“Bana paltoyu alın efendim… Annem açlıktan bayıldı”—ve Alfa Kral gözyaşlarına boğuldu.

“Bana paltoyu alın efendim… Annem açlıktan bayıldı”—ve Alfa Kral gözyaşlarına boğuldu.

Kül ve Yün: Eldoria’nın Unutulan Sokağında Bir Kral

Bölüm 1 — Unutulanlar Mahallesi ve Bir Çocuğun Sesi

Eldoria’da kış, yalnızca soğuk değildi; aynı zamanda bir sınavdı. Sarayın yüksek kulelerinde rüzgâr şarkı söyler, şöminelerde odunlar çıtırdar, hizmetkârlar koridorlara sıcak şarap taşırdı. Ama şehrin kuzey yamacında—haritalarda adı küçük yazılan, vergicilerin bile “sonra uğrarız” diyerek ertelediği mahallelerde—kış, insanın kemiklerine değil, kaderine işlerdi.

O gece Valerian, “Kral Valerian” olarak değil, sıradan bir adam kılığında sokaklara indi. Omuzlarında yıpranmış bir pelerin, başında yüzünü gölgeleyen bir kapüşon vardı. Tacını sarayda bırakmıştı; çünkü tacın ağırlığını bazen çıkarmak, onu taşımaktan daha zor gelirdi. Danışmanları onu “sakıncalı” diye uyarırdı:
“Majesteleri, şehirde her söz size ulaşır. Ama siz, her sözün kaynağına ulaşamazsınız.”

Valerian ise uzun zamandır şunu merak ediyordu: Kendisine ulaşan sözler gerçekten “şehir” miydi, yoksa sarayın aynalara yakışan bir masalı mı?

Dar sokakların arasına girdikçe kokular değişti. Baharat ve taze ekmek kokusu geride kaldı; yerini is, rutubet ve ucuz kömürün sert buğusu aldı. Taşlar kaygandı, duvarlar kabuk kabuk dökülüyordu. İnsanlar kapı aralıklarından bakıyor, sonra gözlerini kaçırıyordu; bu kaçırış, korkudan çok alışkanlıktı.

Valerian bir aralığa sapmışken, incecik bir ses duydu. Ses, pazarlık eden bir tüccarın sesi değildi; şarkı söyleyen bir çocuğun sesi hiç değildi. Bu, gururunu kırmadan hayatta kalmaya çalışan birinin sesiydi.

“Beyefendi… montumu alır mısınız? Annem üç gündür yemiyor.”

Valerian durdu. Bir adım daha atmadı. Sanki ayaklarının altındaki taşlar bir anda ağırlaşmıştı.

Sesin sahibi, duvar dibinde oturan ufak bir kızdı. Yaşı yedi, belki sekiz; ama açlığın insanı küçülten gölgesi yüzünden, zaman onun üzerinde farklı akmış gibiydi. Saçları düğüm düğüm, yanakları içeri çökmüş, gözleri ise fazlasıyla “bilen” bir parlaklığa sahipti.

Kucağında tuttuğu şey bir monttu—kalın yünle örülmüş, mavi ve gri tonlarda. Üzerinde yamalar vardı; ama öyle rastgele değil, bir annenin “dayansın” diye attığı sabırlı dikişler gibi.

Valerian’in kalbini sızlatan, kızın yoksulluğu değildi; Eldoria’da yoksulluğu duymuştu, sayılarda okumuştu, raporlarda görmüştü. Onu yere çivileyen şey, kızın “dilenci” gibi değil, bir esnaf gibi konuşmasıydı.

“Bu mont sıcak tutar,” dedi kız, sesi titremeden. “Annem benim için örmüştü. Ama şimdi… annem uyuyakalıyor. Kalkamıyor.”

Valerian dizlerinin üzerine çöktü. Böyle yapınca, saray terbiyesinin ona öğrettiği bütün mesafeler bir anda eridi.

“Adın ne?” diye sordu.

Kız, montu göğsüne bastırdı. “Liria.”

Valerian başını eğdi. “Ben… Valer,” dedi. Kendi adını bile yarım söyledi; sanki gerçeğin tamamı bu sokakta fazla büyük duracaktı.

Liria gözlerini kısmadan baktı. “Valer… Montu alır mısın? Kural bu. Sadaka istemiyorum. Annem ‘adil alışveriş’ der.”

Valerian’in boğazı düğümlendi. “Annen nerede?”

Liria başıyla daha dar, daha karanlık bir geçidi işaret etti. “Evde. Ev dediğime bakma… oda.”

Valerian, cebindeki keseyi yokladı. İçinde, sıradan bir adamın taşıyacağından fazla altın vardı; güvenlik şefi Bastian onu “her ihtimale karşı” zorla ikna etmişti. Valerian birkaç altın çıkardı, Liria’nın avucuna bıraktı.

