General en iyi cerrahı istedi… O odaya girince General donup kaldı.

General en iyi cerrahı istedi… O odaya girince General donup kaldı.

ÇELİK KALP CERRAHI

Güneş, askeri birliğin beton avlusuna dik bir açıyla vuruyordu. Askerlerin miğferlerinden ve General Kenan’ın göğsündeki madalyalardan, keskin göz alıcı parıltılar halinde geri sekiyordu. Saat tam 14.00’tü. Ne bir dakika eksik, ne bir dakika fazla.

General Kenan için zaman, akıp giden bir nehir değil; dilimlere ayrılmış ve yönetilmesi gereken bir kaynaktı. Elli yılı aşkın süredir devlet denilen o soyut mekanizmanın en somut, en sarsılmaz dişlisiydi. Emrederdi ve olurdu. Maddenin direnci onun iradesi karşısında kırılırdı. En azından bugüne kadar buna inanmıştı.

Yetmiş kişilik bir taburun önünde yürüyordu. Adımları sertti. Postalları asfalta her değdiğinde çıkan tok ses, bir iradenin dünyaya dayatılışı gibiydi. Genç teğmenler onun bakışından bile çekinir, en ufak hatanın mahkeme duvarları arasında yankılanacağını bilirlerdi.

Tam sıranın sonundaki teğmene yaklaştığı sırada göğüs kafesinin içinde garip mekanik bir tekleme hissetti. Bu bir ağrı değildi. Ağrı, insani bir his talep ederdi. Bu hissettiği şey, yüksek devirde çalışan bir motorun pistonlarından gelen metalik sürtünme sesiydi. Paslanmış bir dişlinin zorlanarak yağsız kalmış bir milin yatağını yakması gibi.

Kenan durdu, kaşlarını çattı. Elini göğsüne götürmedi; bu bir zayıflık işareti olurdu. “Devam et.” diye emretti kendi kalbine zihninden. “Çalışmaya devam et. Ben dur emrini vermedim.”

Ama doğa kanunları apoletleri tanımazdı. Biyoloji hiyerarşiye selam durmazdı.

O görünmez piston sıkıştı. Göğsünün ortasında sanki kızgın bir demir çubuğu içeri sokup çeviriyorlarmış gibi keskin, nefes kesici bir basınç oluştu. Generalin dizlerinin bağı çözüldü. O dağları dize getiren adam, kendi biyolojik motorunun arızası karşısında bir çuval gibi yığıldı.

Betona çarparken duyduğu son şey askerlerin panik halindeki bot sesleri değil, kulaklarındaki ince, tiz çınlamaydı.

Motor durmuştu.

PROMETHEUS’UN CAM KALESİ

Gözlerini açtığında tepesindeki beyaz floresan ışıkları göz bebeklerini delip geçiyordu. Burnuna dolan koku, barut ya da toprak değil, iyot ve yapay temizlik maddesi kokusuydu.

Burası Prometeus Özel Hastanesi’ydi. Şehrin en tepesinde, cam ve çelikten inşa edilmiş, modern tıbbın kalesi olduğu iddia edilen o devasa yapı.

General Kenan buraya getirilmeyi kendi istememişti. Ama bilinci kapalıyken iradenin hükmü de kayboluyordu. Etrafında bir hareketlilik vardı. Beyaz önlüklü insanlar, mavi formalı hemşireler bir arı kovanı gibi vızıldıyorlardı.

General, bulanık gören gözleriyle bile o detayı fark etti: Korku.

Hepsinin gözlerinde korku vardı. Onu kaybetme korkusu değil; “General Kenan ölürse başımıza ne gelir?” korkusu. Sorumluluktan kaçan o ürkek, o sinik bakış… Ayn Rand’ın “ikinci elden yaşayanlar” dediği, başkasının gücüyle var olan asalakların bakışıydı bu.

“Efendim, beni duyuyor musunuz?”

Başhekim Vedat, generalin tepesine eğilmişti. Vedat, ellili yaşlarında, yüzü her zaman hafif terli, omurgası otorite karşısında hafif eğik duran bir adamdı. İyi bir doktor olduğu için değil, iyi ilişkiler kurduğu, doğru kokteyllere gittiği ve nabza göre şerbet verdiği için bu hastanenin başındaydı.

O bir yağmacıydı. Başkalarının yeteneklerini pazarlayarak yaşayan bir tüccar.

Kenan oksijen maskesini yüzünden sertçe çekip attı.

“Duyuyorum Vedat.” dedi hırıltıyla. Sesi zımpara kağıdı gibiydi. “Bağırma. Sağır değilim. Sadece motor su kaynattı.”

Vedat, yapmacık bir endişeyle alnını sildi.

“Efendim, büyük bir kriz atlattınız. Ana damarlardan birinde ciddi bir tıkanıklık var. Durum, durum kritik ama merak etmeyin. En iyi ekibimiz hazır. Sizi hemen—”

Kenan, Vedat’ın bileğini yakaladı. Tutuşu zayıftı ama gözlerindeki delici bakış hâlâ yerindeydi.

“Hangi ekip?” diye sordu. “Şu elindeki iğneyi tutarken eli titreyen asistanlar mı, yoksa senin gibi ameliyathaneden çok yönetim kurulunda vakit geçiren kravatlılar mı?”

Vedat yutkundu.

“Efendim, hastanemizin standartları—”

“Standartlar umurumda değil.” diye gürledi general. Monitördeki ritim hızlandı. Bip bip bip.

“Bana bakın, Vedat. Benim vücudum bir makine ve bu makine şu an çalışmıyor. Ben dua istemiyorum, şefkat istemiyorum, ‘elimizden geleni yaptık’ denmesini istemiyorum. Ben tamir edilmek istiyorum. Bana bu ülkedeki en iyi tamirciyi getireceksin.”

Vedat geri çekildi.

“Tabii efendim, doktor Sinan var. Doçenttir. Çok—”

“Vasat.” diye kesti Kenan. “Sinan risk almaz. Sinan kitaba uyar ama kitabı yazamaz. Bana, neşteri eline aldığında Tanrı’yı bile kapıda bekletecek birini getir. Bana aklı ellerinden daha keskin olan birini getir.”

Odada bir anlık buz kesmiş bir sessizlik oldu. Herkes kimden bahsedildiğini biliyordu. Ama o isim, bu hastanenin “herkesi idare eden”, vasatı yücelten atmosferinde yasaklı bir kelime gibiydi.

O isim, Doktor Asya’ydı.

Vedat terleyen ellerini önlüğüne sildi, gözlerini kaçırdı.

“Efendim…” dedi kekeleyerek. “Bahsettiğiniz kriterlere uyan tek bir kişi var. Ama biliyorsunuz, Doktor Asya… Onunla geçmişiniz ve onun çalışma şartları… O yönetilemez biri.”

