Bir çocuk arabanın altına saklandı ve her şeyi değiştiren bir konuşmaya kulak misafiri oldu.

Asfaltın Altındaki Sır
Aşağıdaki hikâye, bir çocuğun saklandığı yerden dünyayı izlerken, aslında yetişkinlerin sakladığı gerçeklerle yüzleşmesini anlatıyor. Yoksulluğun dili serttir; ama bazen tek bir dürüst cümle, yılların suskunluğunu paramparça eder. Şimdi bu kırık ailenin, o soğuk asfaltın üstünde yeniden nasıl birleştiğine bakalım.
1. Bölüm — Asfaltın Soğuğu
Arabanın altı, dünyadan kopuk küçük bir mağara gibiydi.
Sekiz yaşındaki Mert, nefesini tutmuş, ince tişörtünün altından geçen soğuğa dişlerini sıkıyordu. Asfalt, kemiklere kadar işleyen bir kış gibi değildi belki; ama insanın içini üşüten o başka soğuk türünden… yoksulluğun soğuğundan.
Lüks bir otomobilin şasisinin altında, yağ ve pasın arasında sıkışmış haldeydi. Yukarıdan sadece tekerlekleri görüyordu: parıl parıl lastikler, yeni cilalanmış jantlar. Arada bir, yere düşen gölgeler geçiyordu: pahalı ayakkabıların, ütülü pantolon paçalarının gölgeleri… Onların yanında Mert’in yırtık spor ayakkabıları, sanki “buraya ait değilim” diye bağırıyordu.
Mert saklambaç oynamıyordu.
Saklanıyordu.
Çünkü o gün mahalleye giren o gümüş renkli araba, onların sokağına ait değildi. Bu sokakta arabalar paslı olurdu; insanlarda da her şeyin biraz yıpranmış hali… Ama bu otomobil başka bir gezegenden gelmiş gibiydi. Ve en kötüsü: Arabayı gören ninesi Emine hemen eve koşmamıştı. Kapıyı kilitlememişti. Aksine, yıllardır dolapta asılı duran “en düzgün” elbisesini giymiş, saçlarını titrek ellerle toplamıştı.
Mert’in içindeki korku, aklından hızlıydı.
Araba köşeyi döndüğü an, Mert otomobilin altına kaymış, karanlığa sığınmıştı. Karanlık güvenliydi. Karanlık, insanın yüzünü saklardı. Karanlık, gerçeği geciktirirdi.
Ama karanlık her zaman korumaz.
Bazen sadece, insanın duymaması gereken şeyleri daha net duymasını sağlar.
2. Bölüm — Emine Nine’nin Sessiz Muhasebesi
Mert ve Emine Nine, tek katlı, duvarları dökülen küçük bir evde yaşıyordu. O ev, yıllar önce “daha iyi günler” görmüştü; ama Mert o günleri hiç tanımamıştı. Evde her şeyin bir hikâyesi vardı: kırık bir sandalye, yamalı bir perde, çatlamış bir fincan… Hepsi, “Bir zamanlar…” diye başlardı.
Mert’in annesi Leyla, şehir hastanesindeydi.
Ninenin söylediğine göre “bir süreliğine.” Mert bu “süreliğine”yi takvim gibi takip ediyordu ama takvimde, annesinin eve dönüş günü hiç yazmıyordu.
Emine Nine, komşuların söküğünü diker, eski pantolonları kısaltır, yastık kılıflarını ters yüz edip yeniden dikerdi. Birkaç banknot ve bir avuç bozukluk… Sonra akşamları masaya yayar, sayar, yeniden sayar; sonra saymayı bırakıp pencereye bakardı.
Bazı geceler, eski bir fotoğrafı çıkarırdı. Fotoğrafta genç bir Leyla vardı; bir de yanında yüzü yarım kalmış gibi kadrajın kenarında duran bir erkek silueti… Mert o fotoğrafı sormazdı. Emine Nine de anlatmazdı.
Mert, yük olmamayı öğrendi.
Az yemek, az konuşmak, az istemek… Çocukça bir mantıkla, “Eğer iyi olursam, sorunlar gider,” diye düşünürdü.
Ama yoksulluk, iyi çocuklara bile acımaz.