Kızın gözleri büyüdü. Ama sevinç değil, panik geçti yüzünden.

“Bu… fazla. Mont o kadar etmez.”

Valerian, montun yamasına baktı. “Benim için eder,” dedi sakin bir kesinlikle. “Çünkü bu mont, birinin sevgisiyle örülmüş. Sevgi pahalıdır.”

Liria, altınları elbisesinin içine dikilmiş küçük bir cebe soktu. Sonra montu iki eliyle uzattı; bir hazine teslim eder gibiydi. Valerian onu alırken, sarayda aldığı en büyük hediyeleri alırken gösterdiği saygıyı gösterdi.

“Şimdi beni annene götür,” dedi.

Liria’nın sesi bir uyarı gibi çıktı: “Anneme zarar vermeyeceksin.”

Valerian, başını eğdi. “Onur sözümle.”

Bölüm 2 — Isolda’nın Odası

Liria, Valerian’i labirent gibi sokaklardan geçirdi. Her dönüşte yollar daraldı; her daralmada, sanki şehir nefesini kısıyor gibi oldu. En sonunda eğri büğrü bir merdivene geldiler. Basamaklar o kadar yıpranmıştı ki, tahtanın iniltisi “dikkat et” diye fısıldıyordu.

Üç kat çıktılar. Üç kat… ama sanki üç ayrı dünya.

Liria paslı menteşeli bir kapıyı itti. Kapı, zor bir nefes gibi açıldı.

“Anne… geldim,” dedi Liria, sesi hem umutlu hem korkulu. “Yardım edecek birini getirdim.”

Oda küçüktü. Bir köşede çürümüş tahta zeminin üzerine serilmiş ince bir döşek; yanında sallanan bir masa, iki tane farklı yükseklikte sandalye… Pencere camı yoktu, yerine kirli bir bez asılmıştı. Bez rüzgârla hareket ettikçe oda üşüyordu; sanki soğuk, içeri davet ediliyordu.

Döşeğin üzerinde bir kadın yatıyordu. Kadın doğrulmaya çalıştı ama bedeni itaat etmiyordu. Yüzü solgundu; açlığın bıraktığı sivri hatlar belirgindi. Saçları koyu renkti; zamanında parlak olmuş, şimdi matlaşmıştı. Gözleri bal rengi… ve yorgun ama keskin.

“Liria,” dedi kadın, sesi kırık ama sert. “Yalnız çıkmayacaksın demedim mi?”

Sonra Valerian’i gördü. Bir yabancıyı.

Kadının gözlerinde anında bir şey parladı: koruma içgüdüsü. Yatakta güçsüz yatıyor olsa bile, bakışı bir kalkan gibiydi.

“Kim bu?” dedi. “Ne yaptın?”

Liria hemen anlatmaya koyuldu. “Montu satın aldı. Bak, altın verdi! Artık yemek alabiliriz. İlaç alabiliriz.”

Kadın, nefesini toparlayıp oturmaya çalıştı. “Altın mı? Liria… hayır. Bilmediğimiz insandan yardım alınmaz.”

Valerian, sesini yumuşattı. “Bu yardım değil. Alışveriş.”

Kadın gözlerini daralttı. “Hiçbir mont altın etmez. Ne istiyorsun?”

Valerian o an, göğsünde garip bir sıcaklık hissetti. Sanki bir tel kopmuş, başka bir tele bağlanmış gibi… Kendi nabzını, kendi teninin içinde değil de odanın içinde duyuyordu.

Eldoria’nın efsanelerini bilirdi: kurt soyunun “eş bağı” dediği şey… İki ruhun birbirine mühürlenmesi… Nadiren olur, çoğu kişi bunu masal sanır, bazıları da ömrü boyunca arar ama bulamazdı.

Valerian, kadına bakarken bunun masal olmadığını anladı.

Bu kadın—şu an açlıktan titreyen, yoksulluktan yıpranmış bu kadın—onun eşiydi.

Valerian’in içinde iki duygu birbirine girdi: buz gibi bir öfke ve yakıcı bir koruma hissi. Öfke, kendi krallığında bir annenin açlıktan ölmek üzere olmasına. Koruma hissi ise… sanki varlığının en eski emriydi.

Kadın tekrar sordu: “Ne istiyorsun?”

Valerian, gerçek cevabı söyleyemeyeceğini biliyordu. “Seni korumak istiyorum” dese, kadın onu ya deli sanır ya da fırsatçı.

“Adım Valer,” dedi yalnızca. “Liria beni size getirdi. Çünkü siz… iyi değilsiniz. Bir yemek getireyim. Bir şifacı getireyim. Sonra isterseniz giderim.”

