Beyrut’tan Gelen Ölüm Emri: Teşkilat Suikastı Nasıl Son Anda Durdurdu

Gölgelerin Ardında — Ankara’da Bir Suikastın Hikayesi
15 Eylül 2019, sabah saat 05:00. Ankara, Türkiye. Teşkilatın Güvenlik ve İstihbarat Koordinasyon Merkezi’nde, otomatik dinleme sistemleri Lübnan’ın güneyindeki bir baz istasyonundan geçen şifreli bir mesajı yakaladı. Mesaj kısa ama kesindi: Üç gün içinde Ankara’da bir suikast gerçekleştirilecekti. Hedef, Türk savunma sanayisinin en kritik isimlerinden biriydi.
Mesajın kaynağı Beyrut’taki bir hücreydi. Emri veren ise teşkilatın on yılı aşkın süredir takip ettiği, kod adı “Şahin” olan bir isimdi. Gerçek kimliği bilinmeyen, yüzü hiçbir veri tabanında kayıtlı olmayan, ama parmak izleri on bir farklı suikast dosyasında tespit edilmiş bir gölge. Bir hayalet gibi hareket eden bu adam, istihbarat dünyasının en tehlikeli figürlerinden biriydi.
O sabah teşkilatın en deneyimli operasyon şefi Yılmaz Karadağ’ın telefonu çaldı. Henüz ilk kahvesini içmemişti bile. Ekranda yalnızca acil durumlarda kullanılan dahili hat yanıyordu. Karadağ telefonu açtığında duyduğu tek cümle şuydu: “Kara Protokol. Merkeze gel.”
Kara Protokol, teşkilat içinde en yüksek öncelikli tehdit seviyesini ifade ediyordu. Bu kod aktifleştirildiğinde, Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik yakın ve somut bir tehdit tespit edilmiş demekti. Karadağ, on yedi yıllık kariyerinde bu kodu yalnızca üç kez duymuştu. Her seferinde aylarca süren takip, analiz ve cerrahi müdahale gerektiren operasyonlar yaşanmıştı. Ancak bu sefer farklıydı. Sadece yetmiş iki saat vardı. Bu süre zarfında hem suikastçıyı tespit etmek hem de etkisiz hale getirmek gerekiyordu.
Arabasına binerken saatine baktı: 05.47. Geri sayım başlamıştı.
Merkeze vardığında brifingi veren analiz şefi Elif Saroğlu’nun yüzündeki gerginlik her şeyi anlatıyordu. Kadın, teşkilatın sinyal istihbaratı biriminde on dört yıldır çalışıyordu. Yüzlerce şifreli mesajı çözmüş, düzinelerce terör hücresinin iletişim haritalarını çıkarmıştı. Ancak bu sabah sesindeki ton farklıydı.
Yakalanan mesaj, Beyrut merkezli uluslararası bir suikast şebekesinden geliyordu. Bu şebeke son beş yılda Ortadoğu ve Avrupa’da yedi farklı suikast gerçekleştirmişti. Hedefleri genellikle savunma sanayi mühendisleri, istihbarat analistleri ve diplomatik misyon şefleriydi. Yöntemleri her seferinde değişiyordu: Zehirli şemsiye, uzaktan patlatılan araç, otel odasına sızan sessiz tetikçi… Ortak nokta ise mükemmel planlama ve sıfır izdi. Kurbanların aileleri gerçek ölüm nedenini asla öğrenememişti.
Şahin, bu şebekenin operasyonel beyni olarak tanımlanıyordu. Hakkındaki bilgiler oldukça sınırlıydı. Lübnanlı olduğu düşünülüyordu ama kesin değildi. Arapça, Farsça, Fransızca ve Türkçe konuşabildiği biliniyordu. Fiziksel tanımı yoktu; hiçbir operasyonda yüzü görülmemişti. Teşkilatın elindeki tek somut veri, on bir suikast mahallinden alınan parmak izi örneklerinin aynı kişiye ait olduğunu gösteren adli analiz raporuydu. Bu kişi vardı, gerçekti ve şimdi Türkiye’ye yönelmişti.
