Doktorlar yeni hemşireyle alay etti… Ta ki yaralı kaptan onu selamlayana kadar!

SESSİZ KAHRAMANLIĞIN SELAMI
1. Bölüm: Ameliyathanedeki Sessizlik
Saat gece yarısını çoktan geçmişti ama Ankara Askeri Hastanesi’nin 4 numaralı ameliyathanesinde zaman durmuş gibiydi. Yüzbaşı Kerem Arslan, sedyede yarı baygın yatarken, yüzündeki barut izleri ve derin kesikler bile onun keskin hatlarını gizleyemiyordu. Alnındaki şişlik morarmış, sol omzu ve karın bölgesi sargılar içindeydi.
Tam o sırada, anestezinin karanlığına gömülmeden hemen önce, Yüzbaşı aniden sağ elini kaldırdı. Titreyen ama kararlı parmaklarını alnına götürdü. Bu bir refleksten fazlasıydı; bu, ruhunun derinliklerinden gelen bir saygı nişanesiydi.
Ameliyathanedeki her hareket bıçak gibi kesildi. Bölüm Şefi Doktor Murat Kaya elindeki pensi yavaşça indirdi. Yardımcı Cerrah Ayşe Demir gözlerini kırpıştırarak bu manzarayı anlamlandırmaya çalıştı. Hemşireler ve asistanlar birbirlerine şaşkınlıkla bakıyordu.
Neden? Neden Türkiye’nin en seçkin özel kuvvetler timlerinden birinin komutanı, sadece 48 saat önce herkesin “tecrübesiz, narin, buraya ait değil” diyerek alay ettiği genç hemşire Elif Yılmaz’ı selamlıyordu?
Cevabı bulmak için, hikayenin 48 saat öncesine, her şeyin başladığı o gergin sabaha dönmemiz gerekiyordu.
2. Bölüm: Bozkırın Kızı ve Beyaz Önlük
Elif Yılmaz, Konya’nın kerpiç evli mahallelerinden birinde, emekli bir öğretmen babanın ve hayatını ailesine adamış bir annenin kızı olarak büyümüştü. Elif için hayat hiçbir zaman kolay olmamıştı ama o, zorlukları birer basamak yapmayı erken yaşta öğrenmişti.
Onu bu yola iten olay, 15 yaşındayken yaşadığı o korkunç Konya depremiydi. Gece yarısı sarsıntıyla uyandığında, toz bulutunun içinde insanların çaresizliğini görmüştü. Ama o tozun içinden çıkan beyaz önlüklü, çamurlu postallı bir hemşirenin, hiçbir imkan yokken sadece bir serum hortumu ve sakin sesiyle üç çocuğu nasıl hayatta tuttuğuna şahit olmuştu. Elif o gün kararını vermişti: “Ben de o ışık olacağım.”
Yıllar süren uykusuz geceler, kazanılan burslar ve gönüllü gidilen afet bölgeleri onu Ankara’nın en zorlu servisine, Travma Bölümü’ne kadar getirmişti. Ancak toplantı odasına adım attığında, tecrübesinin değil, sadece dış görünüşünün yargılandığını hissetti.
Doktor Murat Kaya, masanın başköşesinde oturuyordu. 42 yaşında, cerrah bir aileden gelen, başarısını kibriyle harmanlamış bir adamdı. Elif’e baktığında sadece “zayıf bir halka” görüyordu.
“Yeni hemşiremiz Elif Hanım, hoş geldiniz,” dedi Murat, sesindeki alaycı tınıyı gizlemeden. “Umarım askeri travma sizin için çok ağır olmaz. Burası deprem bölgesinde çadır kurmaya benzemez.”
Masadaki birkaç asistan bıyık altından güldü. Başhemşire Zeynep Öztürk, 20 yıllık meslek hayatının verdiği ağırlıkla sadece izliyordu.
Elif, derin bir nefes aldı. Sesi titretmeden, her kelimenin üzerine basarak cevap verdi: “Teşekkür ederim Doktor Kaya. Travma konusunda eğitim aldım. Kanın, kırıkların ve baskının ne demek olduğunu biliyorum. Burada öğrenilecek çok şey var ama benim de buraya katacaklarım olduğuna inanıyorum.”
