Bir çiftçi 100 dolara bir hayalet kasaba satın aldı ve orada hâlâ yaşayan bir aile buldu

Bir çiftçi 100 dolara bir hayalet kasaba satın aldı ve orada hâlâ yaşayan bir aile buldu

Yüz Doların Satın Alamayacağı Şey

Bölüm 1 — Tapu, Toz ve Tüten Baca

Bozkırın rengi sabahları iki türlü olurdu: ya umut gibi soluk altın, ya da yorgunluk gibi kirli gri. Beau Carter, ikincisini severdi. Gri, insanı kandırmazdı. Gri, “burada mucize yok” derdi ve Beau da mucize aramaya gelmemişti.

Yüz dolara bir hayalet kasaba satın almak, kulağa bir hikâye gibi gelirdi. Ama Beau bunu hikâye diye değil, hesap diye okumuştu. İlçe, yıllardır vergi toplayamadığı, yolu bile unutulmuş bir avuç binayı ve çevresindeki parselleri elden çıkarıyordu. Kayıtlarda kasabanın adı Grindle Row olarak geçiyordu; haritada yerini bulmak için iki kez ölçmek, bir kez de şüphe etmek gerekiyordu.

Beau’nun eyer heybesinde tapu vardı. Kâğıt, pek çok insanın hayatından daha temizdi. Üzerinde çizgiler, mühürler, tarihler… ve bir cümle, her şeyi özetler gibi soğuktu: “Söz konusu alandaki tüm yapılar ve arsalar, alıcıya devredilmiştir.”

O cümlenin içinde “tüm hayaller” yazmıyordu elbette. Ama Beau, hayalet kasabaların aslında hayallerin mezarlığı olduğunu bilirdi.

Atını ana caddeden sayılabilecek tozlu geçide sürdü. Sağda solda eğilmiş sundurmalar, camları kırılmış pencereler, rüzgârda gıcırdayan tabelalar vardı. Bir yerlerde bir zamanlar kahkaha olmuş, şimdi yalnızca yankı kalan her şeyin kokusu asılıydı.

Ve sonra Beau durdu.

Çünkü bir bacadan duman yükseliyordu.

Duman, burada olmaması gereken bir şeydi. Duman, “biri içeride” demekti. “Ateş var” demekti. “Kural bozuldu” demekti.

Beau atından indi. Çizmesi yere değer değmez toz kalktı; sanki kasaba, onu tanımadığı için homurdanıyordu. Gözlerini daralttı, dumanın çıktığı binayı seçti: eski genel mağaza. Önünde bir bahçe… hem de yabani otların işgal etmesi gereken yerde düzenli bir bahçe. Çit yapılmış, taşlar dizilmiş, birkaç sırada yeşil filizler bile vardı.

Pencerelerden birinde perde yerine asılmış bir bez sallandı. İçeride bir gölge hareket etti. Beau’nun eli, istemsizce kemerindeki tabancaya yaklaştı—çekmedi. Sadece “buradayım” dedi beden diliyle.

Genel mağazanın kapısında bir kadın belirdi.

Kadın, tek bir bakışta iki şeyi anlatıyordu: Çok az uyumuştu ve çok fazla korkmuştu. Saçları aceleyle toplanmış, yüzünün bir yanında kurumuş bir çizik vardı. En önemlisi: Ellerinde bir tüfek tutuyordu. Tüfeği Beau’ya doğrultmuyordu ama yanlış bir hareket olursa doğrultacağı belliydi.

Beau, ellerini görünür tutarak birkaç adım yaklaştı; mesafeyi saygıyla korudu.

“Hanımefendi,” dedi. “Sanırım burada bir karışıklık var.”

Kadın, tüfeğin kabzasını daha sıkı kavradı. Parmakları yorgundu ama kararlıydı.

“Benim açımdan karışıklık yok,” dedi. “Buraya ait olmayan sensin.”

Beau’nun bakışları kapı aralığından içeri kaydı: battaniyelerle bölünmüş bir alan, konserve kutularının dizildiği raflar, eski kasalardan yapılmış masa gibi bir şey. Bir köşede küçük bir soba çıtırdıyordu.

Bu bir kamp değildi. Bu, birinin ev diye inat ettiği bir yerdi.

“Tapu bende,” dedi Beau. Ceketinin iç cebine dokundu. “Kasabayı ilçeden satın aldım. Yasal olarak.”

