Görücü Usulü Çiftliğe Geldi – Tek Bulduğu 7 Ağlayan Yetim Çocuktu!

Görücü Usulü Çiftliğe Geldi – Tek Bulduğu 7 Ağlayan Yetim Çocuktu!

Terk Edilmişlik Biter, Aile Başlar

Araba çiftlik kapısının önünde gıcırdayarak durdu. Yıpranmış ahşap kapının tozu, sanki yüzyıllardır orada duruyormuş gibi ağırdı. Zehra yıpranmış deri bavuluyla indi. Cebinde, katlanmış bir mektup duruyordu.

Mektup, “çalışkan bir koca, sakin bir hayat ve sevgiye ihtiyacı olan bir ev” vaat ediyordu. Zehra, trenlerden indiği, otobüs değiştirdiği, tozlu yollar geçtiği bütün yolculuk boyunca o cümleyi zihninde çevirip durdu.

Ama çiftlik sessizdi.

Kimse onu beklemiyor gibiydi.

Ana kapıyı çaldı. Cevap yoktu. Tekrar vurdu. Yine ses çıkmadı. Tam o sırada duymaya başladı: ağlamalar. Bir değil, birden fazla. Ahırlardan geliyordu bu sesler.

Boş ahırlar ve uzayan akşam gölgeleri arasından, sesi takip ederek yürüdü. Ve orada, ruhunu parçalayan o görüntüyle karşılaştı.

Yedi çocuk.

En büyüğü, on iki yaşlarında olmalıydı; yırtık gömlekli, sertleşmiş bakışlı bir oğlan. En küçüğü, titreyen bir kızın kollarında, incecik bir bebekti. Çocuklar açlıktan değil, korkudan ağlıyordu.

Zehra istemsizce bir adım geri çekildi.

“Babanız nerede?” diye sordu, alçak sesle.

En büyük olan, başını kaldırdı. Sanki kelimeler ağzından çıkarken canını yakıyormuş gibi konuştu:

“Üç gün önce gitti. Geri döneceğini söyledi. Ama dönmedi.”

Zehra yutkundu. Etrafa baktı. Çiftlik dağınıktı. Devrilmiş sandalyeler, yıkanmamış tabaklar, yerde yarım kalmış oyuncaklar… Günlerdir kimsenin yemek pişirmediği belliydi.

Mektupta bunlar yoktu. Kimse çocuklardan bahsetmemişti. Hele yedi çocuktan hiç…

Ama işte oradaydılar. Onu tanımıyorlardı. Yine de, bilmeden, onu bekliyor gibiydiler. Sanki kader, sessizce yeniden yazılmıştı.

Bebekli küçük kız yavaşça yaklaştı. Ateşli gözlerle yukarı baktı, fısıldadı:

“Yeni anne misin?”

Zehra cevap veremedi. Veremezdi. Üstelik, kendisiyle evlenmesi gereken adamın adını bile bilmiyordu. Sadece bir mektup, sadece vaatler… Ve şimdi, yedi çocuk ona son umutları gibi bakıyordu.

Güneş, tepenin arkasına düşerken çiftlik kalın bir sessizliğe gömüldü. Zehra derin bir nefes aldı. Bavulunu kaldırdı, eşiğin yanına koydu.

Henüz cevapları yoktu. Ama bir şey kesindi:

Bu çocuklar bir gece daha yalnız kalmayacaktı.

Tek bir gece bile.

İlk gece uzun ve soğuktu.

Zehra mutfakta, eski bir mangal buldu. Islak odun parçalarıyla zayıf bir ateş yakmayı başardı. Çocuklar birer birer, hiç konuşmadan yaklaştı. Sıcaklığa doğru çekiliyorlardı; sanki bedenleri, ruhun söyleyemediğini hatırlıyormuş gibi.

Örümcek ağlarıyla kaplı bir dolabın içinde, az miktarda sert ekmek buldu. Ekmekleri parçaladı, bir tencerede su kaynattı. Bu bir akşam yemeği değildi; bu, hayatta kalmaydı.

