Fırtınada 300 Sığırını Kaybediyordu, Gizemli Kadın Ortaya Çıkınca Her Şey Değişti!

Fırtınada 300 Sığırını Kaybediyordu, Gizemli Kadın Ortaya Çıkınca Her Şey Değişti!

FIRTINANIN GETİRDİĞİ CEYLAN

Lokman Yılmaz’ın Çiftliğinde Bir Ortaklığın ve Bir Yuvanın Hikâyesi

BÖLÜM 1 — Gökyüzünün Rengi Değiştiğinde

Şafak sökerken gökyüzü tuhaf bir renk aldı.

Lokman Yılmaz, çiftlik evinin mutfak penceresinde durmuştu. Elinde, artık içilmeyecek kadar soğumuş bir çay bardağı vardı. Ufuk önce gül rengine dönmüş, sonra sanki biri güneşin üstüne kirli bir tül örtmüş gibi hastalıklı bir yeşilimsi griye kaymıştı. Lokman bu toprağı kırk üç yıldır işliyordu. Havanın dilini, başka adamların gazeteyi okuduğu gibi okurdu: Bulutun ağırlığı, rüzgârın keskinliği, kuşların telaşı, uzak tepelerdeki sisin duruşu… Bunların hepsi birer harfti onun için.

Bu fırtına kötü olacaktı.

Ev sessizdi. Lokman yıllardır tek başına yaşıyordu. Çiftliğin sessizliği ona yabancı değildi; o sessizliği bilerek büyütmüştü. Her çit direği, her su hattı, her yemlik… hepsi “kimseye ihtiyaç duymadan” yapılmış bir hayatın kanıtıydı.

Babası… Lokman’ın babası, Lokman daha yirmisine gelmeden aile çiftliğini kumarda kaybetmişti. Kağıt oyunları, at yarışları, “son bir el” yalanları… ve sonunda bir imza. Lokman, o günün kokusunu hâlâ hatırlardı: ter, tütün, utanç. Annesi evi terk etmiş, babası yıllarca “geri alacağım” diye diye kendini tüketmişti. Lokman o dersten tek bir hüküm çıkarmıştı:

Sadece kendine güven. Kimseye muhtaç olma.
Yoksa bir başkasının zaafı yüzünden her şeyini kaybedersin.

Önce rüzgâr vurdu.

Pencereleri tıngırdattı; sonra evin çatısını yokladı; sonra bacadan içeri bir uğultu doldurdu. Lokman çayın bardağını bırakıp verandaya çıktı. Rüzgâr yüzüne tokat gibi çarptı. Daha kahvaltı etmemişti ama midesi sanki taşla dolmuş gibiydi.

Dakikalar içinde kar yandan geldi. Öyle kalın tabakalar hâlindeydi ki, evden yetmiş metre ötedeki ahırı seçemez olmuştu. Lokman’ın sürüsü güney otlağına dağılmıştı: üç yüz baş. Her biri, kurduğu her şeye değerdi. Bu beyaz cehennemde panikleyip çitlere sürtünürlerse ya da donmuş çukurlara yuvarlanırlarsa, bir gecede yok olabilirlerdi. Ve Lokman, her bir kaybı, bir organını yitirir gibi hissederdi.

Paltosunu kaptı. Eldivenlerini geçirdi. Çizmesini çekti. Ahıra koştu.

Kapıdan çıktığı an rüzgâr onu yakaladı. Kar, yüzünü kırık cam gibi kesiyordu. Soğuk, giysilerindeki her boşluğu buluyor; aç gözlü parmaklarla ısıyı çalıyordu.

Sığırları zaten koşarken buldu.

Korkuyla kör olmuş, birbirlerini itiyor, başlarını sağa sola savuruyor, nereye kaçtıklarını bilmeden kaçıyorlardı. Lokman bağırdı. Islık çaldı. Sesinin hepsi rüzgârın içinde dağılıp gitti. Kısrağına atladı; hayvan kulaklarını yatırmış, fırtınanın öfkesini sezmişti. Lokman dizginleri topladı, sürünün önüne kırdı, onları ahıra doğru döndürmeye çalıştı.

Ama fırtına, insanın planlarını eğip bükmeyi sever.

Kısrak, karın altındaki gizli bir çukurda tökezledi. Lokman bir an havada kaldı; sonra sert bir şekilde kar yığınına fırladı. Dizinin üstünden acı geçti, ağzına kan tadı doldu. Ayağa kalkmaya çalıştı. Ellerinin üstüne düştü. Sığırlar beyaz kaosun içinde kayboldu.

Lokman, gözlerinin önünde kurduğu her şeyin yıkılışını gördü.

Ve tam o sırada, onu gördü.

Tipinin içinde karanlık bir figür ilerliyordu: bir atlı. Sanki pazar havası varmış gibi hareket ediyordu; böyle koşullarda imkânsız görünen bir zarafetle at sürüyordu. Atı, binicinin ağırlığının en ufak kaymasına bile tepki veriyor; ikisi birlikte tek beden gibi akıyordu.

Sığırlar… sığırlar o atlıya doğru döndü.

Lokman’ın boğazı düğümlendi. Sürü, bir emir almış gibi hizaya giriyor, kahverengi beyaz bir nehir hâlinde atlı figürün etrafından akıyordu. Atlı, kovalamıyor; yönlendiriyordu. Kendini kaçış yoluna koyuyor, sürünün korkusunu kırmadan onları doğru yere çeviriyordu.

Lokman, atına bindi ve takip etti.

Bu artık yardım etmek değildi; bu bir mucizeye tanıklık etmekti.

BÖLÜM 2 — “Sadece Ceylan”

Büyük güney ahırına ulaştıklarında, sürünün tamamı içerideydi. Güvenli. Soluklar buhar olup yükseliyor, hayvanların böğürtüsü ahırın duvarlarında yankılanıyordu. Lokman, kendi kalbinin hâlâ deli gibi çarptığını fark etti. Dizindeki acı, o an önemini kaybetmişti.

Atlı kadın, yorgun atının koşumlarını çözüyor, pratik ellerle bacaklarını kontrol ediyordu. Hareketleri hızlı değil; gereksiz hiçbir hareketi olmayan, ekonomik ve sakin bir ustalıkla doluydu. Lokman kendini tutamadı.

“Kimsin sen?” dedi.

Sesi, soğuktan kaba çıkmıştı.

Kadın başını kısa bir an kaldırdı. Gözleri dere suyu rengindeydi: ne tam mavi, ne tam gri. Daha çok soğuğun içinde bile berrak kalan bir şey.