Kadın acı bir kahkaha attı; kahkaha değil, sanki boğazına takılmış bir hıçkırığın metal sesi.

“Yasal,” dedi. “Kocamın çiftliğini aldıklarında da ‘yasal’ demişlerdi. Evimizi haczettiklerinde de. Bizi hiçbir seçeneğimiz kalmayana kadar sıkıştırdıklarında da.”

İçeriden bir ses geldi: ıslak, derin, ağır bir öksürük. Sonra bir çocuk sesi gibi ince bir inleme.

Kadının yüzündeki sertlik bir an kırıldı. Gözleri kapının içindeki karanlığa kaydı; sonra yeniden Beau’ya döndü.

“O benim torunum,” dedi. “Hasta. Ve yüz mil içinde sığınabildiğimiz tek yer burası.”

Beau’nun göğsünde bir şey, sanki yanlış bir yerine dokunulmuş gibi burkuldu. O buraya binaları incelemeye, belki yıkıp temizlemeye, belki de bir depo ya da durak kurmaya gelmişti. İnsan bulmayı beklememişti. Hele ki bir aileyi; üstelik hayatı bir ipin ucunda sallanan bir çocukla.

“Ne zamandır buradasınız?” diye sordu.

“Üç aydır,” dedi kadın. “Bankanın her şeyi aldığı günden beri.”

Beau, kadının adını sormayı düşündü. Kadın adını bekler gibi durmadı; bu tür insanlar kendini tanıtmazdı, çünkü kimse sormaya değecek kadar uzun kalmıyordu.

“Bir doktora ihtiyacı var,” dedi kadın, sanki tartışmayı kestirmek ister gibi. “Gerçek ilaç… benim topladığım otlar değil.”

Beau, kasabanın çevresine baktı. Çatılar çökmüş, duvarlar eğilmişti. Ama genel mağaza, tüm yorgunluğuna rağmen ayaktaydı. Birileri—bu kadın—onu ayakta tutmuştu.

Kanun kanundu. Tapu açıktı. Ve o tapu, Beau’ya bu insanlara “defolun” deme hakkı veriyordu.

Fakat içeriden gelen öksürük, kâğıdın üstündeki mürekkepten daha gerçekti.

Bir anda içeriden bir şey devrildi, su şapırdadı, ardından zayıf bir “Büyükanne…” sesi geldi.

Kadın içeri koştu. Tüfeği yere düştü. Beau, davet edilmeden onu takip ederken kendini durduramadı.

Ve Grindle Row’un terk edilmiş olması gereken kalbinde, olmaması gereken bir hayatın içine adım attı.

Bölüm 2 — Dorothy’nin Evi ve Zara’nın Nefesi

Mağazanın içi, evle revir arasında bir şeye dönüşmüştü. Ahşap kasalar mobilya olmuştu. Tavandan sarkan kumaş şeritler, mahremiyet için alanları bölüyordu. Bir köşede yığılmış battaniyeler ve kurtarılmış tahtalarla yapılmış bir yatakta bir çocuk yatıyordu.

Kız çocuğu, Beau’nun gördüğü en zayıf çocuklardan biriydi. Yanakları ateşle kızarmış ama teni kış gibi solgundu. Öksürdüğünde tüm bedeni titriyor, sanki içindeki bir şey her seferinde biraz daha kopuyordu.

“Zara…” dedi kadın, çocuğun yanına diz çökerek. Avucunu kızın alnına bastırdı. Bu dokunuşta bir tüfekten daha güçlü bir şey vardı: şefkatin inadı.

Beau, çocuğun adını duyduğunda kadının adını da öğrendiğini anladı. Böyle yerlerde isimler paket halinde gelirdi: “Büyükanne” ve “Zara”.

“Adınız?” dedi Beau, bu soruyu en yumuşak tonuyla sorarak.

Kadın başını kaldırdı. “Dorothy Whitmore.”

Whitmore… Beau bu soyadını bir yerlerden duymuş gibiydi ama çıkaramadı. Bozkırda soyadları rüzgâr gibi taşınırdı; bir gün bir kasabada saygın olur, ertesi gün başka bir yerde “sorun” diye fısıldanırdı.