Murat kaşlarını kaldırdı. Bu kadar dik bir duruş beklemiyordu. “Umarım ilk vakada bayılmazsınız hemşire hanım,” diyerek konuyu kapattı. Ama Elif’in gözlerindeki o sakin kararlılık, odadaki herkesin zihnine kazınmıştı.
3. Bölüm: Sınırda Bir Gece ve Kaosun Ortası
Vardiyasının bitmesine dakikalar kala, hastanenin her köşesinde yankılanan o tiz kırmızı alarm çaldı. Hoparlörden gelen ses, yaklaşan fırtınanın habercisiydi: “Travma ekibi acil servise! Sınır bölgesinden çok sayıda yaralı geliyor! Çatışma bölgesi tahliyesi!”
Elif koşmaya başladı. Acil servisin kapıları açıldığında içerisi bir anda savaş alanına döndü. Siren sesleri, bağırışlar ve sedyelerin zeminde çıkardığı o metalik ses…
Doktor Murat, kaosun ortasında orkestra şefi gibi emirler yağdırıyordu. Elif’i gördüğünde, onu en geri plana itmek istedi: “Elif, sen vitalleri kaydet ve malzeme taşı. Basit işlerle başla, daha ağırına hazır değilsin!”
Elif itiraz etmedi. Hemen ilk sedyenin yanına gitti. Yaralı bir teğmen, Burak, acı içinde kıvranıyordu. Elif onun elini tuttu, gözlerinin içine baktı: “Burak, ben Elif. Buradayım, her şey yoluna girecek. Sadece bana bak ve nefes al.” O an, tıbbi müdahale kadar önemli olan o insani bağ, genç askerin nabzını bir nebze olsun dengeledi.
Tam o sırada, bir başka sedye içeriye adeta uçarcasına girdi. Üzerindeki üniforma kandan tanınmaz hale gelmişti. Bu, Yüzbaşı Kerem Arslan’dı.
4. Bölüm: Hiyerarşinin Ötesindeki Gerçek
Kerem’in durumu kritikti. Doktor Murat ve Ayşe hemen başına toplandı. “Karın bölgesinde penetrasyon. Dalak hasarı kesin. Hemen ameliyata!” diye bağırdı Murat.
Elif, Kerem’in hayati bulgularını kaydederken bir an duraksadı. Gözleri Yüzbaşı’nın sağ karın bölgesine takıldı. Orada, fark edilmesi çok güç, hafif bir morarma ve dokuda şişlik vardı. Zihnindeki o eski ders notları ve deprem bölgesindeki tecrübeleri birleşti.
“Doktor Kaya, özür dilerim,” dedi Elif, sesi kalabalığın içinde net bir şekilde yükseldi. “Ama sağ karın bölgesinde renk değişimi var. İkincil bir kanama, belki de böbrek hasarı olabilir.”
Murat kafasını bile kaldırmadan tersledi: “İşine bak hemşire! Teşhis koymak cerrahların işidir. Biz hastayı değerlendirdik.”
Ancak tam o an, bilinci gidip gelen Kerem Arslan fısıltıyla konuştu: “Hemşire… haklı… Sağ tarafım… çok yanıyor.”
Zeynep Başhemşire hemen müdahale etti, monitörü kontrol etti. “Nabız fırladı doktor! Şoka giriyor!”
Murat gönülsüzce ultrasonu o bölgeye tuttu. Ekrandaki siyah boşluk, iç kanamayı kanıtlıyordu. Murat’ın yüzü bir anlığına kaskatı kesildi. Elif haklı çıkmıştı. Genç hemşirenin dikkati, bir kahramanın hayatını kurtaracak olan o saniyeleri onlara geri vermişti.
5. Bölüm: Ameliyathanedeki Mucize
Ameliyat sırasında işler daha da zorlaştı. Ana damarlardan birinde oluşan yırtık, görüş alanını tamamen kapatan bir kanamaya neden oldu. Murat Kaya ilk kez tereddüt etti. Parmakları kanın içinde kaybolmuştu.
