“Bu denklemi çöz,” diye şaka yaptı öğretmen… hademenin bir dahi olduğunu bilmiyordu.

“Bu denklemi çöz,” diye şaka yaptı öğretmen… hademenin bir dahi olduğunu bilmiyordu.

Görünmez Kahraman: Ahmet Yıldız’ın Matematik Yolculuğu

Atatürk Lisesi’nin geniş koridorları o mart sabahı her zamanki gibi hareketliydi. Öğrenciler aceleyle sınıflara koşuyordu. Kimisi arkadaşıyla konuşuyor, kimisi son dakika ders notlarına bakıyordu. Ankara’nın soğuk havası dışarıda esiyordu ama okulun içi sıcaktı, yaşamla doluydu. Bu prestijli liseydi. Geniş pencereli sınıflar, modern laboratuvarlar, deneyimli öğretmenler. Aileler çocuklarını buraya göndermek için yarışırdı. Çünkü Atatürk Lisesi başarı demekti. Gelecek demekti. Umut demekti. Ama her binada olduğu gibi burada da görünmeyen insanlar vardı.

Sabahın erken saatlerinde sessizce gelen, temizlik yapan, tamir eden, düzelten insanlar. Hiç kimse onlara bakmıyordu. Sadece oradaydılar. Tıpkı duvarlar, masalar, sandalyeler gibi. Bir parçaydılar ama fark edilmezlerdi. Tolstoy Savaş ve Barış’ta yazmıştı: En görünmez insanlar bazen en derin hikayeleri taşırlar ve o sabah bu söz gerçeğe dönüşecekti.

Ahmet Yıldız her sabah saat 06’da işe gelirdi. 42 yaşındaydı. Orta boylu, zayıf yapılıydı. Yüzünde yaşamın izleri vardı. Gözlerin etrafında çizgiler, alnında kırışıklıklar. Elleri çalışan elleriydi. Kalem tutan ellere benzemiyordu. Mavi iş tulumunu giyerdi her gün. Göğsünde plastik bir isim etiketi: Ahmet Yıldız, Hademe. Hademe Türkçede alçak bir kelime gibi gelirdi kulağa. Ama Ahmet umursamıyordu. İşi vardı, maaşı vardı. Annesine bakabiliyordu. Daha ne isteyebilirdi?

Sabah rutini hep aynıydı. Önce koridorları süpürürdü. Sonra tuvaletleri temizlerdi. Sonra sınıflara girerdi. Masaları silerdi. Tahtalardaki eski yazıları temizlerdi. Sessizce çalışırdı. Bazen matematik denklemleri görürdü tahtada. Dururdu, bakardı, okurdu, içinden çözerdi. Ama kimseye söylemezdi. Çünkü kim ilgilenirdi? Bir hademe matematik biliyorsa kimin umurunda?

O sabah 3. kat sınıflarını temizliyordu. 3A sınıfına girdi. Esra öğretmenin matematik sınıfıydı. Tahtada dünkü dersten kalan notlar vardı. Ahmet tahta silgisini aldı. Dikkatlice silmeye başladı ama gözü bir denkleme takıldı. Laplace denklemi. 2FXT + 2FT TR0 durdu. Elinde silgiyi bıraktı. Okudu. Bu denklemi 20 yıl önce üniversitede sayısız kez çözmüştü. Şimdi burada bir lise tahtasında tekrar görüyordu. Tuhaf bir duygu geldi içine. Nostalji mi, hüzün mü yoksa özlem mi? Temizliği bitirdi, dışarı çıktı. Koridorda öğrenciler gelmeye başlamıştı.

“Günaydın Ahmet amca.” dedi birkaç öğrenci geçerken. Ahmet başıyla selam verdi. “Günaydın çocuklar, ders çalışın.” Öğrenciler güldü, koştular. Ahmet arabasını itmeye devam etti. Bir sonraki sınıf, bir sonraki görev.

Saat 09:00’da ders zili çaldı. Esra Öztürk sınıfına girdi. 32 yaşındaydı. Genç bir öğretmendi. Uzun sarı saçları düzgün bir topuzda toplanmıştı. Bej renkli zarif bir elbise giyiyordu. Boynunda incilerden oluşan bir kolye parlıyordu. Güzel, zeki, özgüvenliydi. Matematik alanında yüksek lisans yapmıştı. Okulun en başarılı öğretmenlerinden biriydi. Öğrenciler onu seviyordu ama aynı zamanda biraz korkuyordu. Çünkü Esra Hanım gerçekleri söylerdi. İltimas geçmezdi.

“Matematik duygusal değildir. Ya doğrudur ya yanlış. Arada yoktur.”

Günaydın sınıf, dedi Esra tahtaya dönerek. “Günaydın öğretmenim.” dediler öğrenciler. Hep birlikte ayağa kalkarak oturdular. Esra bugünün konusunu açıkladı. Diferansiyel denklemler. Çok önemli bir konu. Fizik, mühendislik, ekonomi her yerde kullanılır. Dikkat edin. Tahtaya denklemi yazdı. Öğrenciler not aldı. Mehmet en parlak öğrenci elini kaldırdı.

“Öğretmenim, bu denklemin fiziksel anlamı nedir?”

İyi bir soruydu. Esra gülümsedi. “Isı dağılımı, elektrik alanı, sıvı akışı hepsinde kullanılır. Evrenin dilinde konuşuyoruz şu anda.” Ders devam etti. Esra adım adım çözüm anlattı. Öğrenciler dinledi, sorular sordu. 45 dakika geçti. Ders bitmek üzereydi. Tam o sırada kapı tıklandı. Ahmet amca girdi.

“Affedersiniz öğretmenim,” dedi sessizce. “Dünkü tahtayı tam temizleyemedim. Bir köşe kalmış. İzin verirseniz şimdi temizlerim.”

Esra başıyla işaret etti. “Tabii Ahmet amca. Buyurun.”

Ahmet tahtaya yaklaştı ama tam silmeye başlayacakken gözü denkleme takıldı. Laplace denklemi, aynı sabah gördüğü. Durdu, okudu. Esra fark etti.

“Ahmet amca,” dedi şakacı bir sesle. “Bu denklemi anlıyor musunuz?”

Sınıf hafifçe güldü. Eğlenceli bulmuşlardı. Bir hademenin matematiği anlaması absürt, komik, imkansız. Ama Ahmet cevap vermedi hemen. Sadece bakıyordu. Uzun bir süre. Esra şaşırdı. Öğrencilerde sessizlik oldu.