Ve o gün, Emine Nine’nin gözlerinde saklamaya çalıştığı bir panik vardı. Kapının önünü süpürürken bile eli titriyordu. Sonra bir ses duyuldu: motor sesi, sokağı kirleten bir güç gösterisi gibi.
Mert, arabanın altına kaymadan önce ninesinin fısıltısını duymuştu:
“Allah’ım, bugün… bugün bizi mahcup etme.”
3. Bölüm — Gümüş Arabanın İçinden İnen Adam
Ayakkabılar göründü önce.
Parlak, neredeyse aynalı… Üzerinde tek bir toz tanesi bile durmuyordu. Sonra pantolon paçası, sonra mavi lacivert bir takım elbise. Adamın yürüyüşünde bir acele vardı; ama acele bile kontrollüydü, sanki zaman onun için akıyordu da başkaları yetişemiyordu.
Emine Nine’nin sesi geldi:
“Geç kaldın, Kaan.”
Adamın sesi soğuktu, ama tanıdıktı; Mert’in daha önce hiç duymadığı halde tanır gibi olduğu bir ses:
“Bu tarafların trafiği çekilmiyor, Emine Hanım. Ayrıca fazla vaktim yok. Üç saat sonra uçağım var. Neden çağırdın beni?”
Mert, şasinin altından gözlerini sıkıca kapadı. Kaan… Bu isim, bir kapı gibi açıldı içinde. Ama hangi odaya çıktığını bilmiyordu.
Emine Nine’nin sesi bir anda daha yaşlı çıktı:
“Hayat memat meselesi olmasa çağırır mıydım? Yoruldum, Kaan. Gücüm kalmadı. Para yok… yiyecek yok… doktorlar… benim de zamanım kalmadı.”
Mert’in boğazı düğümlendi.
Yoruldum.
Gücüm kalmadı.
Ninesi… onu bırakacak mıydı?
Mert, o an her şeyi kendine bağladı. Çocuk aklı, dünyayı kendine göre kurar: “Sorun varsa, ben yüzünden.” Çünkü çocuklar, kendilerinden başka bir açıklamayı hemen bulamaz.
Adamın sesi sertleşti:
“Ben her ay düzenli gönderiyorum. Parayı yönetemiyorsan benim suçum değil.”
Emine Nine’nin sesi bir an inceldi, sanki ağlamayı tutuyordu:
“Bugün para istemiyorum.”
Kaan kısa bir sessizlikten sonra, sabırsız bir nefes verdi:
“Peki ne istiyorsun?”
Ve Emine Nine, Mert’in kalbini yerinden söküp alacak cümleyi söyledi:
“Onu alıp götürmeni istiyorum. Bugün. Artık bakamıyorum.”
Mert’in göğsünde bir çatlak oluştu, sonra o çatlak büyüdü. Bir şey kırıldı: güvenin sesi.
Beni veriyor.
Benden kurtuluyor.
Kimse istemiyor.
Mert’in gözleri doldu. Yağ ve pas kokusu, burnunu acıttı. Avucunu ağzına bastırdı ki sesi çıkmasın.
Kaan alaycı bir kahkaha attı:
“Emine Hanım, lütfen… Benim bir hayatım var. Bir kariyerim var. Eşim var; bu hikâyeden haberi bile yok. Evime bir çocukla çıkamam. Hem de… nereden bulduğum belli olmayan bir çocukla.”
Emine Nine’nin sesi bir anda yükseldi:
“Öyle konuşma!”
Kaan keskin bir bıçak gibi kesti sözünü:
“Kanımdan olduğunu sen söylüyorsun. Sekiz yıldır para gönderiyorum. Anlaşma buydu. Para—mesafe.”
Mesafe.
Kelime, Mert’in içine çakıldı.
“Ben bakıcı değilim,” dedi Kaan. “Yorulduysan bir yere ver. Yurt olur… kurum olur…”
Mert, “yurt” kelimesini duyunca karnına taş oturdu. Orada çocukların tek sıra yattığını hayal etti. Işıkların erken kapandığını. Kimsenin “uyudun mu” diye sormadığını.
Emine Nine ağlamaya başladı:
“Kaan, anlamıyorsun. Mesele ben değilim. Mesele o. Eğer bugün almazsan… o tamamen yalnız kalacak.”