General Kenan, başını yastığa bıraktı, tavandaki soğuk beyaz ışığa baktı. Geçmişi, ağır bir dosya gibi zihninde açıldı.

Yıllar önce, askeri bir hastanede, “Düşman askerini ameliyat edemezsin. Öncelik bizim yaralılarımızda!” emrine karşı gelen o genç teğmen doktoru… Asya’yı. Onu Divan-ı Harp’e vermiş, ordudan attırmıştı.

“İtaat, yetenekten önce gelir.” demişti o zaman.

Ama şimdi ölümün soğuk namlusu kendi şakağına dayanmışken, itaatin hiçbir işe yaramadığını görüyordu. İtaat edenler başında dua ediyordu. Ama onu yaşatacak olan, itaat etmeyen o akıldı.

“Yönetilmesin.” dedi Kenan fısıltıyla. “Sadece işini yapsın. Onu ara, Vedat.”

“Efendim, kabul etmeyebilir. Çok yüksek ücretler istiyor. Ayrıca—”

“Vedat.” Kenan’ın sesi son bir güçle odada yankılandı. “Ben sana ricacı ol demiyorum. Ben sana çöz diyorum. Bu bir emirdir. O kadın buraya gelecek. Gerekirse hastaneyi ona sat. Gerekirse beni ona sat. Ama o eller bu kalbe değecek. Çünkü ben bir vasatın elinde ölmeyi reddediyorum.”

Vedat çaresizce başını salladı, köşeye çekildi. Titreyen parmaklarıyla cep telefonunu çıkardı. Rehberde o ismi buldu:

“Doktor Asya – Acil durumlar dışında aramayın

Arama tuşuna bastı. Telefon çalarken, hastane koridorundaki yapay sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi ağırlaştı.

Bir yanda gücünü apoletlerinden alan tükenmiş bir otorite, diğer yanda gücünü sadece kendi zihninden alan tavizsiz bir yetenek.

Çelik ve akıl, birazdan çarpışacaktı.

AKLIN MABEDİ

Prometeus Özel Hastanesi’nin en üst katı, aşağıda kaynayan hastalık, korku ve umut karmaşasından tamamen yalıtılmıştı. Burası Doktor Asya’nın krallığıydı. Daha doğrusu: aklın mabediydi.

Ofisin duvarları boydan boya camdı ve tüm şehri ayaklar altına seriyordu. Ancak Asya bu manzaraya baktığında, diğerlerinin gördüğü o romantik ışık denizini ya da insan kalabalığını görmezdi. O, binaların statik hesaplarını, köprülerin gerilim hatlarını, şehrin enerji akışını görürdü: Matematiği.

Onun için güzellik, işlevsellikte ve kusursuzluktaydı.

Asya, geniş siyah cam masasının başında oturuyordu. Önünde ne bir aile fotoğrafı, ne bir çiçek, ne de bir süs eşyası vardı. Masanın üzerinde sadece son model bir tablet ve ince uçlu bir mimar kalemi duruyordu.

Asya, kalp cerrahisinden önce mimarlık okumuştu. İnsan kalbini de bir mimari proje olarak ele alırdı: Odacıklar, kapakçıklar, basınç odaları ve pompa sistemleri… Ona göre kalp, şiirlerde anlatılan duygusal merkez değil; evrendeki en verimli ve en karmaşık motordu. Ve bu motor bozulduğunda onu dualar değil, fizik kuralları tamir ederdi.

Telefonu çaldığında ekrana bakmadı bile. Bu hattı sadece tek bir kişi, o da çok zorda kalırsa arardı: Başhekim Vedat.

Asya, kalemi yavaşça masaya bıraktı. Telefonun çalmasına izin verdi. Bir, iki, üç, dört, beş… Beşinci çalışta, o metalik, soğuk sesiyle hoparlörü açtı:

“Söyle, Vedat.”

“Asya…” Vedat’ın sesi titriyordu, nefes nefeseydi. “Yukarı gelmem lazım. Durum çok acil. Telefonda anlatılamaz.”

Asya, tabletindeki üç boyutlu kalp modelini parmağıyla çevirdi.

“Zamanım değerli, Vedat. Eğer konu bütçe kesintileri ya da yönetim kurulu dedikodularıysa, asistanıma mail at.”

“Hayır, bu… bu bir vaka. İmkansız bir vaka. Ve hasta seni istiyor.”

“İmkansız vaka yoktur.” dedi Asya sakin bir tonla. “Yetersiz cerrah vardır. Beş dakika. Fazlası değil.”

Teleonu kapattı. Ayağa kalktı ve camın kenarına yürüdü. Üzerindeki koyu lacivert cerrah forması vücuduna bir zırh gibi oturmuştu. Saçları sıkı bir topuz yapılmıştı. Tek bir tel bile başıboş değildi. Yüzünde makyaj yoktu. Gözleri, neşterin çeliği kadar soğuk ve keskin bir griydi.

Ayn Rand’ın kahramanları gibi, Asya da varoluşunu başkalarının onayına değil, kendi yetkinliğine dayandırırdı. Kimse için “fedakârlık” yapmazdı. Sadece işini en iyi şekilde yaparak tatmin olurdu. Bu, rasyonel egoizmin zirvesiydi.

Kapı çaldı ve beklemeden açıldı. Başhekim Vedat içeri daldı. Odaya girdiği an, Asya’nın yarattığı o steril, serin atmosfer bozuldu. Vedat içeriye ter kokusu, pahalı ama zevksiz parfüm kokusu ve en kötüsü, panik kokusu getirdi.

Alnında boncuk boncuk terler vardı. Kravatı gevşemişti.

Asya ona bir böceğe bakar gibi baktı. Tiksinerek değil; sadece analiz ederek. Yeteneksizliğin ve korkaklığın vücut bulmuş haliydi bu adam. Başkalarının emeği üzerinden geçinen bir asalak.

“Oturma.” dedi Asya. Vedat sandalyeye yönelmişti. “Ayakta anlat; daha kısa sürer.”

Vedat durakladı. Yutkundu.

“Hasta, General Kenan.” dedi, bombayı patlatırcasına. “Kalp krizi. Ana aort kökünde diseksiyon var. Kapakçıklar iflas etmiş. Ventrikül duvarı kağıt gibi incelmiş. Kimse dokunmaya cesaret edemiyor. Sinan dosyayı görünce istifa etmeye kalktı.”

Asya’nın yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi olmadı. General Kenan. Geçmişin hayaleti. Onu “Emirlere uymadın, düşmanı iyileştirdin.” diyerek ordudan atan, mesleğini elinden almaya çalışan o kibirli adam.

Ama Asya, intikam gibi irrasyonel duygularla vakit kaybetmezdi. İntikam, zayıfların silahıydı.

“Ee?” dedi Asya. “Benden ne bekliyorsun? Gidip elini mi tutayım?”

Vedat ellerini ovuşturdu.