Saroğlu, brifingin sonunda ekledi: “Bu adam bir hayalet ama hayaletler bile iz bırakır. Bizim işimiz o izi bulmak.”
Hedefin kimliği belirlenmişti: Profesör Selman Ertekin. 63 yaşında, elektrik mühendisi. Türkiye’nin İnsansız Hava Aracı programının öncü isimlerinden biri. Geliştirdiği otonom uçuş algoritmaları Türk drone teknolojisinin uluslararası arenada rekabet edebilir seviyeye ulaşmasında belirleyici rol oynamıştı. Onu öldürmek sadece bir cinayet değil, stratejik bir saldırıydı. Türkiye’nin savunma yeteneklerine yönelik hesaplanmış bir darbe.
Ancak teşkilatın henüz bilmediği bir şey vardı: Şahin çoktan Türkiye’ye girmişti ve hedefin günlük rutinini haritalamaya başlamıştı bile.
Yılmaz Karadağ, teşkilatın saha operasyonları biriminde yirmi üç yıl geçirmiş bir istihbarat subayıydı. Dört kıtada operasyon yürütmüş, altı farklı kimlikle yaşamış, sayısız krizi yönetmişti. Fiziksel görünümü sıradandı: Orta boy, kır saçlar, yorgun gözler, kalabalıkta kaybolabilecek türden bir yüz. Bu sıradanlık onun en büyük avantajıydı. Dikkat çekmeden hareket edebilmek, gözlemlenmeden gözlemleyebilmek, gölgelerin içinde kalmak. Karadağ bunları içgüdüsel olarak yapıyordu. Meslektaşları onun için şöyle derdi: “Karadağ bir odaya girer, kimse fark etmez. Odadan çıkar, kimse hatırlamaz. Ama o odada olan her şeyi bilir.”
Ancak bu operasyon farklıydı. Zaman baskısı her şeyi değiştiriyordu. Normalde haftalarca sürecek keşif çalışmaları saatlere sıkıştırılmalıydı. Hedef koruma protokolleri anında devreye alınmalı, potansiyel suikastçının izleri sürülmeliydi. İki paralel operasyon, tek bir ekip. Karadağ’ın altında yalnızca altı saha ajanı vardı. Hepsi deneyimliydi, ancak hiçbiri bu yoğunlukta bir zaman baskısıyla karşılaşmamıştı.
Brifing odasında ekibini topladığında saat sabahın yedisiydi. Yetmiş iki saatin altısı çoktan geçmişti.
İlk yirmi dört saat veri toplama sürecine ayrıldı. Profesör Ertekin’in son üç aylık hareketleri incelendi. Telefon kayıtları, kredi kartı harcamaları, araç GPS verileri, güvenlik kamerası görüntüleri… Her şey dijital ortamda haritalandı. Ertekin’in hayatı şaşırtıcı derecede düzenliydi. Her sabah yedide kalkıyor, yedi buçukta evden çıkıyor, sekizde ofisine ulaşıyordu. Öğle yemeklerini genellikle aynı lokantada yiyor, akşam altıda işten ayrılıyor, yedide eve dönüyordu. Haftada iki gün spor salonuna gidiyordu. Pazar günleri torunlarını görmeye kızının evine uğruyordu. Bu düzenlilik bir suikastçı için altın değerindeydi. Tahmin edilebilir bir hedef, kolay bir hedeftir.
Teşkilat analistleri Ertekin’in rutinindeki en savunmasız anları belirledi. Sabah evden ofise giderken kullandığı yol dar sokakları olan eski bir Ankara mahallesinden geçiyordu. Bu sokaklar hem kaçış hem de pusu için idealdi. Öğle yemeği yediği lokanta kalabalık bir caddedeydi. Ancak içeride yalnızca tek bir çıkış vardı. Bir saldırı durumunda kaçış imkansızdı. Akşam eve dönerken geçtiği park, karanlık köşeler ve sınırlı aydınlatmayla suikast için uygun bir ortam sunuyordu. Üç kritik nokta, üç potansiyel ölüm tuzağı.