Kadın kısa bir kahkaha attı; kahkaha acıydı. “İnsanlar ‘yemek getireyim’ derken genelde bir şey ister.”

Valerian, o bakışın ardında saklı geçmişi hissetti. Bu kadın bir kere değil, defalarca kandırılmış gibiydi. Güven, onun için lüks olmuştu.

Liria, annesinin elini tuttu. “Anne, lütfen. Sadece bir yemek. Sonra gider.”

Kadının gözleri kızına kaydı. Liria’nın yüzündeki endişe, kadının gururunu bir anlığına kırdı.

“Bir yemek,” dedi. “Sonra gidersin.”

Valerian başını salladı. “Söz.”

“Adın?” diye sordu Valerian bu kez.

Kadın duraksadı. “Isolda.”

Valerian o adı duyunca, içindeki bağ daha da gerildi. Sanki bir kilit yerine oturdu.

“Isolda,” dedi, adını yavaşça tekrar ederek. “Birazdan döneceğim.”

Kapıdan çıkarken Liria’nın sesi peşinden geldi: “Tatlı da getirir misin? Annem… tatlıyı severdi.”

Valerian, boğazındaki düğümü yuttu. “Getiririm,” dedi.

Bölüm 3 — Bastian’ın Şaşkınlığı

Unutulanlar Mahallesi’nin girişinde, gölgelerin arasından bir siluet çıktı: Bastian. Valerian’in güvenlik şefi. Kralın “gece yürüyüşü” kararından nefret etmiş ama itaat etmişti. Gözleri her köşeyi tarıyor, eli her an kılıca gidecek şekilde duruyordu.

Valerian’in yüzünü görünce Bastian’ın ifadesi değişti. Bir savaş görmüş komutan gibi baktı.

“Majesteleri…” diye başladı.

Valerian eliyle susturdu. “Bastian,” dedi. “Her şey yanlış.”

Bastian, bu cümlenin saray dilinde ne anlama geldiğini biliyordu: Bir rapor değil, bir yıkım.

“Ne emredersiniz?” dedi.

“Yemek,” dedi Valerian. “En iyisi. Ama gösterişsiz. Et, çorba, ekmek, meyve… Isınacak şeyler. Ve bir şifacı. Sessiz olacak. Sorusu olmayan biri.”

Bastian başını salladı, anında emirler yağdırdı. Adamları dağıldı. Sonra Valerian’e döndü.

“Bu kadar… ani?” diye sordu, dikkatli bir tonla. “Birinin canı tehlikede mi?”

Valerian’in gözlerinde metal gibi bir parıltı vardı. “İki kişinin,” dedi. “Bir kadın ve bir çocuk.”

Bastian, “kim?” diye sormadı. Çünkü kralın yüzünde, “sorarsan kırılırsın” ifadesi vardı.

Bir saat geçmeden Valerian, kollarında yiyecek sepetleri taşıyan hizmetkârlarla ve yanında pelerinine sıkıca sarınmış bir kadınla—şifacı Magdalena’yla—yeniden o merdivenleri çıkıyordu.

Kapı açıldığında Liria’nın gözleri yıldız gibi parladı. Sepetlerin içinden sıcak ekmek kokusu yayıldı. Kızın midesi guruldadı; bunu saklamaya çalışmadı bile.

Isolda ise sepetlere değil, Valerian’in arkasındaki şifacıya baktı. “Bu da ne?” diye fısıldadı. “Bir yemek demiştin.”

Valerian’in sesi nazikti ama kararlıydı. “Bu yemek,” dedi, “ve bir şifacı. Çünkü bir yemeği hak etmek için ölmeni izleyemem.”

Isolda’nun kaşları çatıldı. “Kimsin sen?” dedi. “Bir tüccar gibi giyinmiyorsun. Bir asker gibi de değil.”

Valerian yanıt vermedi. Çünkü cevap, bütün odayı yakardı.

Magdalena Isolda’yı muayene ederken, Valerian masaya yiyecekleri yerleştirdi. Liria ekmeğe uzandı; sonra durdu. Annesine baktı. Isolda’nun bakışında “önce sen” emri vardı.

Liria küçük bir lokma aldı; sonra hemen annesine uzattı. “Anne… lütfen.”

Isolda gözlerini kapadı. Gururu, açlığın karşısında bir süre daha direnebilirdi; ama kızının gözyaşının karşısında direnemedi.

Magdalena muayeneyi bitirince Valerian’i kenara çekti, fısıldadı: “Ağır beslenme yetersizliği. Ateş var. Bu odada kalırsa… bir iki hafta içinde kaybedebilirsiniz.”

Valerian’in içindeki öfke, sanki bir buz kütlesi gibi büyüdü. “Ne lazım?” diye sordu.

“Düzenli yemek. Temiz su. Isı. İlaç. Ve güvenli bir yer.”