“Önemli mi?” dedi.

“Az önce üç yüz baş sığır kurtardın.” Lokman bir adım attı. “Bu önemli.”

Kadın omzunu silkti. “Kurtarılmaya ihtiyaçları vardı.”

Sonra yine atına döndü, sanki konuşma gereksiz bir lükstü.

Lokman onu çalışırken izledi. Hayvana otoriteyle ama sertleşmeden dokunuş… Atın boynunu okşarken bile “hadi” demeyen bir güven… Bu kadın çiftçiliği geçen yaz öğrenmiş bir gezgin değildi. Bu, sürüyle büyümüş birinin diliydi.

“En azından adını söyle.”

Kadın bir an durdu. Sonra kısa, sanki tek kelimelik bir kapı aralığı açar gibi konuştu:

“Ceylan.”

“Hepsi bu mu? Sadece Ceylan mı?”

Kadın tekrar baktı. “Sadece Ceylan.”

Lokman’ın içinden bir şey geçti. İsmin yalınlığı, kadının tavrıyla uyumluydu: fazlasını isteme.

Fırtına bitmemişti. Ahırın kapıları zangırdıyordu. Lokman, kadının sürüyü gözden geçirişini izlerken onun neye baktığını fark etti: topallık, sancı, soğuktan çatlayan burun, tırnak arası… Her şeyi bir bakışta okuyor, gerekli müdahaleleri işaret ediyordu.

“Burada yem depolanmış mı?” diye sordu Ceylan.

Lokman ilk kez onun kendiliğinden bir soru sorduğunu duydu. “Evet… ama bu fırtına üç gün sürerse…”

Ceylan konuşmadan saman balyalarının yerini işaret etti. Hangi yalağın buzunun kırılacağını söyledi. Hangi bölmenin daha sıcak tutulması gerektiğini… Sanki bu çiftlikte yıllardır yaşıyormuş gibi.

Karanlık çöktüğünde Lokman tekrar denedi.

“İçeri gel,” dedi. “Bütün gece ahırda kalamazsın.”

Ceylan, kaba bir reddediş göstermedi. Kibar ama kararlı bir sesle konuştu: “Koşum odası yeterli. Sobası var. Bir karyola var. Daha kötüsünde uyudum.”

Ahırın uzak ucundaki küçük odaya gitti. Kapıyı sessiz bir kesinlikle kapattı.

Lokman, ahırla ev arasında karın içinde bir süre durdu. Fırtına etrafında çığlık atıyordu. Yabancı bir kadın hiçbir yerden çıkıp gelmiş, Lokman’ın tek başına kurtaramadığı her şeyi kurtarmıştı. Teşekkürü kabul etmiyor, kendini açıklamıyor, içeri bile girmiyordu.

Lokman boş evine yürüdü.

Yıllardır olmadığı kadar kafası karışıktı.

BÖLÜM 3 — Üç Günlük Sessiz Emek

Fırtına üç gün sürdü.

Her sabah Lokman ahıra ulaştığında, Ceylan’ı çoktan çalışırken buldu. Sığırları kontrol etmiş, buzları kırmış, bölmeleri temizlemiş, zayıf görünen buzağıların altına daha sıcak saman sermiş oluyordu. Bir şeyden kaçıyormuş gibi çalışıyordu; sanki durursa, zihni ona yetişecek.

İkinci gün, Lokman kahve ve börek götürdü.

Ceylan başıyla teşekkür edip kabul etti ama yerinde durmadı. Bir lokma aldı, dirgeni yeniden kavradı. Lokman onun ellerini gördü: eski yaralar vardı. Telin kestiği izler, ağır işten gelen nasırlar. Bu eller, uzun bir hikâye taşıyordu.

“Sığır biliyorsun,” dedi Lokman.

Ceylan, şişmiş ayağı olan bir düveyi incelerken “Babam çiftçiydi,” dedi.

Lokman durdu. “Çiftçi miydi?”

Ceylan’ın çenesi gerildi. Bir an için gözlerindeki berraklık, taş gibi sertleşti. Lokman zorlamayacak kadar iyi biliyordu: Bazı sorular, bir yarayı yeniden açmak gibidir.

O gün yan yana çalıştılar. Lokman, Ceylan’ın hayvanlara nasıl mırıldandığını fark etti; kelimelerden çok tonla sakinleştiriyordu. Mandalları, menteşeleri otomatik kontrol ediyor; eşyaları sanki “yarın da lazım olacak” diye düzgün tutuyordu. Şikâyet etmeden soğukta, yorgunlukta hareket ediyordu.

Yemliklere saman atarlarken Lokman bir soru daha sordu.

“Nereye gidiyordun?”

Ceylan dirgeni iki eliyle dengede tuttu. “Özellikle bir yere değil.”

Lokman kaşlarını çattı. “Tipinin içinde hiçbir yere gitmek akıllıca görünmüyor.”

Ceylan duraksadı. “Sığırlarının dağıldığını gördüm. Bu rüzgârda nereye gideceklerini biliyordum. Yardım edebileceğimi düşündüm.”

“Neden?”

Ceylan dirgeni yeniden savurdu. “Çünkü ihtiyaçları vardı.”

Konuşmayı kapattı.

Üçüncü gün fırtına öfkesini kaybetmeye başladı. Ahır duvarlarındaki çatlaklardan soluk ışık süzüldü. Lokman hasarı değerlendirmek için dışarı çıktı: iki yerde çit düşmüş, bir kulübenin çatısı çökmüş, saman stokları azalmıştı ama… sürü yaşıyordu.

Öğlene doğru ahıra döndüğünde Ceylan’ı koşum odasının kapısında buldu. Solgun, sallanıyordu.

“Yemeğe ihtiyacın var,” dedi Lokman.

“İyiyim.”

“Berbat görünüyorsun.”

Ceylan’ın yüzünde bir gülümsemenin hayaleti geçti. “Tatlı dilli biri…”

“Ciddiyim. Eve gel. Tencerede çorba var.”

Ceylan’ın sesi yumuşadı ama içindeki çelik kaybolmadı: “Ne yapmaya çalıştığını takdir ediyorum. Ama sadakaya ihtiyacım yok. Sığırlar güvende. Fırtına kırılıyor. Ben de yola çıkacağım.”

“Özellikle bir yere değil mi?”

“Aynen öyle.”

Lokman onu inceledi: Gururu tanıdı. Kendi gururunu da.