“Göremiyorum! Klempi tutamıyorum!” diye haykırdı Murat.
Elif, o an hiyerarşiyi, korkuyu ve kibri bir kenara bıraktı. “Doktor, lateral açıdan yaklaşın. Dokuyu sağdan kaldırıp klempi oradan sokarsanız damarı yakalarsınız. Erzurum’daki gönüllü çalışmamızda bir cerrahtan öğrenmiştim.”
Murat bir saniye durdu. Elif’in gözlerine baktı. O an karşısında “tecrübesiz bir kız” değil, bir hayat kurtarıcı gördü. “Tamam,” dedi. “Göster bana.”
Elif ellerini yıkadı, eldivenlerini giydi ve cerrahın yanına geçti. İnce parmaklarıyla dokuyu milimetrik bir hesapla kaldırdı. Murat klempi yerleştirdi. Kanama durdu. Monitörün o huzurlu bip sesi tekrar duyulduğunda, ameliyathanedeki herkes derin bir nefes aldı.
6. Bölüm: Saygının Rengi
Ertesi sabah, hastane koridorlarında fısıltılar dolaşıyordu. Ama asıl olay, Albay Mehmet Özkan’ın ziyaretiyle koptu. Albay, yaralı askerlerini ziyarete gelmişti. Tüm personel holde toplandı.
Albay, Doktor Murat’a teşekkür ederken, Yüzbaşı Kerem Arslan koltuk değnekleriyle kalabalığın içinden öne çıktı. Herkes onun zorlukla ilerlemesini izledi. Kerem, Elif’in önüne geldiğinde durdu.
“Albayım,” dedi Kerem, sesi tüm holde yankılandı. “Siz bana kahraman diyorsunuz. Ama asıl kahraman burada. Ben çatışma bölgesinde vurulduğumda, etrafımıza mermiler yağarken bu hemşire hanım sivilleri tahliye ediyordu. Kendi canını hiçe sayıp bir çocuğu kucağında taşıdı. Burada ise, kimse ona inanmazken benim hayatımı ikinci kez kurtardı.”
Ve o an, Kerem Arslan koltuk değneklerini bir kenara bırakıp, tüm acısına rağmen dimdik durdu ve Elif Yılmaz’a o muazzam selamı verdi. Ardından holde bulunan diğer yaralı askerler de, yataklarından, tekerlekli sandalyelerinden doğrularak aynı selamı verdiler.
Doktor Murat Kaya öne çıktı. Herkes onun kızmasını beklerken, o Elif’e döndü: “Hemşire Yılmaz… Elif… Senden özür dilerim. Ben sadece tıbbı öğrenmişim, sen ise şifacı olmayı öğrenmişsin. Bu ekibin sana ihtiyacı var.”
7. Bölüm: Yeni Bir Başlangıç
Günler sonra, Elif hastanenin bahçesinde Ankara’nın serin rüzgarını içine çekiyordu. Artık koridorda yürürken arkasından “tecrübesiz” denilmiyordu. Aksine, herkes ona saygıyla yol veriyordu.
Zeynep Başhemşire yanına geldi. “Yeni bir hemşire geliyor Elif. Doktor Murat, onun oryantasyonunu senin vermeni istedi. ‘Bu hastanenin ruhunu ondan öğrensin’ dedi.”
Elif gülümsedi. Kapıdan giren ve elleri heyecandan titreyen genç hemşireye doğru yürüdü. Tıpkı kendisine yıllar önce Konya’daki o hemşirenin yaptığı gibi, elini genç kızın omzuna koydu.
“Korkma,” dedi Elif. “Cesaret sadece silahla olmaz. Bazen sadece doğruyu söylemek, bazen de bir el tutmak yeterlidir. Hoş geldin.”
Gökyüzündeki güneş, Ankara Askeri Hastanesi’nin pencerelerinde parlarken, bir kahramanlık hikayesi daha sessizce ama derinden yazılmaya devam ediyordu. Çünkü gerçek kahramanlar, rütbelerini omuzlarında değil, vicdanlarında taşıyanlardı.