“Asya lütfen. Adam ölüyor. O bir kahraman. Bu ülke ona çok şey borçlu. Vatanseverlik görevi olarak—”

“Kes.” dedi Asya. Sesi bir kırbaç gibi şakladı. “Sakın o kelimeleri bu odada kullanma. ‘Vatan, görev, kahramanlık’… Bunlar, beceriksizlerin arkasına saklandığı süslü perdelerdir. Ben kimseyi vatan için ameliyat etmem. Kimseyi iyi bir insan olduğu için de ameliyat etmem. Ben sadece, çözmeye değerse ameliyat ederim.”

Masasına döndü, tabletini aldı.

“Verileri gönder.”

Vedat titreyerek dosyayı aktardı. Asya, ekrana düşen anjiyo görüntülerini, tomografi kesitlerini incelemeye başladı. Gözleri kısıldı.

Generalin kalbi gerçekten de harabeydi. Anatomik bir kaos. Aort damarı bir balon gibi şişmiş, her an patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştü. Kapaklar sızdırıyor, duvar incecikti.

Normal bir cerrah için bu, bir ölüm fermanıydı. Ama Asya için bu, çözülmesi imkansız denilen bir matematik denklemiydi. Bu, Everest’in zirvesiydi. Yeteneğinin sınırlarını test edebileceği o nadir, muazzam meydan okuma.

Dudaklarının kenarında belirsiz, tehlikeli bir gülümseme oluştu. Bu, şefkat değil; entelektüel bir açlıktı.

“Güzel.” diye mırıldandı. “Çok güzel.”

Vedat şaşırdı.

“Güzel mi? Adamın kalbi çürümüş Asya. Paramparça. Mekanik bir felaket.”

“Mekanik bir şaheser.” düzeltti Asya hayranlıkla. “Bu damarı dikmek, ıslak kağıt mendili birbirine dikmek gibi. İmkansız. Tam da bu yüzden…”

Başını kaldırdı, Vedat’a baktı.

“Kabul ediyorum.”

Vedat derin bir nefes verdi. Sanki idam sehpasından inmiş gibiydi.

“Çok şükür. General çok sevinecek. Ona senin geçmişi unuttuğunu, affettiğini söyleyeceğim.”

“Sakın.” dedi Asya. Sesi buz gibiydi. “Ben kimseyi affetmedim. Ben geçmişle ilgilenmiyorum. Ben sadece bu problemi çözmek istiyorum. O adamın kim olduğu umurumda değil. Masada yatan şey benim için bir general değil, sadece bozuk bir pompa. Ve ben o pompayı tamir edeceğim. Çünkü benden başka kimse yapamaz.”

Dolabı açıp cerrahi bone ve maskesini aldı. Saçlarını iyice sıktı.

“Şartlarım var, Vedat.” dedi, arkasını dönmeden.

“Ne istersen Asya. Para, hisseler…”

Asya güldü. Aşağılayıcı, kısa bir gülüştü bu.

“Para zaten benim sonucum, Vedat. Amacım değil. Şartım şu: O ameliyathaneye girdiğim an, orası benim cumhuriyetimdir. Rütbe yok, emir yok, protokol yok. Sen bile izleme odasında tek bir kelime edersen, neşteri bırakır çıkarım. O adamın generalliği kapıda biter. İçeride Tanrı benim. Anlaşıldı mı?”

Vedat yutkundu. Asya’nın gözlerindeki o saf, tavizsiz iradeyi gördü. Bu kadın, General Kenan’dan daha korkutucuydu. Çünkü general insanları korkuyla yönetirdi; Asya ise gerçeklikle. Gerçeklikten kaçış yoktu.

“Anlaşıldı.” dedi kısık bir sesle.

“Güzel.” dedi Asya. “Şimdi çık.”

Vedat odadan aceleyle çıktı. Sanki oksijensiz kalmış gibiydi.

Asya, camdan şehre bir kez daha baktı. Yıllar önce kariyerini bitirmeye çalışan adam, şimdi kendi kalbini onun ellerine teslim etmek zorundaydı. Bu kaderin cilvesi değildi. Bu, aklın kaba kuvvete karşı mutlak zaferiydi.

Generalin kalbi durmak istiyordu. Doğa onu elemek, eleyerek “doğal seçmek” istiyordu. Ama Asya doğaya “Hayır.” diyecekti. Sırf diyebildiği için.

Koridora çıktı. Topuklarının sesi ritmik ve kararlıydı: Tak, tak, tak…

Bu ses, yaklaşan bir kurtarıcının değil, yaklaşan bir hüküm vericinin ayak sesleriydi.

General en iyi cerrahı istemişti ama aldığı şey, bir cerrahtan fazlasıydı. Kendi yargıcıyla tanışmaya gidiyordu.

İKİ DÜŞMAN, TEK MOTOR

Yoğun bakım koridorunda, Asya’nın topuk sesleri mermer zeminde metronom gibi yankılanıyordu. Koridordaki diğer doktorlar, hemşireler ve hasta yakınları, o geçerken gayri ihtiyari kenara çekildiler. Bu saygı, sevgi gösterisi değildi. Bu, yetkinliğin yarattığı, ilkel bir çekinmeydi.

Arkasında nefes nefese ona yetişmeye çalışan Başhekim Vedat, kralın peşinden koşan soytarı gibiydi.

Asya ne sağa baktı, ne sola. Hedefi belliydi: 402 numaralı VIP oda. Ya da onun gözünde: Arızalı ünite 402.

Kapıya geldiğinde duraksamadı. Tıklatmadı. İzin istemedi. Bir problemi çözmeye giden mühendis, problemden izin istemezdi.

Kapı kolunu sertçe indirdi, içeri girdi.

Oda, hastane odasından çok bir devlet dairesini andırıyordu. Komodinin üzeri, “geçmiş olsun” dileklerini ileten bürokratların gönderdiği pahalı ama zevksiz çiçek aranjmanlarıyla doluydu. Duvarlarda generalin üniformalı fotoğrafları asılıydı. Köşede, ütülü ve özenle asılmış, bol madalyalı üniforma, sahibini bekleyen bir hayalet gibi duruyordu.

Rand’ın dünyasında bunlar içi boş sembollerdi. İnsanın kendi değeri yerine, başkalarının ona atfettiği değerlerle var olma çabası.

General Kenan, yatağın içinde yarı oturur vaziyetteydi. Yüzü kül rengiydi. Dudakları morarmıştı. Ama duruşundaki o askeri katılıktan taviz vermemeye çalışıyordu. Oksijen maskesini çenesine indirmiş, yanındaki emir subayına hırıltılı bir sesle bir şeyler dikte ediyordu. Hâlâ yönetmeye çalışıyordu. Hâlâ dünyanın onun emirleriyle döndüğünü sanıyordu.

