“Benimle gelin… lütfen,” diye fısıldadı çiftlik sahibi, dul kadının altı çocuğuyla birlikte titrediğini görünce.

Karın Altında Kalan Sesler
Sierra Clara Vadisi’nde Bölümlere Ayrılmış Bir Hikâye
Bölüm 1 — Beyazın İçindeki Boşluk
Los Pinos Vadisi’ne kış, sanki kişisel bir hesaplaşma için inmişti. Kar, sıradan bir yağış olmaktan çıkmış; evlerin çatısını, yolları, ağaç dallarını ve insanların içini aynı ölçüde örtmeye başlamıştı. Rüzgâr, kırık pencerelerin aralıklarından ıslık çalarak geçiyor; bu ıslık bazen uzak bir ağıt gibi, bazen de bir uyarı gibi duyuluyordu: “Bu mevsimde yalnızsan, dünya seni duymayabilir.”
Vadinin kenarında, yıllar önce aceleyle çakılmış tahtalardan yapılmış bir çiftlik evi vardı. Bir zamanlar “ev” denirdi ona. Şimdi “ayakta kalmaya çalışan bir yığın” demek daha doğruydu. Çatı, karın ağırlığıyla bir yana eğilmişti; duvarlar çatlak ve nemliydi; kapı, her açılışta sızlanır gibi inliyordu.
O kapının önünde Olivia yürüyordu.
Olivia genç sayılırdı; ama yüzü gençliğini hatırlatmazdı. Gözlerinin etrafında, uykusuz gecelerin ve “yarın ne olacak” korkusunun çizgileri vardı. Üzerindeki palto, yamadan paltoya dönmüş; yama üstüne yama, bir çeşit harita gibi bedenini sarmıştı. Bir kolunda ağır bir un çuvalı taşıyordu; diğer kolunda ise bir bebek… ince bir battaniyeye sarılı, uykuyla hayatta kalmayı öğrenmiş bir bebek.
Avluya girince çocuklarını gördü.
Altı çocuk. Hepsi on iki yaşın altında. Bazıları yürümüyor, adeta sürükleniyordu. Ayaklarında ayakkabı yoktu; karın içine basıyor, kar bazen parmaklarının arasına doluyor, bazen de donup bir kabuk gibi yapışıyordu. Çocukların yüzünde, çocuklara yakışmayan bir ifade vardı: “Sorarsak cevap yok.”
Kimi ıslak odun parçaları topluyordu. Islak odun… bir kıvılcımın bile zor ikna olduğu türden. Kimi ufka bakıyordu; sanki biri gelecek de “Tamam, bitti, artık üşümeyeceksiniz” diyecekmiş gibi.
Bu ev bir zamanlar gülmüştü. Olivia bunu hatırlıyordu. Çünkü bu evin gülüşü, onun kocasının sesine benzerdi: Tomas.
Tomas bir gün ahırın kirişlerinde çalışırken düşmüştü. Düşmenin sesi, Olivia’nın hafızasında hâlâ canlıydı; ama asıl acı, düşüşten sonra gelen sessizlikti. Tomas kalkmamıştı. Komşuların bir kısmı başını çevirmiş, bir kısmı “Allah rahmet eylesin” demiş, çoğu ise hiçbir şey dememişti. Yardım, vadinin soğuğunda donmuş bir kelimeye dönüşmüştü.
Olivia, kocasını kendi elleriyle gömmüştü. Toprağı kazarken, toprak değil de sanki kendi içini eşeliyormuş gibi hissetmişti. Mezarın başına basit bir tahta haç dikmişti; üzerine adını yazacak mürekkebi bile bulamamış, sadece bıçakla harfleri oymuştu.
Şimdi elinde kalan şeyler: çocuklar, azalmış umut ve bir de bebek.
Evin içine girdi. Zemindeki tahtalar çatlaktan çatlağa konuştu. Un çuvalını mutfağın en kuru köşesine bıraktı. Bebeği, bir tahta sandığın içine yerleştirilmiş derme çatma beşiğe koydu. Çocuklar yanına toplandı; hiçbir şey demediler. Sadece baktılar.
O bakışta tek bir soru vardı: “İyi olacak mıyız?”