“İsimleriniz ne?” diye sordu, sıcak suyu karıştırırken ekmeği yumuşatmaya çalışarak.

Başta kimse cevap vermedi. En büyük oğlan başını eğdi, sonra mırıldandı:

“Ben Ahmet. O Zeynep… şu hep ağlayan Murat…”

Birer birer işaret etti; en son, bebek Can’a geldi. Zehra kafasında yedi ismi tamamlarken, sanki eksik parçaları yerine oturuyordu.

Duvarlarda fotoğraf yoktu. Annenin portresi yoktu. Sadece çentikli tabaklar, kırık camlı bir kutsal kalp resmi ve her köşede asılı duran ağır bir terk edilmişlik hissi vardı.

“Ve babanız?” diye yine sordu Zehra, bu kez ihtiyaçtan çok merakla.

Ahmet dudaklarını sıktı.

“Başka şehirde iş arayacağını söyledi. Parayla döneceğini…” Kafasını yana salladı. “Ama inanmıyorum.”

Zehra bir an gözlerini kapattı. Tanımadığı bir adama ne kızabiliyordu ne aklayabiliyordu. Elindeki mektup, yalnızlıktan, “aile kurma arzusundan” bahsediyordu. “Ölmüş eş”ten bahsetmemişti. “Aç çocuk sürüsü”nden hiç…

Ama Zeynep’in, bebeğe uyusun diye titreyen sesiyle ninni söylediğini görünce, kaçamayacağını anladı. En azından şimdilik değil.

O gece, mutfağın yanındaki ahşap karyolada uyudu. Yedi çocuk, farklı odalarda uyuyordu. Sanki korku, onları eve bağlıyordu.

Zehra rüyasında trenler gördü, yırtık mektuplar, annesinin “Yabancılara güvenme.” diyen sesini… Ama sabah gözlerini açtığında Ahmet, koridorun tozunu süpürüyordu.

O anda, kurnazlıktan daha güçlü bir şey anladı:

Belki evlenmeye gelmemişti. Ama atsız, silahsız bir savaşa gelmişti. O savaş alanında askerler çocuklardı. Ve onları koruyacak başka kimse yoktu.

Zehra, o sabah mektubu buldu.

Girişteki tozlu küçük masanın arkasına düşmüştü. Kendi mektubu değildi bu; başkasınınkini eline almıştı.

Buruşmuştu, kenarları yırtıktı. Mürekkebinin gözyaşından mı yoksa yağmurdan mı aktığı belli değildi. Tanımadığı bir adamın imzası vardı.

“Emine, eğer bir daha çocuklarının gözlerine bakmadan gidersen, döndüğünde onları canlı bulmayı bekleme.”

Öfkeyle yazılmış bir satırdı bu. Zehra kâğıdı parmaklarının arasında sıktı. El yazısı bir kadına aitti; yıpranmış, güçlü, çaresizce sevmiş… ve ihanete uğramış birinin sesi gibiydi.

Kalbi eski davul gibi çarparken avluya çıktı. Ahmet, sakar ellerle tavuklara yem veriyordu.

“Emine kim?” diye sordu, mektubu göstererek.

Çocuk bir an dondu.

“Annem.”

Zehra başını eğdi. “Öldü mü?” diye sormaya bile gerek kalmadı. Ahmet’in gözlerindeki boşluk, cevabı veriyordu zaten.

“Altı ay oldu.” dedi. “Doğum iyi gitmedi. O öldü. Bebek kaldı.”

Zehra, beşiğin başında gördüğü küçücük Can’ı düşündü.

“Babam ondan sonra… değişti.” devam etti Ahmet. “Eşyaları satmaya başladı. Garip oldu. Sonra bir gün gitti. ‘Yeni bir eşle döneceğim.’ dedi. ‘Bütün bunlarla baş edebilecek bir kadınla…’”

Zehra derin bir nefes aldı. Başkasının hayatının görünmez ağırlığının omuzlarına yerleştiğini hissetti.