Kaan kapı koluna yöneldi. Bir iç cebinden kalın bir zarf çıkardı, neredeyse bir bahşiş gibi uzattı:
“Al. Ekstra. Birini tut bakar. Bir daha arama.”
Ayakkabılar döndü.
Motor çalışacaktı.
Ve Mert, arabayı onun üstünden geçecekmiş gibi hissetti. Sadece metal değil; gerçeğin ağırlığı, üstünden geçecekti.
4. Bölüm — Saklanan Gerçek
Emine Nine, Kaan’ın önüne geçti. Kapının kapanmasına izin vermedi.
“Dur!”
Kaan kolunu sertçe çekti:
“Yeter. Çekil.”
Emine Nine’nin sesi, o an değişti. Sanki içinde yıllardır kilitli kalan bir kapıyı tekmeyle açmış gibi:
“Eğer bugün sorumluluk almazsan… onu sonsuza kadar kaybedersin!”
Kaan durdu.
Rüzgâr bile durdu sanki.
Emine Nine devam etti; kelimeler artık tutunacak yer aramıyordu, kendini aşağı bırakıyordu:
“Ve ben kendimden bahsetmiyorum… Leyla’dan bahsediyorum! Eğer bugün ameliyat parası bulunmazsa… saat altıda… cihazları kapatacaklar.”
Kaan’ın eli kapı kolunda dondu.
Mert’in nefesi de dondu.
Annem.
Cihazları kapatmak.
Bu, ninenin onu “vermeye” çalışması değildi. Emine Nine onu kurtarmaya çalışıyordu: kızını.
Emine Nine dizlerinin üzerine çöktü:
“Leyla sana ‘ben iyiyim’ dedi. Sana ‘şehir dışındayım’ dedi. Ben de yalan söyledim. Çünkü gururu vardı. Çünkü senden bir şey istemek istemedi. Üç haftadır komada. Çift vardiya çalışırken kaza yaptı. Bugün son gün dediler…”
Kaan’ın sesi ilk kez çatladı:
“Ne diyorsun sen?”
Ve o an, arabanın altından boğuk bir hıçkırık geldi.
İkisi de aşağı baktı.
Kaan eğildi.
Şasinin altındaki karanlıkta, yüzü yağ içinde kalmış, gözleri korkuyla büyümüş bir çocuk gördü. O gözlerde, yıllardır kaçtığı bir çift gözün aynısı vardı.
“Mert…” diye fısıldadı Emine Nine, ellerini ağzına götürerek.
Mert sürünerek dışarı çıktı. Emir verilmedi. Korku çekmedi onu; acı itti.
Ayağa kalktı.
Kaan’ın karşısında küçücük kaldı; ama sesi büyüktü. Çocukların bazı cümleleri, yetişkinlerin bütün hayatını suçüstü yakalar.
“Annem… annemi… paran yok diye mi öldürecekler?” dedi.
Kaan’ın yüzü bembeyaz kesildi.
Mert cebine uzandı. Küçük bir bez kesenin içinden bozuk paraları çıkardı. Kirli, ısınmış, avuç içi kokan paralar…
“Benim birikimim var,” dedi Mert. “On tane… On tane param var. Ne olur kapatmasınlar. Ben uslu olurum. Çok yemem. Hiç istemem. Ama annemi bırakmasınlar.”
O an Kaan, ilk defa gerçekten diz çöktü.
Takım elbisesi asfaltın kirine bulandı. Umurunda olmadı.
“Hayır,” dedi kısık bir sesle. Sonra kelimeyi tekrar etti, daha net: “Hayır, oğlum. Kimse bugün ölmez.”
“Oğlum.”
Kaan, bu kelimeyi söylerken sanki boğazına taş takıldı.
Emine Nine’ye döndü:
“Araca binin. İkiniz de. Hemen.”
Bu sefer sesinde kibir yoktu. Sadece acele eden bir vicdan vardı.
5. Bölüm — Hız, Telefonlar ve Kırılan Gurur
Gümüş araba, tozlu sokağı yutar gibi çıktı mahalleden. Kaan bir eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eliyle ardı ardına aramalar yapıyordu.
“Prof. Selim’i istiyorum. Evet, o. Şimdi. Ne kadarsa… iki katı. Üç katı. Sadece hazırlayın.”
