Babası Zorla Evlendirdi, Peçeyi Kaldırınca Dondu Kaldı – Beklemediği Kadın Hayatını Değiştirdi!

Kurak Toprakta Yeşeren Söz
Bölüm 1 — Kuraklığın Kuralı
O yaz, Orta Anadolu’nun güneşi yalnızca yakmıyor, tartıyordu da: Kim dayanır, kim çatlar, kim boyun eğer… Toprak inatçıydı; çatlakları, yılların susuzluğunu saklamıyor, aksine sergiliyordu. Rüzgâr, otların arasından değil, taşların üstünden geçerken daha sert esiyordu. İnsanların yüzleri de rüzgâr gibi sertleşmişti; burada yumuşaklık lüks sayılırdı.
Gücün ölçüsü, sürünün çokluğuyla, arazinin genişliğiyle ve isminin taşıdığı sessizlikle belirlenirdi. Bazı soyadları kapı gibi kapanır; önünde konuşurken ses kısılırdı. Yılmazlar, o isimlerdendi.
Yılmazlar Çiftliği, ufuk çizgisine kadar yayılan bir imparatorluk gibiydi: 15.000 baş hayvan, altmış ırgat, üç usta başı, bir muhasebe odası, iki depo, bir sürü çit hattı ve tepede—sorgulamayı sevmeyen bir adam: Sırrı Ağa.
Sırrı Ağa’nın varlığı, güneşin varlığı gibiydi. Kimse ondan hoşlanmak zorunda değildi; ama herkes ona göre yaşardı. O konuştu mu, tartışma biterdi. O karar verdi mi, kader mühürlenirdi.
Ama bu hikâye Sırrı Ağa hakkında değil.
Bu hikâye, onun oğlu Galip hakkında.
Galip, büyüklüğün gölgesinde büyümüştü. Gölge öyle genişti ki içinde şüpheye yer kalmıyordu; hayale yer yoktu; aşka ise hiç. Galip küçükken annesinin odasından gelen sessiz ağlamaları duymuş, sonra o odanın bir gün boşaldığını görmüştü. Kimse “neden” dememişti. “Neden” sorusu, bu çiftlikte gereksizdi; “nasıl” sorusu bile çoğu zaman fazla bulunurdu.
Galip’in görevi belliydi: Sürüyü büyütmek, toprağı korumak, ismi sürdürmek. “İsim,” derdi Sırrı Ağa, “insanın ikinci derisidir. Soyun yırtılırsa sen de yırtılırsın.”
Galip, babasının ofisine girdiğinde yüzünde her zamanki ifade vardı: Hayvan pazarındaki gibi sakin, kararlı, okunamaz. Odada eski tütün, cilalı ahşap ve yıllarca süren buyruğun kokusu vardı. Sırrı Ağa başını kâğıtlarından kaldırmadan konuştu.
“Vakti geldi.”
Galip kıpırdamadı. “Neyin vakti?”
Sırrı Ağa, masanın üstünden katlanmış bir zarfı kaydırdı. Sesi örs gibi düz ve ağırdı.
“Bu cumartesi Eylül Hanım’la evleniyorsun.”
Galip bir kez göz kırptı. Şaşkınlıktan değil—inanamadığından. Zarfın üzerindeki yazıyı okudu; el yazısı tanıdık, kararlıydı. Sanki bir damga.
“Eylül Hanım mı?” dedi. “Tepecik’ten gelen kız mı?”
“Evet.”
“O ailenin sadece toz ve gurur kaldığını sanıyordum.”
Sırrı Ağa sandalyesine yaslandı. “Babasının toprakları hâlâ var. Az, ama var. Soyunun son ferdi. Bizimle birleşmesi mantıklı.”
Galip, kollarını kavuşturdu. Omuzları gerildi. “Yani şimdi ben damızlık boğa mıyım?”
Sırrı Ağa’nın gözleri ilk kez sertleşti. “Sen bir Yılmaz’sın,” dedi. “Kelebek için evlenmezsin. Havai fişek için evlenmezsin. Toprak için evlenirsin. Miras için. Tıpkı benim yaptığım gibi.”