“Ahmet amca,” dedi Esra tekrar. “Şaka yapıyordum, önemli değil.”

“Evet,” dedi Ahmet sessizce başını kaldırarak Esra’ya bakarak. “Anlıyorum.”

Esra kaşlarını kaldırdı. “Yani matematik anlıyorsunuz?”

“Evet.”

“Diferansiyel denklemleri?”

“Evet.”

Sınıf şimdi tamamen sessizdi. Herkes Ahmet’e bakıyordu. Esra gülümsedi. Yarı ciddi yarı meraklı.

“Peki o zaman,” dedi. “Çözebilir misiniz?”

Ahmet tereddüt etti. Sonra başını salladı. “Evet. Eğer izin verirseniz.”

Esra şaşkınlıkla baktı ama merakı ağır bastı. “Tamam,” dedi. “Gösterin.”

Tahta kalemini Ahmet’e uzattı. Ahmet aldı. Temizlik arabasını kenara bıraktı. Tahtaya yaklaştı. Derin bir nefes aldı. Sonra yazmaya başladı. İlk satır FX xx y olsun. Değişken ayrıştırma yöntemi. Klasik ama etkili. Esra’nın kaşları biraz daha kalktı. Doğru başlangıç. Ahmet devam etti. Hızlı ama dikkatli yazıyordu. İkinci adım denklemi yerine koydu. Üçüncü adım değişkenleri ayırdı. Dördüncü adım sıradan diferansiyel denklemlere indirgedi. Öğrenciler izliyordu büyülenmiş gibi. Ahmet’in eli kalem tutmasına alışkındı. Temizlik bezine değil ama şimdi matematik yazıyordu. Sanki yıllardır öğretmenmiş gibi. 5 dakika geçti. Tahtanın yarısı doldu. Ahmet hiç duraksamadı. Her adım mantıklıydı. Hatasızdı. Özdeğer problemi çözümler, trigonometrik fonksiyonlar, genel çözüm formülü son satır, katsayıları belirlersiniz. Tahtaya baktı, okudu bir kez iki kez kontrol etti her adımı. Her şey mükemmeldi. Sadece doğru değil. Zarifti. Hatta kendi kullandığı yöntemden daha şık bir yaklaşımdı.

“Bu inanılmaz,” diye fısıldadı Esra.

Mehmet alkışlamaya başladı. Diğer öğrenciler katıldı. Sınıf alkış sesiyle doldu. Ahmet utandı. Başını eğdi.

“Teşekkür ederim,” dedi. “Şimdi izin verirseniz işime dönmeliyim.”

Ama Esra önünü kesti.

“Bekleyin,” dedi. “Ahmet amca, siz, siz nasıl biliyorsunuz bunları? Kim öğretti size?”

Ahmet gülümsedi ama gülümseme hüzünlüydü. Gözlerinde uzak bir an vardı. Sanki başka bir zamana bakıyordu.

“Uzun bir hikaye öğretmenim,” dedi yavaşça. “Ama şimdi anlatacak vaktim yok. Başka sınıflar temizlemem lazım.”

“Hayır,” dedi Esra kararlıca. “Bu bekleyebilir. Sizinle konuşmamız lazım. Lütfen ders bitince burada kalır mısınız?”

Ahmet tereddüt etti. Sonra başını salladı. “Tamam öğretmenim, kalırım.”

Zil çaldı. Öğrenciler çıktı ama koridorda heyecanla konuşuyorlardı. “Ahmet amca matematik biliyor. İnanılmaz. Nasıl öğrendi?” Söylentiler okul boyunca yayılmaya başladı. Ama Ahmet ve Esra sınıfta kaldılar. Esra kapıyı kapattı.

“Oturun lütfen Ahmet Bey,” dedi. Ahmet bir sıraya oturdu. Esra karşısına oturdu.

“Anlatın bana,” dedi. “Kimsiniz siz gerçekten?”

Ahmet uzun bir sessizliğe gömüldü. Nereden başlamalıydı? 20 yıllık hikaye. Acı, umut, hayal kırıklığı, kabulleniş. Dışarıda bir kuş ötüyordu. Ankara’nın bahar güneşi pencereden içeri sızıyordu ve Ahmet konuşmaya başladı.

“Öğretmenim,” dedi Ahmet ellerini dizlerinde birleştirerek, “Ben her zaman hademe değildim. 23 yıl önce ben bir üniversite öğrenciydim. Ankara Üniversitesi Matematik Bölümü 1. sınıfımın ilk günüydü. 19 yaşındaydım. Köyden gelmiştim. Konya’nın küçük bir köyünden. Ailem çiftçiydi. Baba tarlada çalışırdı. Anne ev işleriyle uğraşırdı. Dört kardeştik. Ben en büyüğüydüm. Para yoktu ama hayal vardı. Büyük hayaller.”

Esra dinliyordu hiç kıpırdamadan. Ahmet devam etti.

“İlkokulda öğretmenim fark etti. ‘Bu çocuk farklı,’ dedi anneme. ‘Matematikte çok iyi. Liseye gönderin.’ Ama param yoktu. Öğretmenim bir burs buldu. Konya’da bir liseye gittim. Yatılıydı. Ailemden ayrı kaldım. Zordu ama mutluydum çünkü öğreniyordum. Matematik kitapları okuyordum gece geç saatlere kadar. Arkadaşlarım uyurken ben ispat yapıyordum. Problem çözüyordum. Sınavlarda her zaman birinci oldum. 3. sınıfta öğretmenim dedi ki ‘Ahmet sen üniversiteye gitmelisin. Ankara Üniversitesi en iyisi orası.’ Üniversite sınavına çalıştım bir yıl. Sadece çalıştım. Başka hiçbir şey yapmadım. Sonuç geldiğinde inanamadım. Tam puan. Matematik bölümü tam burs. Ailem çok mutlu oldu. Babam ağladı. ‘Oğlum profesör olacak,’ dedi. Bizim soyumuzdan ilk üniversiteli. Köyde herkes duydu. İmam duada andı beni. Komşular tebrik etti. Ben gurur duydum ama aynı zamanda korktum. Çünkü sorumluluk çok büyüktü. Sadece kendim için değil ailem için, köyüm için okuyordum artık.”

Ahmet sustu. Pencereden dışarı baktı. Esra beklediği. Sonra Ahmet devam etti. Sesi biraz kırıktı.