“En azından ödeme yapmama izin ver,” dedi. “Üç gün vasıflı emek. Sadaka değil. Gündelik.”

Ceylan başını salladı. “Paranı istemiyorum.”

Koşum odasına döndü. Yıpranmış bez çantasına birkaç eşya koydu.

Lokman’ın göğsünde hayal kırıklığı gibi bir şey alevlendi. “Sana geri yardım etmeme izin vermeyeceksen neden bana yardım ettin?”

Ceylan durdu. Sırtı ona dönüktü. Konuştuğunda sesi ağırlık taşıyordu:

“Çünkü sığırların ölüyordu. Bu yeterli sebep.”

Ahırın ana kapılarından soluk güneş ışığı incelen bulutları yarıyordu. Fırtına bitiyordu. Bir saat içinde Ceylan gitmiş olacaktı ve Lokman onun neden geldiğini ya da nereye gideceğini asla bilmeyecekti.

Lokman kendini konuşurken duydu: “En azından yarına kadar kal. Yollar daha iyi olur. Hasarı kontrol etmek için yardıma ihtiyacım olabilir.”

Ceylan döndü. Dere suyu gözleri Lokman’ın yüzünü taradı. Orada ne gördüyse omuzlarını hafifçe düşürdü.

“Bir gün daha,” dedi. “Sonra gidiyorum.”

O gece Lokman, rüzgâr yerine sessizliği dinledi. Ahırında uyuyan kadını düşündü. Neden yardım ettiğini… neden kaldığını… neden gideceğini…

Ve neden umurunda olduğunu merak etti.

BÖLÜM 4 — Ateşin Söyledikleri

Dördüncü sabah Lokman şafakta ahıra gitti.

Ceylan’ı sığır bölmeleri arasındaki koridorda yığılmış buldu.

Lokman’ın kalbi duracak gibi oldu. Sonra koştu. Dizlerinin üstüne çöktü. Ceylan nefes alıyordu ama bilinçsizdi. Teni ateşle yanıyordu. Lokman onu kaldırdığında neredeyse hiç ağırlığı yoktu; sanki kendini üç gün boyunca tüketip içindeki her şeyi sürünün sıcaklığına çevirmişti.

Lokman, onu eve taşıdı.

Aklı yarışıyordu: dondurucu koşullarda durmaksızın çalışma, yeterince yememe, ısıtılmamış koşum odasında uyuma… Hepsi bir araya gelmişti.

Ceylan’ı misafir odasına yatırdı. Üzerine battaniyeleri yığdı. Mutfakta su kaynatıp et suyu hazırladı. Hasta buzağılara baktığı gibi bakacaktı ona: sakin, pratik, dikkatli.

Ateş üç gün sürdü.

Bazen Ceylan gözlerini açıyor, tavana bakıp anlamı olmayan kelimeler fısıldıyordu. Bazen öyle rüyalar görüyordu ki, Lokman onun boğazından çıkan haykırışla ürperiyordu.

Sonra parçalar hâlinde hikâye gelmeye başladı.

“Kuraklık haziranda geldi…” diye mırıldandı bir gece. Gözleri odaklanmamıştı. “Ot temmuzda kahverengiye döndü. Dere kurudu.”

Lokman, onun alnına nemli bez koyarken daha da sessizleşti. Ceylan’ın sesi kırıldı:

“Babam kırılacak dediler… Kırılmadı.”

Bir süre sonra nefesi hırıltıya döndü. “Sürüyü parça parça satmak zorunda kaldık. Her buzağıyı… her düveyi…”

Lokman yutkundu. Ceylan’ın sesinde, sanki kendi bedeninden bir şey koparılıyormuş gibi bir acı vardı.

“Babam kamyonlara yüklenirken izledi. Çocuklarının gidişini izler gibi…”

Ceylan ağladı; ateşli bir ağlayıştı bu, uykuyla gerçek arasına sıkışmış.

“Son inek eylülde gitti. O ekimde öldü. Doktor kalp yetmezliği dedi… Ben daha iyi biliyorum. Her şeyi kaybetmekten öldü.”

Lokman boğazında bir yumru hissetti. Yavaşça konuştu, belki Ceylan duyar diye, belki kendi duysun diye:

“Buradasın. Güvendesin.”

Ceylan, ateşin içinden bir cümle çekip çıkardı: “Babam bana ‘Ceylan’ derdi… Çünkü doğmadan önce ceylan gibi tekmeler atarmışım.”

O gece ateş yeniden yükselirken, Lokman kendi hikâyesini anlattı. Ceylan hatırlar mıydı bilmezdi ama uyuyan bir yüze konuşmak, yalnız bir adam için garip bir teselliydi.

“Babam kumarbazdı,” dedi. “Kağıt… at… olasılığı olan her şey. Ben on dokuz yaşındayken çiftliğimizi kaybettik. Annem gitti. Ben kaldım. Sonra bankadan kredi alıp yeniden başladım.”

Sustu. Ceylan’ın soluk yüzüne baktı.

“Kimsenin alamayacağı bir şey inşa edeceğime yemin ettim. Yirmi dört yıl bu çitleri diktim. Toprağı parça parça aldım. Yarın geri ödeyemeyeceğim borç almadım. Kimseden yardım istemedim.”

Lokman’ın sesi titredi. Bu titreme soğuktan değil, yıllardır içerde tutulmuş bir gerçeğin ilk kez dışarı çıkmasındandı.

“Şimdi… sen o fırtınada bir mucize gibi at sürdün. Benim tek başıma kurtaramadığımı kurtardın.”

Üçüncü gecenin sonunda ateş düştü.

Lokman sandalyede uyuya kalmıştı. Uyandığında soluk şafak ışığı perde aralığından sızıyordu. Ceylan’ın gözleri açıktı. Berrak, sakin, yorgun… ama hayattaydı.

“Sığırlar…” diye fısıldadı. Sesi çatlak çıktı.

Lokman’ın içinden rahatlama sel gibi aktı. “Güvende. Hepsi güvende.”

Ceylan’ın gözlerinden yaşlar sessizce aktı. “İyi… iyi.”

Lokman ona su içirdi. Yüzüne yavaş yavaş renk geldi.

Ceylan, etrafa bakıp nerede olduğunu anladı. “Ahırda bayıldım,” dedi, sanki bir gerçeği onaylar gibi.

“Evet.” Lokman nefes verdi. “Kendini hasta edene kadar çalıştın.”