Valerian tek bir nefes aldı. “O hâlde taşınacaklar.”

Bastian derin bir sessizlikle yaklaştı. “Majesteleri… halkın arasından bir kadın ve çocuğu saraya götürmek—”

Valerian’in sesi çelik gibiydi: “Halkımın arasından mı?”
Sonra bir an durdu. “Bastian… saray halkın dışı değildir. Saray halkın hizmetidir.”

Bastian, ilk kez kralın sözlerinde bir değişim gördü. Bu, “emir” değil “uyanış”tı.

Valerian Isolda’ya döndü, diz çöktü. “Sizi sıcak, temiz, güvenli bir yere götüreceğim,” dedi. “Kabul edin.”

Isolda’nun gözleri kısıldı. “Ne karşılığında?”

“Hiçbir şey.”

Isolda, buna inanmak istemeyen insanların bakışıyla baktı. “Hiçbir insan ‘hiçbir şey’ için bu kadar uğraşmaz.”

Valerian, kendini tutup gülmedi. “O zaman,” dedi, “beni istisna sayın.”

Isolda’nun eli titreyerek Valerian’in uzattığı ele gitti. Parmakları değdiği an, odanın içindeki hava değişti.

Isolda irkildi. “Bu… neydi?”

Valerian, gözlerini kaçırmadı. “Sonra anlatacağım,” dedi. “Önce yaşaman gerek.”

Bölüm 4 — Sarayın Kapıları ve Fısıltılar

Sarayın taş duvarları gece daha da soğuk görünürdü. Kapıdaki muhafızlar Valerian’i gördüğünde hazır ola geçti; ama kollarında taşıdığı zayıf kadın ve Bastian’ın taşıdığı uykuya yenilmiş küçük kız, disiplinin içine bir anlık şaşkınlık düşürdü.

Valerian, fısıltıları duymamazlıktan geldi. Isolda’yı misafir kanadındaki bir odaya taşıdı. Temiz çarşaflar, kalın yorganlar, yanan bir şömine… Isolda odanın sıcaklığına bile inanamadı; sanki elini uzatsa her şey dağılıp gidecekmiş gibi baktı.

Liria, yan odadaki küçük yatağa yatırıldı. Yemeğin ardından hemen uyumuştu. Dolu bir karın ve güvende olmanın verdiği yorgunluk, çocuğu ağır bir uykuya çekmişti.

Magdalena talimatlar verdi: “Az az, sık sık. Önce çorba. Sonra ekmek. Ateş düşene kadar sıcak kompres.”

Valerian, “Ben kalırım,” dedi.

“Majesteleri, konsey—” diye başladı biri.

Valerian’in bakışı yeterliydi. Konsey o an yoktu.

Isolda, yatağında yarı oturur hâlde Valerian’e baktı. “Bana doğruyu söyle,” dedi. “Neden?”

Valerian, o sorunun artık kaçamayacağı bir kapı olduğunu anladı. Ama kapıyı birden açarsa Isolda kaçabilirdi.

Derin bir nefes aldı. “Eldoria’da kurt kanı taşıyanlar var,” dedi. “Bazıları bunu saklar, bazıları inkâr eder. Ben… o kanı taşıyorum.”

Isolda, gözlerini devirdi. “Saçma.”

Valerian sakin kaldı. “Ben aynı zamanda kralım,” dedi.

Isolda’nun yüzünde, ateşli bir şaşkınlık belirdi. “Sen… kral mısın?”

Valerian başını eğdi. “Evet.”

Isolda’nun dudakları aralandı. Sonra, güçsüz bir öfke geldi sesine: “O zaman bu mahalle… bu açlık… bu soğuk… senin krallığında oldu!”

Valerian, bu suçlamayı hak ettiğini biliyordu. “Evet,” dedi.

Isolda bir süre nefes alamadı. Sonra gözleri doldu, ama ağlamadı. “Kral,” dedi, kelimeyi sanki acı bir taş gibi yuvarlayarak, “bana yine de neden yardım ettin?”

Valerian’in içi titredi. En nihayet o kelime geldi: “Çünkü…”

Kendini durdurdu. Sonra daha dikkatli, daha insanî bir cümle kurdu:

“Çünkü seni gördüğüm an… içimde bir şey yerini buldu,” dedi. “Bunu mantıkla açıklayamıyorum. Ama seni yalnız bırakamam.”

Isolda şüpheyle baktı. “Bu da bir masal.”

Valerian başını salladı. “Masal değil,” dedi. “Ama masal gibi.”

Isolda, yavaşça elini uzattı. “Elimi tut,” dedi. “Az önce… o tuhaf şeyi hissettim.”