Mert, yumuşak deri koltuğa oturmuştu ama kendini bir misafir gibi değil, bir hata gibi hissediyordu. Ellerini dizlerinde kilitlemişti, hiçbir yere dokunmamaya çalışıyordu. Sanki arabaya dokunsa, araba kirlenir ve onu dışarı atardı.
Kaan, dikiz aynasından bir an Mert’e baktı. Sonra elini arkaya uzattı. Mert’in dizine hafifçe dokundu.
“Bunu düzelteceğim,” dedi.
Mert, bu cümleyi anlamadı. “Düzeltmek” dediği neydi? Anne mi? Hayat mı? Kendisi mi?
Emine Nine sessizce ağlıyordu. Ağlarken bile sessiz kalmayı öğrenmiş kadınların ağlayışı… kimseyi rahatsız etmeyen, sadece insanın içine işleyen türden.
Hastaneye vardıklarında Kaan, kapılara vurmadı; kapıları açtırdı. Doktorlar, hemşireler, güvenlik… herkes bir anda “önemli biri geldi” gibi toparlandı. Mert, hayatında ilk kez paranın nasıl bir anahtar olduğunu gördü: kapalı kapıları açan, sıra beklemeyi eriten, insanı bir anda “görünür” yapan bir anahtar.
Ama aynı para, yıllarca Kaan’ın kalbini kilitlemişti.
6. Bölüm — Bekleme Salonunda İlk Gerçek
Leyla ameliyata alındı.
Bekleme salonunda saatler ağır aktı. Kaan, telefonunu susturdu. İlk kez bir uçağı kaçırmayı önemsemedi. İlk kez “toplantı” kelimesi, bir insanın nefesinden daha değerli gelmedi.
Mert, otomatın önünde durdu. İçinde çikolatalar, meyve suları, sandviçler vardı. Camın arkasındaki yiyecekler, sanki başka bir ülkenin para birimiyle satılıyordu.
Kaan yanına geldi. Bir şeyler aldı, Mert’in önüne koydu.
Mert, çekinerek sordu:
“Bunlar… benim mi?”
“Senin,” dedi Kaan.
Mert, sandviçi tutarken parmakları titredi. Bir ısırık aldı. Sonra bir ısırık daha. Ağlamak istedi ama ağlamadı; çünkü ağlarsa, elindekini kaybedecekmiş gibi hissetti. Çocuklar, mutluluğa bile temkinli yaklaşır.
Kaan karşısına oturdu.
“Sen… beni tanıyor musun?” dedi.
Mert bakmadı. Dizlerine baktı. Orada yağ lekesi vardı hâlâ.
“Sen… annemin tanıdığısın,” dedi.
Kaan başını eğdi.
“Ben sana yalan söyledim,” dedi. “Sadece sana değil… kendime de. Ben… korkaktım.”
Emine Nine, gözlerini sildi. Sanki bu cümleyi yıllardır bekliyordu.
Kaan devam etti:
“Leyla’yı sevdim. Ama ailem, çevrem, soyadım… hepsi bir duvar gibi önüme çıktı. Ben o duvarı yıkamadım. Duvarın arkasına saklandım. Parayı, vicdan yerine koydum.”
Mert’in kaşları çatıldı. Çocuklar, yetişkin cümlelerini tam anlamaz ama tonunu anlar.
“Korktuğun için mi… annemi bıraktın?” dedi.
Kaan’ın gözleri kızardı.
“Evet,” dedi. “Ve bunu telafi etmek için para gönderdim. Ama para… sevgi gibi davranamadı.”
Mert bir an sustu. Sonra, çocukların o acımasız dürüstlüğüyle sordu:
“Peki ben?”
Kaan’ın dudakları titredi.
“Sen… benim oğlumsun,” dedi.
Bu cümle, bekleme salonunun floresan ışığında bile parladı. Mert’in içinde bir şey yükseldi: sevinç değil, öfke değil… daha çok şaşkınlık. Bir insanın bir anda “baban” olması, bir masal gibi kolay; ama yılların boşluğunu doldurması, masalın bile beceremeyeceği kadar zordu.
7. Bölüm — Saat Altı Korkusu
Emine Nine, duvara asılı saate bakıyordu. Akrep yavaş, yelkovan acımasızdı.
Saat beşe gelince, Mert’in midesi yeniden düğümlendi. Sanki sandviç bile korkuya dönüşmüştü.
“Altıda…” dedi kendi kendine.
