Engelli bir kız çocuğu bir denizciye ve köpeğine “Buraya oturabilir miyim?” diye sordu; sonrasında yaşananlar şok ediciydi.

Engelli bir kız çocuğu bir denizciye ve köpeğine “Buraya oturabilir miyim?” diye sordu; sonrasında yaşananlar şok ediciydi.

Boş Kalan Sandalye

Bazı günler insanın içinde savaş kopar, dışarıdan bakınca yalnızca bir kahve fincanı titremiş gibi görünür. O gün de öyle bir gündü: küçük bir kafede, karın pencereye usul usul vurduğu bir öğleden sonra… bir deniz piyadesi, bir kız çocuğu ve bir Alman çoban köpeği aynı masada oturup birbirlerinin hayatındaki en ağır cümleleri hafifletti. İşte nasıl oldu.

Bölüm 1 — Karın Örttüğü Sesler

Kafe, kışın ortasında sığınak gibiydi. Dışarıda kaldırımın üstüne yağan kar, şehrin köşelerini yumuşatıyor; içeride ise kahve öğütücüsünün sesi, buharın tıslaması ve insanların düşük tonda konuşmaları birbirine karışıyordu. Cam kenarındaki masada, geniş omuzlu bir adam tek başına oturuyordu. Sağ elinin başparmağı, boş bir alışkanlıkla fincanın kulpunu yokluyor; sol eli ise dizinin üstünde, farkında olmadan yumruk oluyordu.

Adının Ethan Hale olduğunu kimse bilmek zorunda değildi. Buraya gelenler onu sadece “sessiz adam” olarak tanırdı. Kış boyunca aynı saatlerde gelir, aynı masaya oturur, kahvesini şekersiz içer ve pencereden dışarı bakardı. Bazen telefonuna bakar, ama ekranı kaydırmak yerine sanki ekrandan bir şey kaçırmaktan korkuyormuş gibi donup kalırdı.

Ethan’ın bakışları, yılların savaş refleksiyle eğitilmişti. Kapı her açıldığında içgüdüsel olarak başını kaldırır, içerideki yeni sesin tonunu, yeni adımın ağırlığını, olası bir tehdit gibi değil ama “kontrol edilmesi gereken bir değişken” gibi değerlendirirdi. Bu, üniformayı çıkarınca terk edilebilen bir alışkanlık değildi; zihnin duvarlarına kazınmış bir güvenlik protokolüydü.

Kapı açıldı.

İçeri giren kişi, beklenmedik kadar küçük bir ağırlık bıraktı mekâna. Bir çocuk… hayır, daha da küçük: ince bir kız çocuğu. Metal koltuk değnekleri, zemine düzenli bir tıkırtıyla vuruyordu. Kızın pembe elbisesi biraz boldu; sanki bir başkasından kalmış ya da büyümüş de elbise büyümemiş gibi. Sol bacağı diz altından yoktu. Duruşu ise… beklenmedik biçimde dikti.

Ve yanında bir Alman çoban köpeği vardı. Köpek; başını yukarıda tutuyor, kulakları dikkat kesilmiş, ama saldırgan değildi. Bir korumadan çok, “yol arkadaşı” gibiydi.

Kız çocuğu kafenin içine baktı. İnsanların gözleri aniden “fazla uzun bakan” gözlere dönüşmeye meyilliydi. Ethan bunu biliyordu. Bakışların süresi uzadığında, iyi niyet bile rahatsız edici olabilirdi. Bazı bakışlar acıma taşırdı, bazıları merak, bazıları ise sakince “sen buraya ait misin?” sorusunu.

Kız, teker teker masaları taradı. Sonra Ethan’ın masasına yöneldi.

Kafenin içindeki uğultu, bir anlığına sanki ince bir buz tabakasına dönüşüp çatırdadı.

Kız çocuğu Ethan’ın yanına geldi, sesini titretmeden sordu:

“Affedersiniz… buraya oturabilir miyim?”

Bu kadar basit bir cümleydi. Ama cümlenin taşıdığı ağırlık koca bir odayı susturacak cinstendi. Ethan başını kaldırdı; refleksleri tehlike aramak üzere devreye girdi. Fakat gördüğü şey onu silahsız bıraktı: gözleri korku taşıyordu, evet, ama o korkunun üstünde inatçı bir cesaret de vardı. “Ben buradayım,” diyen bir cesaret.