“Ankara’ya geldim. 2002 yılında ilk kez büyük şehir görüyordum. Korktum, kayboldum ama üniversite muhteşemdi. Kitaplar, kütüphaneler, profesörler cennetti benim için. İlk yıl sorunsuz geçti. Derslerim çok iyiydi. Profesörlerim etkileniyordu. ‘Ahmet, sen özel bir yeteneğe sahipsin,’ diyorlardı. İkinci yılda araştırma projesine başladım. Sayılar teorisi. Asal sayıların dağılımı üzerine çalışıyordum. Bir hipotez geliştirdim. Profesörüm Doktor Ertürk çok heyecanlandı. ‘Bu yenilikçi,’ dedi. ‘Makale yazmalıyız. Belki yurt dışında doktora yapabilirsin.’”

Esra’nın gözleri parladı. “Ve yaptınız mı?” Ahmet acı bir gülümsemeyle başını salladı.

“Hayır, yapmadım. Çünkü üçüncü yılda her şey değişti. Bir telefon geldi annemden. Ağlıyordu. ‘Ahmet, baban çok hasta. Kalp krizi geçirmiş hastanede. Ameliyat gerekiyormuş ama çok pahalı. Ne yapacağız?’ dedi. Dondum. Babam ölüyordu. Paramız yoktu. Ne yapabilirdim?”

Sessizlik oldu. Esra’nın gözleri doldu ama konuşmadı. Ahmet devam etti.

“Profesörüme gittim. Anlattım durumu. ‘Bir süre izin alabilir miyim?’ dedim. Ailem için para kazanmam lazım. Profesörüm anlayışlıydı. ‘Tabii Ahmet ama geri dön. Burada geleceğin var.’ Dedim döneceğim. Söz veriyorum ama biliyordum. Geri dönemeyebileceğimi biliyordum. İstanbul’a gittim. İş aradım. İnşaatta çalıştım. Günde 12 saat ağır işti. Ellerim nasır tuttu. Sırtım ağrıdı. Ama devam ettim. Çünkü babam için 6 ay çalıştım. Para biriktirdim. Konya’ya gönderdim. Ameliyat oldu babam. Başarılı geçti. Rahatladım. Şimdi geri dönebilirim diye düşündüm. Ama sonra bir telefon daha geldi. Babam ölmüştü. Ameliyat başarılıydı ama kalbi dayanamamıştı. Gitti.”

Ahmet’in sesi kırıldı. Durdu. Derin nefes aldı. Esra ağlıyordu sessizce.

“Cenazesine gittim,” dedi Ahmet. “Köye döndüm. Babam toprağa verildi. Annem bana baktı. Dedi ki, ‘Sen okula dönmelisin. Baban isterdi.’ Ama nasıl dönecektim? Param bitmişti. Burs kaybolmuştu. Bir yıl geçmişti. Üniversite kaydım silinmişti. Profesörümü aradım. ‘Üzgünüm Ahmet,’ dedi. Yeni öğrenciler geldi. Senin yerin dolu. Belki gelecek yıl yeniden başvurabilirsin. Ama başvurmadım. Çünkü param yoktu, ailem yoktu. Sadece borç vardı. Ankara’ya geri geldim ama artık öğrenci değildim. Sadece bir işsiz adamdım. İş aradım. Ne bulabilirim diye düşündüm. Matematik diplomam yoktu çünkü bitirmemiştim. Kimse işe almazdı. Buralarda bu okulda hademe aranıyordu. Başvurdum, aldılar. Maaş düşüktü ama en azından bir şeydi. Annem için para gönderebiliyordum. Ve en önemlisi matematik yakınındaydım. Her gün sınıfları temizliyordum. Tahtalardaki denklemleri görüyordum. Öğrencilerin konuşmalarını dinliyordum. Sanki hayalet gibiydim. Üniversite hayatımın oradaydım ama değildim.”

Esra mendiliyle gözlerini sildi. “Ahmet Bey bu çok adaletsiz, çok acıklı ama 20 yıl geçmiş. Neden geri dönmediniz? Şimdi de dönebilirsiniz.”

Ahmet başını salladı. “42 yaşındayım öğretmenim. Sistemde geç sayılırım. Üniversiteler genç öğrenci ister. Ve annem hasta. Emekli maaşı yok. Ben bakıyorum ona. Nasıl bırakabilirim? Ayrıca alıştım. Hayat böyle. Bazen Tolstoy’un Anna Karenina’sında der ki, ‘Hayat beklentilerimiz gibi değil, olduğu gibidir.’ Ben kabul ettim hademe olduğumu ama içimde hala matematikçiyim. Her gece evde matematik kitapları okuyorum. Problem çözüyorum. Kimse görmüyor ama ben biliyorum ve bu bana yetiyor.”

Esra ona uzun uzun baktı. Sonra konuştu.

“Hayır Ahmet Bey, bu size yetmemeli. Siz dahi bir insansınız. Potansiyeliniz var. Öğrencilere öğretebilirsiniz, yardım edebilirsiniz. Ben size bir şey teklif edeceğim. Resmi olarak öğretmen olamazsınız. Doğru. Ama gayri resmi olarak öğretebilirsiniz. Öğrenciler size sorular sorabilir. Öğle aralarında ders sonrasında. Ben izin veririm hatta teşvik ederim. Çünkü siz benden daha iyi öğretebilirsiniz bazı konuları.”

Ahmet tereddüt etti. “Ama müdür bey izin verir mi?”

Esra gülümsedi. “Müdür Bey’in bilmesine gerek yok. Bu bizim aramızda kalır. Ne dersiniz?”

Ahmet düşündü. İçinde bir şey uyandı. Umut mu? Heyecan mı? Belki ikisi de.

“Tamam,” dedi. “Kabul ediyorum. Teşekkür ederim öğretmenim. Çok teşekkür ederim.”

O gün öğleden sonra birkaç cesur öğrenci Ahmet’i buldu. Mehmet önderlik ediyordu.

“Ahmet amca,” dedi, “size bir sorum var. Bu integral nasıl çözülür?”

Ahmet baktı, gülümsedi. “Gel göstereyim.”