Olivia ağlamıyordu. Ağlamak, güç isteyen bir şeydi. Gücü kalmamıştı. Onun dünyasında artık sadece “dayanmak” vardı. Bir gün daha… bir gece daha… bir öğün daha.
Şöminenin başına geçti. Islak odunları dizdi. Bir parça eski kumaşı buruşturdu; kıvılcımın doğması için sabırla uğraştı. Alev önce utangaçtı; sonra nefes alır gibi büyüdü. O küçük ateş, çocukların yüzüne yansıdı. Bir anlığına, sanki ev tekrar “ev” olmayı hatırladı.
Olivia, içinden konuştu:
“Tanrım, mucize istemiyorum. Sadece bir gün daha güç ver.”
Dışarıda kar yağmaya devam etti. İçeride Olivia’nın kalbi, inatçı bir ritimle atıyordu. Çünkü bazı kalpler, her şey bittiğinde bile sevmeyi seçer.
Bölüm 2 — Yolda Duran Adam
O günün ilerleyen saatlerinde gökyüzü daha da koyulaştı. Kar, sanki acele eder gibi hızlandı; rüzgâr, çam ağaçlarının arasından geçerken uğuldadı. Vadinin yolu, bir toprak yol olmaktan çıkmış, kaygan bir beyaz şeride dönüşmüştü.
Uzakta at nalı sesleri duyuldu.
Bu ses, kışın sessizliğinde tuhaf bir şekilde “düzenli”ydi. Birinin geldiğini, hem de kararsız gelmediğini söylüyordu. Atın üzerinde Robert Pega vardı. Orta yaşlı bir adamdı. Yüzü güneş ve rüzgârla sertleşmiş; ama bakışları sert değil, ağırdı. Yılların yalnızlığı, bazı insanları taşlaştırır; Robert’ı taşlaştırmamış, derinleştirmişti.
Robert’ın da kayıpları vardı. Toprak kaybetmişti. Sevdiklerini kaybetmişti. En çok da “eve dönünce birinin adını söylemek” duygusunu kaybetmişti. Bu yüzden, başkalarının acısını uzaktan tanırdı. İnsanların omuzlarının nasıl çöktüğünü, gözlerin nasıl boşaldığını bilirdi.
Yolun kenarında onları gördü.
Olivia, un çuvalını taşıyor, bebekle dengesini korumaya çalışıyordu. Çocuklar çıplak ayakla karın içinde dallar topluyordu. Robert, atını yavaşlattı. Bir süre durup baktı.
İstese devam edebilirdi. Çoğu insan gibi… “Benim işim değil” diyebilirdi. Zaten kış, bahane üretmek için mükemmeldi.
Ama Robert inmeyi seçti.
Atından ağır bir hareketle indi; sanki yeryüzüne değil de bir karara basıyordu. Olivia, yaklaşanı görünce önce gerildi. “Yine biri gelip bir şey soracak, belki de yargılayacak” diye düşündü. Kasaba halkının bakışı, yardım etmediği gibi acıyı büyütmüştü: “Dul kaldın, demek ki bir şeyleri yanlış yaptın.”
Robert’ın sesi sakin çıktı:
“Hanımefendi… bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz.”
Olivia’nın dudakları titredi. Soğuktan mı, öfkeden mi, yorgunluktan mı belli değildi.
“Başka kim taşıyacak?” dedi. Sesinde saldırı yoktu, sadece kırılmış bir mantık vardı.
Robert başını salladı. Bu cümleyi tanıyordu. Kendi hayatında da aynı cümleyi defalarca duymuştu; bazen başkalarından, çoğunlukla kendi içinden.
Bir adım daha attı, abartısız, gösterişsiz. Sonra o cümleyi söyledi:
“Ben taşırım. Gelin benimle. Lütfen.”
Olivia irkildi. “Benimle gel” çok şey demekti. İyi niyet mi? Tuzak mı? Şefkat mi, merak mı? İnsan, uzun süre yalnız kaldığında iyiliğe bile şüpheyle bakardı; çünkü iyilik bazen borç çıkarırdı.
Olivia doğrudan sordu:
“Arabanız var mı?”
Robert’ın gözlerinde, sorunun arkasındaki gerçek belirdi: Bu bir “konfor” sorusu değil, bir “hayatta kalma” sorusuydu.