Ethan sandalyesini yavaşça geri çekti. Sert bir hareket yapmadı; sesi de aynı şekilde, yumuşak ama net çıktı.

“Elbette,” dedi. “Oturabilirsin.”

Kızın omuzları, fark edilir biçimde gevşedi. Koltuk değneklerini dikkatle yerleştirip sandalyeye oturdu. Köpek de bir adım yaklaşıp onun yanına çöktü—bir duvar gibi, ama sıcak bir duvar gibi. Kız, köpeğin başını usulca Ethan’ın dizine doğru yasladı; bu hareket, “burada güvendeyim” demenin sessiz bir yoluydu.

Kız başını kaldırdı.

“Ben Lily,” dedi.

Ethan, bir an durdu. Kendi adını söylemek, bazen bir yere ait olmayı kabul etmek gibiydi. Savaş sonrası insan, ait olmaktan korkardı.

“Ethan,” dedi sonunda. “Memnun oldum.”

Lily’nin gözleri, Ethan’ın yüzünde bir şey arıyormuş gibi gezindi. Sonra, çok yumuşak bir sesle:

“Bana… iyi biri gibi baktınız,” dedi.

Ethan’ın boğazı sıkıştı. İnsan “iyi biri” olarak görülmeye alışkın değildi; özellikle de kendi içinde sürekli mahkeme kuran biriysen.

Bölüm 2 — Kaybedilen Şeylerin Haritası

Lily bir süre fincanın buharına baktı. Önüne konan sıcak çikolatayı iki eliyle tuttu. Elleri, belli belirsiz titriyordu—soğuktan değil, kendini zorla sakin tutmanın çabasından.

“Buraya gelmekten korktum,” dedi. “Bazen insanlar… bakıyor. Bazen de hiç bakmıyor. İkisi de kötü.”

Ethan, başını eğdi. Bu cümleyi anlayacak kadar çok yer görmüştü. İnsanın görünür olması, bazen ceza gibiydi; görünmez olması da başka bir ceza.

Lily devam etti:

“Bana hep ‘geçmiş olsun’ diyorlar. Ama bu… geçmedi ki.”

Köpek, Lily’nin yanındaki yere daha da yaklaştı. Sanki kızın cümleleri ağırlaştıkça o da ağırlık merkezi olmaya çalışıyordu.

Ethan, konuşmadan dinledi. Onun dinleyişi farklıydı; başını sallamak için değil, gerçekten duymak için dinliyordu.

Lily, bir an gözlerini kaçırdı.

“Bir sürü şey yapardım,” dedi. “Koşardım. Dans ederdim. Kendi başıma merdiven çıkardım. Sonra bir gün… bir adam… sarhoş… kırmızı ışık…”

Cümlesi bir an boğuldu. Lily nefes aldı.

“Annem beni elinden çekti ama… geç kalmıştık.”

Ethan’ın zihninde bir görüntü patladı: duman, bağırışlar, metal kokusu, hızlı nefesler… Yıllar önce yabancı bir ülkede yıkılmış bir köy. Tahta bir kapı, yarısı yanmış bir pencere. Kucağında yaralı bir çocuk. “Dayan,” demişti Ethan. “Buradayım.” O an, sözün gücüne inanmıştı. Çocuk, Ethan’ın kollarında ölmüştü.

Ethan, fincanını daha sıkı tuttu; parmak kemikleri beyazladı.

Lily, ona baktı.

“Size sorabilir miyim?” dedi.

Ethan, “Sor,” der gibi başını kaldırdı.

“Sen de bir şey kaybettin mi?”

Bu soru, kafenin içindeki havayı değiştirdi. Ethan, yıllardır terapi odalarında, resmi formlarda, “nasılsınız?” sorularında kendini saklamaya alışmıştı. Ama bir çocuğun, kırık bir yerden gelen dürüstlüğü karşısında saklanmak zor gelirdi.

Ethan derin bir nefes verdi.

“Evet,” dedi. “Arkadaşlarımı… ve benden bazı parçaları.”

Lily, bu cevabı duyunca sanki rahatladı. Çünkü “yalnız değilim” duygusu, bazen ilaçtan daha etkilidir.

“Geri döndün,” dedi Lily, “ama tam dönmedin, değil mi?”