Kapının açılmasıyla cümlesi yarım kaldı. Başını çevirdi. Gözleri kapıdaki siluete odaklandı. Önce koyu lacivert cerrah formasını gördü. Sonra sıkıca toplanmış saçları. En sonunda da buz grisi gözleri.

Zaman durdu. Monitördeki kalp atışlarının sesi, bip… bip… bip… odadaki tek gerçeklik olarak kaldı.

General Kenan’ın göz bebekleri büyüdü. Elindeki su bardağı titredi. Sonra parmaklarının arasından kayıp çarşafın üzerine düştü. Su, beyaz kumaşın üzerinde koyu bir leke gibi yayıldı ama general bunu fark etmedi bile.

Odaya giren kişi, başhekimin “ünlü cerrah” diye süslediği biri değildi sadece. O, on yıl önce Şırnak’taki askeri hastanede “Bu teröristi ameliyat edemezsin, teğmen. Bırak gebersin!” emrine karşı gelen… “Benim işim yargılamak değil, onarmak.” diyerek neşteri eline alıp o düşmanı yaşatan Asya’ydı.

Generalin bizzat Divan-ı Harp’e verdiği, rütbelerini söktürdüğü, meslekten men ettirdiği asi kadın.

“Sen…” dedi General Kenan. Sesi ciğerlerinden gelen bir hırıltıyla karışık çıktı. “Senin burada ne işin var?”

Asya, generalin şokuna, öfkesine ya da geçmişin ağırlığına dair en ufak tepki vermedi. Yüz kasları kıpırdamadı. Yatağın ayak ucuna yürüdü. Dosyayı açtı.

“Benim işim burada, general.” dedi, parmağıyla generalin göğsünü işaret ederek. “Daha doğrusu, o göğüs kafesinin altındaki bozuk mekanizmada.”

General yatağın içinde doğrulmaya çalıştı. Bu hareket, monitörde alarm zillerini öttürdü. Emir subayı hemen atıldı.

“Komutanım, sakin olun.”

“Çıkın!” diye bağırdı general subay ve Vedat’a. “Herkes çıksın. Bu kadınla yalnız konuşacağım.”

Vedat, Asya’ya endişeli bir bakış attı. Asya başıyla “çık” işareti yaptı. İkisi de odayı terk ettiler.

Kapı kapandı. İki düşman, iki zıt kutup baş başa kaldı. Biri kolektif gücün, diğeri bireysel aklın temsilcisiydi.

“Bana dokunmana izin vermem.” dedi General Kenan. Nefes nefeseydi ama nefreti ona güç veriyordu. “Sen bir hainsin. Sen emir komuta zincirini hiçe sayan, düşmana merhamet eden bir zayıfsın.”

Asya dosyayı yavaşça kapattı, komodinin üzerine, pahalı çiçeklerin yanına bıraktı. Ellerini ceplerine soktu.

“Terimlerinizi düzeltin, general.” dedi sakince. Sesi metalik ve ölümcül derecede rasyoneldi. “Ben kimseye merhamet etmedim. Merhamet, hak edilmemiş bir bağışlamadır; irrasyoneldir. Ben o gün o hastayı ameliyat ettim. Çünkü o hasta, çözülmesi gereken cerrahi bir problemdi. Tıpkı şu an sizin olduğunuz gibi.”

Yatağa bir adım daha yaklaştı.

“Şu anda da, siz benim için bir kahraman ya da bir düşman değilsiniz. Siz, aort kökü genişlemiş, kapakçıkları iflas etmiş, pompa yetmezliği yaşayan biyolojik bir kütlesiniz. Ve şu an bu odada, o kütleyi çalışır hale getirebilecek bilgiye ve yeteneğe sahip tek kişi benim.”

General dişlerini sıktı.

“Senden başka cerrahlar da var. Senin ellerine kalmaktansa ölmeyi tercih ederim.”

“Gerçekten mi?” diye sordu Asya. Dudaklarında alaycı bir kıvrım oluştu. “Az önce Vedat’a ‘en iyi tamirciyi getirin’ diye bağıran siz değil miydiniz? Şimdi karşınıza en iyisi geldiğinde, sırf egonuz incindi diye irrasyonel bir seçim mi yapacaksınız? Bu mu sizin o çok övündüğünüz disiplininiz?”

Asya, generalin gözlerinin içine baktı.

“Sinan Hoca’yı çağırabilirsiniz. Sizi çok sever. Emirlerinize uyar. ‘Komutanım’ diye esas duruşta bekler. Ama o damarı dikemez. Masada kalırsınız. Mezar taşınıza da ‘Gururundan öldü’ yazarlar. Bu sizin seçiminiz.”

General sustu. Mantık, çelik gibi sertti. Hayatı boyunca savaş alanlarında strateji yapmıştı. Duygulara yer olmadığını bilirdi. Şu anda kendi bedeni bir savaş alanıydı. Karşısındaki kadın, düşman değil; belki de tek mühimmatıydı.

Ama o eski öfke, o itaatsizlik anı zihnini kemiriyordu.

“Beni kurtarırsan…” dedi general, sesi kısılarak, “beni kurtarırsan seni affettiğimi mi sanıyorsun? Sana borçlu kalacağımı mı sanıyorsun?”

Asya güldü. Kısa, kuru, duygusuz bir gülüş.

“Sizin affınız umurumda değil, general. Sizin madalyalarınız, rütbeleriniz, takdirleriniz… Bunların benim dünyamda hiçbir geçerliliği yok. Ben sizin için değil, kendim için buradayım.”

Yatağın kenarına oturdu. Bu bir yakınlık göstergesi değil, üstünlük ilanıydı.

“Ben bu ameliyatı yapacağım.” dedi. “Çünkü o damarı dikmek, sizin yönettiğiniz ordulardan, kazandığınız savaşlardan daha zor, daha karmaşık ve daha üstün bir beceri gerektiriyor. Ben kendi aklımın sınırlarını test etmek istiyorum. Sizin yaşayıp yaşamamanız, bu testin sadece bir yan ürünü.”

General Kenan, hayatı boyunca herkesin önünde eğildiği bir adam olmuştu. Herkes “vatan için, sizin için” diyerek fedakârlık yapmıştı. Ama bu kadın… Bu kadın, ona bir hiçmiş gibi davranıyordu. Onu sadece bir vaka olarak görüyordu.

Ve işin en korkunç yanı, general bu kadının gözlerinde, kendi emir erlerinde bile görmediği mutlak özgüveni görüyordu. Bu kadın yalan söylemiyordu. Bu kadın korkmuyordu. Bu kadın sadece, gerçeğe hizmet ediyordu.

General başını yastığa gömdü. Gücü tükeniyordu. Göğsündeki ağrı tekrar saplandı. Mantığı, gururunu yendi.