“Var,” dedi. “Biraz aşağıda bırakmıştım. Gün batmadan getiririm.”
Olivia, derin bir nefes aldı. Sonra, sanki kendini değil de çocuklarını ikna ediyormuş gibi konuştu:
“Gidin getirin… Bu geceyi burada geçiremeyiz.”
Robert, atına binip geri döndü. Olivia o sırada eşyaları topladı. “Eşya” dediği şey, bir avuç hayattı: birkaç eski battaniye, küçük bir sepet, biraz yiyecek kırıntısı… ve Tomas’tan kalan bir İncil. Kapak kenarları yıpranmış, sayfaları sararmıştı. Ama o kitap, Olivia’nın elinde bir anıdan fazlasıydı: “Bir zamanlar iyi günler de vardı” kanıtıydı.
Gün batarken araba geldi. İki güçlü at çekiyordu. Çocuklar sessizce tırmandı; sessizliğin içinde büyümüş çocuklar, soruları içlerine gömmeyi öğrenirdi.
Olivia en son bindi. Robert elini uzattı. Eli, “sahip olmak isteyen bir el” değil, “düşme”ye karşı uzatılmış bir eldi. Olivia tuttu.
Araba hareket ettiğinde karın sesi değişti. Tekerlekler, beyazın üstünde çatırdayarak ilerledi. Yol, çamların arasından uzanıyordu. Hava kararmış, rüzgâr ağaçların tepesinde dolaşıyordu.
İlk konuşmayı Robert yaptı. Önüne bakarak, sanki kelimeleri dikkatle tartıyordu:
“Benim eşim Teresa’ydı. Kızımız da vardı… Beş kış önce ateşli bir hastalık geldi. Kasabada doktor yoktu. Yetişmedi.”
Olivia’nın boğazı düğümlendi. Kayıp, insanlar arasında görünmez bir bağdı. Başını eğdi:
“Ben de iki bebeğimi kaybettim,” dedi. “Biri doğdu ama tutunamadı. Biri bir gecede ateşten gitti.”
Robert, konuşmadı; sadece dinledi. Bazı acılar, “çözüm” değil “şahit” isterdi.
Araba ilerledikçe, Olivia’nın içindeki buz çatladı. Hâlâ korkuyordu, evet. Ama ilk kez korkusunun yanında başka bir şey vardı: ihtimal.
Bölüm 3 — Sıcaklığın Utangaç Işığı
Gece, Sierra Clara’nın içine iyice çökmüştü. Kar hâlâ yerdeydi ama yağış zayıflamış, gökyüzünde birkaç yıldız titrek titrek görünmüştü. Ormanın içinden geçerken, uzakta bir ışık belirdi.
Küçük bir kütük kulübe.
Büyük değildi. Gösterişli hiç değildi. Ama bacasından ince bir duman yükseliyor, pencereden sarı bir ışık sızıyordu. O ışık, kışın ortasında bir cümle gibiydi: “Burada biri uyanık.”
Robert arabayı durdurdu. Çocukları tek tek indirdi. Onlara bakarken yüzünde acıma yoktu; acıma, bazen insanın onurunu keskin bir bıçak gibi keserdi. Robert’ın yüzünde sadece ciddiyet vardı. “Burada güvendesiniz” ciddiyeti.
Kapıyı açtı.
İçeriden sıcak bir hava vurdu. Şöminede ateş vardı. Bir tencere kaynıyordu; basit bir güveç kokusu, “dünya hâlâ yenebilir” gibi kokuyordu. Masada birkaç çanak hazırlanmıştı. Sanki Robert, o gece yalnız gelmeyeceğini bilirmiş gibiydi.
Çocuklar içeri girince önce durdular. Sıcaklık, uzun süre aç kalmış biri gibi onları sarstı. Sonra biri şöminenin yanına çöktü, diğeri ellerini ateşe tuttu, bir diğeri kokuyu içine çekti; sanki kokuyla doymaya çalışıyordu.
Robert yemek dağıttı. Manta verdi. Çok konuşmadı. Çünkü bazı evlere söz değil, düzen gerekir; düzen, güvenin ilk basamağıdır.