Emine, bu yedi çocuğun annesiydi. Aldatılmış bir eş, unutulmuş bir kadın… Şimdi mektubu, avludaki küçük ateşte yavaşça yanıyordu. Çünkü Zehra, ölü bir kadının sözlerinin ona korkuyu dikte etmesine izin veremezdi.

O öğleden sonra, evde bu kaosa düzen verebilecek bir şey aradı. Yıkanacak giysiler, pişirilecek kuru fasulye, dua edilecek bir köşe… Çocuklar ona yaralı bir kuş gibi bakıyordu; inançsız ama belli belirsiz umut eden bir kuş gibi.

Akşam olduğunda onlara İncil’den bir bölüm okudu. İnançtan değil, alışkanlıktan. Annesi, açlık üzüntüden daha çok acı verdiğinde böyle yapardı. Okuma bittiğinde, sadece dört yaşındaki Can yanına geldi, kucağına oturdu, başını göğsüne yaslayarak mırıldandı:

“Asla gitme.”

Zehra cevap vermedi. Sadece saçlarını okşadı, onu kucakladı. Kalıp kalmayacağını henüz bilmiyordu. Ama şundan emindi:

Artık bu evde misafir değildi.
Bu evdeki tek yetişkindi.
Ve o evin sessizliği, ona “kal” diye bağırıyordu.

Dördüncü gün, Zehra yakındaki kasabaya yürüdü. Bulabildiği en temiz elbiseyi giydi, saçlarını ördü. İçinde hissetmediği bir kararlılığı yüzüne yerleştirdi.

Kasabaya vardığında, kimse selam vermedi. Ne fırından çıkan kadın, ne kuru fasulyeci adam… Hepsi onun kim olduğunu biliyor ama bilmek istemiyormuş gibi davranıyordu.

Avuç içine yazdığı listeyle bakkala girdi. Tuz, sabun, biraz pirinç… Yeterse.

Bakkal yan gözle baktı.

“Yeni gelen sen misin?” diye sordu.

“Evet.” dedi Zehra, başını eğmeden.

“Görücü usulü gelin ha?” dedi adam, sanki bu bir utançmış gibi. Sonra ekledi: “Biliyorsun, değil mi? Borç bırakmadı ama saygı da bırakmadı.”

Zehra dik durdu.

“Onun için gelmedim.” dedi. “Çocuklar için geldim.”

Adam ona gerekenden uzun baktı. Sonra hiçbir şey söylemeden, eski kâğıda sarılı küçük bir pirinç torbası ve bir sabun uzattı.

“Bunu avans say.” dedi. “Ama bir hafta içinde ödeme görmezsem, bir daha gelme.”

Zehra, elleri soğuk, sırtı dik, çiftliğe yürüdü. Kimse nasıl olduğunu sormamış, kimse yardım teklif etmemişti. Ama göğsünün tam ortasında, yavaş yavaş közlenen bir şey vardı: Doğru olanı yapmak için onların onayına ihtiyacı olmadığına dair bir inanç.

Eve vardığında, Zeynep’i kümeste ağlarken buldu. Annesinin yaptığını gördüğü gibi yumurta toplamaya çalışmıştı; bir tavuk kolunu parçalarcasına gagalamıştı.

Zehra, küçük kolu ılık suyla temizledi, eski bir şarkı mırıldanarak onu sakinleştirdi.

“Sen cesursun.” dedi. “Seninle gurur duyuyorum.”

O gece tuzlu pirinç pişirdi. Çocuklar açlıktan çok, sessizlikle yediler. Ama bakışlarında ilk kez, sadece beklenti değil, dikkat vardı. Zehra o anda anladı:

Kasabada saygı istenmez.
Masanın başında çalışarak kazanılır.

Ve Ahmet, gün sonunda yanına gelip tarladan kopardığı kuru bir çiçeği ona uzattığında, hiçbir şey söylemeden ilk “teşekkür”ünü etmiş oldu.