Ve böylece yavaş yavaş sessizce Ahmet Yıldız matematik dünyasına geri dönmeye başladı. Haftalar geçti ve küçük bir mucize oluyordu. Atatürk Lisesi’nde Ahmet’in etrafında öğrencilerden oluşan küçük bir çember oluşmuştu. Başlangıçta sadece Mehmet ve Aylin’di. Sonra üç öğrenci daha katıldı. Sonra beş daha. Her gün öğle arasında kantinin yanındaki boş sınıfta buluşuyorlardı. Resmi değildi. Gizli gibiydi. Ahmet geliyordu. Elinde temizlik bezleri değil kağıtlar, kalemler. Öğrenciler sorular soruyordu. Ahmet cevaplıyordu. Ama bu sıradan ders değildi. Ahmet’in öğretme tarzı farklıydı. Esra Hanım formüller verirdi. Ezber yöntemleri. Ahmet ise hikayeler anlatırdı.

“Matematiğin arkasında her zaman bir insan vardır,” derdi. “Pitagoras sadece bir teorem değildir. O bir filozoftur, bir öğretmendi, bir insandı. Teoremi keşfettiğinde neşeyle bağırmıştı. Çünkü evrenin sırrını çözmüştü. Siz de formül ezberlemek yerine o heyecanı hissetmelisiniz.”

Öğrenciler büyüleniyordu. Mehmet bir gün dedi:

“Ahmet amca, siz üniversitede okusaydınız şimdi ünlü bir profesör olurdunuz.”

Ahmet gülümsedi hüzünle. “Belki ama olmadım. Hayat bana farklı bir yol gösterdi. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında Pierre karakteri der ki, ‘Aradığımız şey bazen aramadığımız yerde bulunur.’ Ben profesör aramıyordum artık ama sizi buldum ve belki bu daha değerli.”

Aylin sordu. “Ama pişman değil misiniz kaybettiklerinize?”

Ahmet düşündü uzun süre. “Pişmanlık zaman kaybıdır,” dedi sonunda. “Geçmişi değiştiremezsin. Sadece şimdiyi yaşayabilirsin ve geleceği şekillendirebilirsin. Ben babam için doğru olanı yaptım. Eğer zaman geriye gitse yine aynı şeyi yapardım. Çünkü sevgi matematikten önemlidir. Aile öğrenmekten önemlidir. Tolstoy bunu çok iyi bilirdi. O da zenginliği, şöhreti bırakmıştı basit bir yaşam için. Çünkü gerçek değer maddi şeylerde değil, manevi şeylerdedir.”

Öğrenciler sessizce dinledi. Sadece matematik öğrenmiyorlardı. Hayatı öğreniyorlardı. Ahmet onlara sadece öğretmen değildi. Bir bilgeydi, bir rehberdi.

Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Çünkü her sır eninde sonunda açığa çıkar. Bir Perşembe öğleden sonra müdür Kemal Bey koridordan geçiyordu. Boş sınıftan sesler duydu. Merak etti. Kapıyı açtı. Gördü. Ahmet tahtada bir şey yazıyordu. Öğrenciler dinliyordu. Kemal Bey’in yüzü kızardı.

“Ne oluyor burada?” diye bağırdı. Herkes döndü dondu. Ahmet kalemini bıraktı.

“Müdür Bey, ben sadece…”

“Sen hademesin,” diye araya girdi Kemal Bey. “Ders veremezsin. Bu uygunsuz, kurallara aykırı. Öğrenciler karışır. Senin işin temizlik yapmak başka bir şey değil. Yerini bil.”

Ahmet başını eğdi. “Anlıyorum müdür bey. Özür dilerim.”

Kemal Bey öğrencilere baktı. “Siz de dağılın. Kendi sınıflarınıza gidin. Bu toplantılar artık yasak.”

Mehmet ayağa kalktı cesaretle. “Ama müdür bey, Ahmet amca bize çok yardım ediyor. Matematik notlarımız yükseldi. Neden yasak?”

Kemal Bey sert baktı. “Çünkü o öğretmen değil. Diploması yok, yetkisi yok. Eğer öğretmek istiyorsa üniversiteye gitsin, diploma alsın, öğretmen olsun. O zamana kadar hademe olarak kalsın ve hademe işi yapsın. Anlaşıldı mı?”

Öğrenciler çıktı. Üzgün ve öfkeliydi. Ahmet son çıktı. Koridorda Mehmet yanına geldi.

“Ahmet amca bu adaletsiz. Biz bir şey yapmalıyız.”

Ahmet başını salladı. “Hayır Mehmet. Müdür Bey haklı. Ben gerçekten hademeyim. Öğretmen değilim. Kurallar var ve ben kurallara uymalıyım. Endişelenme. Siz kendiniz çalışın. Ben her zaman buradayım. Eğer özel olarak soru sormak isterseniz.”

Ama içinde kırık bir şey vardı. Yeniden kapatılmıştı. Yeniden görünmez olmuştu.

Esra Hanım olayı duyduğunda çok öfkelendi. Müdür beyin odasına gitti.

“Kemal Bey, bu karar yanlış. Ahmet çok yetenekli. Öğrencilere gerçekten yardım ediyor. Neden engeliyorsunuz?”

Kemal Bey soğuktu.

“Esra Hanım, ben kuralları uyguluyorum. Okul bir hiyerarşiye sahiptir. Öğretmenler öğretir. İdareciler yönetir. Hademeler temizler. Bu düzen bozulursa kaos olur. Öğrenciler saygıyı kaybeder. Hayır, bu konu kapandı.”

Esra çıktı. Öfkeli ve çaresizdi ama pes etmedi. Bir yol bulmalıydı. Akşam evinde düşündü. Sonra bir fikir geldi. Ertesi gün Ahmet’i buldu.

“Ahmet Bey, sizinle konuşmam lazım.”

“Buyurun öğretmenim.”

“Resmi olarak ders veremezsiniz. Doğru ama benim özel asistanım olabilirsiniz. Bana sınav soruları hazırlamada yardım edersiniz. Öğrenci kağıtlarını değerlendirirsiniz. Resmi değil, gönüllü. Ama en azından matematiğe dönüyorsunuz.”

Ahmet düşündü. “Müdür Bey izin verir mi?”

“Benim özel tercihim, müdürün onayına gerek yok.”

Ahmet gülümsedi. “Tamam, kabul ediyorum.”