Ama teşkilat henüz bilmiyordu ki Şahin bu noktaların hiçbirini seçmemişti. O, herkesin gözden kaçırdığı bir anı hedeflemişti ve bu seçim onun ne kadar profesyonel olduğunun en açık kanıtıydı.
Operasyonun ikinci günü beklenmedik bir gelişme yaşandı. Teşkilatın Beyrut’taki bağlantılarından biri kritik bir bilgi iletti: Şahin’in Türkiye’ye girişi tespit edilmişti. Ancak giriş noktası beklenildiği gibi İstanbul veya Ankara değildi. Adam, Gürcistan üzerinden Artvin sınır kapısından geçmişti. Kullandığı pasaport İran vatandaşına aitti. İsim: Reza Muhammedi. Doğum tarihi ve yeri uydurmaydı. Yüz tanıma sistemleri herhangi bir eşleşme bulamadı. Çünkü sistemde karşılaştırılacak bir fotoğraf yoktu. Şahin görünmez kalmaya devam ediyordu.
Sınır görevlileri adamı sıradan bir tüccar olarak kaydetmişti. Hiçbir şüphe uyandırmamıştı. Ancak sınır geçiş kaydı bir şey ortaya koyuyordu: Zaman çizelgesi. Şahin iki gün önce Türkiye’ye girmişti. Bu, yakalanan mesajın gönderilmesinden bir gün önceydi. Adam emir gelmeden önce hareket etmişti. Bu da planlamanın çok daha önce başladığını gösteriyordu. Yakalanan mesaj, son onay sinyaliydi. Operasyon çoktan devreye girmişti.
Karadağ bu bilgiyi aldığında derin bir nefes aldı. Düşman her zaman bir adım öndeydi. Şimdi o açığı kapatmak gerekiyordu.
Karadağ ekibini ikiye böldü. Üç ajan, Profesör Ertekin’in gizli korumasına atandı. Adamı gölge gibi takip edeceklerdi. Ancak varlıklarını belli etmeyeceklerdi. Ertekin’in suikast tehdidinden haberi yoktu ve teşkilat bunu böyle tutmak istiyordu. Panikleyen bir hedef öngörülemeyen hareketler yapar, bu da koruma planlarını bozar. Ertekin günlük hayatına devam edecekti, teşkilat ise etrafında görünmez bir kalkan oluşturacaktı. Her adımı izlenecek, her teması kayıt altına alınacak, her anomali anında raporlanacaktı.
Diğer üç ajan ise Şahin’in izini sürmekle görevlendirildi. Artvin’den Ankara’ya nasıl geldiği araştırıldı. Otobüs terminalleri, tren istasyonları, araç kiralama şirketleri, oteller… Her nokta tek tek tarandı. Yüzlerce kayıt incelendi, düzinelerce tanık sorgulandı. İpucu beklenmedik bir yerden geldi. Artvin-Erzurum otobüs hattında Reza Muhammedi ismine satılmış bir bilet bulundu. Ancak adam Erzurum’a varmadan Bayburt’ta otobüsten inmişti. Oradan sonraki izi bir süreliğine kayboluyordu.
Kayıp halka Karadağ’ı rahatsız ediyordu. Şahin profesyonel bir operatifti. Her hareketi hesaplıydı. Bayburt’ta inmesi rastgele değildi. Orada bir şey almıştı ya da biriyle buluşmuştu.
Teşkilatın Bayburt’taki sınırlı altyapısı sorgulandığında küçük bir ayrıntı dikkat çekti. Şüpheli pasaportla eşleşen bir kişi iki gün önce yerel bir elektronik mağazasından prepaid telefon satın almıştı. Nakit ödeme. Kamera görüntüsü bulanıktı ancak figürün boyu ve yapısı sınır geçişindeki Muhammedi ile uyumluydu. Mağaza sahibi, adamın sessiz ve kibar olduğunu, Türkçesinin aksanlı ama akıcı olduğunu hatırlıyordu.