Dorothy su kovasına uzandı, ama kova devrilmişti; su zeminde küçük bir göl gibi yayılıyordu. Bezle silmeye çalıştı; sonra vazgeçti, çünkü asıl mesele su değildi.

“Yüksek ateş,” diye mırıldandı Dorothy. “Daha da yükselmiş.”

Beau, kızın nefes alışını dinledi. Kısa ve zor. Göğsü, bir kapının zorla açılışı gibi inip kalkıyordu.

“En yakın doktor Milfield’da,” dedi Beau, kendi kendine hesap yapar gibi. “Oraya gitmek iki gün sürer.”

Dorothy’nin yüzünde, öfke ile çaresizlik birbirine karıştı. “Biliyorum!” dedi. “Sence düşünmedim mi? Arabamız vardı. Atlarımız vardı. Paramız vardı. Banka hepsini aldı.”

Beau, “Banka…” kelimesinin Dorothy’nin ağzında nasıl tükürük gibi acılaştığını duydu.

Dorothy, Zara’yı oturtmaya çalıştı; kız kendi başına yapamayacak kadar güçsüzdü. Öksürük yine geldi; bu sefer dudaklarında pembe bir çizgi belirdi. Beau’nun içi buz kesti.

Dorothy aniden Beau’ya döndü.

“Ne kadar istiyorsun?” dedi.

Beau, sorunun parasal bir pazarlık olduğunu sandı, ama Dorothy devam etti:

“Bahara kadar kalabilmek için çalışabilirim. Temizlik yaparım. Yemek yaparım. Hayvanlara bakarım. Ne istersen… Sadece bizi kovma.”

Beau’nun iç cebindeki tapu, sanki taş gibi ağırlaştı. Yüz dolarlık bir yatırım… ama karşısında yüz dolara “yasal” denilen bir merhametsizlik vardı.

“İşçiye ihtiyacım yok,” dedi Beau dikkatle.

Dorothy’nin yüzü buruştu. “Yani ‘hayır’ mı?”

Beau tam açıklayacaktı ki dışarıdan at nalı sesleri geldi. Bir değil; birkaç at. Hızlı. Sert.

Dorothy’nin gözleri büyüdü. Tüfeğe uzandı ama bu sefer tüfeği Beau’ya değil, kapıya doğru aldı.

“Bizi buldular,” diye fısıldadı.

Bölüm 3 — Şerif Marcus Crow

Üç adam kasabaya, sanki zaten onlarınmuş gibi girdi. Liderleri ince yapılı, soğuk gözlü bir adamdı; göğsünde güneşi yakalayan bir rozet parlıyordu. Arkasında iki yardımcısı, işlerinden fazla keyif alan yüzlerle ilerliyordu.

Adam attan indi, bacadaki dumana, bahçeye, ardından Beau’ya baktı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Vay vay,” dedi. “Demek hayalet kasabamız artık hayalet değil.”

Sonra Dorothy’ye döndü. “Dorothy Whitmore. Bize epey kovalamaca yaşattın.”

Dorothy kapının önüne geçti; bedenini bir duvar gibi koydu. “Burada izinsiz girmiyoruz, Marcus,” dedi. “Burası artık başkasının.”

Adamın gülüşü kısa ve kirliydi. “Sen bana ‘Şerif Crow’ diyeceksin.”

Beau’nun midesinde soğuk bir şey kıpırdadı. Bu konuşmanın içinde geçmiş vardı; iz bırakmış, pas tutmamış bir nefret.

Beau öne çıktı. “Yasal mülkiyet hakkım var,” dedi. “Tapu açık.”

Crow Beau’yu süzdü. “Tapu mu?” dedi. “Komik. İlçe sana, ödenmemiş borçları olan arazi sattığını söyledi mi?”

Dorothy’nin yüzü bir anda kireç gibi oldu.

Crow devam etti: “Bayan Whitmore’un borçları var. Banka kayıtlarında var. Faizleriyle birlikte… epey kabarık.”

“Borç sahte!” dedi Dorothy. “Kocam hiçbir şey imzalamadı.”

Crow’un omuzları hafifçe oynadı. “Ölü kocan bunu inkâr edemez,” dedi. “Ama imzası kayıtlı.”

Beau, Dorothy’nin nefesini tuttuğunu gördü.

“Ne kadar?” diye sordu Beau.

Crow’un sesi bir bıçak gibi indi. “Sekiz yüz dolar.”