Valerian, elini uzattı. Parmakları değdiği an, bağ yeniden canlandı: sıcak bir akım, tanıdık bir sızı, iç içe geçen iki yalnızlığın sesi…

Isolda nefesini tuttu. “Bu… korkunç,” dedi. “Ve… tanıdık.”

Valerian fısıldadı: “Eş bağı.”

Isolda elini geri çekti. “Hayır,” dedi. “Ben bir dul kadınım. Bir çocuk annesiyim. Açlıktan ölüyordum. Ben… krala eş olamam.”

Valerian’in sesi, ilk kez yumuşak bir kararlılıkla sertleşti: “Sen, önce yaşamalısın,” dedi. “Sonrası için kimseden izin istemeyeceksin.”

Bölüm 5 — Kurt Kral ve İnsan Kraliçe

Günler geçti. Isolda ateşten arındıkça yüzüne renk geldi. Liria sarayda koşmaya başladı; önce çekingen, sonra meraklı, en sonunda da “burası da benim dünyam olabilir” diyen bir özgüvenle.

Liria hizmetkârlara sorular soruyor, her gördüğü şeye dokunmak istiyordu: “Bu halının üstünde koşmak yasak mı? Şu büyük aynanın arkasında bir oda var mı? Kralın odasında gerçekten altın bir taht mı var?”

Hizmetkârlar gülüyordu. Çünkü çocuk neşesi, sarayın yıllardır unutmaya yüz tuttuğu bir şeydi.

Isolda ise hâlâ temkinliydi. Ne kadar iyi bakılırsa bakılsın, içindeki “bedel” korkusu geçmiyordu.

Bir gün bahçelerde yürürlerken Isolda durdu. “Bana kendini kanıtla,” dedi. “Kurt olduğunu… gerçekten.”

Valerian başını salladı. “Liria korkabilir,” dedi.

Isolda Liria’yı yanına çağırdı, diz çöktü. “Birazdan tuhaf bir şey göreceğiz,” dedi. “Korkarsan elimi tut.”

Liria’nın gözleri büyüdü ama kaçmadı. “Ben korkmam,” dedi, sanki kendini de ikna etmek ister gibi.

Valerian geri çekildi. Nefes aldı. Ve dönüşüm… su gibi aktı.

İnsan formundan, iri bir siyah kurda dönüştü. Kürkü gece gibi, gözleri altın gibi… Ama gözlerin içindeki ifade değişmemişti: koruyan, izleyen, sakin.

Liria bir an dondu; sonra bir adım attı. “Çok büyüksün,” dedi fısıltıyla. “Ama… kötü değilsin.”

Kurt Valerian başını eğdi. Liria, küçük elini uzatıp kürke dokundu. “Sıcaksın,” dedi şaşkınlıkla.

Isolda’nun gözlerinden yaş aktı. Bu, korkunun yaşı değil; gerçeğin ağırlığının yaşıydı.

Valerian yeniden insan formuna döndü. Isolda’nun yüzüne baktı. “Yalan söylemedim,” dedi.

Isolda, sesini toparladı. “Demek gerçekten kralsın,” dedi. “Ve gerçekten… bu bağ var.”

Valerian bir adım yaklaştı. “Sana bir şey dayatmayacağım,” dedi. “Sadece şunu bil: Seni ve Liria’yı korumak benim için politika değil.”

Isolda, “Benim için de bu bir masal değil,” dedi. “Ben masallara inanmayı yıllar önce bıraktım. Ama… sana bakınca… yeniden öğreniyor gibiyim.”

Bölüm 6 — Sarayın İçindeki Düşman

Sarayda herkes bu hikâyeyi “şefkat” diye okumadı.

Konseyin en yaşlı üyelerinden Lord Kael, Valerian’in kararlarını “tehlikeli yumuşaklık” olarak görüyordu. Daha kötüsü, sarayın kâtipleri ve muhafızları arasında dolaşan bir söylenti vardı: Kral, Unutulanlar Mahallesi’nden bir kadını saraya getirmişti. Kadın, “kim bilir” neydi.

Kael, gizli toplantıda fısıldadı: “Kralın zayıf noktası oluşuyor.”

Bir diğer üye güldü: “Zayıf nokta mı? Belki de yeni bir güç.”

Kael’in gözleri soğudu. “Güç… kontrol edilebilir olmalı.”

Bu sırada Valerian, Isolda’nın iyileşmesine odaklanmıştı. Ama kurt kanı, tehlikeyi koklar. Sarayın koridorlarında dolaşan kötü niyet, Valerian’in içgüdülerini tırmalıyordu.

Bir gece Bastian geldi. “Majesteleri,” dedi. “Unutulanlar Mahallesi’ne erzak giden arabalar iki kez yağmalanmış.”

Valerian’in yumruğu sıkıldı. “Kim?”