Prepaid telefon, iletişim izlemesi için bir kapı açıyordu. Teşkilatın teknik birimi o telefon numarasının aktivitesini takibe aldı. Ancak numara aktif değildi. Şahin telefonu yalnızca belirli anlarda açıyor, mesajını iletiyor ve hemen kapatıyordu. Sinyal süresi hiçbir zaman 60 saniyeyi geçmiyordu. Lokasyon tespiti için bu süre yetersizdi. Yine de bu bir şansın varlığına işaret ediyordu. Telefon bir sonraki açıldığında, belki de son kez, lokasyonu tespit edilebilirdi.
Üçüncü günün sabahı teşkilatın tüm birimleri alarm durumundaydı. Suikastın bugün gerçekleşeceği varsayımıyla hareket ediliyordu. Profesör Ertekin’in her adımı yakından izlenecekti. Gizli koruma ekibi sabahın altısından itibaren pozisyon almıştı. Ertekin’in evi, ofisi ve güzergahı üzerinde toplam on iki gözlem noktası belirlenmişti. Her nokta anlık iletişim ağıyla merkeze bağlıydı. Tüm ekip üyeleri kulak içi telsizlerle sürekli temas halindeydi. Kod kelimeleri belirlenmişti: Tehlike için kırmızı, temiz alan için yeşil, hareket için mavi.
Ertekin sabah rutinine başladı. 07.30’da evinden çıktı, arabasına bindi. Her zamanki yoldan ofise doğru hareket etti. Gizli koruma ekibi onu üç araçla takip ediyordu. Mesafe her zaman yüz metre civarında tutuluyordu. Her şey normal görünüyordu. Trafik akıcıydı, gökyüzü açıktı, sokaklar henüz kalabalıklaşmamıştı.
Ancak saat 08.15’te beklenmedik bir şey oldu. Ertekin her gün geçtiği kavşakta sola dönmek yerine düz devam etti. Koruma ekibi anlık bir kafa karışıklığı yaşadı. Bu rotada bir değişiklik planlanmamıştı. Telsizden ajan Demir’in sesi geldi: “Hedef rotayı değiştirdi. Talimat bekliyorum.” Karadağ merkez komuta odasından durumu izliyordu. Ertekin’in araç GPS verisi adamın şehir merkezine doğru gittiğini gösteriyordu.
Birkaç dakika içinde hedef planlanmamış bir adrese ulaştı: Özel bir hastane. Koruma ekibi mesafeyi korudu ve bekledi. Yirmi dakika sonra Ertekin hastaneden çıktı. Elinde bir dosya vardı, yüzündeki ifade endişeliydi. Adımları her zamankinden ağırdı. Teşkilat daha sonra öğrenecekti ki Ertekin o sabah eşiyle birlikte acil bir doktor randevusuna gitmişti. Eşinin sağlık durumu son günlerde kötüleşmişti. Bu bilgi teşkilatın istihbarat ağında yoktu. Çünkü kişisel sağlık kayıtları tarama kapsamı dışındaydı. Ancak Şahin bu bilgiye sahipti. Nasıl sahip olduğu operasyonun en rahatsız edici sorularından biri olarak kalacaktı. Bu detay, düşmanın istihbarat kapasitesinin beklenenden çok daha derin olduğunu gösteriyordu.
Hastane ziyareti, Ertekin’in günlük programını altmış beş dakika geriye kaydırdı. Adam ofisine her zamankinden geç ulaştı. Bu gecikme, Şahin’in planında bir aksaklık yaratmış olmalıydı. Çünkü tam bu sırada Karadağ’ın ekranında bir uyarı belirdi. Prepaid telefon aktif olmuştu. Sinyal Ankara’nın Çankaya ilçesinden geliyordu. Ertekin’in ofisine yürüme mesafesindeki bir noktadan. Sinyal süresi kırk yedi saniyeydi. Kısa ama anlamlı. Karadağ anında talimat verdi. En yakın ajan konuma yönlendirildi. Ancak sinyal kesildiğinde konum tam olarak daraltılamamıştı. Şahin yaklaşık iki yüz metrelik bir alan içinde bir yerdeydi. O alan içinde bir kafe, bir kitapçı, iki büro binası ve bir otel vardı. Beş potansiyel saklanma noktası.