Ve böylece gizli işbirliği başladı. Esra sorular hazırlıyordu. Ahmet inceliyordu. Geri bildirim veriyordu. “Bu çok kolay,” diyordu. “Bazen öğrenciler zorlanmıyor. Daha meydan okuyucu sorular ekleyelim.” Esra kabul ediyordu. Yeni sorular eklendi. Öğrenciler zorlandı ama motive oldu. Notlar yükselmeye devam etti. Okul içinde fark edildi. Diğer öğretmenler Esra’ya sordular.

“Senin sınıfın çok başarılı. Sırrın ne?”

Esra gülümsedi. “Sadece doğru yöntemi buldum.”

Ama gerçek sır Ahmet’ti ve yavaş yavaş o sır yayılıyordu.

Mayıs ayına girilmişti. Bahar Ankara’yı kaplamıştı. Ağaçlar yeşermişti, çiçekler açmıştı. Atatürk Lisesi’nde de bir şeyler çiçek açıyordu. Umut. Ahmet’in etrafındaki çember büyümeye devam ediyordu. Müdürün yasağına rağmen öğrenciler yollar buluyordu. Koridorda durdurup hızlı sorular soruyorlardı.

“Ahmet amca bu nasıl çözülür?”

Ahmet cevaplıyordu kısaca ama etkili. “Şu yöntemi dene, işe yarar.”

Ve işe yarıyordu.

Bir gün Mehmet geldi. Heyecanlıydı.

“Ahmet amca büyük haber! Ulusal matematik olimpiyatları yaklaşıyor. Haziranda, Ankara’da ODTÜ’de yapılacak. Okulumuz takım gönderiyor. Biz de katılmak istiyoruz. Bize hazırlanmamızda yardım eder misiniz?”

Ahmet tereddüt etti.

“Mehmet, müdür yasakladı. Ben size resmi olarak yardım edemem.”

“Gizlice,” dedi Mehmet ısrarla. “Cumartesi günleri sizin evde, kimse bilmez.”

Ahmet düşündü. Annesi Fatma teyze hasta ama evde olurdu. Cumartesi günleri temizlik işi yoktu. Belki olabilirdi.

“Tamam,” dedi. “Ama sadece birkaç saat ve gizli olmalı.”

Mehmet sevindi. “Söz, gizli kalacak.”

İlk cumartesi beş öğrenci geldi. Mehmet, Aylin ve üç arkadaşları. Ahmet’in evi Mamak’taydı. Ankara’nın fakir bir mahallesinde küçük bir daireydi. İki oda. Basit mobilyalar ama tertemiz, düzenliydi. Duvarlarda matematik kitapları, rafta eski defterler. Fatma teyze kapıyı açtı.

“Hoş geldiniz çocuklar,” dedi gülümseyerek. “Oğlum size yardım edecekmiş. Çok mutlu bu sabah.”

Ahmet çay yaptı. Öğrenciler oturdular.

“Başlayalım,” dedi Ahmet. “Olimpiyat soruları zordur. Sadece formül bilmek yetmez. Yaratıcı düşünmek lazım.”

İlk soruyu gösterdi. Kombinatorik bir problemdi. Öğrenciler çözmeye çalıştı. 10 dakika, 20 dakika. Kimse bulamadı çözümü. Ahmet ipucu verdi.

“Simetriyi düşünün. Her zor problemde bir simetri gizlidir.”

Mehmet düşündü. Sonra gördü. “Anladım!” çözdü.

İki saat uçtu. Öğrenciler ayrılırken Aylin dedi:

“Ahmet amca, sizinle çalışmak harika. Okulda hiç böyle anlatmıyorlar.”

Ahmet gülümsedi. “Çünkü okulda sistem var. Ben sistemsiz öğretiyorum. Sadece tutkuyla. Tolstoy der ki, ‘En iyi öğretmen sevgiyle öğretendir.’ Ben sizi seviyorum. O yüzden öğretiyorum.”

Haftalar geçti. Cumartesi seansları devam etti. Öğrenciler gelişti hızla. Olimpiyat hazırlığı yoğunlaştı. Esra Hanım resmi antrenördü. Öğrencileri hazırlıyordu ama Ahmet gölge antrenördü. Taktikler veriyordu. Zor soruları çözüyordu.

Mayıs sonu geldi. Olimpiyata bir hafta kalmıştı. Öğrenciler gergindi.

“Ya kazanamazsak?” diye sordu Aylin.

Ahmet sakindi.

“Kazanmak önemli değil,” dedi. “Elinizden gelenin en iyisini yapmak önemli. Sonucu kontrol edemezsiniz ama çabanızı kontrol edebilirsiniz. Tolstoy’un Pierre’i gibi, sonuç değil niyet önemlidir.”

Olimpiyat günü geldi. Cumartesi, haziranın ilk haftası. Hava sıcaktı. Gökyüzü masmaviydi. Okul otobüsü erkenden kalktı. Esra beş öğrenci ve sürpriz bir isim: Ahmet. Esra ısrar etmişti.

“Ahmet Bey, siz de gelin. Takımın bir parçasısınız.”

Müdür Bey bilmiyordu tabii ama Esra umursamıyordu artık.

ODTÜ kampüsü muhteşemdi. Yeşil alanlar, gölet, modern binalar. Salonda yüzlerce öğrenci vardı. Onlarca okul, rekabet hissediliyordu havada. İlk tur başladı. 10 soru, 2 saat. Öğrenciler odaklandı. Mehmet dikkatle çözmeye başladı. Bazı sorular kolaydı, bazıları zordu. Ahmet’in öğrettikleri buradaydı.

İkinci tur daha zordu ama Mehmet ve takımı iyiydi. Puan topluyorlardı. Final geldi. Son üç takım kalmıştı. Atatürk Lisesi Ankara, Robert Kolej İstanbul, Fen Lisesi İzmir.

Finaldeki soru ekranda belirdi: “n boyutlu uzayda Riemann hipotezinin özel bir durumunu kanıtlayın veya çürütün.” Salon sessizleşti. Bu soru üniversite seviyesindeydi. Hatta yüksek lisans… Nasıl çözülürdü?

Mehmet kağıda baktı. Beyni boşaldı. Panik geldi. Hatırladı. Ahmet bir cumartesi söylemişti: “Riemann’a yaklaşırken Z fonksiyonunu basitleştir. Simetriyi ara. Simetri matematikteki en güçlü silahtır.”

Mehmet yazmaya başladı. Z fonksiyonu. Simetri, fonksiyonel denklem. Adımlar birbiri ardına geldi. 30 dakika sonra bir çözüm vardı. Tam değil belki ama güçlü bir yaklaşım.