Ethan gözlerini kaçırmadan baktı. Bu kız çocuğu, bir yetişkinin yıllarca kaçtığı cümleyi tek hamlede yakalamıştı.

“Evet,” dedi Ethan. “Tam olarak öyle.”

Köpek başını kaldırıp Ethan’a baktı, sonra Lily’ye döndü. İkisinin arasındaki sessiz anlaşmaya şahitlik eder gibi.

Ethan bir an Lily’nin metal koltuk değneklerine baktı. Sonra hemen gözlerini geri çekti; Lily’nin “eksik” olduğu yere bakmak istemiyordu. Ethan, insanın gözünü nereye koyduğunun bir mesaj olduğunu biliyordu.

Lily, onun bu inceliğini fark etmiş gibi gülümsedi.

“Çoğu kişi önce bacağıma bakıyor,” dedi. “Sonra yüzüme geliyor. Bazen hiç yüzüme gelmiyor.”

Ethan, dişlerini sıktı. “Bunu hak etmiyorsun,” dedi.

Lily omuz silkti. “Ben de hak etmiyordum zaten,” dedi. “Ama oldu.”

Sonra, beklenmedik bir olgunlukla ekledi:

“Bazen… ‘ait miyim?’ diye düşünüyorum. Okulda, kafede, parkta… Her yerde.”

Ethan, ilk kez konuşmak için öne eğildi.

“Ait olmak,” dedi, kelimeleri tartarak, “başkalarının izniyle olmamalı. Ama dünya bazen… bunu unutturuyor.”

Lily, başını salladı. “Ben de unutmak istemiyorum,” dedi.

Bölüm 3 — Köpeğin Bildiği Sır

Köpek o ana kadar sessizdi; sadece varlığıyla konuşuyordu. Lily, köpeğin tasmasını okşadı.

“Onun adı Rex,” dedi. “Beni okula götürüyor. İnsanlar bazen ‘saldırır mı’ diye soruyor. Oysa o… sadece yanımda duruyor.”

Ethan, Rex’in bakışını yakaladı. Köpek, Ethan’a yabancı gibi değil, sanki tanıdık bir görev gibi bakıyordu.

Ethan hafifçe gülümsedi—uzun zaman sonra yüzünde gerçek bir kıpırtı.

“Rex iyi eğitimli,” dedi. “Ama daha önemlisi… iyi kalpli.”

Lily’nin gözleri büyüdü.

“Sen köpeklerden anlıyor musun?” diye sordu.

Ethan başını salladı. “Evet,” dedi. “Biraz.”

“Nasıl?” Lily merakla öne eğildi.

Ethan bir an durdu. Çünkü anlatacağı şey, kendini açmak demekti. Ve kendini açmak, yıllardır taşıdığı zırhı çıkarmak demekti.

Ama Lily’nin yüzünde merak vardı, acıma değil.

Ethan konuştu:

“Eskiden… görevdeyken yanımızda bir köpek vardı. Sadece eğitimli değildi. Bizimle… insan gibi bir bağ kurmuştu.”

Lily fısıldadı: “O seni korudu mu?”

Ethan’ın gözleri bir an dondu. Sesini alçalttı.

“Bir gün,” dedi, “bir araç alev aldı. Her yer… gürültü, ateş, bağırış. Ben içeride sıkıştım. O köpek… beni çekip çıkardı. Dişleriyle üniformamı yakaladı, bırakmadı. Mermiler varken bile bırakmadı.”

Lily’nin ağzı aralandı. Rex’e baktı. Rex sanki bu hikâyeyi anlıyormuş gibi, bir kez kuyruğunu yere vurdu.

“Demek köpekler…” dedi Lily, “insanları kurtarabilir.”

Ethan, Lily’ye baktı. Kelimelerin en çıplağıyla söyledi:

“Evet. Ve bazen… insanlar da insanları kurtarır. Fark etmeden.”

Lily, bir an sessiz kaldı. Sonra dikkatle sordu:

“Peki o çocuk… hani kucağında… onu kurtaramadın ya…”

Ethan’ın nefesi kesildi. Lily bunu nereden anlamıştı? Ethan, o an fark etti: Lily onun yüzündeki yükü görmüştü. İnsan bazı acıları, kelime söylemeden taşır ama yüz, yalan söylemez.