Otel. Karadağ’ın içgüdüsü bu kelimede duraksadı. Suikastçılar genellikle son gece hedefin yakınında konaklardı. Bu hem keşif hem de hazırlık için pratikti. Ayrıca oteller anonim kalmak için ideal ortamlardı. Otel kayıtları anında sorgulandı. Son günde giriş yapan tüm yabancı uyruklu misafirler listelendi. Yedi isim. Bunlardan biri Irak pasaportlu bir iş adamıydı: Ahmet Alkubayisi. Giriş tarihi, Şahin’in Bayburt’tan kaybolduğu güne denk geliyordu. Tesadüf olamazdı.
Koruma ekibinin bir üyesi otele gönderildi. Resepsiyon görevlisiyle yapılan kısa görüşme kritik bir bilgi ortaya çıkardı. Alkubayisi, odasına bir bavul ve uzun siyah bir çanta ile giriş yapmıştı. Çanta, tüfek taşımaya uygundu. Görevli, adamın odasından çok az çıktığını, yemeklerini odaya sipariş ettiğini ve sürekli kapıyı kilitli tuttuğunu belirtmişti. Perdeleri hiç açmamıştı.
Saat 11.32. Ertekin öğle yemeği için ofisinden çıkacaktı. Her zamanki lokantaya giderse Şahin’in menzilinde olacaktı. Otel, lokantaya bakan bir pencereye sahip bir binada yer alıyordu. Dördüncü kat. Karadağ hesaplamayı yaptığında yükseklik ve mesafenin keskin nişancı atışı için ideal olduğunu gördü. Mesafe yaklaşık yüz yetmiş metre. Deneyimli bir nişancı için çocuk oyuncağı. Artık her şey netleşmişti. Şahin oteldeydi ve hedefi lokantaya girerken vurmayı planlıyordu.
Ertekin’i lokantadan uzak tutmak yeterli değildi. Şahin hâlâ oradaydı ve bir sonraki fırsatı bekleyecekti. Sorun kökünden çözülmeliydi. Karadağ, otele baskın emrini vermeden önce son bir değişkeni hesapladı: Sivil kayıplar. Otel o saatte nispeten boştu. Ancak personel ve diğer misafirler risk altındaydı. Gürültülü bir operasyon, Şahin’in kaçmasına veya rehine almasına yol açabilirdi. Sessiz bir yaklaşım gerekliydi. Zaman kısıtlıydı ama acelecilik ölümcül olabilirdi.
İki ajan otele girdi. Biri resepsiyonda pozisyon alırken diğeri servis asansörünü kullanarak Şahin’in olduğu kata çıktı. Üçüncü ajan otelin arka çıkışını gözetim altında tutuyordu. Dördüncü ajan lokantanın önünde bekliyordu. Karadağ her saniyeyi merkez komutadan izliyordu. Ekranlar canlı görüntü akışı gösteriyordu. Kalpler hızlı atıyordu.
Oda 412’ydi. Ajan kapıya yaklaştığında içeriden herhangi bir ses gelmiyordu. Kapıyı dinledi. Sessizlik. Kulak zarını zorlayan türden boş bir sessizlik. Elektronik anahtar kartı otel müdüründen temin edilmişti. Ajan kartı okuttu ve kapıyı millimetrik bir hassasiyetle araladı. Silahı hazırdı, parmağı tetiğe yakındı. Oda boştu ama yatak düzensizdi. Banyoda su damlaları vardı. Havlu nemli, sabun ıslaktı ve pencere aralanmıştı. Camın önündeki tripodun üzerinde hiçbir şey yoktu. Ancak tripod oradaydı. Üç ayaklı, profesyonel kalitede bir ekipman. Şahin birkaç dakika önce ayrılmış olmalıydı. Belki de teşkilatın yaklaştığını hissetmişti. Belki de zamanlama değişikliği onu tedirgin etmişti.