Kaan, bunu duydu. Mert’in yanında diz çöktü, bu kez temiz bir zeminde.
“Bak,” dedi. “Bazen yetişkinler çok hata yapar. Büyük büyük hata… Ama bazı hatalar, zamanında bir doğruyla geri dönebilir. Leyla yaşayacak.”
“Biliyor musun?” dedi Mert.
Kaan bir an durdu.
“Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama bunun için elimden geleni yapıyorum. Ve… bundan sonra kaçmayacağım.”
Kaçmamak.
Mert, bu kelimeyi sevdi. Çünkü o, yıllardır kaçan insanların arasında büyümüştü: annesi işten işe koşmuş, ninesi borçlardan kaçmış, kendisi açlıktan ve utançtan kaçmış… Kaan da, sevdiği şeyden kaçmıştı.
Ve kaçmak, her seferinde birini yalnız bırakmıştı.
8. Bölüm — Doktorun Çıkışı
Saatler, insanı törpüler.
Kapılar açıldı. Bir doktor çıktı. Yorgundu. Ama yüzünde bir ifade vardı: “Şimdilik.”
“Ameliyat başarılı geçti,” dedi. “Risk hâlâ var. Ama yaşama şansı yüksek. İyi bir takip gerekecek.”
Emine Nine’nin dizleri boşaldı. Mert bir an yerinde kaldı; sonra koştu, ninesine sarıldı. Emine Nine, Mert’in saçlarını öptü. O öpüşte, “Seni vermek istemedim” diyen bir suçluluk vardı.
Kaan da yanlarına geldi. Bir an tereddüt etti: sarılmalı mı, sarılmamalı mı? Çünkü bazı aileler, birbirine sarılmayı bile unutur.
Sonra Mert, Kaan’ın ceketinin kenarını tuttu.
Bu küçük hareket, davet gibiydi.
Üçü birden sarıldılar.
O an sarıldıkları şey, sadece “başarılı bir ameliyat” değildi. Yılların suskunluğunu, yanlış anlamaları, yarım kalan cümleleri de sarıyorlardı.
9. Bölüm — Leyla’nın Gözleri Açılırken
Leyla, günler sonra gözlerini araladığında ilk gördüğü şey, tavandaki beyaz ışık ve yanında uyuyakalmış bir çocuktu.
Mert, sandalye üzerinde kıvrılmıştı. Elinde, annesinin parmağına doladığı küçük bir ip vardı; sanki kaçıp gitmesin diye.
Leyla, güçlükle fısıldadı:
“Mert…”
Mert bir anda uyandı, gözleri kocaman açıldı.
“Anne!” dedi ve ağladı. Bu kez saklamadı. Saklamak zorunda değildi.
Leyla, ağlamaya çalıştı ama gücü yetmedi. Sadece gözlerinden yaş aktı.
Kapı aralığından Emine Nine baktı. Ardından Kaan.
Leyla’nın gözleri Kaan’ı görünce dondu. Yüzüne bir şey oturdu: öfke değil, şaşkınlık değil… daha çok “Ben bunu rüyada mı görüyorum?” ifadesi.
Kaan içeri girdi, ama yaklaşmadı. İnsan, bıraktığı kişinin yanına bir anda “haklı bir yerden” yaklaşamaz. Önce yerini kabul etmesi gerekir.
“Leyla,” dedi. “Özür dilerim.”
Leyla gözlerini kapadı. Bir süre konuşmadı. Sonra, sanki yıllardır içindeki taşları yavaşça kaldırarak dedi ki:
“Geç kaldın.”
Kaan başını eğdi.
“Biliyorum,” dedi. “Ama… kalmak istiyorum. Kaçmayacağım.”
Leyla, Mert’e baktı. Mert’in elini tuttu.
“Bunu ona söyle,” dedi.
Kaan, Mert’in gözlerine baktı.
“Buradayım,” dedi. “Artık.”
Mert, annesinin elini daha sıkı tuttu. Çünkü çocuklar, “artık” kelimesine hemen inanmaz. “Artık” çok söz verir. Sözler, kırılabilir.
Ama yine de… o gün, ilk kez içinden bir ses “belki” dedi.