Ceylan’ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi; sonra yüzü buruştu. “Babamın çiftliğini kurtaracak kadar güçlü değildim. Belki… başka birinin çiftliğini kurtarabilirim diye düşündüm.”

Lokman yavaşça uzandı. Ona reddetme zamanı tanıyarak, Ceylan’ın yaralı elini tuttu.

“Kurtardın,” dedi. “Her şeyi kurtardın.”

Şafakta, iki insan sessizce oturdu. Her şeyini kaybetmiş iki insan… ikisinin de tam adlandıramadığı bir şeye tutunarak.

Lokman o an anladı:
Bir adam hayatı boyunca duvar örerse, sonunda o duvarların içinde yalnız kalır.

BÖLÜM 5 — Kahya Evi Anlaşması

Ceylan yavaşça iyileşti.

Lokman, onun yardım kabul etme konusunda kendisi kadar inatçı olduğunu keşfetti. Ateşi düşeli bir gün olmadan ayağa kalkmakta ısrar etti. Mutfaktan ahıra kadar yürümek bile onu yoruyordu ama “sığırları kendim göreceğim” dedi.

Bir bölmeyi temizlerken neredeyse bayıldı.

“Düşmeden otur,” diye emretti Lokman. Onu saman balyasına yönlendirdi.

“Çalışabilirim.”

“Zar zor ayakta duruyorsun.”

Ceylan’ın çenesi, Lokman’ın aynada yıllarca gördüğü o çizgiye oturdu. “Sadaka almam.”

Lokman eğilip gözlerinin içine baktı. “Zaten kazandıysan sadaka değildir ki.”

Ceylan bir an durdu.

Lokman devam etti: “Buz ağlama sezonuna kadar kal. Nisan ve mayıs. Yedi hafta. O zaman yardım et. Gerçekten yardım edebilecek kadar güçlüyken.”

Ceylan’ın yüzünde şüpheyle umut, birbirini itip çekti. “Gündelik… vasıflı iş için adil gündelik.”

“Evet.”

“Nerede kalacağım?”

“Kahya evi var. Yaşlı Mehmet Usta emekli olduğundan beri boş. Tamir ister ama sağlam.”

“Kira öderim.”

Lokman gülümsemesini bastırdı. “Tamam. Ayda on lira.”

Ceylan kaşını kaldırdı. “Yirmi.”

“Bana daha fazla ödemek için pazarlık mı yapıyorsun?”

“Onur için pazarlık yapıyorum.” Ceylan’ın dere suyu gözleri Lokman’ı tuttu. “O evde kalırım, gündelik için çalışırım, kira öderim. Hiçbir şey verilmez. Hiçbir şey borçlu olunmaz. Bunu yapacağım tek yol bu.”

Lokman, o çeliği tanıdı. Fırtınada kendi olmayan sığırları kurtarmaya iten aynı çelikti.

“El sıkışalım,” dedi.

Ceylan elini uzattı. Tutuşu hâlâ zayıftı ama kararlıydı.

“Anlaştık.”

BÖLÜM 6 — Dedikodunun Soğuğu

İki gün sonra çiftlik yolunda atlar belirdi.

Komşu çiftlikten Tahir Ağa ve eşi Emine Hanım gelmişti. Yanlarında kasabadan Doktor Vedat ve eşi Mediha Hanım da vardı. Lokman verandaya çıktı. Tahir Ağa, “Fırtınayı iyi atlattığını duyduk,” diye seslendi.

İndikleri an gözleri Lokman’ın arkasına kaydı: ahır kapısında Ceylan duruyordu.

“Bir de misafirin olduğunu,” dedi Emine Hanım. Sesinde ocak rüzgârı gibi keskin bir yargı vardı.

Lokman’ın omuzları gerildi. “Bu Ceylan Korkmaz,” dedi net. “Buz ağlama sezonunda benim için çalışıyor.”

Emine Hanım’ın kaşları kalktı. “Senin için mi çalışıyor?”

“Vasıflı çoban. Sığırları tuttuğum çoğu adamdan iyi biliyor.”

“Peki nerede kalıyor?” Emine Hanım sordu.

“Kahya evinde.”

Emine Hanım dudaklarını inceltti. “Lokman… insanlar konuşacak.”

Lokman, kendi ağzından çıkan kelimeye kendisi bile şaşırdı: “Konuşsunlar.”

Bu, hayatını saygınlık inşa ederek geçirmiş bir adamın ağzından çıkacak cümle değildi. Ama Emine Hanım’ın tonundaki küçümseme, Lokman’ın göğsünde bir öfke yükseltmişti.

Doktor Vedat araya girdi: “Çiftliğini nasıl yönettiğin bizi ilgilendirmez Lokman. Sadece… çok şey kaybetmedin mi diye kontrol etmek istedik.”

Lokman nefes aldı. “Biraz çit, bir kulübe çatısı. Her şeyi kaybedebilirdim. Ceylan Hanım, yapamadığım zaman sığırlarımı barınağa sürdü. Ona ödeyemeyeceğimden fazlasını borçluyum.”

Ceylan hiçbir şey demedi. Döndü, ahırda kayboldu.

Komşular gidince Lokman onu eşyalarını bez çantaya atarken buldu.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu.

“Gidiyorum.” Ceylan’ın sesi düz ama içinde kırgın bir kıvılcım vardı. “İtibarını mahvetmem.”

Lokman’ın içi burkuldu. “Bana ne derlerse desinler.”

Ceylan döndü. Öfke ve incinme yüzünde karıştı. “Senin hayatını mahveden onlar olmayacakken söylemesi kolay.”

Lokman derin bir nefes aldı, kendini sakinleştirdi. “Geçimini kurtardın. Bu gerçek. Bunu göremeyen… endişelenmeye değmez.”

Ceylan başını salladı. “Anlayamıyorsun.”

Lokman bir adım yaklaştı. “İncinmişliği biliyorum. Kaçışı biliyorum. Kolay güvenmiyorsun.”

Ceylan’ın elleri çantada durdu.

Lokman sesini yumuşak tuttu: “Ayrıca yardıma ihtiyacım olduğunu biliyorum. Sen işe ihtiyaç duyuyorsun. Kahya evi boş. Geri kalan her şey sadece gürültü.”

Ceylan, gözlerini kaçırmadan sordu: “Bana ne olacağı neden umurunda?”

Lokman dondu. İyi bir cevabı yoktu; sadece çıplak bir gerçek vardı.

“Bilmiyorum,” dedi. “Ama umurumda.”

Ceylan’ın omuzları bir milim gevşedi. Çantayı yavaşça indirdi.