“Resmî olarak ‘haydut’ deniyor,” dedi Bastian. “Ama… düzenli bir iş. Zamanlaması da ilginç.”

Valerian’in gözleri sertleşti. “İlginç derken?”

Bastian bir an sustu. “Konseyde bazı isimler… şikâyet ediyor. ‘Kral yardım dağıtıyor, hazine zayıflıyor’ diye.”

Valerian’in cevabı kısa oldu: “Hazine, halk içindir.”

Bastian derin bir nefes aldı. “Majesteleri… Isolda’yı hedef alabilirler.”

Valerian’in içinde bir şey karardı. Saray, taş duvarlı bir yerdi ama entrika, duvardan daha keskin olurdu.

Bölüm 7 — Isolda’nın Şartı

Isolda bir sabah Valerian’i çalışma odasında yakaladı. Duvarlarda haritalar, masada raporlar vardı. Valerian, ilk kez gerçekten “kral” gibi görünüyordu: omuzları ağır, yüzü yorgun.

Isolda, masanın karşısına oturdu. “Beni sarayda saklayamazsın,” dedi.

Valerian başını kaldırdı. “Saklamıyorum.”

“Hayır,” dedi Isolda. “Saklıyorsun. Çünkü benim varlığım konsey için dedikodu, halk için masal, düşman için silah.”

Valerian bir şey diyecekti ama Isolda devam etti:

“Eğer burada kalacaksam,” dedi, “ben de bir şey yapacağım. Oturup iyileşmek—güzel. Ama ben sadece ‘kurtarılan kadın’ olmak istemiyorum.”

Valerian’in bakışında saygı belirdi. “Ne istiyorsun?”

Isolda elini masaya koydu. “Unutulanlar Mahallesi’ne geri gideceğiz,” dedi. “Oraya sadece erzak göndermek yetmez. Orada insanlar donuyor. İş yok. Hastalık var. Evler çöküyor.”

Bastian kapıda nefesini tuttu; bu, kralın eşi olabilecek bir kadının “saraydan çıkalım” demesiydi.

Valerian ise şaşırtıcı biçimde gülümsedi. “İşte,” dedi, “bu yüzden seni bulduğum an… dünyam değişti.”

Isolda kaşını kaldırdı. “Bu bir övgü mü, yoksa korkutucu bir kabul mü?”

Valerian hafifçe güldü. “İkisi de,” dedi. “Ama kabul ediyorum. Gideceğiz. Ve bu kez ben sadece ‘gözlemleyen’ olmayacağım.”

Bölüm 8 — Yünün Değeri ve Bir Reformun Başlangıcı

Unutulanlar Mahallesi’ne bu kez gizlice değil, bilinçli bir sessizlikle gittiler. Valerian yine sade giyindi ama yanında Bastian ve birkaç güvenilir muhafız vardı. Isolda başını örttü, Liria ise Valerian’in pelerinine tutunarak yürüdü.

Mahalle onları yuttu. İnsanlar önce şaşırdı; sonra Isolda’yı tanıyınca fısıldaştı. “Isolda yaşıyor.” “Sarayda mıymış?” “Kral mı getirmiş?”

Bir evin önünde bir adam bağırdı: “Saray, bizi şimdi mi hatırladı?”

Isolda adamın gözlerine baktı. “Ben,” dedi, “sarayın lütfuyla değil, kızımın açlığıyla hayatta kaldım. Kimseyi kandırmayacağım.”

Valerian öne çıktı. “Haklısınız,” dedi. “Geç kaldım.”

Bu cümle, bir kralın ağzından kolay çıkmazdı. Ama çıktığında, sokakta bir sessizlik oldu.

Valerian o gün sadece erzak dağıtmadı. Isolda’yla birlikte evleri gezdi. Çöken çatılara baktı. Sıtma gibi yayılan ateşli hastalıkları dinledi. İşsiz kalan demircilerin hikâyelerini, yetim kalmış çocukların gözlerini gördü.

Akşamüstü, küçük bir meydanda Valerian durdu. “Bu mahalle,” dedi, “Eldoria’nın utancı olmayacak. Eldoria’nın yüzü olacak.”

Bir adam bağırdı: “Söz mü?”

Valerian’in sesi sertleşti. “Söz,” dedi. “Ve sözümü tutmazsam… beni tahttan indirmeniz hak olur.”

Bastian’ın yüzü gerildi; böyle bir cümle saray protokolüne sığmazdı.

Isolda ise Valerian’in yanına geldi, sessizce fısıldadı: “Bu söz, seni değiştirecek.”

Valerian, montu hatırladı. Liria’nın sattığı o yün montu. “Zaten değiştirdi,” dedi.