“Yap.” dedi, gözlerini kapatarak. “Ne yapacaksan yap. Ama başarısız olursan—”

“Başarısızlık,” diye kesti Asya, ayağa kalkarak, “benim sözlüğümde, yeteneksizlerin kullandığı bir mazerettir. Ben başarısız olmam general. Ben ya yaparım, ya da yapılması imkansız olduğunu kanıtlarım.”

Odanın kapısına yürüdü. Kapıyı açmadan önce son kez arkasına baktı.

“Hazırlanın.” dedi. “Yarım saat sonra sizi alacağız. Ve unutmayın: Ameliyathane kapısından girdiğiniz an, o yıldızlar omuzlarınızdan düşecek. Orada general, benim.”

Kapı kapandı. General Kenan, hayatında ilk kez emretmeyen, sadece itaat etmek zorunda kalan bir adam olarak tavana bakmaya devam etti.

Çarklar dönmeye başlamıştı. Ama bu sefer çarkları döndüren devlet değil, tek bir kadının aklıydı.

ÇELİK ODA: AMELİYATHANE

Generalin omuzlarındaki ağır, sırmalı yıldızların sökülmesi sadece birkaç saniye sürdü. O görkemli üniforma, bir hastane hademesi tarafından plastik torbaya tıkıştırıldığında, generalin otoritesi de sanki o torbanın içine hapsolmuş gibiydi.

Artık üzerinde sadece ince pamuklu, arkası açık, utanç verici bir hasta önlüğü vardı.

Sedye’ye yatırıldığında, yetmiş bin askere hükmeden o devasa adam, savunmasız, yaşlı ve titreyen bir bedene dönüşmüştü. Sedye tekerlekleri, Prometeus Hastanesi’nin soğuk koridorlarında dönerken çıkan “vıst vıst” sesi, yaklaşan bir idamın değil, yaklaşan bir yargılamanın habercisiydi.

Asansörle -2. kata, ameliyathaneler bloğuna indirildiğinde atmosfer değişti. Burası yukarıdaki odalar gibi çiçek kokmuyordu. Burası ozon, etil alkol ve saf elektrik kokuyordu.

Duvarlar griydi. Işıklar göz kamaştırıcı derecede parlaktı. Burası biyolojinin fabrikasıydı.

Doktor Asya, sterilizasyon odasında ellerini yıkıyordu. Bu eylem onun için sadece bir hijyen kuralı değil, dış dünyadan kopuş ritüeliydi. Fırçayı tırnaklarına her sürttüğünde, Vedat’ın yalvarışlarını, generalin tehditlerini ve toplumun kahramanlık beklentilerini derisinden kazıyıp atıyordu.

Aynada kendi gözlerine baktı.

“Sen,” dedi içinden, “bir kurtarıcı değilsin. Sen bir mühendissin. Duygu yok. Hata payı yok.”

Kapı açıldı. Başhekim Vedat, steril alana girmeye cesaret edemeden kapı eşiğinden başını uzattı. Maskesinin ardından bile yüzünün kireç gibi olduğu belliydi.

“Asya…” diye fısıldadı. “Cumhurbaşkanlığı’ndan aradılar. Operasyonun durumunu anlık istiyorlar. Eğer masada kalırsa, eğer ölürse soruşturma açarlar. Kariyerin biter.”

Asya, ellerini durularken başını çevirmedi. Suyun akışını izledi.

“Vedat.” dedi suyu kapatırken. “Benim kariyerim, senin gibi birinin imzasına ya da bir politikacının onayına bağlı değil. Benim kariyerim şu parmak uçlarımda.”

Ellerini havaya kaldırdı. Su damlaları dirseklerinden süzüldü.

“Ben bu odaya girdiğimde, dışarıdaki dünya durur. Cumhurbaşkanı da olsa kapıda bekleyecek. Eğer o monitörlere bakıp panikleyeceksen, izleme odasına girme. Git odanda viskini iç ve dua et. Çünkü burada dualar değil, benim kararlarım geçerli.”

Vedat bir şey diyemedi. Asya’nın aurası onu fiziksel olarak itiyordu sanki. Kapıyı usulca kapattı.

Asya ameliyathaneye girdi. İçerisi buz gibiydi. Ortadaki masada, yeşil örtülerin altında General Kenan yatıyordu. Sadece göğüs bölgesi açıktaydı. O arızalı makine ortaya çıkarılmıştı.

Etrafında beş kişilik bir ekip vardı. İki asistan cerrah, bir anestezi uzmanı, iki hemşire… Hepsi gergindi. Ellerini nereye koyacaklarını bilemiyorlardı. Çünkü masadaki adamın kimliği, odayı sis gibi kaplamıştı.

“Komutanım…” diye fısıldıyordu anestezi uzmanı, damar yolunu açarken eli titreyerek.

“Durun.”

Asya’nın sesi, odadaki tüm cihazların sesini bastırdı. Masaya yaklaştı. Elleri havada, steril eldivenlerini giymeyi bekliyordu. Gözlerini ekibinin üzerinde gezdirdi.

“Bana bakın.” dedi. “Hepinize söylüyorum.”

Ekip dondu. Asya’ya döndüler.

“Görüyorum.” dedi Asya. “Gözlerinizdeki o korkuyu görüyorum. Elinizdeki iğneyi batırırken ‘Acaba generale zarar verir miyim?’ diye düşünüyorsunuz. Bu düşünce, bu odadaki en büyük zehirdir.”

Hemşireye döndü.

“O adam kim, biliyor musun?”

Hemşire kekeledi.

“General Kenan, efendim.”

“Yanlış.” dedi Asya, eldivenlerini giyerken, masadaki bedeni işaret etti. “Bu masada general yok. Bu masada kahraman yok. Bu masada vatansever baba ya da koca yok. Bu masada sadece, yetmiş kilo ağırlığında karbon, hidrojen ve oksijenden oluşan bir biyolojik kütle var. Ve bu kütlenin dolaşım sisteminde hidrolik bir arıza var.”

Masasının başına geçti. Generalin yüzüne, hâlâ açık olan gözlerine baktı. General, Asya’yı dinliyordu. Hayatında ilk kez, kendi kimliğinin bu kadar vahşice, bu kadar rasyonelce yok sayıldığına şahit oluyordu. Ama garip bir şekilde bu yok sayılma ona güven veriyordu. Çünkü duygusal olan hata yapardı. Bu kadın ise bir makine kadar netti.

“Asistan.” dedi Asya. “Eğer aranızdan biri neşteri tutarken ‘Ülkenin kaderi elimde’ diye düşünürse, o neşter kayar. Eğer aranızdan biri ‘Bu adam ölürse ne oluruz?’ diye düşünürse, o dikiş tutmaz. Burası bir tapınak değil, bir atölye. Biz rahip değiliz, tamirciyiz. Duygularınızı kapıda bırakın. Merhametinizi çöpe atın. Ben sizden sadakat istemiyorum. Kusursuzluk istiyorum. Anlaşıldı mı?”