O gece Lokman, kendi hayatının çizgisinin değiştiğini hissetti. Sanki yıllardır “kendi kendime yeterim” diye ördüğü duvarın bir taşına ilk kez su değmişti.

BÖLÜM 7 — Baharın Ritmi

Nisan dünyayı yumuşak ve yeşile çevirdi.

Kar derelere dönüştü. Çimen, ısınan topraktan utangaçça çıktı. İlk sığırcık Lokman’ın veranda çatısına kondu ve bölgenin şarkısını söyledi. Lokman, yıllardır ilk kez o şarkıyı gerçekten dinlediğini fark etti.

Ceylan kahya evine taşındı ve bir ritme düştüler.

Lokman kahvesini bitirmeden şafaktan önce kalkıyor, ahıra gidiyor, doğum bölmelerini kontrol ediyordu. Ceylan, uzun pratikten gelen rahatlıkla çiftliğin yolunu biliyordu. Bir buzağı doğumda sıkışınca sorulmadan kollarını sıvadı. Çit tamiri gerekince elinde tel kesiciyle beliriverdi.

Çoğunlukla sessiz çalıştılar. Bu sessizlik, soğuk bir sessizlik değildi; ortak amaçtan doğan, insanı yormayan bir sessizlikti.

Lokman farkında olmadan onu izlemeye başladı: Yeni doğan buzağılara neredeyse acı veren bir yumuşaklıkla dokunuşunu… Gün batımında dağlara bakarken gözlerindeki uzak yazı… Bir şey düşünürken dudaklarının kenarında beliren kısacık gülümsemeyi…

Nisan sonunda bir gece, bir düve zor doğuma girdi. Buzağı ters gelmişti. İkisi birlikte iki saat didindi. Sonunda buzağıyı çıkardıklarında samana oturup nefes nefese kaldılar; üstleri doğum sıvısıyla, elleri titrek.

“Haydi,” dedi Lokman. “Sızıyı alacak salep var.”

Verandada oturdular. Aynı bardağı paylaştılar. Güneş dağları altın mora boyadı. Yeni doğan buzağı aşağıda iştahla emiyor, annesi onu adanmış bir dikkatle yalıyordu.

“Bu asla eskimiyor,” dedi Ceylan yumuşakça. “Hayatın kazanması.”

Lokman başını salladı. “Baban sana çiftçiliği öğretti.”

Ceylan bir yudum aldı. “İyi bir çiftçi toprağı dinler derdi. Çimen ne zaman stresli? Sığırlar ne zaman huzursuz? Hava ne zaman değişiyor?”

Sesi takıldı. “O öldükten sonra… onu duymayı unuttum.”

Lokman o sessizliği anladı. Uzun bir süre sadece rüzgâr konuştu.

Sonra Lokman yavaşça dedi ki: “Yirmi yıl bu yerin etrafına çit ördüm. Yeterince sağlam yaparsam güvende olacağımı sandım.”

Ufka baktı. “Meğer kendi etrafına çit örmek seni güvende yapmıyormuş. Sadece yalnız yapıyormuş.”

Ceylan ona baktı. Dere suyu gözleri son ışığı yakalıyordu.

“Artık yalnız değilsin,” dedi.

Kelimeler aralarında asılı kaldı. Lokman’ın göğsü yıllardır hissetmediği bir şeyle sıkıştı: Birini yakına istemenin tehlikeli sıcaklığı.

“Sen de değilsin,” dedi Lokman sessizce.

Ellerinin arası veranda korkuluğunda santimlerdi. Ceylan kaydı. Parmakları Lokman’ın parmaklarına değdi. Temas, çit teline dokunmak gibi içinden geçti.

Ceylan nefesini tuttu. Lokman da.

Uzun bir an hiçbiri kıpırdamadı.

Sonra Ceylan birden ayağa kalktı. Çok hızlı, neredeyse tökezleyerek. “Yarın erken,” dedi. “Salep için teşekkürler.”

Ve evine doğru yürüdü.

Lokman penceresinde beliren lambayı izledi. Dakikalar sonra sığırcık akşam şarkısını söyledi. Lokman, ilk kez yıllardır gerçekten duydu.

Toprak konuşuyordu. Lokman henüz ne dediğini bilmiyordu.

BÖLÜM 8 — Bankanın Soğuk Kâğıdı

Mayıs sonunda kasabadan Rıfat Bey geldi.

İlçe bankasından. Siyah arabası çiftlik yolunda, yerin yıpranmış güzelliğine karşı yanlış duruyordu. Lokman onu çiftlik ofisinde karşıladı; bankacıdan kişisel ziyaret hayra alamet değildi.

Rıfat Bey kâğıtları masaya yaydı. “Sığır fiyatları düştü,” dedi. “Geçen sonbahardan çok aşağı. Yem maliyetleri arttı. Fırtına hasarı… çit tamiri… saman kaybı… veteriner…”

Lokman rakamları inceledi. Midesi çöktü.

“Ne kadar kötü?” diye sordu.

“Kredi limitine yakınsın,” dedi Rıfat Bey. “Güçlü bir buzağı ürünü ve sonbaharda daha iyi fiyatlar lazım. Yoksa borçları karşılamak için arazi satmak zorunda kalırsın.”

Lokman’ın zihninde babasının kaybettiği arazi parladı. Tarih kendini tekrarlamaya çalışıyordu. Bu sefer kumar yüzünden değil; kötü şans ve piyasa yüzünden.

Rıfat Bey bir kağıdı çevirdi. “Bir mesele daha var. Yaz yardımcın… Onu tutmaya paran yetiyor mu?”

Lokman’ın çenesi sıkıldı. “Bu benim işim.”

“Ben dedikodu yapmıyorum,” dedi Rıfat Bey. “Rakamlar masrafı desteklemiyor.”

Bankacı gidince Lokman ofiste tek başına oturdu. Hesap yaptı, yeniden yaptı. Rıfat haklıydı: Ceylan’ı yaz boyunca tutarsa, adil gündelik öderse ve fiyatlar düzelmezse… çiftliğin bir kısmını kaybedecekti.

Ama Ceylan’ı göndermek, göğsünden hayati bir şeyi koparmak gibi geliyordu.

Onu güney otlağında çit tamir ederken buldu. Ceylan başını kaldırdı, Lokman’ın yüzünden kötü haberi anladı.

“Ne oldu?” dedi. Düz. Yumuşatmadan.