Sekiz yüz dolar. Beau’nun zihninde hızlı hesaplar başladı: Bu, bir insanın yıllarını yutan bir rakamdı. Dorothy’nin asla toparlayamayacağı, Zara’nın hayatına bedel olabilecek bir sayı.

“Onun sekiz yüz doları yok,” dedi Beau.

“Evet,” dedi Crow memnuniyetle. “O yüzden bizimle gelecek. Borç kapanır. Bankanın başka yolları da var.”

Yardımcılardan biri bir adım attı. Eli silahına yakındı. “Hanımefendi, bizimle gelmelisiniz.”

Tam o anda içeriden Zara’nın öksürüğü duyuldu—şiddetli, çaresiz, ıslak.

Dorothy’nin elleri titredi ama yerinden kıpırdamadı. “Torunum hasta,” dedi. “Seyahat edemez.”

Crow’un sesi alaycıydı. “O zaman bunu daha önce düşünecektin. Çocuk da gelecek. Banka, yatırımını her zaman geri alır.”

Beau, hayatında çok şey görmüştü. Ama bir çocuğun nefesini “yatırım” diye adlandıran bir dili ilk kez bu kadar yakından duyuyordu.

Karanlık bir öfke yükseldi.

Beau, yardımcının ve Dorothy’nin arasına girdi.

“Hayır,” dedi.

Sözcük, havayı kesen bir balta gibiydi. Crow’un gözleri daraldı; Beau’nun duruşunu, silahını, yüzündeki korkusuzluğu tarttı.

“Bu işe karışmak istemezsin,” dedi Crow. Bu sefer sesi temkinliydi.

“Bunun için çok geç,” dedi Beau. “Bu insanlar benim arazimde. Bu yüzden bu benim işim.”

Crow’un yardımcısı—genç, gergin bakışlı biri—kısık sesle, “Şerif, belki sonra…” dedi.

“Kes sesini, Collins,” diye tısladı Crow.

Crow bir adım daha yaklaştı. “Belgeler gerçek. Bankanın hakları var. Ben de o hakları korurum.”

Beau, “Belgeleri göster,” dedi.

Crow’un yüzünde kısa bir tereddüt belirdi; sonra öfke geldi. “Sana hiçbir şey kanıtlamak zorunda değilim.”

Beau’nun sesi soğuklaştı. “O zaman onları alamazsın.”

Crow, bir an Beau’yu öldürmenin kolay olup olmayacağını düşündü gibi baktı. Ama kasaba artık boş değildi; Dorothy vardı, içeride Zara vardı, ve Beau’nun gözlerinde “korku” yoktu.

Crow geri çekildi. “İyi,” dedi. “Yarın Milfield’a gider, banka başkanını getiririz. Belgeleri görürsün.”

Dorothy’nin yüzünde bir anlık rahatlama oldu—ama Crow bitirmedi.

“Ve federal bir şerif de getiririm,” dedi Crow. “O da ‘borç tahsiline müdahale’ ettiğini görür. Zincire vurulan sen olursun.”

Bu bir tuzaktı. Beau bunu anladı. Crow ona bir çıkış yolu sunuyordu: Kenara çekil, bu insanların kaderine karışma, hayalet kasabanı al ve git.

Zara yeniden öksürmeye başladı. Sesi sabahın serinliğinde keskin ve kaba yankılandı.

Beau, Dorothy’yi ilk gördüğü an verdiği kararı şimdi fark etti. O karar, tapudan önce verilmişti. Kâğıt sonra gelmişti.

“Getir şerifini,” dedi Beau. “Getir belgelerini. İstediğin herkesi getir.”

Crow’un gülüşü avcı gülüşüydü. “Ne yaptığını bilmiyorsun.”

Adamlar gittikten sonra Dorothy, sanki bacakları birden boşalmış gibi kapı çerçevesine yaslandı. Ellerinin titremesi şimdi daha görünürdü.

“Neden?” diye sordu Dorothy. “Neden yabancılar için her şeyi riske atarsın?”

Beau, cevap vermedi. Çünkü cevap tek bir kelime değildi. Cevap, Zara’nın zor nefesiydi. Dorothy’nin tükendiği yerde hâlâ ayağa kalkışıydı. Ve Beau’nun yıllarca güçlülerin zayıfları ezmesine tanık olup, sonunda “yeter” demek istemesiydi.