Belki Zehra hiçbir zaman onların “annesi” olmayacaktı. Ama artık yabancı da değildi.

Ertesi sabah, çocuklar avluda eski bezlerden yapılmış topla oynarken Zehra evde garip bir şey fark etti. Koridorun sonunda bir kapı vardı. Diğerlerinden farklı, daha kalın, paslı bir sürgüsü olan bir kapı… İçeri zar zor ışık giriyordu.

Hiç açmamıştı. İlk günlerde merak edecek hâli yoktu. Ama şimdi rutin biraz oturmuşken, merak ağır bastı.

“Bu oda ne?” diye sordu Ahmet’e.

“Annemin odası.” dedi çocuk, başını indirerek.

“Neden kilitli?”

“Babam… kimsenin girmemesini söyledi.”

Zehra uzun süre kapıya baktı. Çocuklar öğle uykusuna yatınca, eşyaları arasından bir toka buldu. Kilit, fazla direnmeden açıldı.

İçeride kapalı hava ve toz kokusu vardı. Ama aynı zamanda başka bir şey: Hatıra.

Bir sandalyede hâlâ asılı bir elbise, yarım bırakılmış bir battaniye ve şifonyerin üzerinde çatlak kapaklı bir günlük… Zehra önce dokunmadı. Odanın içinde, sanki bir mihrapta yürüyormuş gibi yavaş yürüdü.

Detaylar gözüne çarptı: Hâlâ saç tellerine tutunan bir tarak. Çarşafla örtülmüş boş bir beşik. Duvarda yarım kalmış, işlenmiş bir cümle:

“Çocuklar olduğu yerde sebepler vardır.”

Günlüğü titreyen ellerle aldı, rastgele bir sayfa açtı.

“Bugün Can konuşmadı diye ağladım.
Ama sonra Zeynep uydurma bir şarkı söylediği için güldüm.
Bu yer beni tüketiyor ama onlar beni kurtarıyor.”

Zehra, günlüğü daha fazla okumadan kapattı. Kendine ait olmayan ama bir şekilde kendisini çağıran cümleleri dinliyormuş gibi hissetti. Odayı içeriden dikkatlice kapattı, yatağın kenarına oturdu. Uzun süre kımıldamadı.

Ağlamadı.
Sadece anladı.

Emine bir hayalet değildi. Bu evin köküydü. Çocukların hâlâ şarkı söylemeyi, hayatta kalmayı, hatta gülmeyi biliyor oluşlarının sebebiydi.

Zehra sonunda kalktı. Yarım kalan battaniyeyi omzuna aldı, mutfağa götürdü.

O gece çocuklar ateşin yanında uyurken, sessizce örerken, daha önce hiç düşünmediği bir şey geçti içinden:

Emine’nin yerine geçmek için burada değildi.
Emine’nin yarım bıraktığını tamamlamak için buradaydı.

Ve bunun ilk adımı, dinlemekti.

Resim, ahırda gevşek bir tahtanın arkasına saklanmıştı. Zeynep, rüzgâr estiğinde oradan annesinin fısıltılarını duyduğunu söylerdi. Ahmet, kırık bir sandalyeyi tamir etmek için çivi ararken buldu onu.

Sepya tonlarında, kenarları yanmış, çerçevesi kırık bir portre… Kalın saçlı, koyu gözlü, bakışlarında canlılık olan bir kadın; kucağında bir bebekle.

Emine.

Zehra portreyi göğsüne bastırdı. Sanki dokunarak o kadının gücünü içselleştirebilirmiş gibi. Klasik anlamda güzel değildi Emine. Hayatın, kendisine verdiğinden fazlasını sevmiş kadınların güzelliği vardı yüzünde.

Portreyi mangalın yanındaki rafa yerleştirdi. Bunu yaptığı anda havada bir şey değişmiş gibi oldu.