Galip, babasının yüzüne baktı. Tartışmak istedi. Gülmek, çıkıp gitmek istedi. Ama içindeki eski ve yorgun bir şey yerinde kaldı. Bazen insanlar, yıllar boyu aynı duvara çarpmaktan vazgeçer; duvarın ne olduğunu bilir, ama yine de canının acıyacağını bilir.
“Onu hiç gördün mü?” diye sordu Galip. “Nasıl biri?”
Sırrı Ağa, omuz silkerek, “Yeterince güzel. Yeterince keskin,” dedi. “Önemli olan bu.”
Galip, zarfı aldı. Kâğıt, elinde bir taş gibi ağırlaştı.
Dışarı çıktığında hava toz ve yargıyla doluydu. Ahırların önünden geçti; koğuşların, samanlığın, çit hattının, gökyüzü ile toprağın birleştiği o uzun çizginin… Çiftliğin ritmi devam ediyordu. Hayvanlar otluyor, ırgatlar taş taşıyor, su bidonları elden ele gidiyordu.
Galip, kendi kendine mırıldandı: “Bu delilik.”
Sonra, deliliğin içindeki tek gerçek soruyu duydu:
Ya anlatılanlar gibi değilse?
Bölüm 2 — Güvercin Grisi Gelin
Cumartesi geldiğinde Yılmazların düğün evi, güneşte kurumuş sedir gibi sessiz duruyordu. Ne gül vardı ne kurdele. Bu bir düğünden çok, bir anlaşmanın imza töreni gibiydi. Kalabalık küçük tutulmuştu: birkaç çiftlik işçisi, Sırrı Ağa’ya borcu olan bir imam, ve “tarihe mi skandala mı tanık olacağız” diye gelen birkaç kasabalı.
Galip siyah ceketini giymişti. Çizmeleri fazla parlıyordu; pişmanlığı yansıtacak kadar parlak. Kasketini yanındaki sıraya koymuştu. Çenesi kilitli bir kapı gibi sıkılıydı.
Kapı gıcırdadı.
Eylül içeri girdi.
Ne süzüldü, ne saklandı. Yürüdü—ölçülü, dik, alışkınmış gibi. Elbisesi sade bir güvercin grisi; yakası yüksek, düğmeleri kapalı. Fırfır yoktu. Duvak, sabah çimenlerinin üzerindeki sis gibi ince, hafif parıldıyordu.
Galip, gerginlik bekliyordu. Sakarlık, mahcubiyet, yutkunmalar… Ama Eylül, hafife alınmayı uzun süre pratik etmiş birinin soğukkanlılığıyla yürüdü. Sanki bu odadaki herkesin gözünde kendisine biçilen rolü biliyor; ama o role uymayı reddediyordu.
İmam kelimelere başladı—eski sözler, tanıdık ritim.
“Galip Yılmaz… Eylül Hanım’ı eş olarak kabul ediyor musun?”
“Ediyorum,” dedi Galip.
“Eylül Hanım… Galip Bey’i eş olarak kabul ediyor musun?”
Eylül’ün sesi yumuşaktı ama berraktı. Titremedi. “Ediyorum.”
Nikahtan sonra dua edildi. İnsanlar kısa bir “hayırlı olsun”la dağılıp gitmeye hazırdı. Çünkü burada hayır, çoğu zaman sessizlikle olurdu.
Galip bir an tereddüt etti. Sonra duvağı kaldırmak için elini uzattı. Parmak uçları danteli yakaladı, yavaşça geri çekti.
Eylül’ün yüzü ortaya çıktı.
Güzelliği bağırmıyordu. Yalvarmıyordu. Bekliyordu. “Ben buradayım” demiyordu; “Beni görmeye cesaretin var mı?” diyordu.
Gözleri Galip’inkilerle buluştu. Sabit, sarsılmaz. O gözlerde korku yoktu; ama hafif bir yorgunluk vardı—insanın kendini yıllarca savunmasız bırakmadığı, fakat içten içe sürekli tetikte yaşadığı türden bir yorgunluk.
Galip’in içinden geçeni kendisi bile tam adlandıramadı: çekim değildi ilk anda; belirsizlikti. Çünkü Eylül, onun beklediği şekilde “teslim” durmuyordu. Bu anlaşmayı bir lütuf gibi görmüyor, bir ceza gibi de taşımıyordu.