Ethan bir süre konuşamadı. Kafede garip bir sessizlik vardı. Başka masalardan insanlar bakmıyor gibi yapıyordu; ama herkesin kulağı buradaydı. Bazıları, gözlerini fincana indirirken gözyaşını saklamaya çalışıyordu.

Ethan sonunda konuştu:

“Evet,” dedi. “Kurtaramadım.”

Lily’nin yüzünde beklenen tepki yoktu. “Yazık,” diyen bir ifade yoktu. “Acıyorum,” yoktu. Sadece anlayan bir sessizlik vardı.

“Sen o çocuğu taşıdın,” dedi Lily. “Bu… bir şey değil mi?”

Ethan’ın boğazı düğümlendi.

“Bilmiyorum,” dedi kısık sesle.

Lily, o anda çok küçük bir cümle kurdu ama cümle ağırdı:

“Ben de bacağımı kurtaramadım. Ama ben… yine de buradayım.”

Ethan, ilk kez kendine başka bir pencereden baktı. “Kurtaramadım” cümlesi, yıllarca onu zehirlemişti. Lily ise “kurtaramadım ama buradayım” diyerek cümlenin ikinci yarısını hatırlatıyordu.

Rex, başını Ethan’ın dizine tekrar yasladı. Sanki “evet, buradayız” der gibi.

Bölüm 4 — Zırhsız Konuşmak

Kafe sıcak olmaya devam ediyordu; ama Ethan ilk kez sıcaklığı fark ediyordu. Dışarıdaki kar, sanki daha yavaş yağıyordu. Zaman bile bu masaya saygı gösterir gibiydi.

Lily, sıcak çikolatasından bir yudum aldı.

“Biliyor musun,” dedi, “en çok düşmekten korkuyorum.”

Ethan hemen anladı. Düşmek, sadece fiziksel değildi. Düşmek, insanların önünde kırılmak demekti. Düşmek, “bak işte, yapamıyor” diyen bakışları beslemek demekti.

“Ben de düşmekten korktum,” dedi Ethan. “Ama başka bir tür düşmekten.”

Lily başını yana eğdi. “Nasıl?”

Ethan, alıştığı hazır cümleleri bir kenara bıraktı. Bu kez konuşması, rapor diliyle değil, insan diliyle olacaktı.

“Bir daha birini kaybetmekten korktum,” dedi. “Birine söz verip tutamamaktan.”

Lily, bir an düşündü. Sonra çok sakin söyledi:

“Belki söz… ‘kurtaracağım’ değil… ‘yanındayım’ olmalı.”

Ethan, bu cümleyi duyunca sanki yıllardır sırtında taşıdığı bir çanta yere düşmüş gibi hissetti. Çünkü Ethan’ın yaptığı hatalardan biri buydu: “Kurtarmak” kelimesini, insanın gücünün sınırlarını aşan bir emir gibi görmek.

Lily’nin önerisi daha insaniydi: “Yanındayım.”

Ethan, başını salladı.

“Haklısın,” dedi.

Lily’nin gözleri parladı. Çünkü bir yetişkinin, hele de büyük bir adamın “haklısın” demesi, çocuk için bir tür onay değil; bir tür saygıdır.

Ethan, Lily’nin ellerindeki ince izleri fark etti. Düşüp kalkmanın izleri… Çocuğun öğrenme sürecinin bedensel notları.

“Ellerin…” dedi Ethan.

Lily hemen saklamadı. Ellerini geri çekmedi.

“Bazen düşüyorum,” dedi. “Annem korkuyor. Rex… hemen yanımda oluyor. Ama ben… tekrar kalkıyorum.”

Ethan’ın yüzünde bir şey yumuşadı.

“Bu,” dedi, “cesaret.”

Lily, acı bir gülümsemeyle başını salladı.

“Bence bu… mecburiyet,” dedi.

Ethan, ilk kez hafifçe güldü—kısa bir kahkaha değil, sessiz bir nefes gibi.

“Bazen aynı şeydir,” dedi. “Mecburiyetin içindeki cesareti görürsen.”

Lily de güldü. Çok küçük, çok hafif bir gülüş. Ama kafenin içindeki bazı insanların gözleri doldu. Çünkü o gülüş, “ben hâlâ buradayım” diye fısıldıyordu.