“Bana borçtan bahset,” dedi Beau.

Dorothy yutkundu. “Thomas borç almazdı,” dedi. “Borcun zincir olduğunu söylerdi. Ama o öldükten sonra… bankadan belgeler çıktı. Sözde arazi iyileştirmeleri. Ekipman. Hiç almadığımız şeyler. Hepsinde onun imzası.”

“İmzayı gördün mü?” diye sordu Beau.

“Asla,” dedi Dorothy. “Zaten evrak işlerini ben yapardım. Thomas iyi okuyamazdı. Bu yüzden… itiraz etmemi bile istemediler. ‘Kadınlar ölen kocalarının yükümlülüklerine itiraz edemez’ dediler.”

Beau’nun içi alev aldı. Bu cümle, yalnız Dorothy’ye değil, bozkırın her köşesindeki kadınlara kurulmuş bir tuzaktı.

İçeriden Zara’nın sesi geldi: “Büyükanne…”

Dorothy hemen yanına koştu. Beau da.

Zara daha kötüydü. Ateş yüzünü yakmıştı, nefesi zayıflamıştı. Dudaklarında kan çizgisi vardı.

Dorothy fısıldadı: “O doktora ihtiyacımız var. Hemen.”

Beau, “Milfield’a gidersek geri dönemeyebiliriz,” dedi Dorothy’nin gözlerine bakarak. “Crow orada güçlü.”

Dorothy başını salladı. “Oraya gidersek bizi yutarlar.”

Beau seçenekleri düşündü: kaçmak, saklanmak, savaşmak… hepsi Zara’nın nefesiyle çelişiyordu.

“Başka bir yol olabilir,” dedi Beau yavaşça. “Ama bu bana güvenmen demek.”

Dorothy, “Ne yolu?” demeye hazırlanıyordu ki dışarıdan tekrar nal sesleri duyuldu.

Bu sefer daha fazlaydı. Çok daha fazla.

Bölüm 4 — Ruth Hanley ve Kırılan Korku

Pencereden doğuya bakan Beau, yaklaşan toz bulutlarını gördü. Atlılar geliyordu. Saymak zordu. Ama bunlar Crow’un adamları gibi tek tip değildi; farklı renkler, farklı silahlar, farklı eyerler… ve hepsinin yüzünde aynı ifade: çaresiz kararlılık.

Kasabaya girenlerin lideri, Dorothy yaşlarında bir kadındı. Dorothy’de kaçmış olmanın yorgunluğu vardı. Bu kadında ise kaçmayı bırakıp savaşmayı seçmiş birinin odaklanmış öfkesi.

Kadın attan indi. “Dorothy Whitmore!” diye seslendi. “Seni arıyorduk.”

Dorothy kapının önüne çıktı. Zara’yı içeride bırakmıştı ama gözleri sürekli mağazaya kayıyordu.

Kadın yaklaştı. “Ruth Hanley,” dedi kendini tanıtırken. “Buradayız çünkü yalnız değilsin.”

Dorothy’nin kaşları çatıldı. “Sen burada ne yapıyorsun?”

“Senin yaptığın şeyi,” dedi Ruth. “Hayatta kalmaya çalışıyorum.”

Ruth arkasını işaret etti. “Biz Crow’un ‘borç’ planından etkilenen aileleriz. Hepimizin kocaları, imzalamadıkları kredileri bir şekilde imzalamış görünüyor.”

Beau’nun zihninde parçalar yerine oturdu. Bu Dorothy’ye özel bir kötülük değildi. Bu, sistemli bir soygundu. Banka ve Crow, karşı koyamayan herkesi seçiyordu.

“Kaç aile?” diye sordu Dorothy.

“Şimdilik on beş,” dedi Ruth. “Belki daha fazla.”

Ruth’un bakışları Beau’ya kaydı. “Ve sen… yüz dolara bir kasaba dolusu dert satın alan adamsın.”

“Öyle görünüyor,” dedi Beau.

Ruth, Beau’yu bir an ölçtü. Sonra karar verir gibi konuştu: “Kanıtımız var. Sahteciliği yapan banka memuru Samuel Chen konuşmaya hazır. Ama güvenlik istiyor.”

“Şimdi nerede?” diye sordu Beau.