Olivia en son içeri girdi. Bebeği sıkı sıkı tutuyordu; sanki bırakırsa dünya geri alacakmış gibi. Robert, odanın bir köşesinde hazırlanmış bir sediri gösterdi. Kalın battaniyeler serilmişti.
“Bu gece burada dinlenin,” dedi. “Yarın konuşuruz. Bugün sadece yiyin ve uyuyun.”
Olivia, teşekkür etmek istedi. Ama kelimeler boğazında takıldı. Çünkü uzun zamandır hiç kimse ona “bir şey istemeden” bir şey vermemişti. İnsan böyle anlarda minnet bile duyarken ürker: “Bu gerçek mi?”
Yemeğini yerken çocuklarını izledi. Çanaklar hızla boşaldı. Çocukların gözlerinde, ilk kez “doyma”nın huzuru belirdi. Bebeğin nefesi daha düzenliydi. Olivia, sedire oturup battaniyeyi omuzlarına çekti. Sıcaklık, derisinin altına kadar indi.
Kalbinin içinde bir yumru vardı. Ama bu sefer o yumru korkudan değil; beklenmedik bir iyiliğin ağırlığındandı.
Şömine çıtırdadı. Dışarıda rüzgâr dolaştı. İçeride, ilk kez uzun zaman sonra, Olivia’nın bedeni titremeyi bıraktı.
Ve Olivia, o gece şunu fark etti:
Bazen sevgi, büyük sözlerle başlamaz.
Bazen sevgi, sıcak bir çorba ve ateşin yanındaki bir yer olarak başlar.
Bölüm 4 — Sessiz Emeğin Dili
Günler geçti. Kış hâlâ hükmünü sürüyordu ama artık kar, eskisi kadar acımasız yağmıyordu. Güneş bazen ağaçların arasından sızıyor, beyazın üstüne küçük altın lekeler bırakıyordu. O lekeler, sanki “Bahar var” diyordu.
Kulübede hayat yeni bir ritim buldu.
Olivia erken kalkıyordu. Bu alışkanlık, hayatta kalmanın alışkanlığıydı. Kahvaltı hazırlıyor, bebeği kontrol ediyor, sonra çocuklarla birlikte dışarı çıkıyordu. Büyükler ahıra yardım ediyor, hayvanlara yem veriyordu. Odun kesmeyi öğreniyorlardı. Küçükler karla oynuyor; gülmeyi yeniden hatırlıyordu.
Robert az konuşurdu. Ama konuşmadığı yerleri davranışları doldururdu.
Bir gün Olivia, ahırın yanında yeni bir kürek buldu. Kendi küreği eskiydi; sapı çatlamış, demiri gevşemişti. Yeni kürek sağlamdı, sapı zımparalanmış, eli acıtmayacak şekilde düzeltilmişti. Üzerinde not yoktu. Sanki kürek, kendiliğinden oraya gelmişti.
Olivia anladı: Robert onu “yardıma muhtaç biri” olarak değil, işin ortağı olarak görüyordu.
Başka bir gün, Olivia içeri girdiğinde botlarının şöminenin yanına dizildiğini gördü. Kurumuş, temizlenmiş, hatta altı dikkatle tamir edilmişti. Robert hiçbir şey demedi. Sadece hafifçe baktı; “fark ettim” der gibi.
Geceleri ateşin başında otururlardı. Bazen konuşurlardı: hava, toprak, hayvanlar, yarın yapılacak işler. Bazen susarlardı. Ama bu suskunluk, Olivia’nın eski suskunluğuna benzemiyordu. Eskiden suskunluk bir boşluktu. Şimdi suskunluk bir battaniye gibiydi: örtüyor, koruyordu.
Çocuklar değişimi ilk fark edenlerdi. Çünkü çocuklar, büyüklerin söylemediğini hisseder. Robert’ın adımlarında bir “sorumluluk” vardı. Olivia’nın yüzünde yavaş yavaş beliren bir “rahatlama” vardı. Çocukların soruları azaldı. Gece uyanmaları azaldı. Rüyalar, biraz daha yumuşadı.
Bu süreçte kimse “aşk” demedi.