Sanki bu evliliğin ağırlığını biliyor, ama ağırlığın altında ezilmeyi reddediyordu.
Ve Galip, yıllardır ilk kez şunu düşündü:
Hayatımın en büyük hatasını mı, yoksa ilk doğru hamlesini mi yaptım?
Bölüm 3 — Konağın İçindeki Sessiz Mücadele
Yılmazlar Konağı büyüktü. Sadece metrekare olarak değil, ağırlık olarak büyüktü. Her tahta bir tarih taşırdı; her çivi bir isim; her koridor bir kural.
Galip kapıyı açtı, kenara çekildi. Bu, bir beyefendilik mi yoksa sadece “ev sahibi” refleksi mi, kendi de bilmiyordu.
Eylül içeri girdi. Çizmeleri cilalı döşemede hafifçe yankılandı. Evi bir bakışta süzdü—hayranlıkla değil, ölçerek. Sanki bir yapıyı değil, bir düzeni inceliyordu.
“Kalmam gereken yer burası mı?” diye sordu.
Galip, “Koridorun sonundaki oda sizin,” dedi. “Benimki karşıda.”
Sıcak bir “hoş geldin” yoktu. Çay yoktu. Bir gülümseme bile yoktu. Yalnızca mimari ve zorunluluk.
Eylül odasına geçti. Eşyalarını açtı: birkaç kitap, yıpranmış bir defter, kurutulmuş otlarla dolu deri bir kese, babasının küçük çerçeveli fotoğrafı… bir de eski bir şal. Bu eşyalar, “zenginlik” değil; “hayatta kalmışlık” taşıyordu.
Galip kendi odasında yatağın kenarına oturdu. Gömleğinin düğmeleri açık, burnunun köprüsünü ovuşturuyordu; sanki bu hareket, olan biteni açıklayabilirmiş gibi.
Duvak kalktığından beri aralarında tek kelime geçmemişti. Ne garip bir şaka, ne kibarlık, ne bir “geçmiş olsun” cümlesi. İki kapı, aynı ritimde tıkırtıyla kapanmıştı.
Ertesi sabah, Eylül şafaktan önce kalktı. Parmak ucunda yürümedi. Saklanır gibi davranmadı. Konağın içinde, sanki yıllardır orada yaşıyormuş gibi kararlı adımlarla ilerledi.
Galip mutfağa girdiğinde Eylül masadaydı. Saçları toplanmış, önünde sade bir kahve ve—çiftliğin mali defteri.
Defter açıktı.
Galip bir an dondu. “Defterleri mi okuyorsun?”
Eylül hiç telaşlanmadan sayfa çevirdi. “Açıkta bırakmışsın,” dedi. “Akciğerlerini değiştirmeye çalışmadan önce bu yerin nasıl nefes aldığını öğreneyim dedim.”
Galip kaşlarını çattı, sandalye çekip oturdu. “Hep böyle mi konuşursun?”
Eylül başını kaldırdı. Bakışı netti. “Sadece insanlar düşünmediğimi varsaydığında.”
O anda aralarında bir şey geçti. Henüz ateş değildi. Ama bir duraklama… İki insanın birbirini ilk kez “gerçekten” gördüğü, kısa ama keskin bir an.
Galip kahvesinden uzun bir yudum aldı—içmek için değil, zaman kazanmak için. Eylül, kelime etmeksizin rakamlara döndü.
Galip içinden geçirdi:
Bu kadın daha ne biliyor?
Çünkü bu topraklarda, bir kıvılcım bir mirası altı atıcından hızlı mahvedebilirdi. Burada yangın sadece tehlike değil; hesap sorma günüdür.
Bölüm 4 — Alevin Ortasında Omuz Omuza
O gün öğleden sonra, Galip Güney Çit Hattı’nda kırık bir direği incelerken burnuna keskin bir koku çarptı.
Kamp ateşi dumanı değildi. Daha vahşi, daha hızlı, daha aç bir kokuydu.
“Yangın!” diye bağırdı.