“Eski maden kampında saklanıyor,” dedi Ruth. “Crow adamlarını gönderdi. Onlar önce bulursa…”

Cümleyi bitirmedi. Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu: Tanık kaybolursa gerçek de kaybolurdu.

Dorothy, mağazaya baktı. İçeriden Zara’nın öksürüğü geldi. “Onu bırakamam,” dedi.

“Biliyoruz,” dedi Ruth yumuşak bir sesle. “O yüzden buraya geldik. Bazılarımız burada kalacak. Bazılarımız Chen’i getirecek.”

Beau’nun zihni hemen itiraz buldu: Gücü bölmek riskliydi. Ayrıca Crow, her şeyi “direniş” diye damgalayabilirdi.

Ruth’un yüzünde acı bir gülümseme belirdi. “Bu yüzden yalnız kanıt toplamıyoruz,” dedi. “Tanık topluyoruz. Çok sayıda. Haber yayılıyor. Gazeteciler yolda. Bölge müfettişleri… hatta çevredeki rezervden bazı liderler bile.”

Dorothy fısıldadı: “Bunu sirke çeviriyorsun.”

“Hayır,” dedi Ruth. “Bunu görünür yapıyoruz. Halının altına süpürülemeyecek kadar büyük.”

Tam o anda Zara’nın öksürüğü farklılaştı. Bir anda kesildi. Ardından boğuk bir sessizlik çöktü.

Dorothy içeri koştu. Beau da.

Zara oturuyordu ama gözleri odaklanmıyordu. Dudaklarında kan vardı, nefes alamıyor gibiydi.

Dorothy’nin sesi titredi: “Bu… daha kötü.”

Beau diz çöktü, kızın nefesini dinledi. Göğsü sanki kilitlenmişti.

“Doktor,” dedi Dorothy. “Hemen doktor.”

Ve sanki kader, tam o kelimeyle alay eder gibi, dışarıdan tek bir atın dört nala gelişi duyuldu.

Pencereden Beau, Crow’un tek başına geri döndüğünü gördü. Ama bu sefer adamın yüzünde kibir yoktu.

Korku vardı.

Bölüm 5 — Yalanın Çöküşü ve Bankanın Silahşörleri

Crow, kasabaya girer girmez kalabalığı gördü: silahlı aileler, Ruth’un topladığı insanlar, uzaktan yaklaşan yeni toz bulutları… Bir anda “patron” olmaktan çıkıp “yakalanmış” birine dönüşmüştü.

Ruth öne çıktı. “Federal şerifin nerede, Crow?”

Crow acı bir kahkaha attı. “Öldü,” dedi. “Yolda vuruldu.”

Bu cümle, herkesin içine buz döktü. Tanık planı… kanıt… hepsi bir anda anlamsızlaşacak gibiydi.

“Yalan söylüyorsun,” dedi Ruth, ama sesinde küçük bir kırılma vardı.

Crow, ceketinden kanlı bir rozet çıkardı. “Bunu cesedin yanında buldum,” dedi. “Chen kaçtı. Not bırakmış.”

Beau, Crow’un yüzünü inceledi. Adam yalan söylemiyor gibiydi—ama tam gerçeği de söylemüyordu. Sanki bir şey saklıyordu; sanki kendini kurtarmakla vicdanı arasında sıkışmıştı.

“Chen şimdi nerede?” diye sordu Beau.

“Dağlara,” dedi Crow. “Ve yanında… bölgenin yarısını asmaya yetecek kadar kanıt var.”

Bu itiraf, havada duman gibi kaldı. Kalabalık huzursuzlandı. Silahlar daha sıkı kavrandı.

Ama o anda mağazadan Dorothy’nin çığlığı yükseldi.

Herkes içeri koştu.

Zara hareketsiz yatıyordu. Battaniyenin altı kanla lekelenmişti. Gözleri geri dönmüştü; yalnızca beyazları görünüyordu. Nefes… neredeyse yoktu.

Dorothy, Zara’yı kucaklayıp hıçkırdı. “O ölüyor,” dedi. “Bebeğim ölüyor.”

Beau kulağını Zara’nın göğsüne dayadı. Kalp atışları hızlı ve zayıftı; sanki bir kuş, kapanmış bir kafeste çırpınıyordu.

Dışarıdan yeni at sesleri geldi. Bu sefer düzensiz değil, disiplinliydi. Bankanın kiraladığı silahlı adamlar—özel bir “tahsilat” gücü—kasabaya girmişti.