Bölüm 9 — Konseyin İsyanı ve Liria’nın Cesareti

Reformlar başladı: sıcak sığınaklar açıldı, fırınlar desteklendi, mahallede temiz su kuyuları kazıldı. Şifacılar sırayla gönderildi. İş atölyeleri kuruldu; insanlar yardım almak için değil, çalışmak için çağrıldı.

Ama her iyilik, bir yerlerde birinin çıkarını bozar.

Konseyde Lord Kael ayağa kalktı. “Majesteleri,” dedi, “hazine halkı beslemek için değildir. Hazine, krallığın gücünü göstermek içindir.”

Valerian’in bakışı buz gibiydi. “Halk açken güç gösterisi, sadece şişkinliktir.”

Kael’in ağzı büküldü. “Bu kararlarınızın arkasında… o kadın mı var?”

O an oda sessizleşti.

Valerian, ayağa kalktı. “Isolda’nın adıyla konuşurken dikkatli ol,” dedi.

Kael eğildi ama gözleri meydan okudu. “Eğer bir dul kadın, kralın aklını yönetiyorsa—”

Valerian’in sesi keskin bir bıçak gibi indi: “Aklımı yönetmiyor. Bana gerçeği gösterdi.”

Kael, geri adım atmadı. “O hâlde gerçek şudur: Sarayda bir yabancı var. Kanı belirsiz. Soyu belirsiz. Konumu belirsiz.”

Kapı açıldı. Isolda içeri girdi. Yanında Liria vardı.

Isolda’nın sesi sakindi. “Ben yabancı değilim,” dedi. “Ben, sizin görmezden geldiğiniz Eldoria’yım.”

Kael küçümser gibi baktı. “Ve küçük kız?”

Liria bir adım attı. Sesi inceydi ama netti: “Ben annemin kızıyım,” dedi. “Ve ben bir mont sattım. Çünkü açtık. Eğer siz bunun ne demek olduğunu bilmiyorsanız, o zaman siz konsey değil, sadece sıcak odalarda konuşan insanlarsınız.”

Odada bir kıpırdanma oldu. Bazıları utandı. Bazıları öfkelendi. Ama çoğu… sustu. Çünkü çocukların söylediği söz, çoğu yetişkinin söylemeye cesaret edemediği kadar çıplak olur.

Valerian, Liria’ya baktı. O an, içindeki baba gibi bir duygu yükseldi. Isolda’yla göz göze geldi. Bu bakış, “biz aynı taraftayız” diyen bir bakıştı.

Bölüm 10 — Taç, Yün Mont ve Yeni Bir Yemin

Kael’in entrikaları bitmedi. Bir gece sarayda Isolda’ya suikast girişimi oldu—gizli bir zehir, yanlış bir kupa. Bastian son anda fark etti. Valerian’in öfkesi, kurt kanını alevlendirdi.

Ertesi gün Valerian, Kael’i konsey önünde yargıladı. Deliller vardı: rüşvet, sabotaj, erzak arabalarına saldırı emri, zehirli madde bağlantısı.

Kael bağırdı: “Sen bir kadına kandın!”

Valerian’in sesi sarsılmazdı. “Ben bir kadına kanmadım,” dedi. “Ben halkıma karşı kör olmuşum. Isolda sadece gözümü açtı.”

Kael sürgüne gönderildi. Sarayda taşlar yer değiştirdi. Ama Valerian’in asıl kararı, siyasi bir karar değil, kalpten gelen bir karardı.

Bir akşam, şöminenin önünde, Liria uyuduktan sonra Valerian Isolda’ya döndü. Elinde küçük bir kutu vardı. Kutunun içinde bir yüzük… ama yüzükten önce, masanın üzerinde duran eski bir şey dikkat çekiyordu: mavi-gri yün mont.

Valerian montu dikkatle katlamış, yıllarca saklanacak bir şey gibi korumuştu.

Isolda gözleri dolarak güldü. “Hâlâ saklıyor musun onu?”

Valerian ciddi bir yüzle: “Bu mont,” dedi, “bana krallığımı hatırlatıyor.”

Isolda kaşını kaldırdı. “Bir mont mu?”

Valerian başını salladı. “Evet,” dedi. “Taç bana güç veriyor. Ama bu mont bana sorumluluk veriyor.”

Kutuyu açtı. “Isolda,” dedi, “ben senden ‘kraliçe’ olmanı istemiyorum. Ben senden… yanımda olmanı istiyorum. Liria’yı da kendi kızım gibi seveceğim. Ve yemin ederim, Eldoria’da hiçbir çocuk annesine yemek bulmak için üşüyerek oturmayacak.”

Isolda’nun sesi titredi. “Yeminler… kolay kırılır, Valerian.”

Valerian, elini uzattı. “O zaman,” dedi, “beni her gün sınarsın. Sözümü tutmadığım gün, gözlerimin içine bakıp ‘yanlış’ dersin.”