Süre bitti, kağıtlar toplandı. Jüri incelemeye çekildi. Bir saat sürdü. Sonunda sahneye çıktılar.

“Değerli yarışmacılar,” dedi jüri başkanı. “Bu yılın soruları çok zordu. Üç takım finalde mücadele etti ama bir tanesi özellikle etkileyici bir performans gösterdi. 3. Fen Lisesi İzmir. İkinci Robert Kolej İstanbul ve birinci…” Durdu, gerilim yaratmak için.

“Atatürk Lisesi Ankara.”

Salon patladı alkışla. Öğrenciler zıpladılar, sarıldılar, ağladılar. Esra ağlıyordu mutluluktan. Mehmet koştu, Ahmet’i buldu, sarıldı.

“Ahmet amca, sizin sayenizde. Sizin yönteminiz kurtardı bizi.”

Diğer öğrenciler katıldı.

“Ahmet amca, teşekkürler.”

Ahmet gülümsedi. Gözleri doluydu.

“Hayır,” dedi. “Bu sizin başarınız. Ben sadece yol gösterdim. Yürüyen sizdiniz.”

Ödül töreninde gazeteciler fotoğraf çekiyordu. Bir muhabir geldi.

“Tebrikler. Koçunuz kim?”

Mehmet cevapladı gururla. “Esra öğretmenimiz ve Ahmet amca. İkisi birlikte bizi yetiştirdi.”

Muhabir şaşırdı. “Ahmet amca kim o?”

Mehmet işaret etti. Ahmet kenarda duruyordu. Mavi tulumunu giymişti. Muhabir yaklaştı.

“Siz de öğretmen misiniz?”

Ahmet gülümsedi. “Hayır, ben okul hademesiyim.”

Muhabir inanamadı. “Hademe mi? Ama nasıl?”

“Uzun bir hikaye,” dedi Ahmet. “Ama kısaca matematik herkese aittir. Diploma değil, tutku önemlidir.”

Muhabir not aldı hızla. Büyük bir hikaye vardı burada. Ertesi gün gazetelerde çıkacaktı: “Hademe Dahi Çıktı. Matematik Olimpiyatını Kazandıran Gizli Kahraman.”

Pazar sabahı Türkiye uyandığında Ahmet Yıldız’ın hikayesi her yerdeydi. Ana sayfada, televizyon haberlerinde, sosyal medyada fotoğraflar yayınlandı. Ahmet Mavi Tulum’un da öğrencilerle birlikte mütevazı gülümsemesiyle başlık: “20 yıl hademelik yapan matematik dehası Ahmet Yıldız’ın inanılmaz hikayesi.” Alt başlık: “Babasını kurtarmak için üniversiteyi bıraktı. Şimdi öğrencileri şampiyon yaptı.”

İnsanlar okudu ve ağladı, yorumlar yağdı. “Bu adam gerçek kahraman. Sistem onu ezdi ama ruhu yenilmedi. Türkiye’nin gizli dehası.” Televizyon kanalları röportaj istedi. Ahmet hepsini reddetti.

“Ben sadece işimi yaptım,” diyordu. “Kahramanlık yok. Sadece sevgi var.”

Ama dünya onu dinlemiyordu. Pazartesi sabahı Atatürk Lisesi’ne geldiğinde her şey değişmişti. Öğrenciler onu alkışlayarak karşıladı.

“Ahmet amca kahraman!”

Ahmet utandı. Kaçmaya çalıştı ama öğrenciler çevrelemişti.

“Lütfen çocuklar,” dedi. “Ben hala hademeyim. İşime gitmeliyim.”

“Hayır,” diye bağırdı birisi. “Siz öğretmenimizsiniz.” Diğerleri katıldı. “Öğretmenimiz. Öğretmenimiz.”

Müdür Kemal Bey odasında oturuyordu. Gazeteleri okuyordu. Utançtan kızarmıştı. Hatırladı: “Yerini bil,” demişti Ahmet’e. “Sen sadece hademesin,” demişti. Ama şimdi Ahmet ulusal kahramandı. Kemal Bey ne yapmalıydı? Görmezden gelemezdi. Telefon çalıyordu durmadan. Basın, Milli Eğitim Bakanlığı, veliler hepsi aynı şeyi soruyordu.

“Bu Ahmet Yıldız kimdir? Neden hademe olarak çalışıyor?”

Öğle arasında Kemal Bey Ahmet’i odasına çağırdı. Ahmet geldi. Her zamanki gibi alçak gönüllü.

“Buyurun müdür bey.”

Kemal Bey ayağa kalktı, elini uzattı. Ahmet şaşırdı ama sıktı.

“Ahmet Bey,” dedi Kemal Bey sesi titriyordu. “Ben sizden özür dilemeliyim. Sizi yanlış yargıladım. Hademe olarak gördüm. Ama siz, siz çok daha fazlasısınız. Bir dahi

bir öğretmen, bir insan… Beni bağışlar mısınız?”

Ahmet gülümsedi. “Kemal Bey, affetmişim zaten. Siz sadece görevinizi yaptınız, kuralları uyguladınız. Ben gerçekten hademeyim. Unvanım bu ama evet, içimde matematik var ve bu bana yeter.”

Kemal Bey rahatladı. “Teşekkür ederim. Ve şimdi bir teklifim var. Sizi resmi öğretmen yapamam çünkü diploma şartı var. Ama size onursal matematik danışmanı unvanı verebilirim. Maaşlı, resmi görev, matematik bölümüne destek. Kabul eder misiniz?”

Ahmet düşündü. “Maaş ne kadar?”

“Şu anki maaşınızın iki katı ve hademe işi bırakırsınız tabii.”

Ahmet başını salladı. “Kabul ediyorum maaşı ama hademe işini bırakmıyorum.”

Kemal Bey şaşırdı. “Ama neden? Artık gerek yok.”

Ahmet cevapladı: “Çünkü hademe olmak bana kim olduğumu hatırlatır. Alçak gönüllülüğü, mücadeleyi, kökenlerimi… Tolstoy zengin bir kont olmasına rağmen çiftçi gibi yaşadı. Çünkü gerçek değer unvanda değil, karakterdedir. Ben hademeliğe devam edeceğim. Yarım gün temizlik, yarım gün matematik danışmanlığı. İkisini de yapabilirim.”

Kemal Bey anlamaya çalıştı. “Emin misiniz?”