Ama bekledikleri manzara bir hayalet kasaba değildi. Karşılarında silahlı yerleşimciler, gazeteciler ve bir bölge müfettişi belirdi.

Çatışma kısa sürdü. Duman dağıldığında bankanın adamlarının bir kısmı yaralı, bir kısmı teslimdi.

Müfettiş—ince yapılı, sert bakışlı bir adam—deri çantasını açtı, belgeleri gösterdi. “Samuel Chen federal şerifi öldürmedi,” dedi. “Onu kurtardı. Şerif yaşıyor ve rezervde iyileşiyor. Bankayı kapatmaya yetecek kanıtla.”

Crow’un yüzü bembeyaz oldu. “Rozet… kanlıydı…”

“Chen’in kanı,” dedi müfettiş. “Adam kurşun yedi.”

Gerçek, kasabayı bir tokat gibi çarptı. Crow, sistemin ortağıydı ama aynı zamanda sistemin kullandığı bir araçtı. Bu, onu masum yapmıyordu—ama anlamlı kılıyordu.

Dorothy, “Bunların hiçbiri umurumda değil,” dedi. “Çocuğum ölüyor.”

Crow kapıda belirdi. Zara’ya baktı; bu bakışta ilk kez gerçek pişmanlığa benzeyen bir şey vardı.

“Rezervde bir şifacı var,” dedi kısık sesle. “Joseph Whitehorse. Bazı doktorların bıraktığı insanları ayağa kaldırır.”

Ruth itiraz etti: “Orası otuz mil.”

“Doğru yolları biliyorsan altı saat,” dedi Crow. “Ben biliyorum.”

Dorothy’nin gözlerinde umut ve şüphe çarpıştı. “Neden yardım ediyorsun?” diye sordu.

Crow uzun süre sessiz kaldı. Sonra, sanki sesini yıllardır ilk kez gerçek gibi kullanıyormuşçasına konuştu:

“Çünkü benim de bir torunum var,” dedi. “Ve paranın çocuk öldürmesini izleyen adam olmaktan yoruldum.”

Dışarıda bağrışmalar, silah sesleri yeniden duyuldu; ama müfettiş ve gazeteciler artık oradaydı. Geriye dönüş yoktu. Banka geri adım atmak zorundaydı.

Beau, hızlı karar verdi. “Sedye,” dedi. “Hemen.”

Tahtalar, battaniyeler, ip… Hepsi bir araya geldi. Zara dikkatle sedyeye alındı. Dorothy yanından ayrılmadı. Crow atını hazırladı. Beau da kendi atını çekti.

“Ben de geliyorum,” dedi Beau. “Bu kasaba benimse, bunun bedeli yalnız tahta onarmak değil.”

Ruth, “Biz burada kalıp kanıtı koruyacağız,” dedi. “Gazeteciler, müfettiş… artık onlar da tanık.”

Sedye bağlandığında Zara’nın nefesi hâlâ zayıftı ama kopmamıştı. Dorothy, kızın elini tuttu; parmaklarını sanki ip gibi sıkıca sarmaladı.

Ve küçük bir grubun kaderi, kayalık yollara doğru hızla aktı.

Bölüm 6 — Whitehorse’un Ellerinde

Yol, Crow’un gerçekten bildiği bir yoldu. Kanyonların içinden geçen dar geçitler, kayalık yamaçlar, suyu buz gibi akan dereler… Normalde iki gün sürecek yol, altı saatte aşılabildi. Beau, Crow’un her dönüşte tereddütsüz davranışını izlerken, adamın yıllardır bu toprakların “kanunu” gibi dolaştığını anladı. Şimdi o bilgi, ilk kez bir hayat kurtarmak için kullanılıyordu.

Rezerv sınırına vardıklarında hava ağırlaşmıştı; yalnız bulutla değil, yaşanmışlıkla. Çadırlar, ahşap yapılar ve dumanı düzgün yükselen küçük ocaklar… burada hayat, başka bir ritimle akıyordu.

Joseph Whitehorse, yaşlı bir adamdı. Saçları gümüş gibi, bakışı berrak bir su gibi sakindi. Zara’yı gördüğünde abartılı sözler söylemedi. Sadece ellerini kızın göğsüne, sırtına koydu, nefesini dinledi.