Ama aşk bazen kelime değildir. Bazen bir insanın sabah kalkıp bir başkasının odununu hazırlamasıdır. Bazen bir çocuğun başını okşarken tereddüt etmemesidir. Bazen de “Bugün yalnız değilsin” duygusunu sessizce evin içine koymasıdır.
Olivia, yalnız savaşmayı öğrenmişti. Şimdi, yalnız savaşmanın şart olmadığını öğreniyordu. Bu öğrenme kolay değildi. Bazen Robert’ın iyiliği, Olivia’yı ürkütüyordu. Çünkü iyilik, kaybedilebilecek bir şeydi; kaybetme düşüncesi bile insanı korkutabilirdi.
Yine de zaman, dikkatli bir terzi gibi onların arasındaki yırtığı dikiyordu.
Bölüm 5 — Fırtına: Tahtayı Değil, Kalbi Dener
Bir sabah, hava tuhaf bir şekilde durgundu. Kuşlar sessizdi. Hayvanlar huzursuzdu. Robert, kapıdan çıkar çıkmaz gökyüzüne baktı ve kaşları istemsizce birleşti.
“Fırtına geliyor,” dedi.
Öğlene doğru gökyüzü kurşuni bir renge büründü. Rüzgâr güçlendi; ağaçlar gıcırdadı; kulübenin çatısında bir şeyler sanki yer değiştiriyordu. Olivia çocukları içeri topladı. Pencerelerin aralarına bez sıkıştırdı. Kapının altına battaniye sıkıştırdı. Bebek daha sıkı sarıldı.
Robert dışarıda ahırın kapılarını sağlamlaştırdı, branda çekti, çitleri kontrol etti. İkisi de konuşmuyordu; çünkü fırtınada konuşmak değil, hareket etmek gerekir.
Sonra fırtına vurdu.
Yağmur değil, sanki gökyüzünün öfkesi yağıyordu. Rüzgâr, duvarlara bir şeyler fırlatıyor; kulübe sarsılıyordu. Çocuklar ağlamaya başladı. Olivia onları kucağına topladı, sert ama şefkatli bir sesle tekrar etti:
“Güvendeyiz. Güvendeyiz.”
Bunu çocuklara söylediği kadar kendine de söylüyordu. Çünkü eski günlerde fırtına, “başka bir kayıp” demekti.
Gece yarısına doğru, çatıda bir çatırdama oldu. Büyükçe bir dal, çatının kenarına vurdu. Herkes irkildi. Çocukların çığlığı kulübeyi doldurdu.
O anda Robert, Olivia’nın elini tuttu.
Bu tutuş romantik değildi. Gösterişli değildi. Ama hayatiydi.
“Buradayım,” diyordu o el. “Düşersen, birlikte düşeriz; kalkarsak, birlikte kalkarız.”
Sabaha karşı fırtına çekildi. Dışarı çıktıklarında manzara yorgundu: çitin bir kısmı yıkılmış, ahırın köşesi zarar görmüş, çatıdan birkaç tahta kopmuştu. Ama herkes sağdı.
Robert hasarı inceledi. Sonra içeri döndü. Olivia yerdeki çamuru siliyordu; çocuklara sıcak süt dağıtıyordu.
Robert şapkasını çıkardı. Sanki sadece Olivia’ya değil, hayatın kendisine konuşacakmış gibi bir ciddiyetle dedi ki:
“Ahırı onarmamız gerekecek. Çiti de. Bir de… ben bir oda daha yapmak istiyorum. Sizin için. Kapısı olan, size ait.”
Olivia durdu. Kalbi hızlı attı.
Robert devam etti:
“Bunu zaten yapacaktım. Ama… yalnız yapmak istemiyorum. Yanımda olmanı isterim.”
Bir “evlen benimle” cümlesi değildi bu. Bir “seni kurtaracağım” cümlesi de değildi. Bu, işin ve hayatın içinden çıkan bir teklifti: “Birlikte inşa edelim.”
Olivia çocuklarına baktı. Temiz yüzler, doymuş karınlar, ateşin yanında uyuklayan küçük bedenler… Bu görüntü, yıllardır aradığı şeyin en sade hâliydi.
Robert’a döndü. Adam bekliyordu. Israr etmiyordu. Baskı kurmuyordu.