Çocuklar teker teker yaklaştı. Ahmet çerçeveye parmağının ucuyla dokundu. Can, resmin alt köşesini öptü. Zeynep, resme bakarak fısıldadı:

“Artık yalnız değilsin. Sen ve o birlikte bakabilirsiniz bize.”

Zehra’nın boğazı düğümlendi ama ağlamadı. Onların gözünde sağlam durmak istiyordu.

Sonra çocukları, Emine’nin çiçek ektiği tarlaya götürdü. Toprak kuruydu ama eski zambakların izleri hâlâ belli oluyordu. Onlara yabani otları nasıl sökeceklerini, kökleri incitmeden taşları nasıl ayıklayacaklarını, toprağa sanki anlıyormuş gibi nasıl konuşacaklarını gösterdi.

Döndüklerinde, toprakla kaplı ellerle yemek pişirdiler. Kalan unla ekmek yaptılar. Eski bir kavanozu lamba gibi kullandılar.

O gece, en küçükler uyuduktan sonra Ahmet yanı başına oturdu. İkisi de ateşe bakıyordu. Pek konuşmazlardı; bu sefer konuştu.

“Gelmez.” dedi Ahmet, alçak sesle.

“Kim?” diye sordu Zehra.

“Babam. Geri gelmeyecek.”

Zehra ona baktı.

“Biliyorum.” dedi.

“Sen… gidecek misin?” diye sordu çocuk.

“Burada işim bitmedi.” dedi Zehra.

Ahmet, başını salladı ve ilk kez başını Zehra’nın omzuna yasladı; muhtaç bir çocuk gibi değil, kime “anne” diyeceğini seçen bir oğul gibi.

Ateş çatırdadı. Dışarıda rüzgâr, evi usulca yokladı. Rafın üzerindeki Emine’nin portresi, sanki gülümsüyor gibiydi.

O anda Zehra anladı:

Artık terk edilmiş yedi çocukla yaşamıyordu.
Yeni bir hikâyeye ihtiyaç duyan yedi çocukla yaşıyordu.

Ve farkına varmadan, o hikâyeyi yazmaya başlamıştı bile.

Ertesi sabah Zehra, dört kırık sandalyeyi topladı, bir parça tebeşir buldu, temiz bir duvara küçük bir masa dayadı. Kitap yoktu, defter yoktu. Ama istek vardı.

Ahmet, sessizce ilk oturan oldu. Sonra Zeynep, bez bebeğini kolunun altına sıkıştırarak geldi. Küçükler, ne olduğunu tam anlamasalar da abilerini ablalarını taklit ettiler.

“Bugün isimlerinizi yazmayı öğreneceğiz.” dedi Zehra. Sesini yükseltmek zorunda kalmadı.

Birer birer harfleri söylediler. Bazıları kekeliyor, bazıları uyduruyordu. Zehra hemen düzeltmedi. Önce kutladı. Çünkü daha önce sadece ağlamanın olduğu bu evde, artık yeni heceler vardı. Geleceğin kelimeleri…

Öğlen, eski bir tahta kutunun kapağını yazı tahtası yaptı. Büyük harflerle yazdı:

“Bu bizim evimiz.”

Ahmet alçak sesle okudu. Neredeyse utanır gibiydi.

“Gerçekten öyle mi?” diye sordu.

Zehra yanına çömeldi.

“Sen ne düşünüyorsun?” diye karşılık verdi.

Ahmet cevap vermedi. Ama gözlerinde, bir çocuğun artık kelimelere ihtiyaç duymadığı o cevap vardı.

O öğleden sonra tarlaya kuru çiçek toplamaya gittiler. Zehra, onlara kenevir ipliğini nasıl öreceklerini, dallardan nasıl çerçeve yapacaklarını, çok az şeyle nasıl “bir şeyler” yaratabileceklerini gösterdi.

Ev değişmeye başladı. Yeni duvarlar örülmedi belki ama küçük eller, eski duvarların hikâyesini değiştiriyordu. Ev, ilk kez “canlı” hissettiriyordu.