Ekip hipnotize olmuş gibi başlarını salladı.

“Anlaşıldı hocam.”

Korku gitmiş, yerine keskin bir odaklanma gelmişti. Asya, onların omuzlarındaki toplumsal yükü almış, yerine mesleki sorumluluğu koymuştu.

Generalin yüzüne bir kez daha eğildi.

“Duyuyor musunuz, general?” dedi. “Sizin emirleriniz burada geçmez. Sizin o çok sevdiğiniz fedakârlık, feda kültürü burada işlemez. Ben sizi siz olduğunuz için değil, ben olduğum için kurtaracağım.”

General, Asya’nın gözlerinde kendi gençliğini gördü. O tavizsizliği, o mutlak inancı. Ama kendisi bunu silahla yapmıştı. Asya ise neşterle yapıyordu. Silah yok etmek içindi; neşter ise var etmek için.

Hayatının en büyük aydınlanmasıydı bu. Güç, öldürmekte değil, yaşatmaktaydı. Ve gerçek güç apoletlerde değil, bu kadının beynindeydi.

“Başla.” dedi general hırıltıyla. “Emir senindir, doktor.”

Bu, “doktor” kelimesini ilk kez bir rütbe gibi, bir general der gibi söyleyişiydi.

Asya, anestezi uzmanına başıyla işaret verdi.

“Verin.” dedi. “Sistemi kapatın.”

İlaç enjekte edildi. General Kenan, tavan ışıklarının bulanıklaşmasını izledi. Son gördüğü şey, Asya’nın kararlı, soğuk ve güven verici bakışlarıydı.

Bilinci karanlığa gömülürken dua okumadı. Sadece şunu düşündü:

“İyi bir tamirci. En iyisi.”

Monitördeki çizgiler değişti. Solunum cihazının ritmik sesi odayı doldurdu: Pıs… tıs…

General gitmişti. Geriye sadece vaka kalmıştı.

“Neşter.” dedi Asya, elini uzatarak.

Hemşire, çelik aleti Asya’nın avucuna sert ve kararlı bir şekilde bıraktı. Şrak.

Asya, neşteri parmaklarının arasında bir kalem gibi, bir sanatçının fırçası gibi tuttu. Derin bir nefes almadı. Sakinleşmeye ihtiyacı yoktu; zaten sakindi.

Neşterin ucunu, generalin göğsünün tam ortasına, iman tahtasına getirdi ve ilk kesiği attı.

Cilt ayrıldı. Kan aktı. Bu vahşet değildi. Bu, aklın maddeye hükmetmesiydi.

ATLAS’IN DİKİŞLERİ

Yukarıdaki izleme odasında, camın arkasında Vedat, elindeki mendili sıkarken bu sahneyi izliyordu. Asya’nın ilk kesiği atışındaki korkusuzluk, onu hem dehşete düşürüyor hem de ona tapınma isteği uyandırıyordu. Atlas dünyayı omuzlamıştı ve dünya, şu anda Asya’nın ellerindeydi.

Ameliyathane, zamanın ve mekanın büküldüğü, dış dünyadan kopuk bir evrendi. Burada tek gerçeklik vardı: Ortadaki masanın üzerinde güçlü spot ışıklarının altında yatan ve artık bir “insan” olmaktan çıkıp bir anatomi sahasına dönüşmüş olan General Kenan’ın bedeni.

Kaburgalar, çelik ekartörlerle iki yana açılmıştı. Göğüs kafesinin o korkunç çatırtısı çoktan susmuş, yerini kalp-akciğer pompasının ritmik, hipnotik sesine bırakmıştı:

Vj şak… Vj şak…

Asya masanın başındaydı. Büyüteçli gözlüğünü aşağı indirmiş, ellerini generalin göğüs boşluğunun derinliklerine sokmuştu. Eldivenli parmakları, sıcak ve ıslak dokuların arasında geziniyordu. Bir piyanistin tuşları hissetmesi gibi değil; bir heykeltıraşın mermerdeki çatlağı araması gibi dokunuyordu: Sert, sorgulayıcı ve analitik.

“Aortu görüyorum.” dedi Asya. Sesi maskenin ardından boğuk ama net geliyordu.

Asistan cerrah, aspiratörle kanı temizledi. O an gerçekle yüzleştiler.

Tomografi ekranındaki siyah-beyaz görüntüler, gerçeğin yanında masum kalmıştı. Generalin aort damarı, yıpranmış bir bahçe hortumu gibiydi. Diseksiyon tahmin edilenden çok daha derine inmişti. Doku o kadar incelmiş, o kadar çürümüştü ki, üzerine atılacak herhangi bir dikişin tutması imkansız görünüyordu. İğne girdiği an, doku peynir gibi dağılacaktı.

Asistanın gözleri büyüdü.

“Hocam…” dedi titrek bir sesle. “Doku kalitesi çok kötü. Yama tutmaz. Klempi koyduğumuz an, aort elinizde kalır, patlar.”

Odadaki hava ağırlaştı. Bu, tıbbi bir çıkmazdı. Kitaplar “Burada kapat ve çık.” derdi. “Hasta, masada kalacağına yoğun bakımda eceliyle ölsün.” derdi.

Bu, vasatın güvenli limanıydı.

Asya durdu. Parmaklarının ucundaki iflas etmiş dokuyu hissetti. Generalin kalbi, şu an durmuştu. Görevi makine devralmıştı. Asya, generalin hayatını kelimenin tam anlamıyla avuçlarının içinde tutuyordu.

Tam o sırada, ameliyathanenin duvarındaki hoparlörden cızırtılı, panik dolu bir ses yükseldi.

“Asya!” Ses, yukarıdaki izleme odasından, o güvenli camın arkasından gelen başhekim Vedat’a aitti. Vedat, mikrofona yapışmış, monitördeki görüntüleri dehşetle izliyordu.

“Görüyorum Asya. Doku nekroze olmuş. O damar dikiş tutmaz. Risk alma. Sakın o aortu kesme. Masada kalırsa biteriz. Kapat, hemen kapat. Ailene haber verelim, ‘Yapılabilecek bir şey yok.’ diyelim. Bu bir intihardır!”

Ameliyathane ekibi dondu. Başhekimin emri kesindi: Kapat.

Bu emir, sorumluluktan kaçışın emriydi. Vasatlığın, dehaya “dur” dediği andı.

Asistanlar ellerini geri çektiler. Gözler Asya’ya döndü.

Asya başını kaldırmadı. İşlemine ara vermedi. Sadece hemşireye seslendi:

“Şu yukarıdaki sesi kes.”

Hemşire tereddüt etti.

“Ama hocam, başhekim…”

“Sana o sesi kes dedim.” diye gürledi Asya. Bağırmadı ama sesi çelik bıçak kadar keskindi. “Bu odada sadece benim sesim duyulacak. O adamın korkaklığı, benim konsantrasyonumu bozuyor. Kapat şu intercom’u.”