Isolda uzun süre sustu. Sonra Valerian’in elini tuttu. Bağ yeniden parladı—bu kez korkutucu değildi. Bu kez sıcak bir yuva gibiydi.

“Yavaş,” dedi Isolda. “Ama… evet.”

Valerian gülümsedi. “Zaten en sağlam şeyler yavaş kurulur,” dedi.

Bölüm 11 — Düğün, Halk ve Bir Çocuğun İtirazı

Düğün, saray duvarlarının içinde değil, şehrin büyük meydanında yapıldı. Valerian, bunu özellikle istedi. “Bu birliktelik saraya kapalı kalmayacak,” dedi. “Halka açık olacak. Çünkü hikâyesi halkın içinde başladı.”

Isolda sade ama zarif bir elbise giydi. Saçları artık parlaktı. Yüzünde hâlâ geçmişin izleri vardı; ama o izler, onu daha güçlü gösteriyordu.

Liria, çiçekleri taşıyan çocukların başına geçti. Kendini inanılmaz ciddiye alıyordu; sanki bu, dünyanın en önemli göreviymiş gibi. Aslında… onun için öyleydi.

Tören sırasında rahip “itirazı olan var mı?” dediğinde, Liria bir anda elini kaldırdı. Meydan güldü; ama Liria’nın yüzü şaka yapmıyordu.

“İtirazım var,” dedi.

Kalabalık sessizleşti.

Liria devam etti: “Eğer biri annemin yeterince iyi olmadığını söyleyecekse… ben itiraz ediyorum. Annem en iyisi. Ve Valerian de… çok şanslı.”

Isolda kahkahayla ağladı. Valerian’in gözleri doldu. Meydan gülüş ve alkışla doldu. Rahip bile boğazını temizleyip gülümsemek zorunda kaldı.

Valerian, Isolda’ya eğilip fısıldadı: “Sanırım kızın beni tehdit etti.”

Isolda gülerek fısıldadı: “Kızım artık bizim kızımız.”

Valerian’in sesi kısık çıktı: “Evet.”

Bölüm 12 — Eldoria’nın Yeni Masalı

Yıllar geçti. Unutulanlar Mahallesi’nin adı değişti; insanlar artık oraya “Yeniden Doğanlar Yokuşu” demeye başladı. Çünkü orada bir fırın yeniden açılmış, bir okul kurulmuş, şifacıların küçük bir evi yapılmıştı. İnsanlar hâlâ çalışıyor, hâlâ zorluk çekiyordu—ama artık yalnız değildi.

Isolda kraliçe oldu, ama sarayın mermer basamaklarına alışınca köklerini unutmadı. Her kış başlangıcında aynı şeyi yaptı: mahallelere gitti, sığınakları gezdi, çocuklarla konuştu. “Bir rapor bana yetmez,” derdi. “Bir çocuğun gözünü görmeden inanmadım ben.”

Valerian ise kral olarak değişti. Sertliği kaybolmadı; ama sertliğini yanlış yere harcamamayı öğrendi. Gücü gösteriş için değil, korumak için kullandı.

Liria büyüdü. Eğitim aldı, kılıç çalıştı, ama en çok da konuşmayı öğrendi: doğru zamanda doğru sözün, kılıçtan keskin olabileceğini. Bir gün kralın muhafız birliğinde görev aldı. Valerian ona “Kızım,” dediğinde, Liria ilk kez utanıp güldü.

Bir gece Valerian çalışma odasında otururken, rafın üzerinde duran yün montu eline aldı. Yıllar onu eskiltmişti; ama Valerian onu sanki ilk günkü gibi saklamıştı.

Isolda kapıdan baktı. “Hâlâ ona bakıp düşünür müsün?” diye sordu.

Valerian montu okşadı. “Bazen,” dedi. “Eğer o gece yürümeye devam etseydim… ne olurdu diye.”

Isolda yanına oturdu. “Ne olurdu?”

Valerian hiç düşünmeden cevap verdi: “Ben kral olurdum,” dedi, “ama insan kalamazdım.”

Isolda başını omzuna yasladı. “O zaman iyi ki durdun,” dedi. “İyi ki bir çocuğun sesi, bir kralın gururundan daha yüksek çıktı.”

Valerian gülümsedi. “Eldoria’nın en pahalı şeyi bu mont,” dedi.

Isolda gözlerini devirdi. “Hazine odasında mücevherler var.”

Valerian sakin bir ciddiyetle: “Onlar taş,” dedi. “Bu ise… bir hayat.”

Şömine çıtırdadı. Dışarıda kar yağıyordu. Saray sıcak, şehir uyanıktı. Ve Eldoria’nın yeni masalı, altınla değil; yünle, cesaretle ve ‘adil alışveriş’ diyen bir çocuğun onuruyla yazılmıştı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News