerek.

Ul başını kaldırdı. “Buradayım.”

Martha, bozkıra baktı. “Beni ilk gördüğünde… ahırda… niye durdun? Niye geçip gitmedin?”

Ul bir süre düşündü. “Çünkü ağlayan birini gördüm,” dedi. “Ve herkesin ‘bize ne’ dediğini hissettim.”

Martha’nın gözleri doldu. “Ben bile ‘bana ne’ diyordum kendime,” dedi.

Ul, sesi yumuşayarak: “Artık demiyorsun.”

Martha nefes aldı. “Bazen hâlâ korkuyorum.”

“Bu normal,” dedi Ul. “Korku, uzun süre kalabilir. Ama artık kararlarını o vermiyor.”

Martha’nın göğsünde sıcak bir şey yayıldı. Bozkırın gerçek sıcaklığı, güneşten değil… bazen bir insanın yanında duruşundan gelirdi.

Bölüm 10 — Yeni Başlangıç: Bir Kapının Ardında

Kış gelmeden önce köyden bir haber daha geldi: Bern, istasyonu satmayı düşünüyordu. İtibarı sarsılmış, işçiler onunla çalışmak istemez olmuştu. Bozkır, zalimi bir günde devirmese bile, yavaş yavaş yalnız bırakmayı bilirdi.

Martha bu haberi duyduğunda garip bir şey hissetti: sevinç değil, intikam arzusu değil… daha çok bir kapanış. Çünkü Martha’nın asıl savaşı Bern’le değildi. Martha’nın asıl savaşı, yıllarca içine yerleştirilmiş “değersizlik” duygusuydu.

O gece Martha, annesinin tarif defterini açtı. Bir sayfada annesinin eğri yazısı vardı: “Ekmek, sabır ister. Sabır da kendini incitmeden bekleyebilmektir.”

Martha uzun süre o cümleye baktı. Sonra defteri kapattı, mutfağa gidip hamur yoğurmaya başladı. Hamur, ellerinin altında can buldu. Eldivenlere ihtiyacı yoktu artık; ama eldivenler çekmecede duruyordu, bir hatıra gibi: “Bir gün biri sana ‘kendini koru’ dedi.”

Sabah olduğunda Martha, Ul’a kahve koydu. Ul masaya oturdu. Martha karşısına geçti.

“Burada kalmak istiyorum,” dedi Martha. “Sadece ‘kalmak’ değil… yaşamak istiyorum.”

Ul, kahvesinden bir yudum aldı. Sonra başını salladı. “Tamam,” dedi. “Nasıl istersen.”

Martha gülümsedi. Bu gülümseme, zorla doğmamıştı. Korkudan değil, alışkanlıktan değil… içeriden gelmişti.

Pencereden bozkıra baktılar. Güneş yine tereddütle doğuyordu belki, ama bu kez Martha’nın içinde tereddüt yoktu. Bozkırın genişliği artık onu yutmuyordu. Ona yer açıyordu.

Ve Martha, nihayet, kendi yerini doldurmaktan korkmuyordu.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News