Hemşire titreyen ellerle duvardaki düğmeye uzandı ve… klik.

Vedat’ın bağırışları, bıçak gibi kesildi. Oda, tekrar o kutsal sessizliğe, makine ritmine döndü.

Asya ekibine baktı.

“O adam yukarıda, istatistikleri ve kariyerini düşünüyor.” dedi. “Ben ise burada elimdeki malzemeyi düşünüyorum. Evet, doku çürük. Evet, dikiş tutmaz. Ama biz buraya mazeret üretmeye gelmedik.”

Elini uzattı.

“Teflon keçeyi ver. Ve 4-0 prolen.”

Asistan şaşırdı.

“Teflon mu? Ama hocam, sandviç tekniği için bile zemin yok.”

“Zemini biz yaratacağız.” dedi Asya. “Damarın içini ve dışını teflonla zırhlayacağız. Yeni bir damar inşa edeceğiz. Doğanın vermediği sağlamlığı, aklımızla biz vereceğiz.”

Neşteri aldı. O çürük, patlamaya hazır damarı kesti. Kan yoktu; dolaşım durdurulmuştu. Sadece gri, cansız doku vardı.

Asya, teflon şeritleri damarın içine ve dışına yerleştirdi. Bir mühendis gibi, bir terzi gibi değil; çelik ustası gibi, malzemesini bilen biri gibi iğneyi eline aldı.

İşte o an, Atlas’ın yükü omuzlarına bindi. İğneyi o kadar hassas, milimetrik bir açıyla batırmalıydı ki, çürük doku yırtılmamalı, teflonla birlikte yeni bir bütün oluşturmalıydı.

Bu, ipin üzerinde yürümek değildi. Bu, ipi her adımda yeniden örerken yürümekti.

Zaman durdu. Dakikalar saatlere dönüştü. Asya’nın alnında tek bir ter damlası birikti ama akmasına izin vermedi. Gözlerini kırpmadı. Eli, Vedat’ın “titriyor” dediği o eller, lazer kesici gibi sabitti.

Asya dikişi attı, çekti. Doku gerildi… yırtılmadı. Bir dikiş daha. Bir tane daha. Bir tane daha…

Artık ne general vardı, ne devlet, ne de politik baskılar. Sadece gerilim, açı ve direnç vardı. Saf akıl, saf maddeyle dans ediyordu.

“Son dikiş.” dedi Asya.

Düğümü attı, ipliği kesti. Ortaya çıkan şey, biyolojik bir yamadan çok, endüstriyel bir sanat eseriydi. Aort, teflonla güçlendirilmiş, yeniden inşa edilmişti.

“Klempi açıyoruz.” dedi Asya.

Bu, hüküm anıydı. Kan, yüksek basınçla damara dolduğunda ya Asya’nın eseri dayanacak ya da general masada kan kaybından ölecekti.

Asistan, titreyen eliyle klempi gevşetti. Kan, yeni yola hücum etti. Odaya, görünmez bir gerilim yayıldı.

Asya dikiş hattına baktı.

Sızıntı var mı?

Bir damla… Hayır, sadece yüzey sızıntısı. Basınç arttı. Dikişler gerildi ama patlamadı.

“Sızıntı yok.” dedi asistan, inanamayarak. “Tutuyor… Tanrım, tutuyor!”

“Tanrı değil.” dedi Asya soğukça. “Geometri.”

Sıra son hamleye gelmişti. Kalp hâlâ duruyordu. Makineye bağlıydı.

“Pompadan çıkıyoruz.” dedi Asya. “Isıtın.”

Vücut ısısı yükseltildi. Şimdi o durmuş motora ilk kıvılcımı vermek gerekiyordu.

Asya, iç defibrilatör kaşıklarını eline aldı. Generalin, onarılmış ama sessiz kalbine dokundurdu.

“Şarj.” dedi. Cihaz hafifçe vızıldadı. “Çak.”

Zist.

Generalin bedeni hafifçe sarsıldı. Herkes monitöre baktı. Düz çizgi… Sessizlik.

Asya’nın yüzünde en ufak bir endişe belirmedi.

“Tekrar. 30 Joule.”

Zist.

Yine sessizlik.

Bir saniye… İki… Üç…

Asistanın umudu kırılmak üzereyken, monitörde o küçük, muazzam tepecik belirdi.

Bip.

Bir duraksama.

Bip… Daha güçlü.

Bip. Bip. Bip. Bip.

Kalp, o biyonik motor, Asya’nın ona verdiği ikinci şansı kabul etmişti.

Çalışıyordu. Ritmik, güçlü, kararlı. Tıpkı Asya’nın iradesi gibi.

Asya, kaşıkları bıraktı. Eldivenlerini çıkarmadı. Hâlâ işi bitmemişti.

“Kapatıyoruz.” dedi ekibine. “Tel dikişler. Estetik istemiyorum; sağlam istiyorum.”

Başını kaldırdı, yukarıdaki cama, karanlık izleme odasına baktı. Vedat’ı göremiyordu ama onun orada, camın arkasında, utanç ve hayranlıkla titrediğini biliyordu.

Intercom kapalıydı ama Asya dudaklarını oynatarak camın ardındaki o adama tek bir cümle söyledi:

“Bitti bu.”

Sadece ameliyatın sonu değildi bu. Vasatlığın, korkunun ve “olmaz” diyenlerin yenilgisiydi.

General Kenan yaşıyordu. Ama onu yaşatan şey dualar ya da emirler değildi. Onu yaşatan şey, bir kadının “Hayır, ben yapabilirim.” diyen küstah ve muhteşem aklıydı.

BORCU KAPALI HESAP

General Kenan gözlerini açtığında, dünya artık bulanık ve gri değildi. Tavanın beyazlığı netti. Pencereden sızan gün ışığı keskindi. En önemlisi, göğsündeki boğucu baskı, o paslı piston gıcırtısı gitmişti.

Yerine, ameliyat yerinin verdiği kontrollü sızı ve derinlerden gelen ritmik, tok bir “tık… tık…” sesi geliyordu.

Motor çalışıyordu. Hem de eskisinden daha sessiz, daha verimli.

Başını yana çevirdi. Komodinin üzerindeki yapay çiçekler hâlâ oradaydı. Duvardaki üniforması hâlâ asılıydı. Ama general, artık o üniformanın içindeki adamla aynı kişi olmadığını hissediyordu.

Ölüm, soğuk nefesini ensesinde hissettirmiş ve sonra onu geri bırakmıştı. Onu geri getiren şey, yıllarca savunduğu disiplin ya da itaat değil; yok etmeye çalıştığı o kibirli akıldı.

Kapı sessizce açıldı.

İçeri giren, başhekim Vedat değildi. O muhtemelen hâlâ aşağıda Asya’nın başarısının kırıntılarını kendine pay çıkarmakla, basına demeç vermekle meşguldü.