10. Bölüm — Eve Dönüş Meselesi
Haftalar geçti. Leyla tekerlekli sandalyeyle taburcu edildiğinde, Emine Nine’nin yüzünde ilk kez gerçek bir rahatlama vardı; ama hemen ardından yeni bir korku geldi: “Eve nasıl döneceğiz? Ya yeniden…”
Kaan, hastane çıkışında arabayı getirdi. Ama bu kez arabası, o ilk günkü gibi yabancı bir canavar değildi. Daha çok, “bir şeyleri taşıyacak” bir araç gibiydi: eşyaları, sorumluluğu, geçmişi…
Emine Nine, evdeki birkaç poşeti topladı. Eski fotoğraf çerçevesini de aldı. Bir de dikiş kutusunu. Bazı kadınlar için dikiş kutusu, hayatta kalma belgesidir.
Mert, evin kapısında durdu. Duvarlara baktı. Bu evde açlık vardı, ama ninesi de vardı. Bu evde korku vardı, ama annesinin kokusu da bir yerde saklıydı.
“Gidiyor muyuz?” dedi Mert.
Kaan yanına geldi. Diz çöktü.
“Gidiyoruz,” dedi. “Ama kaçmıyoruz. Yeni bir hayat kurmaya gidiyoruz.”
“Orada… ninem de olacak mı?” dedi Mert.
Kaan bir an bile düşünmedi:
“Elbette.”
Emine Nine’nin gözleri doldu. Sanki yıllardır ilk kez, birinin onu “yük” değil “aile” olarak gördüğünü hissetti.
11. Bölüm — Yeni Ev, Eski Yaralar
Yeni ev büyük ve sessizdi. Sessizlik bazen konfor, bazen ürkütücüdür. Mert, odaların genişliğinde kaybolacak gibi oldu. Duvarlar temizdi; ama temiz duvarların da insanı ürküten bir tarafı vardır: Henüz hiçbir anı yoktur.
İlk gün Mert, yemek masasındaki tabaklara dokunmaya çekindi. “Kırarsam?” diye düşündü.
Leyla bunu fark etti. Oğlunun elini tuttu:
“Burası bizim,” dedi. “Tabak da bizim. Kırılırsa… yenisi alınır. Ama sen… kırılmazsın. Tamam mı?”
Mert başını salladı. Ama gözleri Kaan’a gitti. Çünkü “bizim” kelimesinin içine Kaan’ın da girip girmediğini anlamaya çalışıyordu.
Kaan, ilk günlerde çok konuşmadı. Çok konuşmak, bazen vicdanı rahatlatır ama yarayı kapatmaz. O daha çok yaptı: Leyla’yı fizik tedaviye götürdü, Emine Nine’nin ilaçlarını düzenledi, Mert’in okul kaydını yaptırdı.
Bir akşam Mert, Kaan’ın yanına geldi. Kaan bilgisayarda çalışıyordu. Mert bir süre kapıda bekledi, sonra sordu:
“Sen yine gidecek misin?”
Kaan bilgisayarı kapattı. Bu hareket, Mert için büyük bir şeydi. Çünkü bazı yetişkinler, çocukların sorularını “işim var” diye iteler.
Kaan, Mert’in karşısına oturdu.
“Gidebilirim,” dedi. “İşim var. Seyahatlerim olabilir. Ama… seni bırakmak için değil. Ve her gittiğimde, döneceğim.”
Mert kaşlarını çatıp aynı soruyu başka bir şekilde sordu:
“Ya unutursan?”
Kaan, gözlerini kaçırmadı:
“Unutmayacağım. Çünkü artık seni ‘sorumluluk’ diye değil, ‘oğlum’ diye görüyorum.”
Mert’in gözleri doldu. Ama yine de çok hızlı yumuşamadı.
“Bana bir şey öğretir misin?” dedi.
Kaan şaşırdı.
“Neyi?” dedi.
Mert omuz silkti:
“Mesela… arabayı. Ya da… para saymayı. Ya da… güçlü olmayı.”
Kaan hafifçe gülümsedi, ama gülüşünde acı vardı:
“Ben sana güçlü olmayı değil… doğru olmayı öğretmeye çalışacağım,” dedi. “Güç, bazen insanı kötü saklar.”
12. Bölüm — Asfaltın Altından Çıkan Ders
Aylar sonra, Mert okuldan dönerken eski mahallesinin yakınından geçtiler. Yol, istemeden de olsa o sokağın başına düştü. Gümüş araba yavaşladı.