Gece, Ahmet ona bir kâğıt getirdi. Üzerinde, beceriksiz ama gururlu bir yazıyla kendi adı duruyordu.

“Duvara bakmadan yazdım.” dedi.

Zehra kâğıdı rafa astı; Emine’nin portresinin hemen yanına.

Zeynep Zehra’nın kucağına tırmandı.

“Sence annem mutlu olur mu?” diye sordu.

Zehra hemen cevap vermedi. Ateşe baktı. Sonra yedisinin yüzlerine; her birinde yeni bir hikâye filizleniyordu.

“Emine…” dedi yavaşça. “Öğrendiğinizi, güldüğünüzü, burada birlikte olduğunuzu görmekten mutlu olur, diye düşünüyorum. Ve bence o da bana bir şey öğretiyor. Çünkü bazen anne olmak, hayat vermek değildir.”

Durdu, çocukların gözlerinin içine baktı.

“Gelecek vermektir.”

Çocuklar, sözleri tam anlamasa da başlarını salladılar. O cümlede gerçek bir şey olduğunu hissetmişlerdi.

O gece, hepsi uyuduktan sonra Zehra, mangalın yanında eski bir kâğıda isimler yazmaya devam etti. Sadece harf değillerdi; vaatlerdi.

Ve ilk kez, kırık bir evin mutfağı, bir okulun mihrabına dönüştü.

Kış, uyarı vermeden bir sabah geldi. Çiftliği beyaz bir örtü, sessizlik ve kırağı kapladı. Zehra herkesten önce uyandı. Ateşi yaktı, kalan erzakla bir tencere çorba hazırladı. Tayın yapmak gerektiğini biliyordu ama o sabah farklı başlamalıydı: korkuyla değil, sıcaklıkla.

Çocuklar uyandığında soğuktan şikâyet etmediler. Sobanın etrafında, düzensiz ama sakin bir halka oldular. Zeynep, küçük bez defterini getirip yeni bir kelime istedi. Ahmet, kuruttukları çiçeklerden çit direklerine taç yapmayı önerdi.

Zehra, onları hayranlık ve sessiz bir şükranla izledi. Sadece birkaç hafta geçmişti ama dönüşüm açıktı. Artık ahırda ağlayan çocuklar değillerdi; sesi, görevi, kimliği olan çocuklardı.

O öğleden sonra, kasabadan süt satan yaşlı kadını davet etmeye karar verdiler. Zehra, kadını uzaktan tanıyordu ama iki kelimeden fazla konuşmamışlardı.

Ahmet ev yapımı ekmekle dolu bir sepeti omzuna aldı, kasabaya koştu. Döndüğünde kadın yanındaydı. Eve girerken çevresine baktı, şaşkınlıkla:

“Her şeyi değiştirmişsiniz.” dedi, utangaç bir gülümsemeyle. “Eskiden karanlık bir kuyuydu burası. Şimdi… hayat kokuyor.”

Zehra onu içeri davet etti, ince belli bardaklarda çay koydu. Uzun zamandır ilk kez, evde yargı ve dedikodu taşımayan bir misafir vardı. Sadece arkadaşlık…

Akşam olunca çocuklar ateşin önüne dizildi. Zehra sordu:

“Bugün ne öğrendiniz?”

Zeynep ilk parmağını kaldırdı.

“Birlikteysek, soğuk o kadar acıtmıyor.” dedi.

Ahmet ekledi:

“Ekmek yapmak, güven inşa etmek gibi. Zaman alıyor. Ama değiyor.”

Zehra konuşmadı. Sadece dinledi. İçinde, kutsal bir şeyin olup bittiğini biliyordu; çünkü o akşam ağlama yoktu, korku yoktu. Sadece kesin cümleler kuran küçük sesler vardı.

Emine, diye düşündü. Sen bu kökleri ektin. Ben sadece suluyorum.

Günlüğüne küçük bir cümle yazdı o gece:

“Bugün hiçbiri ağlamadı.”