Gelen, Doktor Asya’ydı.

Bu sefer üzerinde kanlı cerrah forması yoktu. Şık, antrasit rengi bir döpiyes giymişti. Saçlarını açmış, omuzlarına dökülmesine izin vermişti. Elinde ne dosya ne de stetoskop vardı. Sadece küçük, siyah deri bir çanta.

Bir doktor gibi değil, işini bitirmiş ve ödemesini almak için değil, sadece ‘bitirmiş’ biri gibi duruyordu. Binasını tamamlamış bir mimar gibi.

Yatağın kenarına geldi ama oturmadı. Ayakta durdu.

“Göz bebekleri normal.” dedi, generalin gözlerine bakarak. “Cilt rengi pembe. Dolaşım kusursuz. Eserim çalışıyor.”

“Eserin…” diye tekrarladı general. Sesi hâlâ zayıftı ama zihni açıktı. “Bana ‘hayatım’ diyebilirdin ama sen ona eserin diyorsun.”

“Öyle. Çünkü o damar, artık doğanın size verdiği damar değil. Benim inşa ettiğim damar. Onu iyi kullanın. Garanti süresi yok.”

General yatağın kenarına tutunup biraz doğrulmaya çalıştı. İçinde garip bir minnet duygusu kabarıyordu. Ama bu duygu, onun bildiği dilde “borçlanmak” anlamına geliyordu. Ve bir general, borçlu yaşayamazdı.

“Asya…” dedi, boğazı kuruyarak. “Bana büyük bir ders verdin. Seni yanlış tanımışım. O gün o teğmeni, yani seni, ordudan atarken, senin bir hain olduğunu düşünmüştüm. Ama sen…”

Durdu. Kelimeleri seçmekte zorlanıyordu.

“Sen, vatanın en değerli silahıymışsın. Bunu geç anladım.”

Asya’nın yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı belirmedi.

“Ben silah değilim general.” dedi. “Ben bir alet de değilim. Ben kimsenin envanterine kayıtlı değilim.”

General elini uzattı.

“Dinle.” dedi. “Bunu telafi edeceğim. Kararnameyi hazırlattım. Seni orduya geri aldıracağım. Rütbeni iade edeceğim. Hatta seni Askerî Tıp Akademisi’nin başına geçireceğim.”

Gözleri parladı. En büyük kozunu oynuyordu.

“Ve sana devlet üstün hizmet madalyası vereceğim. Bu ülkenin bir sivile verebileceği en yüksek onur.”

Asya, generalin uzattığı ele baktı. Sonra gülümsedi. Ama bu, teşekkür eden birinin değil; bir çocuğun saf dilliğine gülen bir yetişkinin gülümsemesiydi.

“Madalya mı?” dedi. “Bir teneke parçası mı?”

General şaşırdı.

“O bir onurdur. O bir—”

“O, itaat edenlere verilen bir tasmadır, general.” diye kesti Asya. Çantasını omzuna astı. “Siz hâlâ anlamadınız mı? Ben bu ameliyatı, sizin madalyanız için yapmadım. Vatanınız için de yapmadım. Ben bu ameliyatı yaptım, çünkü o aort damarı, benim çözmekten zevk aldığım zorlu bir bulmacaydı. Ben kendi yeteneğimin sınırlarını görmek istedim ve gördüm. Ödülüm buydu.”

“Ama…” diyecek oldu general. “Bir insan, sadece kendisi için yaşayamaz. Hepimiz bir bütünün parçasıyız.”

“Hayır.” dedi Asya sertçe. “Siz bir bütünün parçasısınız. Siz o üniforma olmadan bir hiçsiniz. Ama ben… Bu hastane olmasa da, bu ülke olmasa da, hatta dünya yıkılsa da, aklım ve ellerim var olduğu sürece ben, Asya’yım. Ve bu bana yeter.”

Kapıya doğru yürüdü.

General panikle seslendi:

“Bekle! Borcumu nasıl ödeyeceğim? Sana bir şey vermem lazım. Para mı, güç mü?”

Asya kapı eşiğinde durdu. Arkasını dönmeden konuştu.

“Bana borçlu değilsiniz general. Çünkü biz bir ticaret yaptık. Siz bana çözmem için imkansız bir problem verdiniz; ben de size hayatınızı verdim. Hesap kapandı.”

Başını hafifçe çevirdi.

“Sizden tek bir şey istiyorum. O kalp atarken hissettiğiniz her saniyede şunu hatırlayın: O kalp, dualarınızla ya da emirlerinizle değil, benim aklımla atıyor. Yaşadığınız sürece, aklın gücüne canlı bir kanıt olacaksınız. Bu tatmin, bana bir ömür yeter.”

Kapıyı açtı. Koridordan hastanenin gürültüsü, vasat kalabalığın uğultusu içeri doldu.

“Hoşça kalın general. Bir daha görüşmeyeceğiz. Çünkü ben sağlam makineleri tamir etmem.”

Asya çıktı, kapı kapandı. Klik.

General Kenan, o devasa lüks odada yapayalnız kaldı. Duvarındaki üniformasına baktı. Sırmalı apoletlere, parlak madalyalara. Sonra elini, bandajlı göğsüne koydu.

Güm… güm… güm… güm…

Asya’nın eseri çalışıyordu.

General, o an hayatında ilk kez, sahip olduğu tüm otoritenin, tüm gücün, kapıdan çıkıp giden o kadının özgür iradesi karşısında ne kadar cılız, ne kadar yapay olduğunu hissetti.

O kadın generalin dünyasına ait değildi. O, Ayn Rand’ın Atlantisi’ne aitti. General ise, bu dünyada kalmaya mahkumdu.

Koridorda, Asya’nın topuk sesleri uzaklaşıyordu.

Tak… tak… tak…

Bu sesler bir vedadan çok, bir zafer marşıydı.

Başhekim Vedat, koridorda Asya’nın yolunu kesti.

“Gidiyor musun?” diye sordu şaşkınlıkla. “Gazeteciler aşağıda. Fotoğraf çektirmemiz lazım. Bu başarıyı kutlamamız lazım.”

Asya, Vedat’ın yüzüne bile bakmadan yanından geçti.

“Sen kutla, Vedat.” dedi. “Senin işin kutlamak. Benim işim yapmak.”

Asansörün düğmesine bastı. Kapılar açıldı. Asya, metal kabinin içine girdi. Kapılar kapanırken aynadaki yansımasına baktı.

Yorgun değildi. Gururlu değildi. Sadece tamdı. Binasını bitirmiş bir mimar gibi.

Asansör aşağı inerken, Prometeus Hastanesi’nin tepesindeki o tanrı kompleksi sona ermişti. Gerçek “tanrı”, neşterlerini çantasına koymuş, kalabalığa karışıp gitmişti.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News