Ethan, Lily’nin gülüşünü duyunca şaşırdı. Kendi içinde bir yerde, uzun zamandır kapalı olan bir kapı aralandı: Ethan, hizmetten döndüğünden beri gerçek bir kahkaha duymadığını fark etti. Etrafında insanlar gülüyordu elbette, ama onun kulağına “gerçek” gelmiyordu. Lily’nin gülüşü ise gerçekti—içinde acı taşısa da gerçekti.

Bölüm 5 — Kafenin Tanıklığı

Zaman geçtikçe, kafe sanki bu masayı korumaya karar verdi. Garson, masaya yaklaşırken daha yavaş yürüdü. Yan masadaki çift, konuşmayı bıraktı. Bir yaşlı adam gazeteyi indirdi, gözlerini sildi. Kimse “meraklı” bakışlarla Lily’yi rahatsız etmedi; bakışlar bu kez “tanık” oldu, “seyirci” değil.

Ethan bunu fark etti ve içinden bir sızı geçti. İnsanlar iyi olmayı da biliyordu aslında; bazen sadece bir işaret bekliyorlardı.

Lily, fincanı bitirince derin bir nefes aldı.

“Bugün burada oturmak istedim,” dedi, “çünkü… kendimi saklamaktan yoruldum.”

Ethan, “Saklanmak” kelimesini duyunca irkildi. Çünkü Ethan da saklanıyordu. Üniformasını dolaba koymuştu ama zırhını koymamıştı. Bu kafeye her gün gelmesi, aslında bir kaçıştı: evdeki sessizlikten, gecenin içindeki gürültüden, uykusuzluğun kenarından.

Lily’ye baktı.

“Ben de yoruldum,” dedi Ethan, farkında olmadan.

Lily’nin gözleri, “o zaman ben doğru masaya gelmişim” der gibi yumuşadı.

Bir süre daha konuştular. Lily okuldan bahsetti: bazı arkadaşlarının ona “kırık” gibi davranmasından, bazı öğretmenlerin fazla korumacı olmasından, bazı çocukların ise cesurca normal davranmasından.

“En iyisi,” dedi Lily, “normal davranmaları. ‘Lily, top oynamak ister misin?’ demeleri. Ben ‘oynayamayacağım’ dediğimde de ‘tamam, o zaman gel resim yapalım’ demeleri. Yani… benmişim gibi.”

Ethan başını salladı. “Evet,” dedi. “İnsanlara en çok bu iyi gelir.”

Sonra Ethan, kendini şaşırtan bir şey yaptı. Lily’ye savaşla ilgili bir anısını anlattı—ama kahramanlık değil. Pişmanlık değil. İnsanlık.

“Bir gün,” dedi, “oradaki küçük bir çocuk bize su getirmişti. Korkuyordu ama gülümseyordu. Biz onu korumaya çalışıyorduk ama aslında o… bize insan olduğumuzu hatırlatıyordu.”

Lily dikkatle dinledi.

“Yani…” dedi, “bazen çocuklar yetişkinleri kurtarır.”

Ethan, bu cümleyi reddetmedi. Çünkü doğruydu.

“Evet,” dedi. “Bazen olur.”

Rex, sanki konuşmanın ağırlığını hafifletmek ister gibi bir anda başını yana eğdi. Lily gülerek Rex’in kulağını okşadı.

“Bunu yapınca komik oluyor,” dedi.

Ethan’ın yüzünde bir sıcaklık belirdi. O an, kafenin içindeki herkes bir şey hissetti: Bu masada “yaralar” konuşuluyor ama kan akmıyordu. Bu masada “kayıplar” var ama hayat hâlâ tutunuyordu.

Bölüm 6 — Kalkış

Zamanın nasıl geçtiğini kimse anlamadı. Lily bir an saate baktı; yüzünde hafif bir telaş belirdi.

“Gitmem gerekiyor,” dedi. “Annem merak eder.”

Ethan istemsizce dikeldi. Vedalar onun için zordu. Vedalar, hep bir şeyleri geri getirirdi: helikopter sesi, cenaze törenleri, kapalı tabutlar…

Lily koltuk değneklerini aldı. Kalkarken yüzündeki ciddiyet geri geldi; dengede kalmak, dikkat isterdi. Rex de hemen doğruldu, Lily’nin yanında pozisyon aldı.