Ve ilk kez, tüm annelerin kanla gelmediğini anladı. Bazıları boş bavullarla trenlerden iner, ruhları “hayır” demeyi bilmediği için kalırlardı.

İlkbahar kibirli davranmadan geldi. Sessizce yerine getirilen bir vaat gibiydi. Çiftlik artık aynı görünmüyordu. Kırık tahtalar birlikte onarılmış, çit direkleri kuru taçlarla süslenmiş, mutfak evin kalbi olmuştu.

Zehra, Zeynep’in titrek ama güzel el yazısıyla yazdığı bir sayfayı yüksek sesle okudu. Ahmet tavukları beslerken, küçükler su kovalarını kendiliğinden taşımaya başlamıştı. Artık “ne yapın” demeye gerek yoktu; alışkanlık, topluluk, aile vardı.

Bir sabah kapı çaldı. Zehra’nın içinden, bir an için geçmiş geri dönüyor sanıp bir ürperti geçti. Kapıyı açtığında, kasaba öğretmenini buldu karşısında.

“Burada,” dedi öğretmen gülümseyerek, “okullardan daha fazla şey öğrenen çocuklar olduğunu duydum. Öğrencilerinizle tanışmak istiyorum.”

Zehra açıklama yapma ihtiyacı hissetmedi; sadece gülümsedi.

Çocuklar gururlu ve biraz da gergin bir şekilde sıraya dizildiler. Ahmet tam adını okudu. Zeynep, “Emine”yi heceledi. En sessiz olan Can, kendi çizdiği bir resmi gösterdi. Öğretmen uzun süre kaldı. Kitaplarla geri geleceğine söz verdi.

Gitmeden önce Zehra’nın elini tuttu.

“Buraya gelirken neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.” dedi. “Ama gördüğüm şey, gerçek bir annenin yaptığı şey.”

Öğretmen gittikten sonra Zehra verandaya çıktı. Elinde çay, yanında çocuklar… Hiçbiri bir şey söylemedi. Gerek yoktu.

Öğle yemeğinde masaya yedi tabak koydular. Emine’nin portresinin önüne de bir tabak daha… Ahmet çerçevenin yanına taze bir çiçek yerleştirdi.

“Unutmadığımızı bilsin.” dedi.

Zehra ayağa kalktı. Her çocuğun elini tek tek tuttu, gözlerinin içine bakarak fısıldadı:

“Siz beni unutmadınız. Ama beni seçtiniz. Bu… her şeyden daha değerli.”

Akşam olduğunda, mutfak duvarına birlikte yeni bir cümle yazdılar:

“Terk edilmişlik biter, aile başlar.”

Kimse ağlamadı. Kimse korkmadı. Sadece kahkahalar, birleşmiş eller ve artık kırık bir vaat değil, gerçek bir ev olan bir çiftlik kaldı geriye.

Zehra, onları dünyaya getiren anne değildi.
Ama onlara nasıl yaşayacaklarını öğreten anne oydu.

Sekizinci gecenin akşamıydı. Köpekler, bilinmeyen bir öfkeyle havlamaya başladı. Zehra, evin arkasında çamaşır yıkıyordu. İçini, sadece içgüdünün tanıdığı o soğuk ürperti kapladı. Ahmet, elinde sopayla dışarı çıktı. Diğer çocuklar perdelerin arkasından, kıpırdamadan bakıyordu.

Sonra onu gördüler.

Zayıf, kirli bir adam. Şapkası yana kaymış, gömleği açık, sendeleyerek çiftliğe doğru yürüyordu. Omzunda, battaniyeye sarılmış bir tomar vardı.

Oydu.
Baba.

Kimse kımıldamadı. Zeynep, ilk konuşan oldu.

“Baba…”

Adam kuru bir kahkaha attı.

“Demek hâlâ beni hatırlıyorsunuz.” dedi.

Zehra konuşmadı. Ona, artık ondan korkmayan birinin gücüyle baktı. Çocuklara yaklaştı, sanki yabancıymış gibi.