Mert camdan baktı. Toz, yine aynıydı. Duvarlar, yine aynıydı. Ama o gün, Mert aynı değildi.
Kaan, direksiyonu sıkı tuttu. Emine Nine arka koltukta sessizce dua etti. Leyla, tekerlekli sandalyesiyle yan koltukta oturuyordu; artık daha güçlüydü, yüzünde renk vardı.
Araba, o ilk gün durduğu yere yakın bir noktada kısa süreliğine durdu.
Mert, kapıyı açacak gibi yaptı; sonra durdu.
“Gidip arabanın altına bakmak istiyor musun?” dedi Leyla yumuşak bir sesle.
Mert başını salladı.
“Hayır,” dedi. “Orası… eski yerim. Ben artık saklanmak istemiyorum.”
Kaan’ın boğazı düğümlendi. Çünkü Mert’in cümlesi, onun da itirafıydı: Kaan yıllarca saklanmıştı. Şimdi saklandığı yerden çıkmak zorundaydı.
Mert, ön koltuğa doğru eğildi.
“Baba,” dedi; kelimeyi ilk kez bu kadar net söyledi. “Annemin yanına geldiğin gün… iyi ki arabadan indin.”
Kaan gözlerini yoldan ayırmadan, sadece başını hafifçe salladı. Ses çıkarsa, sesi kırılacaktı.
“Ben de iyi ki…” dedi kısık bir sesle. “İyi ki sen… o gün konuşabildin.”
Mert camdan dışarı baktı. Güneş, tozlu sokağın üstüne vuruyordu. Asfalt hâlâ sertti. Hayat hâlâ zor olabilirdi. Para her şeyi çözmezdi; ama bazı kapıları açardı. Asıl mesele, o kapıdan geçmeye cesaret etmekti.
Ve cesaret, bazen bir çocuğun avucundaki on bozuk para kadar küçük bir şeyden başlardı.
13. Bölüm — Aile Denen Şey
O gece evde yemek masası kuruldu. Emine Nine, “Ben yaparım” diye tutturdu; ama Leyla da yardım etmek istedi. Kaan masaya tabakları dizerken Mert, ekmek sepetini taşıdı.
Küçük hareketlerdi bunlar.
Ama aile denen şey, çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük hareketlerle kurulur.
Emine Nine bir an durdu, elindeki kaşığı bıraktı ve dedi ki:
“Ben seni yanlış anladığını sanıyordum Mert. Meğer sen… kendini yanlış anlamışsın.”
Mert baktı.
Emine Nine devam etti:
“Sen yük değildin. Hiç olmadın. Biz yükün altındaydık. Sen… bizim sebebimizdin.”
Leyla, annesinin elini tuttu.
Kaan, masanın köşesinde durup onları izledi. İçinden bir şey geçti: “Bunları yıllar önce yapabilirdim.” Sonra başka bir şey daha geçti: “Ama şimdi yapıyorum.”
Mert bir lokma aldı. Sonra bir lokma daha. Bu kez korkmadan.
Ve ilk kez o evde, sessizlik ürkütmedi.
Çünkü sessizlik, artık yalnızlık demek değildi.
14. Bölüm — Son Söz: Saklanmayan Hayat
Mert, yıllar sonra o günü hatırladığında, en çok şunu anımsayacaktı:
Arabanın altında saklanırken gördüğü pahalı ayakkabılar değil…
Ninesinin titreyen elleri değil…
Hastanenin soğuk ışıkları değil…
En çok, ağzından çıkan o küçük cümleyi hatırlayacaktı:
“Benim on param var.”
Çünkü o cümle, parayla ilgili değildi.
O cümle, bir çocuğun dünyayı kurtarmaya çalışmasıydı. Bir yetişkine, “Senin parandan büyük bir şey var,” demesiydi.
Kaan için o gün bir başlangıç oldu. Leyla için bir dönüş. Emine Nine için bir rahatlama. Mert içinse… saklanmayı bıraktığı ilk andı.
Ve hayat, bazen tam da böyle değişir:
İnsan, karanlıktan çıkıp göz göze geldiği an.
Asfaltın altındaki sır, sonunda gün yüzüne çıktığında.
Ve herkes, ilk kez gerçekten “aile” olduğunda.