Atına atladı, ahıra doğru dört nala sürdü. Rüzgâr yangını besliyor, kuru otlar kıvılcıma teslim oluyordu. Çiftlik işçileri koşuşturdu; kovalar elden ele uçtu. Adamlar rüzgâra küfretti. Su, toprağa dökülmeden buharlaşıyor gibiydi.
Kaosun ortasında Galip, Eylül’ü gördü.
Kolları sıvalı, eteği toplanmış, iki kova su taşıyordu. Saçları yüzüne yapışmış, ama gözleri sakindi. Sanki bu iş için doğmuş gibi.
Galip dizginleri sertçe çekip atından indi. “Ne halt ediyorsun sen?” diye çıkıştı.
Eylül hareket etmeyi bırakmadı. “Sana yardım ediyorum.”
“Kendini öldürteceksin!”
Eylül bir an durdu, bakışlarını Galip’e kilitledi. Gözleri dumanın içinde bile parlıyordu. “Senin çit hattında öyle,” dedi. “Benim de burada.”
Galip, bir şey diyecekti. “Benim toprağım, benim işim” diyecekti belki. Ama boğazında kelime kurudu. Çünkü Eylül’ün söylediği şey bir meydan okuma değildi; bir gerçeğin ilanıydı.
Galip bir kova kaptı. Eylül’ün arkasından koştu.
Alevler çiti tamamen yutmadı. Ama izini bıraktı. Kül, toprağa serildi. Duman, huzursuz bir ateşkes gibi alçakta asılı kaldı.
Yangın söndüğünde Galip ve Eylül omuz omuza duruyordu. Üstleri başları sırılsıklam, yüzleri külle çizgili.
Galip nefes nefese sordu: “Daha önce hiç yangınla savaştın mı?”
Eylül, “Hayır,” dedi. “Ama daha kötüsünü tutmak zorunda kaldım.”
Galip, bu sefer gerçekten baktı. Yanağına yapışmış saç tellerine değil; duruşuna. Eğilmemişti. Korkmamıştı. Canlıydı.
“Bunların hiçbirini yapmak zorunda değildin,” dedi Galip.
Eylül, kısa bir nefes aldı. “Sen de,” dedi. “Ama yaptık işte.”
Sonra döndü, eve doğru yürüdü. Galip’i orada bıraktı: şaşkın, sessiz ve ilk kez “hep güçlü olan ben miydim?” diye düşünen bir adam olarak.
Yangın geride kül ve sessizlik bırakır. Ama bazen, rüzgâr dindiğinde başka bir şey yükselir: insanın içinde için için yandığını bilmediği bir şey.
Bölüm 5 — Panayırda Yargı ve Zarafet
Günler geçti. Çiftlik ritmine döndü. Çitler onarıldı, hayvanlar otladı, saman yeniden taşındı. Ama Galip’le Eylül arasındaki hava artık farklıydı: soğuk değil… sessizdi. Cevap bekleyen bir soru gibi.
Bir akşam Galip odaya girdiğinde Eylül pencerenin yanında oturuyor, eski bir kitabın sayfalarında güneş ışığı yakalanıyordu.
“Ne okuyorsun?” diye sordu Galip.
Eylül kitabın kapağını gösterdi. “Yetiştirme üzerine,” dedi. “Yılkı atları… vahşi olanlar, koşamazlarını bırakana kadar koşarlarmış.”
Galip burnunun altından güldü. “Bana benziyor.”
Eylül, zar zor ama gerçek bir gülümseme gösterdi—Galip’in ondan gördüğü ilk gerçek gülümseme. Bu gülümseme bir “flört” değildi; bir kabuk çatlağıydı.
Galip karşısına oturdu, dirseklerini masaya koydu. “Evliliği neden kabul ettin?” diye sordu.
Eylül savunmaya geçmedi. İrkilmeye de tenezzül etmedi. “Çünkü yalnız hayatta kalmaktan yorulmuştum,” dedi.
Galip, “Yalnız olmaktan yorulmadın mı?” dedi.
Eylül başını yavaşça salladı. “Hayır,” dedi. “Sadece bunun önemli değilmiş gibi davranmaktan yoruldum.”
O söz, Galip’in içinde bir yere oturdu. Çünkü Galip de yıllardır “önemli değilmiş gibi” davranarak yaşamıştı. Güç, onun için bir zırh değil, bir zorunluluk olmuştu.