O anda Karadağ’ın kulaklığından acil bir çağrı geldi. Koruma ekibinden ajan Demir’in sesi panikliydi: “Ertekin lokantaya geldi. Onu durduramadık. Adam şimdi içeride. Her zamanki masasına oturdu.” Karadağ’ın kalbi bir an durdu. Zaman dondu. Sonra hızla talimat verdi: “Onu oradan çıkarın hemen. Ne pahasına olursa olsun.”
Ancak tam bu sırada lokantanın içinden bir kırılma sesi duyuldu. Parçalanan camın keskin tınısı. Ardından çığlıklar yükseldi. Sandalyeler devrildi. İnsanlar yere atıldı. Sonraki on saniye kaosun içinde eridi. Koruma ekibi lokantaya daldı. Ertekin, masasının altına sinmişti. Yüzü bembeyazdı, elleri titriyordu. Camdan giren mermi onun değil, tam karşısında oturan bir başka müşterinin omzunu sıyırmıştı. Kan vardı ama ölüm yoktu. Şahin ateş etmişti ama ıskalamıştı. Profesör Ertekin mucizevi şekilde sağ kalmıştı. Ama nasıl? Şahin hiçbir zaman ıskalamadı. On bir suikast, on bir ölüm, hatasız bir sicil.
Cevap dakikalar sonra ortaya çıktı. Koruma ekibinin en genç üyesi, ajan Cemre, lokantaya Ertekin’den yalnızca saniyeler önce girmişti. 28 yaşındaydı. Teşkilatta dört yılını doldurmuştu. Görevi adamı gözlemlemekti, müdahale etmek değil. Ancak içeri girdiğinde Ertekin’in her zamanki masasına oturduğunu görmüştü. O masada bir şey dikkatini çekmişti. Işık açısı, pencereden gelen güneş ışığı bir şeyin yansımasını yakalıyordu. Dışarıdaki bir penceredeki hareketi, bir parlama, belki bir dürbün, belki bir namlu. Cemre düşünmeden hareket etmişti. Ertekin’e doğru ilerlerken sanki ona bir şey soracakmış gibi yaklaşmış ve masaya doğru eğilmişti: “Pardon beyefendi, saati sorabilir miyim?” Bu hareket Ertekin’in refleks olarak geriye yaslanmasına neden olmuştu. Birkaç santimetre. Tam o anda mermi camı delip geçmişti. Hedefin olması gereken noktadan. Cemre’nin bir saniyelik hareketi Ertekin’in pozisyonunu o kritik santimetrelerce kaydırmıştı.
Tesadüf mü, içgüdü mü, yoksa hesaplanamayan bir şans mı? Kimse emin değildi. Belki de üçü birden.
Şahin kaçmıştı. Otel çıkışı kameralardan izlenemedi. Çünkü adam personel çıkışını kullanmıştı. Mutfaktan geçmiş, arka sokağa çıkmıştı. Dış sokakta bekleyen bir motosiklete bindiği tahmin ediliyordu. Ancak kanıt yoktu. Ankara sokakları arandığında adam çoktan buharlaşmıştı. Yine görünmez olmuştu, yine gölgelere karışmıştı.
Profesör Ertekin o akşam güvenli bir konuta transfer edildi. Kendisine suikast girişimi hakkında bilgi verildi. Adam şaşırtıcı bir sakinlikle tepki verdi. Yıllardır bu riskin farkında olduğunu, işinin doğasının onu hedef haline getirdiğini söyledi. Yalnızca bir isteği vardı: Eşinin tedavisinin aksamaması. Teşkilat bu isteği karşıladı. Ertekin’in eşi en iyi özel hastaneye nakledildi.