Olivia’nın dudaklarında, uzun zamandır misafir olmayan bir şey belirdi: küçük bir gülümseme.
“Eğer bu bir soruysa,” dedi, “cevabım evet.”
Fırtınanın yıktığı tahtalar yeniden çakılacaktı. Ama asıl önemli olan şuydu: Fırtına, onların birbirine tutunmasını sağlamıştı.
Bölüm 6 — Yeni Bir Can, Eski Bir Tehdit
Aylar geçti. Kış nihayet geri çekilmeye başladı. Karın altında saklanan toprak, yavaş yavaş nefes aldı. Sierra Clara’da bahar, acele etmezdi; ama geldi mi kendini hissettirirdi. Çamların kokusu bile değişirdi.
Olivia’nın içi de değişiyordu.
Bir sabah, yorgunluğun türü farklıydı. Açlıktan değil… başka bir yerden gelen bir ağırlık vardı. Olivia, bunu önce inkâr etmek istedi. Ama kadın bedeni bazen gerçeği fısıldar; insanın aklı susturmak istese bile.
Olivia hamileydi.
Bu haber, yıllar önce olsa korku getirirdi. “Nasıl bakacağım?” sorusu, boğazına düğüm olurdu. Ama şimdi… şimdi evde ateş yanıyordu. Şimdi Robert vardı. Şimdi çocuklar gülüyordu.
Olivia, bir akşam ateşin yanında Robert’a söyledi. Söylerken bile sanki sözlerin kırılacağından korkar gibi temkinliydi:
“Bir bebeğimiz olacak.”
Robert dondu. Gözlerinde bir şey parladı. Sanki yıllardır kilitli bir odanın kapısı aralanmıştı. Soru sormadı. Hesap yapmadı. Sadece yaklaştı, Olivia’yı kollarının arasına aldı. Alnını Olivia’nın alnına dayadı ve kısık bir sesle konuştu:
“Teşekkür ederim.”
Sonra ekledi; kelimeler ağır ama netti:
“Senin çocukların… artık benim de çocuklarım. Bunu biliyorsun.”
Olivia’nın gözleri doldu. Bu seferki gözyaşları, yıkımın değil; aidiyetin gözyaşlarıydı.
Günler, daha yumuşak geçti. Yeni oda için keresteler taşındı. Robert ve çocuklar çiviler çaktı. Olivia perde dikti. Küçük işler, büyük bir güvene dönüştü.
Ta ki bir gün, vadinin yolunda bir at belirmeye kadar.
Kasabadan bir genç geldi. Nefes nefeseydi. Yüzü solgundu.
“Olivia Hanım,” dedi, “Tomas’ın kardeşi Benjamin geliyor. Elinde kâğıtlar varmış. Çocukları almak istiyormuş.”
Olivia’nın göğsüne bir yumruk indi sanki. Geçmiş, kapıya dayanmıştı. O an, eski Olivia olsaydı belki saklanırdı. Belki ağlardı. Belki “Zaten kimse benim yanımda değil” diye düşünürdü.
Ama Olivia artık aynı kadın değildi.
Ertesi gün kasabaya gittiler. Robert yanında yürüdü; atının üzerinde değil, Olivia’nın yanında… sanki “ben arkanda değilim, yanındayım” demek için.
Kasaba meydanı kalabalıktı. İnsanlar, bir şey izlemeyi sever. Hele ki acı bir şeyse.
Benjamin, belediye binasının önünde duruyordu. Üstü başı düzgün, yüzünde kendinden emin bir ifade, elinde dosya. Olivia’ya bakarken, bakışında merhamet yoktu; “hak” vardı. Kendi çıkarını hak sanan insanların bakışı.
“Bu çocuklara bakamazsın,” dedi. “Ben onlara daha iyi bir gelecek veririm. Kâğıtlarım var.”
Olivia, ona uzun uzun baktı. Sonra sesi yükselmeden, ama meydanın ortasına saplanan bir kazık gibi net konuştu:
“Sen neredeydin Benjamin?”
Benjamin’in yüzü gerildi.
Olivia devam etti:
“Ekmek yokken ben vardım. Hastalık varken ben vardım. Karın ortasında çıplak ayak varken ben vardım. Onlar benim çocuklarım.”