“Sen kimsin?” diye sordu adam, bulanık gözlerle. Zehra’ya bakıyordu ama tanıyamıyordu bile.

“Burada olan.” dedi Zehra. “Gitmeyen.”

Adam tekrar güldü, bu kez daha sert. Omzundaki paketi yere bıraktı. Bezlerin arasından koku yükseldi: sarılmış bir şişe…

“Kalmaya gelmedim.” dedi. “Sadece biraz paraya ihtiyacım var.”

Zehra ona baktı; nefretle değil, acımayla. Çocuklar ağlamadı, ona koşmadı. Sadece, artık kendilerine ait olmayan bir hayaleti izler gibi baktılar.

“Burada senin için hiçbir şey yok.” dedi Ahmet, alçak ama kararlı bir sesle.

Adam ona döndü. İlk kez, karşısında küçük bir çocuk değil, bir genç adam gördü. Sonra yere tükürdü, bir küfür mırıldandı ve arkasını dönüp gitti.

Zehra onu durdurmadı. Kapıyı arkasından kapatmadı. O kapı, rüzgâra açıktı zaten; şimdi yavaşça yeniden kapandı.

O gece çocuklar sessizdi. “Neden kalmadı?” diye sormadılar. “Neden kucaklamadı?” diye sorgulamadılar. Zehra onlara kuru yapraklardan çay yaptı, birer birer uyumalarını izledi.

İçinde öfke, çözüme dönüştü. O, terk etmişti. Ama Zehra, kalıcılık getirecekti. Çünkü bazen en büyük sevgi eylemi, her şey yolundayken kalmak değil, kimse kalmazken kalmaktır.

Ve o çiftlikte, sonunda hayalet gitmişti.
Gerçek anne yükselmeye başlamıştı.

Sonraki günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Çiftlik dönüşmeye devam etti. Ahşap onarıldı. Bahçe büyüdü. Mutfak, yaşamaya devam etti.

Çocuklar isimlerini yazmayı öğrendiler, sonra cümleleri, sonra kendi hikâyelerini…

Zehra, onlara sadece ekmek vermekle kalmadı; rüya vermeyi de öğretti.

Kasaba yavaşça değişti. Bakkal artık soğuk değildi. Fırıncı selam verdi. Yaşlı sütçü kadın, haftada iki kez uğramaya başladı.

Bir bahar sabahı, öğretmen bir kutu kitapla geri geldi.

“Bunlar senin çocukların için.” dedi.

“Bizim çocuklarımız için.” diye düzeltti Zehra, gülümseyerek.

O gece, Emine’nin portresinin önüne yine yedi tabak koydular. Bir tane daha… Ahmet, çerçeveye taze bir çiçek bıraktı:

“Mutlu olduğunu bilsin.” dedi.

Zehra, ellerini birleştirdi, her çocuğun yüzüne tek tek baktı. Her birinin gözlerinde yeni bir ışık vardı.

“Emine,” dedi içinden. “Siz öğrenirken, gördükçe mutlu. Gülerken, burada birlikteyken… Ve bence o da bana hâlâ öğretiyor.”

Çocuklara döndü:

“Bazen anne olmak, hayat vermek değildir.” dedi. “Gelecek vermektir.”

Çocuklar başlarını salladı; tam anlamasalar da, o sözlerdeki sıcaklığı hissettiler.

O gece, Zehra eski bir deftere yazdı:

“Onları dünyaya getirmedim.
Ama onlara dünyayı nasıl yaşayacaklarını öğrettim.”

Mutfak duvarında, yeni yazı parlıyordu:

“Terk edilmişlik biter, aile başlar.”

Ve Zehra biliyordu:

Anne olmak, her zaman rahmin mucizesi değildi. Bazen sadece kalma, iyileştirme, güvenme ve sevme eylemiydi.

O çiftlikte, terk edilmişlik gerçekten bitmişti.
Aile başlamıştı.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News