Sonra kasaba panayırı geldi.
Panayır, börek ve at yarışından ibaret değildi. Panayır, insanların birbirini tarttığı, fısıltıyla hüküm verdiği bir mahkeme gibiydi. O yılın en büyük hikâyesi, sade mavi bir elbise ve kimsenin yeniden önem kazanmasını beklemediği bir isimle geldi:
Eylül Yılmaz.
Galip’le yan yana at sürdü. Sırtı dik, yüzü taş gibiydi. Ama insanların fısıldaştığı kişi Galip değildi; Eylül’dü. Çünkü kimse onu yıllardır görmemişti. Ve hatırlayanlar, onu böyle beklemiyordu.
Eylül geri çekilmedi. Gülücükler saçmadı. Göz kırpmadı. Sabit yürüdü. Gözleri etrafı tarıyor; ağzı yumuşak ama emin duruyordu.
Çocuklar el salladı. Bazı yetişkinler sertçe başını salladı. Diğerleri sadece baktı.
Börek tezgâhında iki kasabalı kadın Eylül’ün yanına sokuldu.
“Tepecik’ten gelen kız değil mi?”
“Aynen.”
“Ben daha sade olur sanıyordum.”
“Pek konuşmuyor değil mi?”
Eylül irkilmedi. Döndü, durgun su kadar sakin bir bakışla onları süzdü.
“Babam derdi ki,” dedi, “az konuş, işin senin yerine konuşsun.”
Kadınlar bir an şaşırdı. Biri boğazını temizledi. “Bir dilim ister misiniz?” dedi.
Eylül başını hafifçe eğdi. “Ancak içtenlikle ikram ediyorsanız,” dedi.
İkisi de güldü. Garip ama gerçek bir gülüş. Bir çözülme başladı.
Galip uzaktan izledi. Eylül’ün yargıyı bir dizgin gibi nasıl idare ettiğini gördü: Ne fazla çekiyor, ne tamamen bırakıyordu. Onunla savaşmıyor, ona teslim de olmuyordu. Yalnızca yerini biliyordu.
Eylül tekrar Galip’in yanına geldiğinde Galip dedi ki: “Daha küçük birini bekliyorlardı.”
Eylül gözlerini kaçırmadan gülümsedi. “Sadece onlar değil,” dedi.
Galip yutkundu. “Ne düşündüklerini önemsiyor musun?”
“Hayır,” dedi Eylül. Sonra, kısa bir duraklamadan sonra ekledi: “Ama senin ne düşündüğünü önemsiyorum.”
Bu cümle, Galip’in göğsüne sakin bir ağırlıkla oturdu. Çünkü Galip ilk kez, birinin ondan “toprak” istemediğini, “isim” istemediğini, “varis” istemediğini hissetti.
Sadece düşüncesini önemsiyordu.
Ve bu, Galip’in bildiği güç dilinden çok farklıydı.
Bölüm 6 — Çizgi ve Seçim
O gece, hava durgundu. Kutsal bir şeyin söylenmek üzere olduğunu biliyor, ona alan açıyor gibiydi. Galip verandanın basamaklarında oturmuş, çizmelerini çıkarmış, elinde çay bardağıyla yıldızlara bakıyordu. Sanki yıldızlar, soramadığı sorulara cevap verebilirdi.
Eylül dışarı çıktı. Yalın ayak, omuzlarında bir şal. Bir kelime etmeden yanına oturdu. Sıcaklığı hissedecek kadar yakın.
Bir süre sessiz oturdular. Sonra Galip konuştu:
“Hiç merak ettin mi?” dedi. “Evet demeseydik hayat daha basit olur muydu?”
Eylül çayından bir yudum aldı. “Basiti hiç tanımadım,” dedi. “Öncesinde bile.”
Galip sert bir nefes verdi. İçinde yıllardır biriktirdiği şeyler, o nefesle dışarı sızdı.
“Bu evliliği istemedim,” dedi. “Seni istemedim… kim olduğun için değil. Sadece babamın söylediğinden başka bir şey olmayı bilmediğim için.”
Eylül başını çevirdi. Dikkatle baktı. Yargısız, ama gerçek.