Teşkilat sonraki haftalarda Şahin’in izini sürdü. Motosiklet Ankara’nın dış mahallelerinden birinde terk edilmiş halde bulundu. Plakaları sahte çıktı. Üzerinde parmak izi yoktu. Her şey silinmişti. Otel odasından alınan DNA örnekleri, daha önceki suikast dosyalarındaki örneklerle eşleşti. Şahin gerçekti ve hâlâ dışarıdaydı. Ama artık bir yüzü vardı. Bulanık da olsa bir görüntüsü vardı.
Ancak operasyonun bir yan ürünü daha vardı. Otel odasında bulunan prepaid telefonun hafızası incelendiğinde silinen mesajların bir kısmı kurtarıldı. Bu mesajlar, Beyrut’taki hücrenin iç iletişim protokollerini ortaya koyuyordu. Kod sistemleri, koordinasyon yöntemleri, ödeme kanalları, banka hesap numaraları… Teşkilat altı ay içinde bu bilgileri kullanarak örgütün Avrupa’daki üç hücresini çökertti. On iki operatif tutuklandı, dört milyon dolarlık kaynak donduruldu. Şahin kaçmıştı ama örgütü ağır yara almıştı. Yıllarca inşa edilen yapı tek bir başarısız operasyonla çatırdamıştı.
Ajan Cemre, operasyondan sonra sessizce terfi etti. Kendisine herhangi bir madalya verilmedi. Çünkü teşkilat madalya dağıtmazdı. Kahramanlık törenleri yoktu, basın açıklamaları yapılmazdı. Ama ismi belirli dosyalarda özel bir notla işaretlendi. O bir saniyelik hareket, o bir saniyelik sezgi, bir adamın hayatını kurtarmıştı ve belki de bir ülkenin savunma geleceğini.
Yılmaz Karadağ operasyon raporunu yazarken uzun süre klavyenin başında oturdu. Dışarıda gece çökmüştü. Ofis sessizdi. Başarı mıydı bu? Hedef korunmuştu ama suikastçı kaçmıştı. Örgüt darbe almıştı ama lider hâlâ özgürdü. İstihbarat dünyasında kesin zaferler nadirdi. Çoğu sonuç bu şekilde griydi. Bir şey kazanılır, başka bir şey kaybedilirdi. Önemli olan dengenin hangi yöne eğildiğiydi. Bu sefer denge Türkiye’nin lehineydi ama yarın her şey değişebilirdi.
Şahin’in hâlâ dışarıda olduğu gerçeği teşkilatın gündeminden hiç düşmedi. Adam iki yıl sonra farklı bir ülkede, farklı bir hedefle yeniden ortaya çıkacaktı. Ancak bu kez arkasında bıraktığı izler daha fazlaydı. Ankara operasyonunun açığa çıkardığı veriler onun hareket kalıplarını daha öngörülebilir kılmıştı. Hayalet artık biraz daha görünürdü.
Beyrut’tan gelen ölüm emri son anda durdurulmuştu. Bir cam parçası, birkaç santimetrelik sapma, bir ajanın içgüdüsel hareketi… Suikast planlandığı gibi gerçekleşseydi, Türkiye’nin savunma kapasitesinde kritik bir boşluk oluşacaktı. Düşman bunu biliyordu. Teşkilat da biliyordu ve bu bilgi, görünmez savaşın asla bitmediğinin en somut kanıtıydı.
Ankara’daki lokanta onarıldı. Kırılan cam değiştirildi. Duvarlar yeniden boyandı. Masalar yeniden düzenlendi. Müşteriler geri döndü. Hayat her zamanki gibi devam etti. Garsonlar sipariş aldı, kahveler servis edildi, günlük sohbetler yapıldı. Kimse o öğlen vaktinin bir ülkenin savunma geleceğini belirleyebilecek kadar kritik olduğunu bilmiyordu. Kimse o camdan geçen merminin hikayesini duymadı. Sadece birkaç kişi biliyordu. Teşkilatın gölgelerde çalışan isimsiz, yüzsüz, madalyasız mensupları.
Onlar için bu sıradan bir gündü. Çünkü başka türlüsü zaten olmazdı. Gölgeler konuşmaz, gölgeler iz bırakmaz. Gölgeler sadece görevini yapar ve kaybolur.
SON