“Fiyatlar düştü,” dedi Lokman. “Fırtına hasarı düşündüğümden pahalı. Seni yaz boyunca tutmaya param yetmiyor.”

Ceylan’ın yüzü dikkatlice boşaldı. Bu boşluk, yıllarca “hazırım” diye kendini eğitmiş insanların yüz ifadesiydi.

“Anlıyorum,” dedi. “Ayın sonuna kadar ödeyebilirim. Referans verebilirim.”

Lokman boğazını temizledi. “Bu isteme meselesi değil.”

Ceylan telin üstünde duran elini sıktı. “Ne zaman gitmemi istiyorsun?”

“Ayın sonu.”

Ceylan bir kez başını salladı. Çite döndü. Üç kesin darbeyle zımbayı çaktı.

“O zamana kadar giderim.”

Lokman daha fazla bir şey söylemek istedi. “Gitme” demek istedi. “Sen olmadan…” demek istedi. Ama bir cümle kuramadı.

O akşam Ceylan kapısında belirdi.

“Bir teklifim var,” dedi. “İçeri gelebilir miyim?”

BÖLÜM 9 — Harita, Risk ve Ortaklık

Mutfak masasında oturdular.

Ceylan, elinde elle çizilmiş bir harita açtı. Lokman haritaya bakar bakmaz anladı: bu, Ceylan’ın babasının çiftliğiydi. İki ilçe ötede.

“Hâlâ sahibiyim,” dedi Ceylan. “Yüz altmış dönüm. İyi su kaynağı, iyi çimen, sağlam ev ve ahır.”

Lokman haritayı inceledi. “Sığır olmadan değersiz,” dedi.

“Duydum.” Ceylan’ın sesi sakindi. “Beni sürüyle destekle. Senin fazla stoktan yirmi beş baş düve. Üç yılda buzağlarla geri öderim.”

Lokman’ın kaşları çatıldı.

Ceylan devam etti: “İki çiftliği birlikte işletiriz. Ekipman ve iş gücü paylaşırız. Senin yerin ve benimki… birlikte.”

Lokman haritaya baktı. Bu teklif, sadece ekonomik bir plan değildi. Bu, güven teklifiydi. Ve Lokman yirmi yıldır güveni, borçtan bile tehlikeli saymıştı.

“Bu ikimiz için de riskli,” dedi.

“Evet.”

“Fiyatlar düzelmezse ikimiz de kaybederiz.”

“Evet.”

Lokman gözlerini kaldırdı. “Neden bunu teklif ediyorsun?”

Ceylan gözlerini kaçırmadı. “Çünkü belki… bir kez her şeyi kaybetmek bir daha güzel bir şey kuramayacağın anlamına gelmiyor.”

Durdu. Yutkundu. Sonra daha çıplak konuştu:

“Çünkü kaçmaktan yoruldum. Çünkü sağlam temellere inanıyorum. Senin çiftliğin var, benimkinin de var. Birlikte daha güçlü olurduk.”

Lokman, lambanın ışığında Ceylan’ın yüzündeki kararlılığı gördü. Bu kararlılık, bir insanın kendini yeniden kurma inadına benziyordu.

“Ya ikimiz de batarsak?” dedi.

Ceylan’ın dudakları titremedi. “O zaman batarız. Ama denemekten korkmakla hayatımı geçirmektense deneyip batmayı tercih ederim.”

Lokman haritaya, Ceylan’ın şiddetli umuduna, sunduğu geleceğe baktı. Ortaklık, risk, güven… Yirmi yıldır kaçındığı her şey.

“Düşüneyim,” dedi.

Ceylan başını salladı. Haritasını topladı. Onu, imkânsız bir seçimle yalnız bıraktı.

BÖLÜM 10 — Boş Evde Bir Karar

Lokman şafakta atına bindi.

Ceylan’ın babasının çiftliğine gitti. Yeri kendi gözleriyle görmek istiyordu. Kalbi, sanki bunu yaparsa geri dönüş olmayacağını biliyordu.

Çiftlik yorgundu. Ev sağlamdı ama bakımsız: boyası dökülmüş, veranda tahtaları eğrilmiş, tarlalar yabani ota dönmüş, çitler sarkmıştı. Ahır, iş istiyordu.

Ama ihmalin altında Lokman bir şey gördü: sağlam temel. Bu, ne yaptığını bilen biri tarafından kurulmuş bir yerdi.

Boş evin içinde yürüdü. Ceylan’ın burada büyüdüğünü hayal etti. Babasının ona havayı okumayı, sığırı anlamayı, toprağın sesini dinlemeyi öğrettiğini… sonra kuraklıkla her şeyin söküldüğünü… kamyonlara yüklenen hayallerin gidişini…

Veranda basamaklarına oturdu.

Arkasından bir ses geldi: “Deli olup olmadığımı görmeye geldin.”

Lokman döndü. Ceylan mülk sınırında, atının üstündeydi.

“Ya da aptal,” diye ekledi, attan inerek.

Lokman nefes verdi. “Neye yatırım yapacağımı görmeye geldim.”

Ceylan atını bağladı, basamakları tırmandı, Lokman’ın yanına oturdu. Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Ceylan dedi ki:

“Berbat durumda ama sağlam temeli var. Babam dayanacak şeyler inşa etti.”

Sesi kabardı ama ağlamadı. “Bir çiftlik topraktan ve sığırdan fazlası derdi. İnşa ettiğinin önemli olduğuna, senden uzun yaşayacağına dair bir sözdür.”

Lokman, bakımsız tarlalara bakarken kendi korkusunu itiraf etti:

“Korkuyorum.”

Ceylan başını çevirdi. “Neyden?”

“Para kaybetmekten değil sadece.” Lokman yutkundu. “Bunu istemekten… işe yarayabileceğine güvenmekten… birine ihtiyaç duymaktan.”

Lokman, yıllardır sakladığı cümleyi söyledi: “Birine ihtiyaç duymak, ona seni incitme gücü verir.”

Ceylan başını salladı. “Biliyorum.”

Omzu Lokman’ın omzuna değdi.

“Babam hayatta kalmak için o sürüye ihtiyaç duydu,” dedi Ceylan. “Kuraklık onu öldürdü. İhtiyaç duyup kaybedince kayıp seni mahveder.”

Lokman, gözlerini kapatıp açtı. “O zaman neden benden bunu riske atmamı istiyorsun?”

Ceylan uzun süre sustu. Sonra, sanki çok eski bir düşünceyi ilk kez yüksek sesle söylüyormuş gibi konuştu:

“Çünkü belki diğer seçenek… asla hiçbir şeye ihtiyaç duymamak. Asla önemli hiçbir şey kurmamak.”