Galip devam etti: “Şimdi yanında oturuyorum ve keşke toprağın, isimlerin, anlaşmaların gürültüsü başlamadan önce tanışmış olsaydık diyorum.”
Eylül’ün gözleri parlamadı; ama içinde bir şey tuttu. Sesi yumuşaktı.
“Benimle şimdi tanışıyorsun,” dedi. “Bu yeterli mi?”
Galip’in boğazı düğümlendi. “Yeterli mi?” dedi tekrar, sanki kelimeyi ilk kez tadıyormuş gibi.
“Eğer ciddisen,” dedi Eylül. “Ve yapmaya devam edecek kadar cesaretliysen.”
Galip elini uzattı. Kapmak için değil, sahiplenmek için değil. Yalnızca elini Eylül’ün elinin üstüne koymak için.
Eylül uzaklaşmadı.
Öpücük olmadı. Büyük yeminler yoktu. Sadece ten ve gerçek… ve incitmekten daha çok iyileştiren türden paylaşılmış bir sessizlik.
Galip, neredeyse fısıltıyla, “Seni hiç hayal etmemiştim,” dedi.
Eylül’ün sesi, yıldızların altındaki rüzgâr gibi sakindi: “Gerçek şeylerin özelliği bu,” dedi. “Hayal edilmeye ihtiyaçları yok. Sadece görülmeye.”
Bölüm 7 — Babaya Karşı, Kendine Doğru
Ertesi sabah Galip, babasının çalışma odasında duruyordu. Ceketi açık, çenesi sıkılı, elleri titreyecek kadar gergindi.
Sırrı Ağa kâğıtlarından başını kaldırdı. Bakışı “hiçbir şey değişmedi” der gibiydi ama odanın içindeki hava değişmişti.
“Dikkatin dağınık son günlerde,” dedi Sırrı Ağa kahvesini yudumlarken. “O kadın seni sorgulatıyor.”
Galip’in sesi bu kez daha alçak ama daha net çıktı: “O kadın değil,” dedi. “Eşim.”
Sırrı Ağa göz kırpmadı. “Eşin. Tamam. Anlaştık. O güvenlik alıyor. Biz toprak alıyoruz. Sen de soyumuzu devam ettiriyorsun. Bu kadar basit.”
Galip başını salladı. “Hayır baba,” dedi. “Eylül bundan fazlasını hak ediyor.”
Sırrı Ağa gözlerini kıstı. “Duygusallaşıyorsun.”
Galip, içinden gelen kelimeyi sanki yıllardır beklemiş gibi söyledi: “Özgürleşiyorum.”
Sırrı Ağa’nın sesi sertleşti. “Neden? Senin için inşa ettiğim her şeyden mi?”
Galip yavaş bir nefes aldı. Bu nefes, yangında aldığı nefese benzemiyordu. Bu, bir çizgiye yaklaşan insan nefesiydi.
“Sen bana hep ‘tut’ dedin,” dedi Galip. “Toprağı tut. İsmi tut. Gücü tut.”
Sırrı Ağa hırladı: “Bu bizim kalma şeklimiz.”
Galip bir adım attı. Sesinde titrek bir öfke değil, sakin bir kesinlik vardı:
“Tutmak için kendimi kaybedersem… benim kalmayacak.”
Sırrı Ağa Galip’e uzun uzun baktı. Dizginlerin artık elinde olmadığını fark eden bir adamın bakışıydı bu.
“Beni hayal kırıklığına uğratıyorsun,” dedi.
Galip’in cevabı kısa oldu. “İyi,” dedi. “Demek ki sen değilim.”
Bölüm 8 — Tepeye Çıkış ve Yeni Miras
Galip Eylül’ü atların yanında buldu. Saçı örgülü, kolları sıvalı, yem kutularını kontrol ediyordu. Onun ayak seslerini duyunca döndü. Dünyaya sahipmiş gibi değil; sahip olmasına gerek yokmuş gibi.
“Eee?” dedi Eylül.
Galip, onun alanına girerken durdu. “Söyledim ona,” dedi. “Seni seçtiğimi… mantıklı olduğu için değil, beklenen olduğu için değil. İstediğim için.”