Meydanda bir mırıltı dolaştı. Bazı başlar eğildi. Bazı gözler kaçtı. Çünkü kasaba, Olivia’yı yalnız bırakmıştı. Şimdi o yalnızlığın hesabı meydanın ortasındaydı.
Robert bir adım attı. Sesi sakin ama sertti:
“Ve yalnız değil.”
Benjamin Robert’a baktı. Robert’ın adı vadide biliniyordu. Güçlü olduğundan değil, adil olduğundan.
Robert devam etti:
“Bu çocuklar burada güvende. Bu evde karınları doyuyor. Bu evde seviliyorlar. Kâğıtların varsa, ben de vicdanımı koyarım ortaya.”
Belediye başkanı yaşlı bir adamdı. O an, yaşlılığın getirdiği yavaşlıkla başını salladı.
“Çocuklar anneleriyle kalacak,” dedi.
Benjamin’in eli dosyayı sıkı tuttu. Bir şey söylemek istedi; ama kalabalığın sessizliği, onun sözünü boğdu. Döndü, gitti. Öfkeyle değil… yenilgiyle.
Olivia meydanın ortasında kaldı. İçinde fırtına vardı, ama bu kez fırtına yıkmıyordu. Fırtına, onu dikleştiriyordu.
Robert’ın yanında yürüyerek kasabadan çıktılar. Vadinin yolu uzundu. Ama Olivia artık biliyordu: Yol uzun olsa da, artık tek başına yürümüyor.
Bölüm 7 — Umut Adında Bir Çivi
Sierra Clara’ya döndüklerinde ev daha “ev” gibiydi. Yeni oda bitmişti. Çitin onarımı tamamlanmıştı. Bahçede ilk filizler görünmüştü. Çocuklar, toprağın üzerinde koşarken ayaklarını saklamıyordu artık; çünkü ayaklarının altında kar değil, umut vardı. (Tamam, bu cümle biraz şiirsel oldu; ama kıştan çıkmış bir evin şiiri olur, itiraz kabul etmiyorum.)
Bir gün, sade bir tören yaptılar. Kasabadan kimse çağrılmadı. Çiçek yoktu. Müzik yoktu. Sadece ateşin çıtırtısı, çocukların fısıltısı ve iki insanın birbirine “tamam” deyişi vardı.
Robert, kendi elleriyle iki basit yüzük yaptı. Metal, babasından kalan eski bir parçadan geliyordu. Yüzükler parlak değildi; ama sağlamdı. İkisi de bunu severdi: parlaklık değil, dayanıklılık.
Olivia yüzüğü takarken ağlamadı. Ama gözleri, uzun zamandır taşıdığı yükten biraz kurtulmuş gibiydi.
Sonra beklenen gün geldi.
Baharın tamamen yerleşmediği, ama kışın da artık geri dönmeye cesaret edemediği bir sabah… Olivia doğum yaptı. Küçük bir kız.
Olivia bebeği kucağına aldığında, kalbinin içinde yıllardır kapalı duran bir kapı açıldı. Bebeğin yüzüne baktı: küçücük, kırılgan, ama hayatta ısrar eden bir yüz.
Adını koydu:
Umut.
Robert, hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı. Bir süre sonra elinde bıçakla döndü. Şöminenin üstündeki kirişin kenarına, dikkatle oydu:
“UMUT”
Harfler düzgün değildi belki. Ama gerçek hayatın harfleri de her zaman düzgün olmaz; önemli olan, orada durmalarıdır.
O gece, kulübede herkes uyudu. Çocuklar güvenliydi. Bebek nefes alıyordu. Ateş yanıyordu. Rüzgâr dışarıda dolaşıyor, ama içeri giremiyordu.
Olivia, Umut’u sallarken Robert kapıda durdu. Şapkasını elinde tutuyordu. Uzun süre hiçbir şey demedi. Sonra sadece bir nefes verdi; sanki hayatı boyunca tuttuğu bir nefes.
Çünkü sonunda şunu biliyordu:
Burası bir kulübe değildi artık.
Burası, karın ortasında bile sıcak kalan bir yerdi.
Burası, kayıplardan sonra bile büyüyen bir şeydi.
Burası, bir yuvaydı.