“Evet, çok eminim.”

“O zaman öyle olsun. Saygı duyuyorum kararınıza.”

İkisi el sıkıştı. Ahmet çıktı. Koridorda Esra bekliyordu.

“Ahmet Bey, tebrikler! Danışman oldunuz.”

Ahmet gülümsedi. “Evet ama hâlâ hademeyim.”

Esra güldü. “Tabii ki. Çünkü siz Ahmet Yıldızsınız. Değişmezsiniz.”

O akşam eve dönerken Ahmet otobüste oturdu. Pencereden Ankara sokaklarını izledi. İnsanlar aceleyle yürüyordu. Arabalar geçiyordu. Hayat devam ediyordu. Ahmet düşündü. 20 yıl önce her şeyi kaybetmişti. Üniversite, gelecek, hayaller… Ama bugün bir şeyler kazanmıştı. Öğrencilerin sevgisini, toplumun saygısını ve en önemlisi kendi iç huzurunu. Tolstoy haklıydı. Mutluluk dışarıda değil, içeridedir.

Ama en büyük sürpriz henüz gelmemişti.

Çarşamba günü bir mektup geldi Ahmet’e. Ankara Üniversitesi’nden rektörlük mührü. Ahmet açtı, okudu:

Sayın Ahmet Yıldız, Eski öğrencimiz ve matematik alanında kanıtlanmış üstün yeteneğiniz nedeniyle size özel bir teklif sunmak istiyoruz. Tam burslu yüksek lisans programı matematik bölümü. Geçmişteki akademik çalışmalarınızın değerlendirilmesi ve mevcut uzmanlığınızın portföy sunumu ile kabul. Ek olarak üniversitemizde yarı zamanlı araştırma asistanı pozisyonu. Aylık maaş 15.000. Ayrıca anneniz Fatma Hanım için kampüste ücretsiz konut. Lütfen bir hafta içinde yanıt verin. Saygılarımızla Prof. Dr. Mehmet Ertürk, Rektör

Ahmet mektubu okudu bir kez, iki kez, üç kez. Elleri titriyordu. 20 yıl sonra kapı yeniden açılıyordu. Esra’ya gösterdi. Esra ağladı.

“Ahmet Bey, bu mucize! Hayatınızı değiştirecek. Kabul etmelisiniz.”

Ahmet tereddüt etti. “Ama annem, işim…”

“Anneniz için konut var. İş yarı zamanlı. Her şey düşünülmüş. Bahane yok artık.”

Ahmet gülümsedi. Gözyaşları süzüldü yanaklarından. “Tamam. Kabul edeceğim. Tolstoy der ki, ‘Hiçbir zaman geç değildir doğru olanı yapmak.’ Ben kabul ediyorum.”

Eylül ayında Ahmet Ankara Üniversitesi’nin kapısından yeniden girdi. 23 yıl sonra… Bu sefer öğrenci olarak değil, yarı zamanlı asistan olarak yüksek lisans programına kaydoldu. Genç öğrenciler ona garip baktı başlangıçta. “Bu adam kim? Neden bu kadar yaşlı?” Ama ilk dersten sonra herkes anladı. Ahmet sadece öğrenci değildi. Bir bilgeydi. Profesörler bile ona danışıyordu.

İlk yarı yıl zor geçti. 20 yıllık boşluk vardı. Yeni teoriler, yeni yöntemler öğrenmesi gerekiyordu. Ama Ahmet sabırlıydı. Her gece saat 02’ye kadar çalışıyordu. Fatma teyze endişeleniyordu.

“Oğlum çok yoruluyorsun. Dinlen biraz.”

Ahmet gülüyordu. “Anne, ben 20 yıl dinlendim. Şimdi çalışma zamanı.”

Tez konusunu seçti. Asal sayıların dağılımında yeni bir yaklaşım. 20 yıl önce başladığı araştırmaydı. Yarım kalmıştı. Şimdi tamamlayacaktı. Eski defterlerini çıkardı. Sararmış sayfaları okudu. Notlar hâlâ geçerliydi. Bazılarını geliştirdi, bazılarını değiştirdi. 6 ay çalıştı. Profesörü, eski hocası Dr. Ertürk ilerlemeyi takip ediyordu.

“Ahmet, bu çok iyi. Gerçekten yenilikçi. Makale olabilir.”

İkinci yarı yıl daha iyiydi. Ahmet kendine güveni bulmuştu. Derslerde aktifti. Sorular soruyordu. Tartışmalara katılıyordu. Genç öğrencilerle arkadaş oldu. “Ahmet abi” diyorlardı ona. “Bize de öğret!” Ahmet ders vermeye başladı. Gayri resmi kantinde, kütüphanede, koridorlarda… Tıpkı lisedeki gibi. Öğretmek onun doğasıydı.

Mayıs ayında tez savunması yapıldı. Büyük amfiydi. Jüri 5 profesördü. Salon doluydu. Öğrenciler, öğretim üyeleri ve arka sıralarda Esra, Mehmet, Aylin, diğer Atatürk Lisesi öğrencileri, müdür Kemal Bey ve ilk sırada Fatma Teyze.

Ahmet kürsüye çıktı. Takım elbise giymişti ilk kez ama cebinde mavi hademe tulumundan küçük bir parça taşıyordu. Hatırlatma olarak…

“Saygıdeğer jüri üyeleri, değerli katılımcılar,” diye başladı. “Bugün size asal sayılar üzerine bir araştırma sunacağım. Ama önce bir hikaye anlatmak istiyorum. 23 yıl önce ben bu üniversitede bir öğrenciydim. Hayallerim vardı ama hayat başka planlar yaptı. Babam hastalandı, okulu bıraktım, 20 yıl hademe olarak çalıştım ama matematiği hiç bırakmadım. Çünkü matematik sadece iş değil, tutkudur ve tutku asla ölmez.”

Salon sessizce dinledi. Ahmet devam etti.

“Asal sayılar matematiğin atomlarıdır. Evrenin yapı taşları. Onları anlamak varoluşu anlamaktır. Ben 20 yıl boyunca onları düşündüm. Çalışırken, temizlik yaparken, uyurken… Ve buldum. Yeni bir simetri, yeni bir yaklaşım.”

Ekrana denklemler yansıdı. Ahmet anlattı adım adım. İspat gösterdi. Jüri dinledi. Bazen başını salladı, bazen not aldı. Sunum bitti. Sorular geldi. Ahmet cevapladı. Net ve özgüvenle. Yarım saat sürdü. Sonra jüri toplantı için çekildi. 10 dakika sonra döndüler. Başkan Prof. Dr. Ertürk konuştu.