Eylül onu dikkatle inceledi. İfadesi sakin, düşünceli, güçlüydü.
“Emin misin?” diye sordu.
Galip, “Hiç bu kadar emin olmamıştım,” dedi.
Eylül başını bir kez salladı. “O zaman yarın görelim,” dedi. “Ciddiysen.”
Galip şaşırdı. “Yarın ne var?”
“Tepe,” dedi Eylül. “Birlikte çıkacağız. Gün batımında hâlâ aynı şeyi hissediyorsan… inanırım.”
Galip’in dudakları kıpırdadı; ilk kez tam bir gülümseme oldu. “Anlaştık.”
Şafakta yola çıktılar. Tören yoktu, seyirci yoktu. Sadece iki at, bir gökyüzü ve kilometrelerce toprak. Eylül önden gitti; Galip yakın kaldı—korumak için değil, yanında yürümek için.
Eski işaretlerden geçtiler: paslı çit direkleri, yıpranmış ağaçlar, kurumuş dere yatakları.
“Burası babanın toprağıydı,” dedi Galip, çarpık bir kavağı işaret ederek.
Eylül başını salladı. “Ruhunda hâlâ öyle,” dedi. Sonra Galip’e baktı. “Ama bugün… bizim.”
Tepenin zirvesinde durdular. Aşağıda Yılmazların imparatorluğu uzanıyordu: otlayan hayvanlar, parlayan ahırlar, altın rengi bir yorganın üstüne serilmiş iplikler gibi çitler.
Galip eldivenlerini çıkardı. Eylül’ün elini tuttu. Zorla değil, tereddütle değil; sabit ve gerçek.
“Hiç böyle hissedeceğimi düşünmemiştim,” dedi Galip.
Eylül başını eğdi. “Nasıl?”
Galip, kelimeyi seçerken nefesini tuttu: “Yuva gibi.”
Eylül’ün gözleri yumuşadı ama gücünü kaybetmedi.
“Burada bir şey inşa etmek istiyorum,” dedi Galip. “Sadece çitler ve ahırlar değil. Seninle.”
Eylül, avucunu Galip’in göğsüne bastırdı. “O zaman buradan başla,” dedi. “Kendinle başla.”
Dönüş yolunda aralarındaki mesafe artık aynı değildi. Kâğıt üzerinde yabancı değillerdi artık. Aynı yönü, aynı tozu, aynı şafağı seçen iki insandılar.
O akşam verandada oturduklarında Galip yıllar önce öğrendiği “güç” derslerini hatırladı: babasının sert sözlerini, annesinin sessiz gözyaşlarını, sevginin zayıflık sayıldığı yılları.
“Baba hep derdi ki,” dedi Galip, “güç her şeydir. Toprak, hayvan, isim…”
Eylül dinledi, sözünü kesmedi.
Galip devam etti: “Ama şimdi anlıyorum. Bunların hiçbiri… eve döndüğünde seni karşılayan bir yüz kadar değerli değil. Sofrada seninle gülen bir ses kadar. Zor günde elini tutan biri kadar.”
Eylül elini sıktı. “Babanı değiştiremezsin,” dedi.
“Biliyorum,” dedi Galip. “Ama kendimi değiştirebilirim. Çocuklarıma farklı bir miras bırakabilirim.”
Eylül, yumuşak bir sesle kelimeyi tekrarladı: “Çocuklarımıza.”
Galip durdu. Kelime, ağzında yeni ve güzel bir şey gibi büyüdü.
Ve o an ikisi de anladı: Bu evlilik zorunlulukla başlamıştı ama artık başka bir şeye dönüşüyordu—seçime, güvene, aşka.
Galip Yılmaz toprak için evleneceğini sanmıştı. Eylül hayatta kalmak için evleneceğini sanmıştı. Ama kuraklığın ortasında, ateşin yanında, yıldızların altında, beklemedikleri bir şey buldular:
Kendini duyurmayan türden bir aşk.
Sadece gelen… kalan… ve zamanla evi yeniden tanımlayan.
Konağın penceresinde gaz lambası yandığında, ışık karanlığın içine toprağa tutulmuş bir söz gibi yayıldı. Bir fener gibi. Çünkü bazı sözler bağırılmaz; sadece yanar.