Lokman’ın göğsünde bir sızı.

Ceylan devam etti: “Belki bu daha yavaş bir ölüm türü.”

Lokman ona baktı. Ceylan’ın gözlerinde korku vardı ama kaçış yoktu.

“En azından deneyip batarsak, denemiş oluruz,” dedi Ceylan. “Bu, babam öldüğünden beri yaptığım şeyden fazlası.”

Lokman, hayatının iki yolunu aynı anda gördü:
Biri güvenli, kontrollü, yalnız… Diğeri riskli, belirsiz, birlikte…

Lokman elini uzattı.

“Ortaklar,” dedi.

Ceylan’ın gülümsemesi, bulutları yaran güneş gibiydi.

“Ortaklar.”

BÖLÜM 11 — İmza Atılan Kâğıdın Ötesi

O akşam mutfak masasında, lamba ışığında anlaşmayı çizdiler.

Lokman yirmi beş baş damızlık düveyi sağlayacaktı. Ceylan üç yılda buzağlarla geri ödeyecekti. Ekipman, iş gücü, kaynaklar paylaşılacaktı. İki mülkte çalışacaklardı. Hiçbirinin tek başına kuramayacağını birlikte kuracaklardı.

Rakamlar konuşuldu. Programlar konuşuldu. İki inatçı insanın pratikliği masanın üstünde yürüdü.

Ama elleri aynı kağıda uzanırken değdi. Temas bir an oyalandı.

Gözleri buluştuğunda aralarında işten daha derin bir şey geçti.

Ceylan anlaşmayı imzaladı. El yazısı düzgün ve kararlıydı. Lokman imzasını altına ekledi.

“Bu gerçekten oluyor,” dedi Lokman sessizce.

Ceylan’ın sesi, hem korkmuş hem iyi olan düşünceler gibi çıktı: “Vazgeçmek mi istiyorsun?”

Lokman gülümsedi. “Korkuyorum. Ama iyi bir korku bu.”

Gece yarısına yakın Ceylan ayrıldı. Lokman, kahya evinin lambası yanana kadar onu izledi.

Kâğıt üzerinde iş ortağıydılar.

Ama pratikte… geleceklerini sığırla hiç ilgisi olmayan şekillerde birbirine bağlamışlardı.

BÖLÜM 12 — Buzağı ve Söz

Mayıs hazirana döndü, haziran temmuza, temmuz ağustosa…

Ortaklık yıllardır yapıyorlarmış gibi işledi. Sığırları mülkler arasında taşıdılar. Çit tamiri ve saman biçme işini paylaştılar. Ceylan’ın babasının evi yeniden canlandı: taze boya, tamir edilmiş veranda, pencerelerde perdeler. Lokman ahırı restore etmesine yardım etti. Ceylan da Lokman’ın saman deposunu genişletmesine.

Komşuların şüphesi yavaşça değişti. Sonuçları gördüler: güçlü buzağılar, sağlıklı sürüler, iki çiftliğin tek başına olduğundan daha iyi işlemesi.

Ama ortaklık büyürken aralarındaki dikkatli mesafe sürdürmek zorlaşıyordu. Sürekli birlikteydiler: çalışıyor, planlıyor, birlikte yemek yiyorlardı. Lokman, Ceylan’ın gülerken çıkardığı sesin kendisini nasıl sakinleştirdiğini fark etti. Ceylan, Lokman’ın sabah kahvesini hangi kupada içtiğini ezberlediğini fark etti.

Ağustos sonu bereketli bir yağmur getirdi.

Lokman çitlerini kontrol ediyordu ki Ceylan’ın sesini duydu: Heyecanlı, titrek.

Ahıra koştu. Ceylan doğum bölmesinde duruyordu. Ağlıyordu.

“Ne oldu?” diye sordu Lokman. Kalbi sıçradı.

Ceylan gözyaşları arasında güldü. “Yanlış bir şey yok.”

Yerde, yeni doğmuş bir buzağı vardı: kırmızı, beyaz yüzlü, sağlam bacaklı, parlak gözlü. Annesi onu kurulayarak böğürüyordu.

“Her şey doğru,” dedi Ceylan. “Ortaklığımızdan ilk buzağı.”

Lokman bölmeye girdi. Yağmur ahır çatısında çalıyor; Lokman bunun sadece bir buzağı olmadığını anlıyordu.

Bu bir kanıttı: birlikte kurduklarının çalıştığının kanıtı.

“Başardık,” diye fısıldadı Ceylan. “Gerçekten başardık.”

Lokman, aylarca tuttuğu mesafenin artık anlamsız olduğunu hissetti. Yaralı ellerini Ceylan’ın yüzüne koydu.

“Ceylan Korkmaz,” dedi. “Sığırlarımdan fazlasını kurtardın. Bana bir sürüden fazlasını geri verdin.”

Ceylan’ın elleri Lokman’ın bileklerine çıktı. Onu orada tuttu.

Öpücük nazikti. Tereddütlü ama içten. Aylarca biriktirilmiş şeylerin sesi yoktu; sadece sıcaklığı vardı.

Geri çekildiklerinde ikisinin de gözleri parlıyordu.

Ceylan yumuşak bir kahkaha attı. “Şimdi ne olacak?”

Lokman, alnını onun alnına değdirdi. “Şimdi bunun sadece sığırla ilgili olduğunu farz etmeyi bırakıyoruz.”

Ceylan gözlerini kapattı. “Allah’a şükür. Senden kaçınmanın yolları tükeniyordu.”

Lokman onu tekrar öptü. Bu sefer daha yumuşak, daha emin. Yağmur dışarıda sabit ve nazik yağdı: fırtına değil, bereket.

Buzağı arkalarında huzurla emiyordu—ortaklıklarının ilk meyvesi.

“Kal,” dedi Lokman dudaklarına karşı. “Kahya evinde değil… benimle.”

Ceylan bir an durdu. “İnsanlar ne der?”

“Ortağız deriz,” dedi Lokman. “Birlikte bir şey kuruyoruz deriz.”

Sonra gözlerinin içine bakabilecek kadar geri çekildi. Cümleyi yavaşça, korkmadan söyledi:

“Seni seviyorum deriz.”

Ceylan’ın nefesi kesildi. Sonra başını salladı. “Evet,” dedi. “Ben de seni seviyorum.”