“Ahmet Bey, jüri oy birliği ile karar verdi. Teziniz kabul edildi. Takdirle. Bu çalışma sadece akademik değil, ilham vericidir. Tebrikler. Şimdi siz yüksek lisans mezunusunuz.”

Salon patladı. Alkış, ayakta alkış, ıslıklar… Fatma teyze ağlıyordu. Ahmet kürsüden indi. Annesine sarıldı.

“Anne, başardım sonunda.”

“Oğlum, baban görseydi ne kadar mutlu olurdu. Sen onun gururu oldun.”

Esra geldi, tebrik etti. Mehmet ve öğrenciler sarıldı.

“Ahmet hoca artık gerçek öğretmensiniz!”

Üniversite Ahmet’e iki teklif yaptı. Doktora programı tam burs ve Atatürk Lisesi’ne misafir öğretmen haftada 3 gün. Ahmet ikisini de kabul etti ama dedi bir koşulum var:

“Haftada bir gün cumartesi okulda temizlik yapmak istiyorum. Eski sınıfımda, hatırlatma olarak.”

Rektör şaşırdı. “Ama neden?”

Ahmet gülümsedi. “Çünkü ben nereden geldiğimi unutmak istemiyorum. Tolstoy zengin olmasına rağmen köylülerle yaşadı. Çünkü alçak gönüllülük erdemdir. Ben de unutmak istemiyorum.”

Bir yıl sonra Ahmet Atatürk Lisesi’nde ilk resmi dersini verdi. Sınıf tıklım tıklımdı. Öğrenciler heyecanlıydı. “Ahmet hoca geliyor!” Ahmet girdi ama hâlâ mavi tulumunu giymişti. Tahtaya yazdı:

Matematik = tutku + alçak gönüllülük

Döndü, öğrencilere baktı.

“Bugün size matematik öğretmeyeceğim,” dedi. “Hayat öğreteceğim. Çünkü matematik sadece sayılar değildir. Felsefedir. Tolstoy’un Pierre’i gibi biz de aramaktayız: Gerçeği, anlamı, değeri… ve matematik bize yol gösterir. Benim hikayemi biliyorsunuz. Üniversiteyi bıraktım, 20 yıl hademe oldum ama vazgeçmedim çünkü tutkum vardı. Siz de vazgeçmeyin. Hayat bazen adaletsizdir, bazen zorludur. Ama eğer içinizde ateş varsa o ateş sizi ısıtır, aydınlatır, yol gösterir. Ben burada karşınızda duruyorum. 43 yaşında, yüksek lisans mezunu, doktora öğrencisi ve öğretmen. Geç mi? Hayır. Hiçbir zaman geç değil. Tolstoy 60 yaşında felsefe yazmaya başladı. Siz daha gençsiniz. Önünüzde hayat var. Onu iyi kullanın.”

Öğrenciler alkışladı. Ders başladı ve Ahmet artık gerçek bir öğretmen olarak matematiğin ve hayatın sırlarını paylaştı.

5 yıl sonra Doktor Ahmet Yıldız doktorasını tamamladı. Tezi uluslararası dergilerde yayınlandı. Konferanslarda sunuldu. Ünlü oldu matematikte ama Ankara’dan ayrılmadı. Atatürk Lisesi’nde öğretmen olarak kaldı.

“Burası benim evim,” diyordu. “Bu öğrenciler benim ailem.”

Her yıl yeni Ahmetler geliyordu. Yoksul çocuklar, köyden gelen çocuklar, hayali olan çocuklar… Ahmet hepsine yardım etti. “Vazgeçmeyin,” diyordu her birine. “Ben vazgeçmedim. Siz de vazgeçmeyin. Bir insanın değeri unvanında değil, ruhundadır. Ahmet profesör olduğu için büyük değildi. Hademe iken de büyüktü. Çünkü büyüklük karakterdedir. Tolstoy bunu bilirdi. Ona göre asalet soyadında değil, eylemlerdedir. Ahmet asil bir insandı. Ailesini sevdi, bilgiyi sevdi, öğrencileri sevdi ve sevgi her zaman kazanır.”

10 yıl sonra Fatma teyze öldü. Huzur içinde, oğlunun başarısını görmüş olarak. Ahmet yas tuttu ama aynı zamanda minnettardı.

“Anne, sen bana inandın. Hep inandın, şimdi dinlen.”

Cenazeden sonra Ahmet annesinin evini açtı. Eski defterleri buldu. Matematik notları, 20 yıllık… Sakladı hepsini.

“Bu benim tarihim,” dedi. “Benim yolculuğum.”

Ve bugün Doktor Ahmet Yıldız hâlâ Atatürk Lisesi’nde öğretmen. Cumartesi günleri hâlâ temizlik yapar. Mavi tulumunu giyer, koridorları süpürür. Öğrenciler şaşırır.

“Ahmet Hoca, neden?”

Ahmet gülümser. “Çünkü ben nereden geldiğimi unutmak istemiyorum ve sizin de unutmamanızı istiyorum. Diploma değil, karakter önemlidir. Unvan değil, insanlık önemlidir. Tolstoy bunu öğretti bize ve ben bunu yaşatıyorum.”

Son sahne: Ahmet, tahtada bir denklem yazıyor. Öğrenciler izliyor. Güneş pencereden içeri süzülüyor. Ankara’nın bahar havası odayı kaplıyor ve Ahmet dönüyor. Öğrencilere bakıyor, gülümsüyor.

“Hazır mısınız?” diyor. “Matematik yolculuğuna başlıyoruz. Görünüşe göre kimseyi yargılamayın. Bir hademe dahi olabilir. Bu hikayeyi paylaşın. Çünkü belki birileri bugün umutsuz ve bu hikaye onları kurtarabilir. Bir sonraki hikayede görüşürüz. Unutmayın, asıl hikaye sizin hayatınız. Onu iyi yazın.”

Tolstoy yazdı: “İnsan düştüğünde değil, kalktığında ölçülür.”
Ahmet düştü, 20 yıl yerde kaldı. Ama ayağa kalktı ve uçtu. Çünkü ruhu hiç ölmedi. Matematik sevgisi hiç sönmedi ve bu onu ölümsüz kıldı.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News