Lily, masadan ayrılmadan önce Ethan’a baktı.

“Teşekkür ederim,” dedi. “Bugün… burada oturabildim.”

Ethan, bir teşekkür cümlesinin bu kadar ağır olabileceğini unutmuştu.

Lily devam etti, sesi biraz titredi ama bakışları titremedi:

“Bugün kendimi… kırık hissetmedim.”

Bu cümle, Ethan’ın içinde bir yere çarptı. Çünkü Ethan da kendini kırık hissediyordu. Ama Lily’nin yanında, o kırıklık bir kusur değil, bir gerçeklik olmuştu—ve gerçeklik bazen iyileştirir.

Ethan ayağa kalktı. Sanki bedeninin içindeki yıllanmış disiplin, bu an için yeniden anlam kazanmıştı. Lily’nin karşısında resmi bir tören yapmıyordu, ama saygıyı göstermek istiyordu.

Ethan sağ elini şakağına götürdü ve Lily’ye asker selamı verdi.

Kafedeki insanlar dondu. Bu bir gösteri değildi. Bu, “Seni görüyorum” demenin en sade, en güçlü yoluydu.

Lily’nin gözleri doldu. Gülümseyerek başını eğdi.

Rex, Ethan’a bir kez baktı. Köpeklerin bakışı bazen cümleden net olur. Sanki “görev tamam” der gibiydi.

Lily kapıya doğru ilerledi. Koltuk değneklerinin sesi, bu kez daha kendinden emindi. Kapıya ulaşmadan önce bir kez daha başını çevirip kafenin içine baktı. Geldiğinden daha dik duruyordu. İnsanlar bu kez bakışlarını kaçırmadı; ama bakışlar acıma taşımıyordu. Bir tür saygı vardı.

Kapı kapandı. Karın sesi geri geldi.

Ethan masaya oturdu ama artık aynı adam değildi.

Bölüm 7 — Boş Sandalyede Kalan Şey

Masa boştu. Lily gitmişti. Rex’in tüylerinden kalan hayali sıcaklık bile çekilmişti.

Ama kafenin içindeki hava değişmişti.

Ethan, ellerine baktı. Savaşta da ellerine bakardı—çünkü eller, yaptıklarını taşır. Bu kez eller, bir şey daha taşıyordu: Lily’nin cümlesini.

Bugün kendimi kırık hissetmedim.

Ethan, içinden gelen sesi ilk kez susturmadı. O ses yıllardır ona “başarısız oldun” diyordu. Bu kez Ethan o sese yeni bir cümleyle cevap verdi:

“Ben de bugün… kendimi tamamen kayıp hissetmedim.”

Bu küçük bir adımdı. Ama Lily’nin beş adımı gibi; küçük, gerçek ve ağır.

Ethan pencereden dışarı baktı. Kar yağmaya devam ediyordu. Hayat da ediyordu.

Bir süre sonra garson yaklaştı, sessizce masayı toplamak için izin ister gibi baktı. Ethan başını salladı.

Garson, masayı silerken fısıldadı:

“Kız çok cesurdu.”

Ethan, kısa bir süre sessiz kaldı. Sonra:

“Evet,” dedi. “Ve farkında değil… beni de cesur olmaya zorladı.”

Garson gülümsedi, uzaklaştı.

Ethan fincanını bitirdi. Ceketini giydi. Kapıya yöneldi.

Kapının eşiğinde durdu. Normalde her gün yaptığı gibi çıkıp gidebilirdi. Ama bu kez, içeride bıraktığı şey sadece boş bir fincan değildi.

İçeride, görünmez bir umut kalmıştı.

Ethan dışarı çıktı. Soğuk yüzüne çarptı. Ama o soğuğun içinde bile, içi ilk kez bu kadar sessizdi.

Ve Ethan, yıllardır ilk kez şunu düşündü:
İyileşme her zaman terapi odasında başlamaz. Bazen bir masada başlar. Bir çocuğun “oturabilir miyim?” sorusuyla. Ve bir adamın “elbette” demesiyle.

Kimi zaman güç, gürlemez.

Kimi zaman güç, kısık bir sesle yer ister—ve o yeri bulunca, ardında boş bir sandalye değil, kalıcı bir umut bırakır.

 

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News