“Zatürre,” dedi kısa ve net. “Ama çok geç değil.”

Bu cümle Dorothy’ye, yıllardır duymadığı bir şey verdi: izin. Umut etmeye izin.

Whitehorse, hem otlarla hem de yıllar önce öğrendiği tıbbi yöntemlerle çalıştı. Sıcak kompresler, buhar, acı bir karışım… Dorothy geceleri kızın başında oturdu; Beau su taşıdı, ateş yaktı, Whitehorse’un istediği her şeyi hazırladı. Crow ise bir köşede, müfettişe teslim edilmek üzere itirafını yazdı—bildiği her şeyi.

Üç gün boyunca Zara’nın nefesi dalgalandı. Bir an iyileşir gibi, bir an kopacak gibi.

Dördüncü gün Zara gözlerini açtı. Dudakları kuru, sesi tüy kadar hafifti.

“Su…” dedi.

Dorothy ağlamadı. Ağlamak, nefesi kaçırırdı. Sadece kızının başını okşadı, suyu damla damla içirdi ve “Buradayım,” dedi. “Buradayım.”

Beau dışarı çıktı. Gökyüzü berraktı. Bir hayalet kasaba, bir rozet, bir tapu, bir banka… hepsi bir çocuğun “su” kelimesinden daha küçük geldi o an.

Bölüm 7 — New Haven

Altı ay sonra Grindle Row’un tabelası değişti.

Kasabanın yeni adı: New Haven.

Beau, yüz dolara aldığı kasabayı bir “mülk” gibi işletmedi. Onu bir söz gibi kullandı. Müfettişin raporu, gazetecilerin yazıları ve Whitehorse’un tanıklığıyla banka kapatıldı; sahte borçlar iptal edildi; el konan toprakların bir kısmı ailelere geri döndü.

Beau, kasaba arazisini, Crow’un kurbanı olmuş aileler arasında paylaştırdı. Herkese küçük ama yaşanabilir parseller verdi. Kendine de yalnızca küçük bir çiftlik ayırdı; sığır yetiştirdi, sebze ekti, kasabanın “sahibi” değil, kasabanın bir parçası olmayı seçti.

Dorothy, genel mağazayı yeniden açtı. Bu sefer raflarda gerçekten mal vardı: un, şeker, kumaş, sabun… ve en önemlisi, kasabanın insanlarına ait küçük defterlerde yazan “veresiye” çizgileri. Dorothy kimseyi küçük düşürmeden verirdi. Çünkü kendisi, düşürülmenin ne olduğunu biliyordu.

Zara, yavaş yavaş güçlendi. Önce kısa yürüyüşler. Sonra tavukların peşinden koşacak kadar enerji. Sonra bahçeye yardım edecek kadar iştah.

Crow, yargılandı. İtirafı cezayı hafifletti ama onu özgür bırakmadı. Cezaevinde yattı. Çıktığında, New Haven’da şerifliğe geri dönmesi tartışma yarattı—ama bu sefer rozet, bankanın değil halkın gözü önündeydi. Crow, kendini affettirmek için değil, kendini düzeltmek için çalıştı. Bazı günler, kimse ona güvenmedi. Bazı günler, bir çocuğa şapkasını çıkarıp yol verdiğinde insanlar bunu fark etti. Güven, yavaş bir iştir.

Sonbahar tepeleri boyarken Beau, bahçenin kenarında durdu. Zara, tavukları kovalıyor, Dorothy içeride müşterilerle ilgileniyordu. Kasabanın ortasındaki eski çan, rüzgârla hafifçe sallandı ve bir zamanlar hayalet olan sokakta gerçek bir yaşam sesi dolaştı.

Beau tapuyu düşündü. O kâğıt hâlâ çekmecesinde duruyordu. Ama asıl sahip olduğu şeyin tapu olmadığını artık biliyordu.

Yüz dolara bir hayalet kasaba satın almıştı.

Ve paradan çok daha değerli bir şey bulmuştu: insanların yeniden kurduğu bir yer.

Gece çöktüğünde, yıldızlarla gün batımı arasındaki sessiz anlarda Beau, kasabanın “ruhlarını” duyduğunu sanırdı. Huzursuz ölülerin değil—nihayet “ev” diyebilen yaşayanların, ağır ama gerçek düşlerinin sesi.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News