BÖLÜM 13 — Bir Yuva Kurmak

Eylül, hasat havası getirdi: berrak gökyüzü, serin geceler, kuruyan saman kokusu.

Lokman ve Ceylan operasyonlarını resmen birleştirdi. Mülkler arasında bağlantı çitleri inşa ettiler. Hangi evde yaşayacaklarını tartıştılar.

“Seninkinin daha çok odası var,” dedi Ceylan.

“Seninkinin daha iyi ışığı var,” dedi Lokman, arkasından kollarını beline dolayarak.

“Ya zamanı bölersek,” dedi Ceylan. “Kış burada, yaz orada.”

Lokman güldü. “Karmaşık.”

Ceylan ona yaslandı. “Karmaşıkta iyiyiz.”

Bankacı Rıfat Bey eylül ortasında döndü. Birleşik defterlerini artan şaşkınlıkla inceledi.

“Allah kahretsin,” dedi. “İkiniz gerçekten başardınız. Krediyi daha iyi koşullarla uzatabilirim.”

Rıfat Bey gidince Lokman verandaya çıktı. Artık onların verandasıydı. Ceylan oradaydı; birkaç eşyası Lokman’ın eşyalarıyla karışmıştı. Evde doğru hissettiren bir “biz” oluşmuştu.

“Başardık,” dedi Lokman.

Ceylan gülümsedi. “Hiç şüphen olmadı mı?”

“Oldu,” dedi Lokman. “Sürekli.”

Ceylan elini tuttu. “Buna değdi.”

“Neye değdi?” diye sordu Lokman.

“Risk.” Ceylan parmaklarını onun parmaklarına geçirdi. “Korku. Sana güvenmek. Birlikte bir şey kurmak.”

Lokman, yıllardır kaçtığı şeyi kabul etti: “Yalnız olmaktansa… birlikte kaybetmeyi göze almak.”

Ceylan başını salladı. “Kaybetmedik.”

Lokman ona doğru eğildi. “Hayır. Kazandık.”

BÖLÜM 14 — Deniz’e Verilen Şans

Bir gün Tahir Ağa uğradı. Bu sefer yüzünde dedikodudan çok merak vardı.

“İkinize bir şey diyeceğim,” dedi. “Dün genç bir adam geldi. İş arıyordu. Adı Deniz. Gezgin tipi ama atlarla arası iyi.”

Ceylan ile Lokman bakıştılar.

“Gönder buraya,” dedi Ceylan. “Konuşuruz.”

Deniz ertesi sabah geldi. On dokuz yaşında, zayıf, sahte bir güvenin altında umutsuzluğu saklayan bir çocuktu. Gözleri sürekli bir kaçış yolu arıyor gibiydi.

Lokman sordu: “Sığır bilir misin?”

Deniz yutkundu. “Biraz. Erzincan’da bir çiftlikte büyüdüm. Geçen yıl kaybettik. O zamandan beri geçici işler…”

“Niye seni tutalım?” dedi Lokman.

Deniz’in çenesi oturdu. “Çünkü herkesten çok çalışırım. Çünkü buna ihtiyacım var.”

Durdu. Kırılganlık çatlayıp ortaya çıktı: “Çünkü gidecek başka yerim yok.”

Ceylan bir adım attı. Lokman, Ceylan’ın kendini Deniz’de gördüğünü anladı.

“Altı ay önce bendim,” dedi Ceylan. “Tek başına sürükleniyordum. İyi bir şeye şansımı kaybettiğimden emindim.”

Lokman’a baktı. “Birisi yine de bana bir şans verdi. Hayatımı değiştirdi.”

O gün Deniz’i işe aldılar. Kahya evini verdiler. Lokman, Deniz’e sobayı gerçekten kullanacağına ve kendini hasta edene kadar çalışmayacağına söz verdirtti.

Deniz, sanki ona bir ev değil de bir gelecek vermişler gibi baktı.

Gittikten sonra Lokman, Ceylan’ı kendine çekti. “İyiliği ileri taşımak,” dedi. “Doğru hissettiriyor.”

Ceylan başını onun omzuna yasladı. “Çünkü biz… bunun ne olduğunu biliyoruz.”

BÖLÜM 15 — Toprağın Söylediği

O akşam verandada sallanan sandalyelerde oturdular. Güneş, birleşik sürülerinin üstüne batıyordu. Deniz uzakta çalışıyordu; çoktan kendini kanıtlıyordu.

“Pişman olduğun bir şey var mı?” diye sordu Lokman.

Ceylan güldü. “Gezginliği mi? Sürüklenmiyordum… kaybolmuştum. Fark var.”

Otlaktaki sığırları işaret etti. “O sadece bir sürü değil. Bir kez her şeyi kaybetmenin güzel bir şey kuramayacağın anlamına gelmediğinin kanıtı.”

Lokman başını salladı. “Güzel bir şey kurduk.”

“Kurduğumuz şey,” dedi Ceylan, “bizden uzun yaşayacak.”

Lokman, babasının sözlerini düşündü: Çiftliğin, inşa ettiğinin önemli olduğuna ve senden uzun yaşayacağına dair bir söz olduğuna…

Lokman, Ceylan’a baktı. “Baban gurur duyardı.”

Ceylan gözlerini kırptı. “Benimki de… seninle gurur duyar mıydı?”

Lokman bir an düşündü. Sonra yavaşça cevapladı: “Kumarı bırakıp yeniden kurmayı seçen bir adamın oğluyum ben. Babamın hatası, bana inşa etme inadı bıraktı. Ama sen… sen bana bunun yalnız başına yapılması gerekmediğini öğrettin.”

Ceylan, Lokman’ın elini sıktı.

Karanlık yavaşça geldi. Yıldızlar birer birer belirdi. İçeride lambalar sıcak yanıyordu. Sığırlar memnuniyetle böğürdü. Kahya evinde Deniz’in ışığı göründü.

İki çiftlik artık tek bir nefes gibiydi: birlikte daha güçlü.

Ceylan fısıldadı: “İlkbaharda yeni buzağlar gelecek.”

Lokman gülümsedi. “Ama en kötü fırtınayı çoktan atlattık.”

Ve birlikte, rahat bir sessizlikte sallandılar:
Her şeyi kaybetmiş ve daha iyisini bulmuş iki insan… birbirlerini, amaçlarını ve yuvayı bulmuş iki insan.

Toprak konuşmuştu.

Onlar dinlemeyi öğrenmişti:
Yalnızlığın ve korkunun sesine değil… ortaklığın ve umudun sesine.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News